XIII.-XIV. YÜZYILLARDA ÖĞRETİCİ METİNLER

Öğretici metinler; haber ve bilgi vermek, ikna etmek, kanıları değiştirmek, uyarmak, düşündürmek, yönlendir­mek, tanıtmak vb. amaçlarla kaleme alınan metinlerdir.

13 ve 14. yüzyıllarda oluşturulan öğretici metinlerde İslam medeniyetinin zihniyet üzerindeki etkisinden ötürü birtakım Arapça ve Farsça kelimeler kullanılmışsa da metinler genel olarak sade ve anlaşılır bir dille (sade ne­sir) kaleme alınmıştır.

Bu metinlerde ele alınan en önemli temalar şunlardır: İslam, tasavvuf, din büyüklerinin ve tarihî şahsiyet­lerin yaşamları ve olağanüstü davranışları, tıp, tabiat.

 

MAKÂLÂT

Makâlât, Hacı Bektâş-ı Velî'ye ait, tasavvuf temalı bir eser­dir. Hacı Bektâş-ı Velî bu eserinde tasavvufi gerçekler üzerinde dur­muş, tasavvuftaki dört kapı ve kırk makam kavramlarına açıklık getirmiştir. Tasavvuftaki dört kapıdan maksat, şeriat, tarikat, ha­kikat, marifettir. Kırk makam ise bu kapılardan girilerek adımlanacak tasavvufi basamaklardır. Makâlât'ta bu kapıların nasıl aralana­cağına ve bu makamlara nasıl ulaşılacağına dair bilgiler verilmiştir.

Makâlât'ın orijinal metni Türkçe değil, Arapçadır. Günümüzde "Makâlât" ismiyle bilinen kitaplar, Hacı Bektâş-ı Velî'nin yazdığı ori­jinal metin değil, bu metnin tercümeleridir.

Hacı Beklâş-ı Velî (1208?-1271) Baba İshak tarafından Ana­dolu'da kurulan ilk tarikatlardan olan Bâbâîlik'in mensuplarından bi­riyken Baba İshak'ın bir isyan sonucunda öldürülmesinin ardından Bâbâîleri kendi etrafında toplayarak yeni bir tarikat kurmuştur. Ha­cı Bektâş-ı Velî'nin kurduğu tarikat olan Bektâşîlik'in ilk dönem Os­manlı padişahları ile Ahiler ve Yeniçeriler üzerinde çok derin etki­leri olmuştur.

Hacı Beklâş-ı Velî, özellikle "hoşgörü, sade yaşam, içtenlik, paylaşım, ehl-i beyt" gibi kavlamlar üzerinde durarak tasavvufun Anadolu ve Rumeli'nin her tarafına yayılmasını sağlamıştır.


Makâlât’tan

Tarikâtun Makâmların Beyân İder

Tarîkat'un Evvel Makâmı: El alup tevbe kılmakdur. Kavluhû teâla: Va'tesımû bi habli'llâhi cemî'an. Tûbû ila'llâhi tevbeten nasûhân.

Pes kul yavuz hâlden dönicek tevbe viren Çalap kendüsidür. Kavluhû teâlâ: Sümme tâbe aleyküm li yelûbû ila'llâhi. İmdi iy mü'min ler! Zîrâ kim tevbe kılmak peşîmânlukdur ve peşîmanluğun assısı budur kim günâhı az ola, bir özürde satılur.

Pes imdi tevekkül ile özri pîşe dutun kim hatâlarunuz az ola kurtılasız ve yüzünüz tâze ola. İmdi iy mü'minler! Özür dilemek sizden kabul kıl­mak Tanrı'dan. Kavluhû teâlâ: Ve men yetevekkel ala'llâhi fe hüve hasbuhû.

(Tarikatın Makamlarını Beyan Eder – Günümüz Türkçesi

Tarikatın ilk makamı el alıp tövbe etmektir. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur: "Hep birlikte Al­lah'ın ipine (İslâm'a) sımsıkı yapışın. Samimi bir tövbe ile Allah'a dönün."

Öyle ise kul, kötü hâlden dönünce tövbeyi ka­bul eden Allah'ın kendisidir. Nitekim bir âyette şöy­le buyrulmuştur: "Sonra (eski hâllerine) dönmeleri için Allah onların tövbesini kabul etti. Çünkü Allah tövbeyi çok kabul eden ve çok merhamet edendir."

