Derviş ve Ölüm (Meşa Selimoviç) Romanının İncelemesi

1910’da Bosna’nın Tuzla şehrinde doğan Meşa Selimoviç, mezun olduğu Belgrad Üniversitesine öğretim görevlisi olmuş, romantizm üzerine dersler vermiş; çeşitli gazete ve dergilerde yazarlık ve yöneticilik yapmış birçok esere imza attıktan sonra 1982’de vefat etmiştir.

Boşnak yazar Meşa Selimoviç’in,  ağabeyinin İkinci Dünya Savaşı yıllarında kurşuna dizilerek öldürülmesinden etkilenerek  yazdığı ve 1966’da yayınladığı Derviş ve Ölüm,  Yugoslavya’da ve dünyanın değişik yerlerinde  bir çok ödüle layık görülmüş, otuz dile çevrilerek Çağdaş Dünya Edebiyatının vazgeçilmezleri arasına girmiştir.

Timaş Yayınlarından çıkan eser  430 sayfadan ve  16 bölümden oluşmaktadır. Her bölüme Kuran-ı Kerimden ayetler veya  özlü sözlerle giriş yapılmıştır. Eserin ilk sayfalarında yazarın ve çevirmen Mahmut Kıraatlı’nın biyografilerine yer verilmiştir. Sunuş yazısını Sadık Yolsuz uçanlar kaleme almıştır. Ardından Yazarın eseri neden yazdığına dair ayrıntılı bir açıklamasına  yer verilmiştir. Romanın  birinci bölümü  19. Sayfadan itibaren başlamaktadır. 

Eserin yazılmasına kardeşinin öldürülmesi kaynaklık etmiş; ancak roman Osmanlı İmparatorluğunun Balkanlardaki varlığını henüz yitirmediği ama iç karışıklıkların baş gösterdiği dönemlerde küçük bir kasabada kurgulanmıştır.

Yazar, bu romanda kardeşinin idama mahkum edilmesinden yola çıkarak kendisini var eden insanî, dinî ve tarihî değerlerin ışığında  bir devrin sosyolojik ve psikolojik  analizini yapmıştır. Şeyh Ahmed  Nureddin, dervişliğin içe dönük kaderci anlayışı ile  dış dünyaya ait toplumsal değerlerin çatışmasını yaşayan ve dönüşüm geçiren bir roman kahramanıdır.

Yirmili yaşlarda katıldığı bir savaşta yaralanan ve iyileştikten sonra köyüne dönen Ahmed Nureddin’in sevdiği kız,  kendisinin öldüğünün sanarak yakın bir arkadaşıyla evlenmiştir. Bu durum yaşadığı çevreden uzaklaşarak tekkeye sığınmasında önemli rol oynamıştır. 

Ahmed Nureddin’in, savaş gazisi olarak köyüne döndükten sonra  babasının çiftçi olmasıyla ilgili telkinlerine karşı çıkıp  tekkeye bağlanmasından  sonra anne ve babasıyla olan  ilişkisi neredeyse kopma noktasına gelmiştir. Dervişlik hayatı onu dünyanın maddi hazlarından uzaklaştırmış basit ve mütevazi bir yaşamın içine çekmiştir.

Kardeşi Harun’un  düzmece bir planla  tutuklanması, idam ile yargılanması, uzun zamandır görmediği babasının bulunduğu şehre  gelerek  kardeşini kurtarması için kendisine adeta yalvarması, Şeyh Ahmed  Nureddin’in iç dünyasında  fırtınalar koparır.

Şeyh Ahmet  Nureddin’in tekkeyle sınırlı olan çevresi, onun huzuru bulduğuna inandığı manevi hazlarla dolu dünyasıdır. Ancak tekkeye gelirken dışarıda bıraktığı ve zaman zaman etten ve kemikten oluşmuş bir beşer olarak sorguladığı dış dünya bütün sorunlarıyla onu kuşatmaktadır. Kardeşini kurtarmak için sevmediği insanlarla muhatap olur. Kardeşinin idamına engel olamaz. Kardeşine iftira atanın şehrin ileri gelenleriyle işbirliği yapan tekkeye aldığı ve koruduğu dervişlerden biri  olduğunu öğrenir.  Zamanla dervişlik kimliğinden sıyrılıp uğradığı haksızlıklara  başkaldırması ve suçlulardan intikam almak istemesi  romanın iskeletini oluşturur.

