XIII - XIV. YÜZYILLARDA COŞKU VE HEYECANI DİLE GETİREN METİNLER (ŞİİRLER)

İLAHÎ

Işkun aldı benden beni

Bana seni gerek seni

Ben yanaram dün ü güni

Bana seni gerek seni

 

Ne varlığa sevinürem

Ne yokluğa yerinürem

Işkunıla avunuram

Bana seni gerek seni

 

Işkun âşıklar öldürür

Işk denizine daldırır

Tecellîyle doldurur

Bana seni gerek seni

 

Işkun zencîrini üzem

Delü olam dağa düşem

Sensin dün ü gün endîşem

Bana seni gerek seni

 

Eğer beni öldüreler

Külüm göğe savuralar

Toprağım anda çağıra

Bana seni gerek seni

 

Sûfîlere sohbet gerek

Ahîlere ahret gerek

Mecnûn'lara Leylâ gerek

Bana seni gerek seni

 

Ne Tamu'da yer eyledüm

Ne Uçmak'da köşk bağladum

Senin içün çok ağladum

Bana seni gerek seni

 

Cennet cennet dedikleri

Bir ev ile birkaç hûrî

İsteyene virgil anı

Bana seni gerek seni

 

Yûsuf eğer hayâlini

Düşde göreydi bir gice

Terk ideyidi mülklerin

Bana seni gerek sen

 

ışk: Aşk.

dün ü gün: Gece ve gündüz.

yerinmek: Kederlenmek, üzülmek, mahzun olmak.

tecellî: Allah'ın sırlarının ve kudretinin doğa, şahıs ve nesnelerde görünmesi.

üzmek: Koparmak, ayırmak, kesmek.

ahî: Ahîlik teşkilatında bulunan, fütüvvet ehli, kardeş.

tamu: Cehennem.

uçmak: Cennet.

virgil: Vermek fiilinin ikinci tekil kişi çekimi: Ver.

an: Üçüncü tekil kişi zamiri: O.

od: Ateş.

maksûd: İstenen, amaçlanan. 

METNİN İNCELEMESİ

    A. Şiir ve zihniyet: Tarihin belli bir döneminin top­lumsal, siyasi, idari, askerî, sivil, ekonomik vb. ger­çekleri sonucunda söz konusu dönemde oluşan duygu, anlayış ve zevk bütününe zihniyet denir.

Bu şiir, 13. yüzyılda, Anadolu'da oluşturul­muştur. Birçok siyasi, ekonomik, kültürel, aske­rî, sosyal sorunun yaşandığı bu dönemde zihniyet üzerinde etkili olan en önemli unsurlar İslamiyet ve tasavvuftur. Bu nedenle de bu dönemde oluş­turulan edebî metinlerde çoğunlukla tasavvufi te­malar ele alınmış; bu temalar herkesin anlayabileceği bir dille ortaya konmuştur. İslamiyet'e ve ta­savvufa gönülden bağlı bir şair olan Yunus Emre, bu şiirini dönemin zihniyetine uygun biçimde oluş­turmuştur.

Tasavvuf, insanın manevi yönünü öne çıka­ran, kişinin içsel dönüşüm geçirerek Allah'a ulaş­masını amaçlayan bir duyuş, düşünüş ve yaşa­yış sistemidir. Tasavvufu benimseyen, yaşamını bu anlayışın gereklerine göre biçimlendiren kişile­re mutasavvıf (sûfî) denir.

Tasavvufta Allah'a ulaşıp onda yok olmaya fenafillah; Allah'a ulaşmak için yapılan manevi yol­culuğa süluk, yolcuya da sâlik denmiştir. Tasav­vufa göre bu yolculuğa ancak bir rehber (mürşit, şeyh) yardımıyla çıkılabilir. Sâlik, duyu organlarıy­la keşfedemediği ilâhî sırları, bir rehberin yardımıy­la ve sezgi gücüyle keşfe başlar. Buna irfan denir. Mutasavvıflara göre, Allah, ilimle değil, irfanla bilinir. İrfanın kaynağı ise kalptir. Bunun için tasavvuf­ta kalbin oldukça önemli bir yeri vardır.

Bireysel yaşantı ve deneyimlerle anlam, de­ğer ve yaşarlık kazanan bir sistem olan tasavvuf, toplumsal hayattaki varlığını tarikatlar aracılığıyla somutlaştırmıştır. Bektaşilik, Mevlevilik, Halvetilik gibi isimler alan tarikatlar, kendi aralarında birtakım farklılıklar gösteren tasavvufi kurumlardır.

Mutasavvıflar, tasavvufi yaşantıyı anlatmak için "Tatmayan bilmez!" demişlerse de tasavvuf pek çok kişi tarafından tanımlanmaya çalışılmıştır. Bu tanımlardan birkaçı şöyle gösterilebilir:

-Tasavvuf, gerçekleri almak, halkın elinde bulu­nandan umut kesip yüz çevirmektir.

