SUYU ARAYAN ADAM - ŞEVKET SÜREYYA AYDEMİR
Kitabın Özeti:

a) Edebi özet

Bir adam vardı. Suyu arıyordu. Toprağı üç kulaç, beş kulaç kazdı. Suyu bulamadı. On kulaç, on beş kulaç kazdı, gene suyu bulamadı. Sonra yerin derinliklerinde kara kaya tabakalarına rastladı. Yeise düştü, gücü sona erdi ve suyu bulmaktan ümidini kesti. Fakat bir ses ona:

- Daha derinlere in, daha derinlere! dedi.

Daha derinlere indi ve suyu buldu.”

Kendi hayat hikayesini anlattığı Suyu Arayan Adam adlı kitabında, Şevket Süreyya Aydemir’in karşılaştığı zorlukları ve kendisine ilke edindiği görüşleri, yukarıdaki metinle özetlenebilir.

Şevket Süreyya, 1897 Türk-Yunan harbi sırasında, Edirne’de göçmen bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Kaderin önüne serdiği yüz milyonlarca küçük yollardan biri üzerinde, kendi alın yazısına göre yaşamıştır.

Birinci Dünya Harbi’nin patlak verdiği sırada, delikanlı (17) sayılabilecek bir yaşta olan Aydemir, muallim mektebinin en başarılı öğrencisidir. Askerlik çağında olanların silah altına alınmasıyla, kendi isteğiyle Yedek Subaylar Talimgahı’na girer. Trablusgarp ve Balkan Savaşları’nın getirdiği yenilgi, Aydemir’de; “Biz Osmanlı olmadan önce de Türk’tük, şimdi de Türk’üz. Kaybolmakta olan sadece Osmanlı vatanıdır. Türkün yaşadığı her yer, hangi bayrak altında olursa olsun Türkün vatanıdır. Bu vatanın sınırları Tuna’dan, Meriç’ten Altay’lara, Çin Seddi’ne kadar uzanır. Memleketimizin adı Turan’dır.” düşüncesinin oluşmasına neden olur.

Kafkasya Cephesi’nde görev yapan Aydemir, Wilson Prensipleri’nin 14. maddesi gereği, ateşkesin emredilmesiyle İstanbul’a gelir. Fakat gerek Kafkasya Cephesine giderken tanıdığı Anadolu insanını, gerek subaylık görevindeyken emri altındaki askerleri, gerekse bir yol göstericiye, bir ilim meş’alesine ihtiyacı olan Türk insanını eğitmek için, muallim mektebindeki tahsilini bitirdikten sonra Kafkasya’ya döner. Azerbaycan Hükümeti’nin, İstanbul Hükümetinden hocalar istemesi, Aydemir’in arayıp da bulamadığı bir fırsattır.

Azerbaycan’ın kuzeybatı bölgesindeki Nuha şehrinde görevine başlar. Azerbaycan, tarihinde hiçbir zaman tam manasıyla bağımsız, toplu bir devlet hayatı yaşamamıştır. Devletini, kendi idealist çocuklarının gayretiyle kurmaya çalışmaktadır. Yeni bir ülkü savaşı, bu durgun suyu harekete getirdiği, ruhlara ve insanlara yeni istikametler verdiği zaman, yüzyılların biriktirdiği çamurların temizlenip gideceğine inanmaktadır. Aydemir, “Cemaat, millet haline gelecek ve millet, özbenliğini bulacak, öz bir vatan anlamını benimseyecektir. Bütün bağımsız Türk ülkelerini, kendi bayrağı altında toplayacak olan büyük ve güçlü vatan vardır; o da, TURAN’dır” der.

Bu düşünceler içindeyken, Karabağ Yolu’nun ve Askeran Geçidi’nin Ermeniler tarafından kesildiği haberi, Aydemir’i ümitsizliğe sokar. Bütün memleketin üstünde, “Bolşevizm” denilen kara bulutlar oluşmaya başlar. Kızılordu, Dağıstan’dan Bakü üzerine doğru Azerbaycan’a akar.

İhtilal nedeniyle, Aydemir’in ülküsü artık “insaniyet”tir. Tahtlar, taşlar ve bütün zalimler yıkılacak, bütün dinler bir ve bütün insanlar beraber olacaktır. Yeni din, yeni sanat, yeni dil, yeni medeniyetler doğacaktır. Bütün insanların eşit, bütün milletlerin hür ve beraber yaşayacakları harpsiz, ihtilalsız, imtiyazsız yeni bir alem kurulacaktır. Şark, yüzyıllar süren uykusundan uyanacaktır. Yabancılar, Asya’nın topraklarından çekilecektir. Bu düşünceler içinde, “Şark Milletleri Kurultayı”na delege seçilir. Daha sonra, Komünist partisine girer. Dünya nizamını yıkacak ve bu harabe üzerinde kendi nizamını kuracaktır.