Şeyh Nureddin’in derviş kimliğinin etkisiyle  baskı altına aldığı diğer kimliğini ortaya çıkaran en önemli etkenlerden biri de en sevdiği arkadaşı Hasan’dır. O, Harun’un idam hükmünü veren Kadı Ayni Efendi’nin kayınbabası Ali Ağa’nın celeplik yapan oğludur.  Hasan zaman zaman tekkeye gelir ve Şeyh Nureddin ile maddi ve manevi konular üzerinde sohbet ederler. Şeyh Nureddin,  Hasan’ın itikadını zayıf  bulur; ancak onun her konuda gösterdiği serbestliğe, özgürlük anlayışına dış dünya ile ilişkilerine hayranlık duyar. Hasan ile Şeyh Nureddin’in ortak yanları babalarının istediği bir yaşam tarzını seçmedikleri için baba oğul ilişkilerinin  zayıf olmasıdır.

Romanda  Mevlevi tekkesi ve yakın çevresi, hıdrellez şenliklerinin yapıldığı alan, müftülük ve kaymakamlık binası,  Ali Ağa,  Kadı ve Hasan’ın evleri, han, Kuyumcu Hacı Sinaneddin Yusuf’un dükkanı, Molla Yusuf’un köyü ve zindan gibi çeşitli iç ve dış mekanlara yer verilmiştir.           

İlk bölümde anlatıcı ( Şeyh Ahmed Nureddin),  önce kendini tanıtır ve  başından geçenleri niçin yazmaya başladığını belirtir. Onu yazmaya iten asıl sebep iki ay üç gün önce yaşadıklarıyla ilgilidir. Yanına  Çağırdığı kardeşi Harun Hıdrellez’den on gün önce tutuklanmış ve zindana atılmıştır. Roman, Ahmed Nureddin’in yaşadıklarını paylaşmak ve doğruları söylemek için bir duruşma alanı olarak kullanılmıştır. O, kalemi, kağıdı ve mürekkebi tanıklığa çağırarak başlıyor duruşmasına:

“Bismillahirrahmanirrahim.

"Hokka ile kalemi ve yazmakta olan şeyleri tanıklığa çağırıyorum. Yanıltıcı akşam karanlığını, geceyi ve gecenin canlandırdığı her şeyi tanıklığa çağırıyorum; Ayın on dördü ile şafak vaktini tanıklığa çağırıyorum; Kıyamet gününü ve kendi kendini kınayan ruhu tanıklığa çağırıyorum; Her insanın daima zararda olduğuna dair her şeyin başlangıcı ve sonu olan zamanı tanıklığa çağırıyorum!"(s.17)                 

Romanda geçen  iç ve dış mekanlar ile kişiler sürekli iç konuşmalarla sınırlandırılmış ve değerlendirilmiştir.  Özellikle derviş kimliği taşıyan ve tekkenin şeyhliğine yükselen Ahmed Nureddin’in  Hıdrellez kutlamaları sırasında kadınlarla ilgili tespitleri, onlara bakış açıcı,  herhangi bir dervişten beklendiği gibi değildir:

Tahta parmaklıklara dönerek:

Yazıklar olsun diye bağırdım. Siz hiç utanmak nedir bilmez misiniz? Kendinizi hangi şeytanlara teslim ediyor,  kimin dinine inanıyorsunuz?

…bütün kent bir umursamazlık içindeydi. Bu geceyi onların elinden kimse alamazdı; Hıdrellez gecelerinde günah işlemeyi eskiden beri hak bilirlerdi.

Günahlı kadınları hatırlatan çiçek kokuları ve kokulu kadın göğüslerini hatırlatan aşkın seline kendilerini kaptırmış olan insanlar,  yaptıklarının dine aykırı olduğunu bildiği halde bu yirmi dört saat içinde cünüp gezerlerdi…”(s.46-47)

Ahmet Nureddin’in kadınlar hakkındaki tutumunu ortaya çıkaran diğer bir etken de yaşlı bir kadı olan ve Harun’un idam hükmünü veren Ayni Efendi’yle evlenen  Hasanın genç kız kardeşidir. Hasan’ın  kız kardeşi,  yaşlı babasının  mirasına tek başına konmak için Hasan’a  sözü geçebileceğine inandığı Ahmed  Nureddin’i çağırmış;  Hasan  miras hakkından  vazgeçerse aracı olup Harun’un  affedilmesini sağlayacağını söylemiştir. Ahmed Nureddin genç kadının teklifini dinlerken başka iklimlere  geçmiş onun güzelliğini, zarafetini hayranlıkla izlemiştir:

 “İlk fark ettiğim elleri oldu.   … Bu eller ya sessiz bir arzuyla boğuluyormuş  gibi ya da aşırı enerjiden ileri gelen bir huzursuzluk ürpertisini andıran  devamlı dalgalanma içindeki  durgunluklarında yollarını şaşırmamak, anlamsız bir şey yapmamak için birbirlerini  koruyorlardı.    … Ellerinden biri ağır ağır gerilen ihtiraslı parmaklarıyla altındaki atlas ve atlasın altındaki deriyi okşarken; öteki onun üstüne yapışmış, yuvarlak mermer dizin üzerindeki kumaşın hışırtısını dinleyerek sessizce yatıyordu.    … Kendilerine özgü hayat çizgileri, istekleri, aşkları, kıskançlıkları, ihtirasları, cinsel arzuları olan küçük iki yaratık gibiydiler.     ….Bu ellere güzel oldukları için bakıyordum. …En güzeli de çok canlı şekilde  açılıp kapanan  düzgün kozalakların içine dökülmüş gibi parlak derili olan ince parmaklarıydı. (s.34-35)       

Ahmed  Nureddin’in derviş edasıyla değerlendirdiği fiziki gerçekliğe bakış açısı şu konuşmasıyla örneklenebilir:

“Mekan bizim zindanımızdır, dedim.  Mekanın yalnız gözle görebildiğimiz kadarı bize aittir; biz ise tamamen ona aidiz. O bizi yorar, korkutur, çağırır, kovar. Bizi gördüğünü sanırız, o ise bizimle ilgilenmez bile. Ona hükmettiğimizi söyleriz, oysa yalnız bize gösterdiği hoşgörüden faydalanıyoruzdur.Yeryüzünün bize eğilimim yoktur. Şimşekler dalgalar bizim için değildir;  biz onların içindeyiz. Kendi öz yurdu yoktur insanın. O kör güçlerden aşırır yurdunu. Yeryüzü mutsuzluktan başka bir şey vermeyen tuhaflıklar konutu olabilir yalnız, kimseye ait olmadığı gibi bize de değildir.” (s.113)                

Roman birinci şahıs ağzından kahraman anlatıcı bakış açısıyla ben merkezli  yazılmıştır. Eserin tamamında romanın başkahramanı Ahmet Nureddin’in bilgi, gözlem ve duygularıyla sınırlandırılmış bir kurguya tanıklık ediyoruz. Psikolojik çözümlemelerin  ve    konuşmaların  önemli bir yer tutuğu romanda, olay anlatımından  çok olayların kişiler üzerindeki etkisi anlatılmıştır. Yer yer karşımıza çıkan  kısa ve hareketli diyaloglar,  iç konuşmaların yoğunluğunu  biraz olsun hafifletiyor. Harun’un tutuklanması üzerine kasabaya gelen ama tekke yerine kaldığı handa görüşmek isteyen babasıyla karşılaştıklarında Ahmed Nureddin’in hissettiği duygular kırk yaşındaki bir adama  bir  an çocukluğunu yaşatır. Burada fiziksel betimlemelerle ruhsal betimlemelerin iç içe geçtiğini görüyoruz:        

“… İkimiz de şaşkınlık içindeydik, ne yapacağımızı ne söyleyeceğimizi bilemiyorduk. Son görüştüğümüz gün ile bu gün arasında yıllar duruyordu. … Uzun bir an birbirimize baktık. Gözlerinde sabit bir bakış vardı, yüzü kırış kırış olmuştu, ihtiyarlamıştı  babam. Yabancı gibi davranmak istemeyen iki yabancıydık birbirimiz için. Herkesin yaptığı gibi babamın elini öpmek üzere  eğildim ama o elini öptürmedi. İki tanıdık gibi birbirimizin pazılarını sıktık.  …çocukluğumdan bu yana sevdiğim, vücudunun kokusunu  yanı başımda duyduktan  sonra şaşkınlığımı unutarak çoktandır yitirdiğimi sandığım çocukça bir duyarlılıkla  başımı geniş göğsüne yasladım….Alnımı dayadığım köprücük kemiğinin titrediğini hissediyordum.  Babamdan bana geçen bu etkilenme sonucu  gözlerimin samimi göz yaşlarıyla dolduğunu görünce kendi kendime şaştım. …sırtımdaki cübbeyle bağdaşmayan bu gülünç bu çocukça tutumumdan ötürü utandım.” (s.86-87)        

Kardeşinin öldürülme nedenini araştıran  A. Nureddin’in çabaları bazı kimseleri ürkütür ve tutuklanarak  hapse atılmasına neden olur. Ahmed Nureddin ölüm gerçekliğini, zindanın çamurlu ve ürkütücü karanlığında,  varlık ve yokluk bağlamında felsefi yaklaşımlarla değerlendirir:      

“Ölümün nasıl geldiğini anladım. Bu ne zor ne de kolaydı, aslında hiçbir şey değildi. Ölmek üzere olan bir insan, gittikçe daha az yemeye, daha az düşünmeye, daha az duymaya, suyu çekilen bir ağaç gibi kurumaya başlar. Arada, durmadan yoksullaşan, önemini yitiren bilincin sadece incecik bir ipliği kalır. Ve derken bir hiç meydana gelir, hiçbir şey olmaz, daha doğrusu hiçbir şeyi değiştirmeyen bir hiç olur. (s.228-229)

Tutukluluk süresi sona eren A. Nureddin özgürlüğüne kavuşur. Hasan, babasıyla barışır ortak bir vakıf kurarak yoksullara  ve kimsesizlere yardım ederler. Mirastan mahrum kalan Kadı Ayni Efendi ve karısı bu duruma çok bozulur.