-Tasavvuf, güzel ahlaktır.

-Tasavvuf, kişinin kendisini Allah'ın dilediği şey üzerine bırakıverip onun iradesine mutlak şe­kilde teslim olmasıdır.

-Tasavvuf, karşılıklı dostluk ve sevgidir. Hiçbir kaygı duymadan Allah ile birlikte olmaktır. Du­yu organlarını devreden çıkararak ruhun üfleyişlerine kulak vermektir.

-Tasavvuf, kafanda ne varsa bırakman, elinde olanı vermen ve başına gelenden sızlanmamandır.

-Tasavvuf, Allah dışındaki her şeyden el çek­mek, tanınmamayı seçmek ve hayırlı olmayan şeylerden sakınmaktır.

-Tasavvuf, kalbi Allah'a bağlayıp onun dışındakilerle ilgiyi kesmektir.

Tarikatlara mensup olanların barındıkları, iba­det ve tören yaptıkları yerlere tekke (dergâh) de­nir. İslam dünyasında medreseler tefsir, hadis, fı­kıh gibi dinî ilimlerin yani İslam'ın görünen yüzünün öğretildiği yerler olmuştur. Tekkeler ise İslam'ın iç­sel boyutunun yaşandığı, tasavvufi öğretilerin ak­tarıldığı, zikir ayinlerinin yapıldığı mekânlar olarak işlev görmüştür.

    B. Şiirde yapı: Şiirler çeşitli yapı birimlerinden olu­şur. Anlam ve sesin kaynaşmasından oluşan mıs­ra, beyit, dörtlük, bent gibi yapı birimleri, belli bir te­maya ve düzene göre birleşerek nazım şekli deni­len yapıları oluşturur.

Bu şiirin birim değeri (nazım birimi) dörtlüktür. Dörtlüklerdeki mısralar koşma nazım şekline göre (abab cccb dddb) kafiyelenmiştir.

    C. Şiirde tema: Bir şiirdeki yapı birimlerini bir ara­da tutan en önemli unsur, temadır. Bu şiirin tema­sı Allah aşkı, Allah'a kavuşma isteğidir. Bu tema şiirin tümüne yayılmıştır.

    Ç. Şiir dili: Bu şiir Eski Anadolu Türkçesiyle oluşturulmuştur. Eski Anadolu Türkçesi, 13. yüzyıl başlarından 15. yüzyıl sonlarına kadar Anadolu ve Rumeli'de konuşulan Oğuzca temelindeki Türkçedir. Eski Anadolu Türkçesiyle oluşturulan metinler, Arap alfabesiyle kaleme alınmıştır.

Bu metin öncelikli olarak dinî ve tasavvufi bir coşkuyu dile getirmek için oluşturulmuştur. Baş­ka bir deyişle şairin asıl amacı edebî sanat yap­mak, edebî metin oluşturmak değil; içindeki Allah aşkını tüm gerçekliği ve içtenliğiyle ifade etmektir. Şiir, bu amaç doğrultusunda oluşturulduğundan şi­irde birkaç telmih dışında neredeyse hiçbir edebî sanat kullanılmamıştır.

    D. Şiirde ahenk: Şiir sekizli hece ölçüsüyle oluş­turulmuştur. Şiirin bazı dizelerinde yarım, bazı di­zelerinde tam kafiye kullanılmış; bazı dizelerinde ise birbirini çağrıştıran seslerle ahenk oluşturulma­ya çalışılmıştır.

Şiirde uzun ünlüleri barındıran "âşık, tecellî, sûfî, hayâl" gibi kelimelere de yer verilmiştir. Türkçenin aslında uzun ünlü yoktur. İçinde bu ünlülerin bulunduğu kelimeler, Türkçeye İslamiyet etki­sinde şekillenen Arap ve Fars edebiyatlarından geçmiştir.

Eski Anadolu Türkçesiyle Bugünkü Türkiye Türkçesi (Çağdaş Türkiye Türkçesi) arasındaki en önemli farklar şunlardır:

1.      Günümüzde "t" ile başlayan bazı ekler Eski Anadolu Türkçesinde "d" ile başlamıştır: aç- tım-açdum, başta-başda vb.

2.      Gelecek zaman (-acak, -ecek) eki olarak Eski Anadolu Türkçesinde "-ısar, -iser" ya da "-ası, -esi" ek I eri kul Ianılmıştır: bu I aca- ğım-bulasarum, görecektir-göresidür vb.

3.      Bildirme eki (-dır, -dir) olarak bazı metinlerde bu ekin eski şekli olan "-durur" kullanılmıştır: vardır-vardurur vb.

4.      Eski Anadolu Türkçesinde kullanılan bazı ek­ler Bugünkü Türkiye Türkçesinde kullanılmamaktadır. Bu eklerin en önemlileri şunlardır:

*     "gibi" edatının yerini tutan "-layın": yağ­mur gibi-yağmurlayın, benim gibi-bencile- yin…

*     Emir kipi eki olarak kullanılan "-gıl, -gil": al-algıl, ver-virgil vb.