1921-1924 yılları arasında Moskova Üniversitesi’nde “İktisat” okuyan Aydemir, İstanbul’a döner. Artık dünyayı hep kendisine okutulan ve öğretilen şeylerin gözlüğü arkasından görmektedir. Nereye baksa, bu yarı sömürge şehrini kapitalistlerin soyduğunu, yağma ettiklerini görmektedir. Limandaki yabancı ticaret gemileri; dünyanın soyulmasını, kapitalistlerin dünya pazarlarını istilasını hatırlatmaktadır.

“Aydınlık Mecmuası” adlı dergide yazılar yazmaya başlar. Ankara’dan gelen bir emirle dergi kapatılır ve Aydemir tevkif olunur. İstiklal Mahkemelerinde yargılandıktan sonra, Ankara ve Afyon cezaevlerinde hapis yatar ve af yasasının çıkmasıyla beraat eder. Afyon Cezaevinde iken, “İmam-cemaat/devlet-millet” görüşünü benimser. Devlet, yüzyıl boyunca halktan çok şeyler beklemiş, çok şeyler almıştır. Şimdi sıra devlettedir. Her şey halk içindir. “Devletçilik” ilkesiyle, devlet halkı için en mükemmeli bulmak zorundadır. Çünkü Türkiye bir inkılap devresindedir.

Beraat ettikten sonra Ankara’ya gelir. İlkokul öğretmenliği yerine, Yüksek ve Teknik Öğretim Müdür yardımcılığı görevine atanır. Adına hükümet denilen kuruluşun ve idare denilen işin artık içindedir. Türkiye’de bir takım basit kazma-küreklerle dağlar delinmekte, tüneller açılmaktadır. Ele geçen bir avuç çimento, bir parça demirle bir mektep, bir hastane, bir devlet binası yapılıp nutuklarla açıldığı zaman, bunun şevki ve heyecanı günlerce yüzünde parlamakta, yaşamaktadır.

Kahraman, bir dava adamıdır. Okuyucular için dikkati çekebilecek en önemli şey; çevrenin getirdiği zorluklar karşısında yılmayan, hep inancı doğrultusunda, kendisinin de var olduğunu ve bir şeyler yapabileceğini kanıtlamak isteyen bir insanın azmi karşımıza çıkmaktadır.

Kitabın özünü şu mısralar hakkıyla verebilir:

“Tanrı’nın bize verdiği en büyük nimet, sahip olduğumuz halde, sahip olduğumuzu bilmediğimiz kuvvetleri, bir gün kendimizde bulmaktır.”

b) Romanın Eğitimsel Öğeler Açısından İncelenmesi

Araştırma, okul eğitiminin altı temel öğesi olan “Öğretmen”, “Öğrenci”, “Okul, Bina ve Araç-Gereçler”, “Eğitim Programları”, “Yönetici” ve “Çevre” unsurları göz önüne alınarak yapılmıştır.

I. ÖĞRETMEN

a) Kişisel Özellikler

Şevket Süreyya, soyadını Müfide Ferit’in 1917 yılında yazdığı “Aydemir” adlı romanda anlatılan kahramandan alır. Bu kahramanın ne silahı, ne cephanesi vardır. Yalnız imanına güvenen biridir. Hiç kimseye düşman değildir. Uyandırmaya koştuğu ülkelerde herkes sıcak odalarında yatarken, O, boş bir medrese hücresinde soğuktan titremektedir. O, herkese verecek bir şey, herkese dağıtılacak bir şifa, bir ümit veya bir teselli sözü bulur. O’nun etrafında halka olan gençler, kendilerini O’nun ülküsüne adarlar. Şevket Süreyya da, bu zincirin halkalarından biridir.

Şevket Süreyya, Edirne Muallim Mektebi’ndeyken, ders yılı sona erince hemen köylere koşar. Harman makinelerinde çıraklık, yahut makinist yardımcılığı yapar. Makinelerde iş bitince de “Aşar Yazıcılığı”na, yahut “Köy Katipliği’ne girer. Eğer vakit kalırsa köy köy gezer. Köy kahvelerinde, mescit avlularında sarıklı imamlarla tartışmalara girer.