Romanda uzun bir zaman dilimiyle karşılaşıyoruz. Eser tarihi bir zaman içinde kronolojik bir sırayla kurgulanmış ancak yer yer geriye dönüşlere yer verilmiştir. Bu geriye dönüşlü zamanlardan en belirgin olanı kahramanımızın savaş yıllarına gitmesinin ve cephede küçük Hasan’la karşılaşmasının anlatıldığı bölümdür.

Romanın bu bölümünde Şeyh Ahmed Nureddin, Harun’u ele veren Molla Yusuf’u ,  savaş sırasında  öksüz küçük Yusuf olarak nasıl tanıdığını  ve tekkeye  nasıl  getirdiğini anlatır. Savaş sırasında konakladıkları bir köyde,  altı yaşlarında olan Yusuf’un dul annesinin askerlerle olan  ilişkisi  A. Nureddin’i rahatsız eder. Kadın hayatta kalmak için askerler düşüp kalkar; askerlere yemek verir, içki satar, onlara kumar oynatır ve kocasından kalan arazisini elinde tutmaya çalışır.

Ahmet Nureddin, çocuğu bu çirkin ortamdan uzak tutmaya çalışır ve onunla ilgilenir. Kadın savaşta ölür. Kimsesiz kalan Yusuf çobanlık yapmaya başlar. Ahmed Nureddin savaştan  gazi olarak döndükten  sonra çocuğun izini bulur onu tekkeye getirerek koruma altına alıp eğitir. O artık hattat Molla Yusuf’tur. Yusuf ne  hikmetse  Kadı’ya ajanlık yapmış ve düzmece bir planla Harun’u  suçlu duruma düşürmüştür.  Molla Yusuf, Harun’un öldürülmesi olayına karıştığı için  Şeyh Nureddin’le  arası açılmış; Şeyh Nurededdin’den bağışlanmayı dilemiş; istediği cevabı alamayınca da intihara kalkışmış fakat yarı baygın halde iken kurtarılmıştır.

Ahmed Nureddin, artık Kadı’dan   kurtulma zamanının geldiğini düşünür. Bunun  ancak bir halk isyanı ile olabileceğine inanır. Halkı harekete geçirmek için haklı bir gerekçeye ihtiyaç vardır. Ahmed Nureddin akıllara durgunluk verecek bir plan yapar. Molla Yusuf,  bu kez emir aldığı kadıyı açık düşürmek için bir bedel ödeyecektir. 

Kasabada çıkan isyan sonunda kaymakam kaçmış, kadı  makam odasında öldürülmüştür.

Ahmed Nureddin, zalim kocadan kurtulduğu için sevineceğini ve kendisine iyimser bir tavır sergileyeceğini düşündüğü dul kadının gözlerindeki öfkeye şahit olur. Ahmed Nureddin kasabanın yeni kadısı tayin edilir. Adil olmak adına aldığı kararlar uyguladığı sertlikler, zamanla halkın desteğini kaybeder ve Vali’nin korumasına girer. Vali, arazi meselesi ve bir mektup yüzünden  Hasan’la ters düşer ve ondan kurtulmak ister. Bu konuda  Kadı Ahmed Nureddin’e baskı yapar.

Bu sırada beklenmedik genç  bir delikanlı çıkagelir ve Kadı Ahmet Nureddin’e  akrabası olduğunu,  köyünden selam getirdiğini söyler. Anlaşılan o ki bu genç, başkasıyla evlenen eski sevgilisinin oğludur. Ahmed Nureddin bu genç adamı Tekkeye yerleştirir. İşin daha ilginç olanı; delikanlının, Ahmed  Nureddin’in köyü terk etmeden birlikte olduğu eski sözlüsünden ortak çocuklarının  olabilme ihtimalidir.

Hasan’ın kaçmasından sorumlu tutulan Kadı Ahmet Nureddin , Vali’nin hışmına uğrar ve azlettirilir.

Eser, Ahmet Nureddin’in yazdıklarını okuyan Hasan’ın kendi el yazısıyla düştüğü bir notla sona erer:

“Böylesine mutsuz olduğunu bilmiyordum. Istıraplı ruhu şad olsun.”(s.430)