*     Bazı zarf-fiil ekleri: görünce- göricek, açarak-açuban vb.

5.      Bugün büyük uyumuna uymayan bazı ekler Eski Anadolu Türkçesinde büyük uyumuna uymuştur: yarınki-yarınkı vb.

6.      Eski Anadolu Türkçesinde küçük ünlü uyumu yoktur: açık-açuk, gördü-gördi vb.

    E. Şiirde gerçeklik ve anlam: Yunus Emre bu şi­irinde ne somut dünyanın gerçekleri üzerinde yo­ğunlaşmış ne de şiir dünyasının kendine özgü ola­nak ve gerçeklerinden yola çıkarak imge yaratma­ya çalışmıştır. O, bu şiirinde bilgi, his, coşku ve tecrübelerinden yola çıkarak dinî ve tasavvufi bir ger­çek olan Allah aşkını, Allah'a kavuşma isteğini di­le getirmiştir. Şiirdeki kelimeler, bu gerçeklik bağ­lamında anlam kazanmıştır.

    F. Şiir ve gelenek: Bu metin, ilahi yazma ve söy­leme geleneğinin en bilinen ve sevilen metinlerin­den biridir. Bu geleneğin ilk ürünleri sayılan hikmet­ler, Orta Asya'da Ahmet Yesevî tarafından oluştu­rulmuştur. Yunus Emre, bu geleneğin Anadolu'da­ki en önemli ve yetkin temsilcisidir.

Tanrı'yı öven, onun birliğini, yüceliğini, kud­retini dile getiren şiirler olan ilahiler, hece ölçüsü­nün çoğunlukla sekizli, yedili ve on birli kalıplarıyla oluşturulmuş; bunlarda birim değeri olarak dört­lük kullanılmıştır. Beyitlerle ve aruz ölçüsüyle oluş­turulan ilahiler de vardır. İlahiler, kendilerine öz­gü ezgilerle söylenmiş; tarikatlara göre farklı isim­ler almıştır: Mevlevîler ilahiye âyin, Gülşeniler tapuğ, Halvetiler durak, öteki tarikatlar da cumhur ya da ilahi demiştir.

    G. Yorum: Yunus Emre, bu şiirinde ilahi aşkı tadan biri olarak Allah'a kavuşma isteğini dile getirmiş, bu bağlamda cennet nimetlerinden bile vazgeçtiğini ifade etmiştir. Şair açısından varlık ile yokluk, ge­ce ile gündüz arasında fark yoktur. Onun bildiği ve önemsediği tek gerçek, Allah aşkıdır.

    Ğ. Metin ve şair: Dinî-tasavvufi halk şiirinin en önemli şahsiyeti olan Yunus Emre'nin hayatıyla il­gili pek az şey bilinmektedir.

Yunus Emre'nin 13. yüzyıl ortalarıyla 14. yüz­yılın ilk çeyreği arasında Orta Anadolu'da yaşadı­ğı tahmin edilmektedir. Yunus, Anadolu'nun Moğol akınları, iç çekişmeler, siyasi çalkantılar, mezhep­sel ve dinsel çatışmalar, kıtlık ve kuraklıklarla peri­şan olduğu bir zaman diliminde yaşamıştır. Böyle bir ortamda, şiirlerinde Allah aşkını, insan sevgisi­ni, ahlâkî değerleri, tasavvufi düşünce ve yaşayışı, dünyanın geçiciliğini ön plana çıkaran Yunus, Ana­dolu'nun İslamlaştırılması ve vatanlaştırılması sü­recine önemli katkılarda bulunmuştur.

Yunus Emre'nin iki eseri vardır. Bunlardan Risâletü'n-Nushiyye, mesnevi nazım şekliyle oluş­turulmuş didaktik bir nasihatnâmedir. 563 beyit­ten oluşan bu eserde Arapça, Farsça kelimeler çok kullanılmış, sembolik bir anlatım benimsenmiş, so­yut kavramlar kişileştirilmiş, iyi huylarla kötü huyla­rın savaşı anlatılmıştır. Bu eser, Yunus'un öğrenim görmüş kültürlü bir şair ve ahlakçı bir mutasavvıf olduğunu ortaya koymaktadır.

Yunus'un şairlik gücünü gösterdiği asıl eseri "Divan"ıdır. Yunus, bu eserinde hem hece hem de aruz ölçüsünü kullanmıştır.