Şimdi ey müminler! Öyle bir tövbe edin ki ka­bul olsun. Öyle bir tövbe edin ki fayda gelsin. Zira tövbe etmek, pişman olmaktır. Pişmanlığın yararı budur ki günahı azaltır; bir özre değişilir. Bundan böyle, tevekkül ile özrü âdet edinin ki hatalarınız az olup kurtulasınız ve böylece yüzünüz gülsün. O halde ey müminler! Özür dilemek sizden kabul kılmak Tanrı'dan. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Kim Allah'a güvenirse O, ona yeter.")

 

Ma'rifet Makâmların Beyân İder

Ma'rifetün evvel makâmı, edebdür. İkinci ma­kâmı, korkudur. Üçüncü makâmı, perhizkârlukdur. Dördüncü makâmı, sabrdur. Beşinci makâmı, utanmakdur. Altıncı makâmı, cömerdlikdür. Yedin­ci makâmı, ilmdür. Sekizinci makâmı, miskînlikdür. Dokuzuncu makâmı, ma'rifetdür. Onuncu makâmı, kendüyi bilmekdür. Hazret-i Resûl (a.s.) buyurur: Men arefe nefsehû fekad arefe rabbehû

(Marifet Makamlarını Açıklar – Günümüz Türkçesi

Marifetin birinci makamı, edeptir. İkinci maka­mı, korkudur. Üçüncü makamı, aşırı istekleri sınır­lamaktır (perhizkârlık). Dördüncü makamı, sabır­dır. Beşinci makamı, utanmaktır. Altıncı makamı, cömertliktir. Yedinci makamı, ilimdir. Sekizinci ma­kamı, miskinliktir. Dokuzuncu makamı, marifettir. Onuncu makamı, kendini bilmektir. Hz. Peygam­ber buyurur: "Nefsini bilen, rabbini bilir.")

 

Hakîkat Makâmın Beyân İder

Hakîkatun evvel makâmı, toprak olmakdur. İkinci makâmı, yetmiş iki milleti ayıblamamakdur. Üçüncü makâmı, elinden geleni men'itmemekdür. Dördüncü makâmı, dünyâ içinde yaradılmış nes­neye emîn olmakdur. Beşinci makâmı, mülk ıssına yüz sürüp, yüz suyın bulmakdur. Zîrâ kim vah­det evindedür. Altıncı makâmı, sohbetdür ve esrâr-ı hakîkat söylemekdür. Yedinci makâmı, seyrdür. Sekizinci makâmı, sırdur. Dokuzuncu makâ­mı, münâcâtdur. Onuncu makâmı, müşâhededür ve Çal ab'a ulaşmakdur.

(Hakikat Makamını Açıklar – Günümüz Türkçesi

Hakikatın birinci makamı, toprak olmaktır. İkinci makamı, yetmiş iki milleti ayıplamamaktır. Üçüncü makamı, elinden gel eni men etmemek­tir. Dördüncü makamı dünya içinde yaratılmış her şeye güven vermesidir. Beşinci makamı, mülkün mutlak sahibi Allah'ın huzurunda eğilip itibar bul­maktır. Çünkü vahdet evindedir. Altıncı makamı, sohbettir ve hakikat sırlarını söylemektir. Yedinci makamı, manevî yolculuktur (seyir). Sekizinci ma­kamı, sırdır. Dokuzuncu makamı, Allah'a yakarış­tır. Onuncu makamı, Hakk'ı halkta görmek (müşâ- hede) ve Allah'a ulaşmaktır.)

 

NASRETTİN HOCA FIKRALARI

Kısa ve özlü anlatımı olan nükteli, güldürücü halk hikâyelerine fıkra denir. Türk kültür, edebiyat ve folkloru açısından fıkra denince akla gel en ilk isim, Naslettin Hoca'dır. Bir taraftan güldüren öte taraftan düşündü­ren Nasrettin Hoca fıkraları, Türk halkının olay ve olgu­lar karşısında takındığı tavrın dokundurmalı ve esprili bir dille dışa vurumudur.

Bu fıkraların orijinallerine yani Nasrettin Hoca'nın yaşadığı zaman diliminin Türkçesinin dil ve anlatım özelliklerini barındıran şekillerine ulaşmak olanaksızdır. Çünkü bu fıkralar, ilk söylendikleri anda yazıya geçiril­memiş, zamanla sözlü gelenek içinde çeşitli değişiklikle­re uğrayarak günümüze dek ulaşmıştır.