“Aydınlık Mecmuası” adlı derginin kapatılmasıyla cezaevine girer. Tevkif olunacağını önceden bilmektedir, fakat ülkesinde kalmaya karar verir. Verilecek her türlü cezaya razı olur. Diğer arkadaşları ülkeden kaçmışlardır. Şevket Süreyya’nın, ülkesinin keseceği cezaya razı olması ve ülkesinden kaçmaması, O’nun devletçi görüşe sahip olduğunun bir göstergesidir.

b) Mesleki Özellikler

Şevket Süreyya, I. Dünya Harbi sırasında, cephesine giderken tanıdığı Anadolu insanını ve savaş sırasında cahilliklerini net olarak gördüğü askerlerinin eğitilmesi gerektiğini anlar. Çünkü Anadolu insanı medeniyetten uzak, çile çekerek yaşamaktadır. Askerleri okuma-yazmayı, dinini, peygamberini hatta niçin savaştıklarını bilmemektedir.

Şevket Süreyya, Azerbaycan Maarifi’nden kendisine taşrada ve mümkünse memleketin en uzak yerinde muallimlik görevinin verilmesini ister. Bu, kendisini mesleğine adamış bir insanın yapabileceği en güzel davranıştır.

Azerbaycan’da muallimlik yaparken, mektebin iki odalı bir dairesine yerleşir. Bu dairenin kapısı gece-gündüz herkese açıktır. Böylece herkes ona kolayca gelebilir. Mektep saatleri dışında çarşıları, mahalleleri dolaşır. Geceleri muallimlerin, okur-yazarların evlerinde toplanılır, ilmi sohbetler yapılır. O’na göre, eğitim sadece mektepte yapılmaz. Bu yüzden şehirde, kasabada, köylerde, mekteplerde, mescitlerde, evlerde; çocuk-ihtiyar herkese bir şey öğretmek, bir şey anlatmak lazım gelir. Bu nedenle, şehir içinde bir teşkilat yaratmak, köylerle teması daha muntazam sağlamak için bir “İZCİ OYMAĞI” kurar. Bu oymağın mensupları öğretmenlerdir. Bu oymağı kurması, örgütçü kişiliğinin göstergesidir.

Afyon Cezaevi’ndeyken, okuma-yazma bilmeyenlere okuma-yazmayı öğretir. Sohbetlerle, toplantılarla hapishane arkadaşlarına bir şeyler kazandırır.

Moskova’da “İktisat” okuyan Şevket Süreyya, bir “iktisatçı” kimliğinden çok, bir muallim olarak Türk ulusunun çağdaş, medeniyetler seviyesine ulaşması için çalışır. “Devletçilik” ilkesini benimser ve “imam-cemaat/devlet-millet” görüşüyle devletin millet için en mükemmeli bulması gerektiğini savunur. Yani imam bir cemaatin sorumluğunu dini açıdan nasıl taşıyorsa, o cemaatte en doğruyu öğretmek zorundaysa, devlet de millet için en güzel ortamı oluşturmak zorundadır.

II. ÖĞRENCİ

Şevket Süreyya, Moskova Üniversitesi’nde okurken, dünyanın dört bir yanından gelen öğrencilerle tanışır. Öğrenciler birbirlerinin kültürünü tanırlar. Ortaya atılan iddialarla, tartışılan konularla öğrenciler arasında bir etkileşim meydana gelir.

Şevket Süreyya; Azerbaycan’da muallimlik yaparken, bir “İZCİ OYMAĞI” kurar. Bu oymağın mensupları genç ve yetişkin öğretmenlerdir. Öğretmenler; şehirde, kasabada, köylerde, mekteplerde, mescitlerde, evlerde çocuk-ihtiyar herkese bir şeyler öğretecek ve insanları eğitecektir. Şehirde, kasabada köylerde, mescitlerde, evlerdeki herkes izci oymağının öğrencileridir.

Şevket Süreyya; Afyon Cezaevi’ndeyken, cezaevi arkadaşlarına okuma-yazma öğretir. İlmi toplantılar düzenleyerek, sohbetler yaparak arkadaşlarına bir şeyler öğretmeye çalışır. Cezaevi arkadaşları bir nevi onun öğrencisidir.