 

NEFES

Beğlerimüz, Avlan Gölün üstüne

Ağlar gelür şâhum Abdal Musa'ya

Urum abdalları postun eğnine

Bağlar gelür şâhum Abdal Musa’ya

 

Urum abdalları gelir dost deyü

Eğnimüzde aba, hırka, post deyü

Hastaları gelür, derman isteyü

Sağlar gelür şâhum Abdal Musa'ya

 

Meydanında dara durmuş gerçekler

Çalınur koç kurbanlara bıçaklar

Döğülür kudümler altun sancaklar

Tuğlar gelür şâhum Abdal Musa'ya

 

Benim bir isteğüm vardır Kerim'den

Münkir bilmez, evliyânın sırrından

Kaygusuz'am ayru düşdüm pirimden

Ağlar gelür şâhum Abdal Musa'ya

 

Kaygusuz Abdal

 

METNİN İNCELEMESİ

    A. Şiir ve zihniyet: Bu şiir tasavvufun ve Alevi-Bektaşi değerlerinin belirleyici olduğu bir zih­niyet dünyasının izlerini taşımaktadır. Gerek şiir­de dile getirilen duygu ve düşünceler gerekse kul­lanılan şah, abdal, Abdal Musa, post, dost, aba, hırka, evliyâ, pîr kelimeleri bu durumu açıkça or­taya koymaktadır. Bu tür kelimelere İslamiyet Öncesi Dönem'de oluşturulan Köktürk Yazıtları'nda ve Uygur metinlerinde rastlamak olanaksızdır. Bu­nun nedeni, söz konusu dönemin zihniyetini İslam, tasavvuf, Alevilik-Bektaşilik vb.nin değil; etnik ögelerin, Gök-Tanrı inancının, Manihaizm, Şamanizm vb.nin belirlemesidir.

    B. Şiirde yapı: Bu şiirin birim değeri (nazım bi­rimi) dörtlük, birim sayısı dörttür. Dörtlüklerdeki mısralar koşma nazım şeklinin kafiye düzenine göre (abab cccb dddb) bir araya getirilmiştir.

    C. Şiirde tema: Bu şiir Abdal Musa'yı övmek, onun üstün niteliklerini dile getirmek için oluş­turulmuştur. Bu tema şiirin bütün dörtlüklerine yan­sımıştır.

    Ç. Şiir dili: Bu metin sözlü gelenek içinde üre­tilmiş, yazıya daha sonra geçirilmiştir. Bu da şii­rin oluşturulduğu Eski Anadolu Türkçesinin bir­çok özelliğinin metne yansımasına engel olmuştur.

Şiirde edebî sanatlara fazla yer verilmemiş, duygu ve düşünceler yalın, anlaşılır ve içten bir dille ifade edilmiştir.

    D. Şiirde ahenk: Bu nefes, hece ölçüsünün on birli kalıbıyla oluşturulmuştur. Şiirin kimi yerlerin­de yarım, kimi yerlerinde tam, kimi yerlerinde de zengin kafiye kullanılmıştır. Belli bir kafiyenin şiirin tümünde kullanılmaması, şiirin ahenk bakımından çok güçlü olmasına engel olmuştur.

Şiirde uzun ünlüleri barındıran bazı kelimele­re de yer verilmiştir. İçinde uzun ünlülerin bulundu­ğu bu kelimeler, Türkçeye İslamiyet etkisinde şe­killenen Arap ve Fars edebiyatlarından geçmiştir.

    E. Şiirde gerçeklik ve anlam: Bu şiirde somut gerçeklerle tasavvufi gerçekler bir arada verilmiş, bu bağlamda şiir sanatının bazı olanaklarından da yararlanılmıştır. Metinde kullanılan özel isimle­rin tarihte ve somut dünyada karşılıklarının olması, şairin şiirini oluştururken birtakım gerçeklerden yo­la çıktığını göstermektedir.

    F. Şiir ve gelenek: Bu nefes, ilk ürünleri Orta As­ya'da Ahmet Yesevî tarafından verilmeye başla­nan, Anadolu'da Yunus Emre ile devam ettirilen dinî-tasavvufi halk şiiri geleneği bağlamında ele alı­nabilir. Alevi-Bektaşi tekkelerinde okunan tasav­vuf temalı şiirler olan nefeslerde genellikle vahdet-i vücut görüşü işlenmiş; Hz. Muhammet, Hz. Ali ve tasavvuf büyükleri övülmüştür. Nefesler, ço­ğunlukla cem ayinlerinde saz eşiğinde belli bir ez­giyle okunmuştur.

    G. Yorum: Bu şiirde adı geçen Abdal Musa, bir Bektaşi şeyhidir. Kaygusuz Abdal, Antalya'nın El­malı ilçesindeki bu şeyhe bağlanmış, onun yanın­da yetişmiştir. Şiirde geçen Avlan Gölü de Elma­lı'dadır.

Kaygusuz Abdal, ilk iki dörtlükte Anadolu'daki beylerin, dervişlerinin, hastaların, sağların, bir an l amda her­kesin Abdal Musa'nın dergâhına geldiğini söyl eyerek şeyhini ve tekkesi­ni övmüştür.