Nasrettin Hoca, 1208 yılında Sivrihisar'ın Hortu kö­yünde doğmuştur. Öğrenim hayatına Hortu'da bulunan bir medresede başlayan Hoca, yörede çıkan kıtlık nede­niyle ailesinin Sivrihisar'a göç etmesi üzerine öğrenimi­ne Sivrihisar'daki medresede devam etmek zorunda kal­mıştır. Daha sonra Konya'ya giderek burada fıkıh (İslam hukuku) dersleri alan Hoca, ardından "gölge kadısı" (ka­dı adayı) görevine atanmıştır. Bir süre sonra bu görevin­den ayrılarak Akşehir'e göç eden Hoca, burada bir ev kiralamış ve İmaret Medresesi'nde ders vermeye baş­lamıştır. Hoca, yine o günlerde oldukça çirkin dul bir ka­dınla evlenmiştir. Hoca'nın karısı, kısa bir müddet sonra ölünce o da ikinci evliliğini yapmıştır.

Kısa sürede kendini Akşehir halkına sevdirip say­dıran Hoca, zaman içinde akıl danışılan bir şahsiyete dönüşmüştür.

Hoca'nın Akşehir'e yerleşmesinden beş altı yıl son­ra, Selçuklu Sultanı II. Gıyaseddin Keyhüsrev, Kösedağ'da Moğollarla yaptığı savaşta yenilmiş; bunun üzeri­ne, Moğol şehzadesi Bayçu Noyan komutasındaki filler­le donatılmış Moğol ordusu Anadolu'ya yayılmıştır. Böy­lece Selçuklular, Moğollara ağır vergiler ödemek zorun­da kalmış, mahalli yönetimler de Moğolların atadığı ki­şilere verilmiştir. Bu dönemde Moğol şehzadesi Keyga tu, ordusuyla Aksaray, Ilgın ve Akşehir'de aylarca karar­gâh kurmuş ve Anadolu'da sekiz yıl kalmıştır. Fıkralarda Nasrettin Hoca ile Timur arasında geçtiği söylenen olay­ların, aslında Hoca ile Keygatu arasında geçtiği sanıl­maktadır. Çünkü Timur'un Anadolu'ya gelişi bundan çok sonra (1402) olmuştur.

Hoca, 1284 yılında 76 yaşındayken Akşehir'de ve­fat etmiş ve oraya defnedilmiştir.


Fincancı Katırları

Hoca bir gün mezarlıkta gezinirken, olacak bu ya, ayağı kayar; eski, çökmüş bir mezara dü­şer. Kalkıp üslünü başını silkerken birden aklına bir fikir gelir, dur bakayım der, şuraya ölü gibi uzanayım, sorgu melekleri gelir mi? Mezara upu­zun uzanır, gözlerini kapar, hülyaya dalar. Tam o sırada uzaktan uzağa çan sesleri duymaya baş­lar. Çan, hayvan, insan sesleri gittikçe yaklaşır. Hoca, eyvah der, aksi zamana rastladı tecrübem, galiba kıyamet kopuyor. Dur bakayım, dünya ne hâlde? Birden kabirden kalkar. O sırada da fincan yüklü katırlar, mezarın başına gelmiştir. Hoca, bir­den kabirden fırlayınca katırlar ürker, çifte atma­ya, oraya buraya koşmaya başlar. Çoğunun yü­kü devrilir; fincanlar, tuzla buz olur. Katırcılar, Hoca'yı yakalayıp ona "Kimsin sen, ne arıyorsun bu­rada?" derler. Hoca "Ahiret ehlindenim, dünyayı seyre çıkmıştım." der. "Dur!" derler "Biz sana dün­yanın kaç bucak olduğunu gösterelim." Hepsi bir­den Hoca'yı iyice döver. Hoca, zorla kendine ge­lip kafa göz yara bere içinde, geç vakit evine dö­ner. Karısı sorar:

—  Efendi bu ne hâl?

Hoca "Öbür dünyadan geliyorum." der.

Karısı "Yâ! Peki ne var ne yok öbür dünya­da?" diye sorar. Hoca, şu cevabı verir:

—   Fincancı katırlarını ürkütmezsen karıcığım, hiçbir şey yok.

 

Teke Burcu

Bir gün Hoca'ya, "Hocam!" derler, "Senin ta­lihin hangi burç?" Hoca, "teke" der. Bu sözü du­yanlar, şaşırıp "Efendi!" derler, "Teke adlı ne bir yıldız var ne bir burç". "Var!" der Hoca, "Ben do­ğunca anam talihime baktırmış, müneccimler (yıl­dız bilginleri), "cediy" demişler. Etrafındakiler "İyi ama cediy, oğlak demektir, teke değil." deyince Hoca "A bilgisizler! Kaç yaşındayım ben? O vakit­ten beri cediy büyüyüp teke olmaz mı?" der.