III. OKUL, BİNA VE ARAÇ-GEREÇLER

Şevket Süreyya, Moskova Üniversitesi’ndeyken mektep binaları terkedilmiş bir kervansaraya benzemektedir. Her şey ona boş ve manasız görünür. Fakat kamptan sonra mektebe dönülünce, mektebi oldukça değişmiş bulur. Bina tamir edilmiş, temizlenmiştir.

Şevket Süreyya’nın önderliğinde kurulan izci oymağı, eğitim faaliyetlerini şehirde, kasabada, köylerde, mekteplerde, mescitlerde, evlerde yani her yerde yürütür. Mektep dışındaki yerler de bu oymağın eğitim-öğretim yaptığı okullardır.

Şevket Süreyya, cezaevindeyken arkadaşlarına okuma-yazma öğretir. Cezaevi yönetimi, okuma-yazma öğretimini daha rahat yapabilmesi için ona bir oda tahsis eder. Cezaevi ve tahsis edilen oda onun okulu ve arkadaşları da öğrencisidir.

IV. EĞİTİM PROGRAMLARI

Şevket Süreyya; Edirne Muallim Mektebindeyken, ders yılı sona erince hemen köylere koşar. Harman yerlerinde köy çocuklarını etrafına toplar, onlara marşlar, talimler öğretir.

Azerbaycan’da muallimlik yaptığı sırada, mektepte üç Türk muallim vardır, diğerleri Ruslardır. Dersler de Rusça verilmektedir. Önce Rus hocaların okuldan uzaklaştırılmasını sağlar. Mektepte yalnız Türkçe, Edebiyat, Tarih, Coğrafya gibi dersler değil, örneğin Jeoloji derslerinin de verilmesine öncü olur.

Şehirde, kasabada, köyde, mekteplerde çocuk-ihtiyar herkese bir şey söylemek, bir şey anlatmak ve köylerle teması daha muntazam sağlamak için “İZCİ OYMAĞI” kurar. Bu oymağın mensupları çocuklar değil, genç veya yetişkin öğretmenlerdir. Bu oymağı kurmasının amacı, şehir içinde bir teşkilat yaratmak, köylerle teması daha iyi sağlamaktır.

Moskova Üniversitesi, yetişkin okuyucularını yazın memleketin içlerine dağıtır. Fakat yeni gelenler, lisanı zayıf olanlar yazın tatil kamplarına giderler. Ders yılı başlayınca herkes okula döner.

Afyon Cezaevinde yatarken okuma-yazma bilmeyen arkadaşlarına okuma-yazmayı öğretir. Çeşitli sohbet ve toplantılarla arkadaşlarına bir şeyler kazandırır.

V. YÖNETİCİ

Kitapta adı geçen Maarif Vekili Necati Bey; genç, hareketli bir insandır. O’na göre zamanın gecesi, gündüzü yoktur. Lazım olan şey, büyük işlerin yapılmasıdır. Büyük işlerin teferruatı O’nu ilgilendirmez. Necati Bey, “Benden daha fazla bir şey isteseler!” der gibi , yerinde duramaz. O’nu işler değil, işlerin sonu ilgilendirir. Yani bir iş zor olamaz ve başlanılan bir iş, her ne olursa olsun olumlu şekilde sonuçlanmalıdır.

Kitapta adı geçen Rüştü Uzel, Teknik Eğitimin kurucusudur. Kendini, memleketin üstünde bir çelik çatı gibi yükseleceğini düşündüğü teknik bir kalkınma sisteminin oluşturulmasına adar. O’nun aklında; köylerde dolaşacak seyyar demirhaneler, gezginci biçki-dikiş atölyeleri, balıkçılık kursları, sanat enstitüleri vardır. Bu çatı kat kat kuruldukça memleket, her sahada bütün teknik elemanları, bu teknik öğretim sisteminin içinden istediği kadar çekip alabilecektir.

VI. ÇEVRE

Şevket Süreyya’nın bu eserinde, okulun dışında kalan veli, basın, işyerleri gibi unsurlara rastlanmamaktadır. Afyon Cezaevindeki arkadaşları ve Aydemir’e güvenerek okuma-yazma faaliyetleri için bir oda tahsis eden Cezaevi yönetimi, çevredeki unsurlara örnek gösterilebilir.

Ayrıca; şehirde bir teşkilat yaratmak, köylerle teması daha muntazam sağlamak için kurduğu izci oymağındaki öğretmenler ve bu oymağın eğitim-öğretim faaliyetlerini yaparken karşılaştığı insanlar, çevredeki unsurlardandır