Üçüncü dörtlükte şeyhinin hu­zurunda kurbanların kesildiğini, ma­kamında kudüm, sancak, tuğ gibi hü­kümdarlık göstergelerinin bulunduğunu söyleyen Kaygusuz Abdal, böyle­likle şeyhinin yüceliğini ve kutsallığını dile getirmeye devam etmiştir.

Kudüm

Kaygusuz Abdal, üçüncü dörtlükte özgün bir imge oluşturmuştur: Gerçekler, cem ayinindeki in­sanlar gibi dara durmuştur. Şair, bu imgeyle Ab­dal Musa'dan hiçbir şeyin gizlenemeyeceğini an­latmak istemiştir.

Cem ayininde gerçekleştirilen bir duruş olan "dara durmak" şu şekilde betimlenebilir: "Pîr"in kar­şısında sağ ayak başparmağı sol ayak başparma­ğının üslüne konur. Sağ kol, sol un üzerine gel iri­lerek çaprazlama göğüs üzerine konur. Parmaklar kapalı olarak omuz başlarına dokunur ya da sol kol yana salınırken sağ kol dirsekten bükülür, el kalbin üzerine gelecek biçimde göğse bastırılır. Baş, sol omuza doğru eğilir.

Şiirin son dörtlüğünde bir yakınma havası var­dır. Bazı inkârcıların tasavvuf ehlini anlamadığını, kendisinin de şeyhinden uzak düştüğünü belirten şair "Benim bir isteğüm vardır Kerim'den" diyerek bu durumun sona ermesi için Tanrı'ya yalvarmıştır.

    Ğ. Metin ve şair: Hayatı hakkında ayrıntılı ve ke­sin bilgilere sahip olmadığımız Kaygusuz Abdal'ın 14. yüzyılın sonlarıyla 15. yüzyılın başları arasında yaşadığı tahmin edilmektedir. İnanışa göre Alan­ya Beyi'nin oğlu olan Kaygusuz Abdal'ın asıl adı Gaybî'dir.

Kendi tarzını oluşturmayı başarmış bir şair olan Kaygusuz Abdal, Alevi-Bektâşî şiir gel eneği­nin en önemli temsilcilerinden biridir. Onun şiirle­rinde Yunus'un şiirlerine göre daha serbest düşün­celi bir kişiliğin izleri vardır. Kaygusuz Abdal'ın mizah ve yergi ögeleriyle bezenmiş bir kısım şiirleri, dinî-tasavvufi halk şiirinin bir türü olan şathiyenin ilk örnekleri arasında sayılabilir.

Tasavvufi temaları ve Alevi-Bektaşi değerleri­ni halkın anlayabileceği yalın bir Türkçeyle ele alan Kaygusuz Abdal'ın eserlerinin çoğu, ona atfedile­rek yazılmıştır.

Kaygusuz Abdal'ın manzum eserleri: Kaygusuz Sultan Divanı, Gülistan, Gevhernâme, Minbernâme, Dolapnâme.

Kaygusuz Abdal'ın mensur eserleri: Budalanâme, Kitab-ı Miglate, Vücutnâme, Dil-guşa, Saraynâme.

 

GAZEL

Bir kadehle bizi sâkî gamdan âzâd eyledi

Şâd olsun gönli anın gönlümi şâd eyledi

(Sâkî, bir kadeh (içki) ile bizi kederden kurtardı. Gönlümü neşelendirdi(ği için) onun (da) gönlü neşelensin.)

 

Bendeyidi bunca yıllar kaddine serv-i revân

Toğrulukla kulluk itdigiçün âzâd eyledi

(Salınan selvi, bunca yıl (sevgilinin) "boy"una kul (köle) idi. (Ona) kulluğunu doğrulukla yaptığı için (sevgili, onu) azat etti (özgür bıraktı).)

 

Husrev-i hûbân iden sen dilber-i şîrîn-lebi

Bî-sütûn-ı aşk içinde beni Ferhâd eyledi

(Sen tattı dudaklı güzeli, güzellerin padişahı eden (Allah), beni (de) aşkın sarp dağları içindeki Ferhât eyledi.)

 

Odıla ile korkutma vâiz bizi kim la'l-i nigâr

Cânımuz bizüm oda yanmağa mu'tâd eyledi

( (Ey) vaiz! Bizi, (cehennem) ateş(i) ile korkutma! Sevgilinin dudağı, canımızı ateşte yanmaya alıştırmıştır.)

 

Aldayup aldı Dehhânî yok behâya cânumı

Sorana bir bûseye aldum deyü âd eyledi

( (Ey) Dehhânî! Sorana "Bir öpücüğe aldım." dese (de) (ger­çekte sevgili) aldatarak yok pahasına canımı aldı.)

 

İsterisen mülk-i hüsn âbâd ola dâd eyle kim

Pâdşâhlar dâd ile mülküni âbâd eyledi

(Güzellik ülkesinin şenlenmesini istersen âdil ve cömert ol. (Bunu bil) ki padişahlar, ülkelerini adalet ve cömertlikle abat ettiler (bayındır hâle getirdiler, zenginleştirdiler).)

 

METNİN İNCELEMESİ

    A. Şiir ve zihniyet: Bu metin, Anadolu Selçuk­lu Devleti zamanında oluşturulmuştur. Anadolu Selçuklularında saltanat merkezli devletlere özgü bir saray yaşamı oluşmuş, bu da kendi gerçekle­rine uygun bir sanat ve edebiyat ortamı meyda­na getirmiştir. Bu gazel, saray çevresinde şekille­nen bu ortamın ve zihniyet dünyasının etkisinde oluşturulmuştur. Bunu, metnin temasından imge­lerine, nazım biçiminden edebî sanatlarına kadar hemen her unsurunda görmek mümkündür.

    B. Şiirde yapı: Bu şiirin birim değeri beyit, bi­rim sayısı altıdır. Beyitlerdeki mısralar gazel na­zım şeklinin kafiye düzenine göre (aa ba ca da ea) bir araya getirilerek bütünsel bir yapı oluştu­rulmuştur.

    C. Şiirde tema: Bu şiirin teması aşktır. Bu te­ma şiirin kimi yerinde hayranlık kimi yerinde ha­yal kırıklığı ve sitem belirten ifadelerle somutlaş­tırılmıştır.

    Ç. Şiir dili: Eski Anadolu Türkçesiyle oluşturulan bu gazel; edebî sanatlar, imge ve çağrışım bakı­mından dönemin din ve tasavvuf temalı şiirlerin­den daha güçlüdür.

Metinde zihniyetin ve geleneğin etkisiyle Arapça ve Farsça birçok kelime ve tamlama kul­lanılmıştır.

    D. Şiirde ahenk: Şiirin tümünde zengin kafiye (âd) ve redif (eyledi) kusursuz kullanılmış; bu da şiire ahenk bakımından büyük bir değer katmış­tır. Şiir, aruz ölçüsünün "fâiâtün fâilâtün fâilâtün fâilün" kalıbıyla yazılmıştır.

    E. Şiirde gerçeklik ve anlam: Bu şiirde dil ço­ğunlukla şiirsel işlevde kullanılmış, imgeler şii­rin kendine özgü gerçeklik dünyasında anlam ka­zanmıştır.

    F. Şiir ve gelenek: Bu şiir, divan edebiyatı ve gazel yazma geleneği bağlamında ele alınabile­cek bir metindir. Türk edebiyatına İran edebiya­tından geçen gazel, divan edebiyatında yaklaşık altı yüzyıl boyunca en çok kullanılan nazım şek­li olmuştur.

Gazelin birim değeri (nazım birimi) beyit, bi­rim sayısı 5-15, ölçüsü aruzdur. Kafiye düzeni "aa ba ca da... " biçimindedir. Gazelin ilk beyti­ne matla, son beytine makta, en güzel beytine beytü'l-gazel ya da şah beyit denir. Gazel şa­iri mahlasını şiirin genellikle son beytinde söyler.

Hoca Dehhânî dünyevi aşk, şarap, kadın gi­bi din dışı temaları gazel nazım biçimiyle ele alan ilk şairdir. Bu yönüyle divan edebiyatının ve ga­zel yazma geleneğinin Anadolu'daki kurucu şahsiyetidir.

    G. Yorum: 1. birim

Bir kadehle bizi sâkî gamdan âzâd eyledi

Şâd olsun gönli anın gönlümi şâd eyledi

(Sâkî, bir kadeh (içki) ile bizi kederden kurtardı. Gön­lümü neşelendirdi(ği için) onun (da) gönlü neşelensin.)

Eğlence ve içki meclisinde içki dağıtan kişi­lere sâkî denir. Sâkî, bir kadeh içki sunarak şa­irin dertlerini unutmasını sağlamış, şair de bunu sağlayan sâkînin neşelenmesi için dua etmiştir.

Gazel metinlerinde sıkça kullanılan bir imge olan sâkînin, bu beyitte açık istiare yoluyla sev­giliyi karşılamak için kullanıldığı da düşünülebilir. Bu durumda sâkinin (sevgilinin) şaire sunduğu, gerçek şarap değil, aşk şarabıdır, başka bir de­yişle aşkın kendisidir. Bu bağlamda beyitten şu anlam çıkmaktadır: Sevgili (sâkî), şairin aşkına karşılık (kadeh: içki) vermiş, onu kederden kur­tarmış, şairin mutlu olmasını, neşelenmesini sağ­lamıştır. Bunu sağlayan sevgilinin de gönlü neşelenmeli, o da şair gibi mutlu olmalıdır. Şair bu ifa­delerle memnuniyetini göstererek sevgilisine te­şekkür ve dua etmiştir.

    2. birim

Bendeyidi bunca yıllar kaddine serv-i revân

Toğrulukla kul I uk itdigiçün âzâd eyledi

(Salınan selvi, bunca yıl (sevgilinin) "boy"una kul (kö­le) idi. (Ona) kulluğunu doğrulukla yaptığı için (sevgi­li, onu) azat etti (özgür bıraktı).)

Nedeni bilinen doğa olaylarını gerçek ne­denlerinin dışında, çoğunlukla da sevgiliyle ilgi­li bir nedene bağlayarak açıklamaya hüsnütalil denir. Şair, bu beyitte servi ağacının düz ve uzun olmasını, sevgiliyle ilgili bir nedene bağlaya­rak açıklamıştır. Şaire göre servi, sevgilinin ince ve uzun boyuna yakışır bir doğrulukla sevgiliye hizmet ettiği, ona saygı duyduğu, kul köle oldu­ğu için sevgili tarafından özgür bırakılmıştır. Ser­vi, bundan ötürü düz ve uzun olmuştur. Yani sev­giliye hayran olan, sadece şair değildir. Sevgili, o kadar güzel, o kadar ince, o kadar zariftir ki doğadaki varlıklar, serviler bile ona hayrandır. Bunun karşısında sevgiliye düşen, onları bu bağlılıkla­rından ötürü ödüllendirerek serbest bırakmaktır.

3. birim

Husrev-i hûbân iden sen dilber-i şîrîn-lebi

Bî-sütûn-ı aşk içinde beni Ferhâd eyledi

(Sen tatlı dudaklı güzeli, güzellerin padişahı eden (Al­lah), beni (de) aşkın sarp dağları içindeki Ferhât ey­ledi.)

"Ferhât ile Şîrîn"; Ferhâd-nâme, Ferhâd u Şîrîn, Hüsrev ü Şîrîn adlarıyla da İran ve Türk edebiyatla­rında çok işlenmiş bir aşk hikâyesidir.

Şiirin üçüncü beyti, imge ve çağrışım bakı­mından oldukça zengindir. Bu beyitte şair, sevgi­lisine olan hayranlığını ifade etmek için telmih, tevriye ve tenasüp sanatlarından yararlanmıştır.

Tevriye birden çok anlamı olan bir kelimenin şiirde yakın anlamının yani akla ilk gelen an­lamının değil, uzak anlamının (belli bir düşünme ve hatırlama sürecinden sonra akla gelen anlamı­nın) kastedilmesidir. Bu sanat şiirde şöyle kulla­nılmıştır: "Şîrîn" kelimesinin akla ilk gelen anlamı "tatlı"dır. Bu kelime "dudak" anlamındaki "leb" ke­limesiyle tamlama oluşturmuştur:

şîrîn-leb: Tatlı dudaklı, dudağı tatlı.

Bu tamlama uzak çağrışımla ikinci bir anla­ma daha gelmektedir: Bilindiği üzere Şîrîn, Do­ğu mitolojisinin en önemli hikâyelerinden biri olan "Ferhât ile Şîrîn"in başkahramanlarından biridir. Şair bu kelimeyi "Ferhât ile Şîrîn" hikâyesinde geçen "Husrev, Bî-süIûn, Ferhâd" kelimeleriyle bir arada kullanarak şiirin çağrışım alanını geniş­letmiş; sevgilisini Şîrîn, kendisini de Ferhât'la öz­deşleştirmiştir. Buradan yola çıkılarak "şîrîn-leb" tamlamasına şu anlam da verilebilir: Dudağı Şîrîn'in dudağı gibi olan.

Birçok kişi tarafından bilinen tarihî, dinî ya da mitolojik olay, varlık ya da kişilerin isimlerine ya da bunları çağrıştıran ifadelere şiirde yer ve­rilmesine telmih; anlamca birbiriyle ilgili birden çok kelimenin bir arada kullanılmasına ise tena­süp denir. Şair bu beyitte "Husrev, Bî-sütûn, Şî­rîn, Ferhâd" kelimelerini bir arada kullnarak tel­mih ve tenasüp yapmıştır.

Hikâyeye göre İran'da Kuhistan dolaylarındaki Arran bölgesinin Mihrbanu adlı kadın hükümdarının Şî­rîn isminde çok güzel bir yeğeni vardır. Şîrîn'in güzelliğini duyan Sasani Hükümdarı Hüsrev Perviz, onu is­temek için veziri Şapur'u Arran'a yollar. Şapur, Şîrîn'i türlü yollarla hükümdar Perviz'e âşık eder. Hüsrev, Şîrîn'le eğlenceli bir hayat yaşarken Hüsrev'in babası Hürmüz Şah ölür ve Behram-ı Çubin, Sasani tahtını ele geçirir. Bunun üzerine Hüsrev Perviz, Bizans imparatorundan yardım alarak tahta geçer. Bu arada Mihrbanu'nun ölümü üzerine Şîrîn de hükümdar olur ve kendisi için yaptırdığı köşkün duvarlarını süsleyen nakkaş Ferhât'a âşık olur. Şîrîn'le Ferhât gizlice buluşmaya başlarlar. Bunu duyan Hüsrev Perviz öfkelenir ve ra­kibini çağırtarak Bî-sütûn dağında açılan bir su yolunu tamamlarsa Şîrîn'i ona bırakacağını, aksi halde du­rumunun çok kötü olacağını söyler. Ferhât çaresiz kalır ve Şîrîn'in aşkı ile başlar dağı delmeye. İşin sonu­na gelecekken Hüsrev Perviz'in hilesiyle bir kadından Şîrîn'in öldüğünü duyar. Acısına dayanamaz ve ken­dini dağdan aşağı bırakır.

    4. birim

Odıla ile korkutma vâiz bizi kim la'l-i nigâr

Cânımuz bizüm oda yanmağa mu'tâd eyledi

( (Ey) vaIz! Bizi, (cehennem) ateş(i) ile korkutma! Sev­gilinin dudağı, canımızı ateşte yanmaya alıştırmıştır.)

Şair, bu beyitte sevgilisine hayranlığını di­le getirmeye devam ederken "aşkı anlamayan vâiz" imgesinden yararlanmıştır. Klasik edebiyat­ta vaiz, İslam dinini "mubah"lar ve "haram"lardan oluşan bir kurallar bütünü olarak algılayıp biçim­den öze inemeyen, İslam'ın aşk ve incelik boyu­tunu kavrayamayan, başkalarının da kendisi gi­bi düşünmesini ve yaşamasını isteyen, kaba zâhit tipidir. Vâiz, aşkı "akıl dışı boş bir duygu", âşı­ğı da "imana getirilmesi gereken bir zındık" olarak görür. Bu bağlamda şiirlerde sevgiliyle âşık arası­na girmeye, onların aşkını ortadan kaldırmaya ça­lışan üçüncü kişi olarak betimlenir. Bu betimleme bu şiirde de söz konusudur. Vâiz, şairin âşık oldu­ğu için günah işlediğini, bunun için de cehennem­de yanacağını söylemekte, onu cehennem ateşiy­le korkutmaya çalışmaktadır. Şair ise umursamaz bir tavırla cehennem ateşinden korkmadığını, çün­kü sevgilisinin dudağının, özellikle de renginden ötürü, cehennem ateşinden farksız olduğunu dile getirmektedir. Şair bir bakıma şunu söylemektedir: Ben cehennem ateşinden daha kırmızı, daha yakı­cı bir ateşi tatmışım; cehennem ateşi onun yanın­da az kalır. Dolayısıyla sen beni cehennem ateşiy­le korkutamazsın.

Lal, parlak kırmızı renkle değerli bir taştır. Nigâr ise "put, resim" demektir. Bu kelimeler be­yitte bir arada kullanılarak (la'l-i nigâr) sevgilinin kırmızı dudağını karşılamak için kullanılmıştır. Bu kullanımda açık istiare vardır.

    5. birim

Aldayup aldı Dehhânî yok behâya cânumı

Sorana bir bûseye aldum deyü âd eyledi

( (Ey) Dehhânî! Sorana "Bir öpücüğe aldım." dese (de) (gerçekte sevgili) aldatarak yok pahasına ca­nımı aldı.)

Bu beyte kadar sevgilisine hayranlığını ve aşkını dile getiren şair, bu beyitte sitemkâr ifade­lerle hayal kırıklığını dile getirmiştir. Çünkü sevgi­li, bu kadar övgü dolu söze rağmen şairin aşkına gerçek bir karşılık vermemiş, "Bir öpücükle onun canını aldım." diyerek onu başkalarının yanında küçük düşürmüştür.

    6. birim

İsterisen mülk-i hüsn âbâd ola dâd eyle kim

Pâdşâhlar dâd ile mülküni âbâd eyledi

(Güzellik ülkesinin şenlenmesini istersen âdil ve cö­mert ol. (Bunu bil) ki padişahlar, ülkelerini adal et ve cömertlikle abat ettiler (bayındır hâle getirdiler, zen- ginleştirdiler).)

Beşinci beyitte sevgilisiyle ilgili ola rak ha­yal kırıklığını dile getiren şair, bu beyitte ona ye­niden seslenmiş ve ondan kendisine karşı anlayışlı olmasını istemiştir. Şair "mülk-i hüsn" (güzel­lik ülkesi) ve padişah imgelerinden de yararlana­rak şunu söylemektedir: Ülkelerini zenginleştir­mek, bayındır hâle getirmek, neşelendirmek iste­yen hükümdarlar ülkelerinde adaleti hâkim kılar­lar. Sen de bir hükümdarsın. Sen güzellik ülke­sinin hükümdarısın. O hâlde sen de adil ol. Seni sevenlere, senin güzelliğini dil e getirenlere, seni övenlere karşı adaletli davran. Böyle davranırsan güzelliğin sürekli olur.