 

Her Gün Bayram Olsa

Bir kıtlık zamanında Hoca, bir köye gider. Bakar ki herkes börekler baklavalar yapmış, yiyip içmede. Hoca "Burası ne bolluk yermiş, el âlem açlıktan kırılıyor!" der. "Be adam!" derler, "Sen gününü bilmez misin? Bugün bayram. Onun için halk, varını yoğunu harcayıp yemede içmede." Hoca, bu sözü duyunca "Ah!" der, "Keşke her gün bayram olsa da halk sıkıntı çekmese!"

 

Tavşanın Suyunun Suyu

Köylünün biri Hoca'ya bir tavşan getirir. Ho­ca da köylüyü elinden geldiği kadar ağırlar, yedirir, içirir. Ertesi hafta köylü gene gelir, "Hani!" der, "Geçen hafta size tavşan getirdiydim." Hoca, köylüyü konuklar, bir çorba içirir, karnını doyurur, "Getirdiğin tavşanın çorbası..." diye lâtife de eder. Bir hafta sonra birkaç köylü gelir "On beş gün ön­ce sana tavşan getirenin köyündeniz." derler. Ho­ca onları da ağırlar, konuklar, nesi varsa ortaya kor. Hafta başında birkaç köylü daha gelir. Bun­ları da konuklar, "Kimlersiniz?" diye sorar. "Sana tavşan getiren köylünün komşusunun komşusu­yuz." derler. Hoca, önlerine bir tas duru su getirir. Köylüler şaşırır, "Efendi! Bu da ne?" derler. Hoca "Tavşanın suyunun suyu!" der.

 

Acemi Bülbül

Hoca, birinin bahçesine girip zerdali ağacına çıkar. Olmuş zerdalileri, birer birer yerken bahçe sahibi gelir. Hoca'ya "Orada ne işin var?" der. Ho­ca "Ben bülbülüm, ötüyorum." der. Adam "Peki, öt öyleyse de dinleyelim!" der. Hoca da bülbül gi­bi ötmeye çalışır. Fakat çok kötü öter. Adam "Ho­ca, bu ne biçim ötüş?" deyince Hoca cevap verir:

 Acemi bülbül bu kadar öter.

 

FÜTÜVVETNAME

Fütüvvetnâme'ler Fütüvvet teşkilatının esasları­nın ve bu teşkilata girenlerin uymaları gereken kural­ların anlatıldığı kitaplardır.

Gençlik, yiğitlik, cömertlik anlamlarına gelen "fütüvvet" kelimesi zaman içinde çok önemli bir teş­kilatın ismi olmuştur. Bu süreç şöyle gelişmiştir: Abbasîlerin, Türkistan ve Horasan'dan getirdikleri Türk esirlerle çok güçlü ve imtiyazlı askerî birlikler kurma­sı üzerine birtakım kişiler bu duruma tepki göstererek kendi içlerinde örgütlenmişlerdir. Ayyâr (kanun tanımayan), şâtır (kurnaz), rind (dünya işlerini hoş gören, hiçbir şeye aldırmayan) gibi isimlerle anılan bu kişiler, devlet otoritesinin zayıfladığı zamanlarda karışıklık çıkarmış, kundakçılık yapmış, şehirlerde âdeta terör havası estirmiştir. Abbasî halifesi Nâsır, daha sonraları Fütüvvet kavramı etrafında toplanan bu kişileri, yeni bir anlayışla kurumsal bir çatı altında top­layarak onları kendi emrinde görev yapan kişilere dö­nüştürmüştür. Böylelikle halife hem kendi otoritesini sağlamlaştırmış hem de şehir yaşamını alt üst eden bu insanların, iyilik ve hayır işleriyle uğraşan insanla­ra dönüşmesini sağlamıştır. Bu olaydan sonra Fütüv­vet; yöneticilerin, dinî toplulukların ve askerlerin bir­likteliğini sağlayan, bunların eğitilmesinde önemli rol oynayan bir teşkilata dönüşmüştür.

Nâsır, daha sonra Suhreverdi'ye bir Fütüvvetnâme düzenletmiş, onu komşu Müslüman devletle­rin yöneticilerine göndererek bu yöneticilere Fütüv­vet teşkilatına girmeleri teklifinde bulunmuş; birçok hükümdar da bu teklifi kabul etmiştir. Bu teklifi ka­bul edenler arasında Anadolu Selçuklu hükümdarı I. İzzeddin Keykâvus ile kardeşi I. Alaaddin Keykubad da vardır.

Kendilerine özgü giysileri, mekânları, sohbetleri olan Fütüvvet ehli kişiler, Anadolu'da güvenliğin sağ­lanmasından ticari ve sosyal hayatın düzenlenmesi­ne kadar pek çok görev üstlenmişlerdir.

Fütüvvet teşkilatının anayasası sayılabilecek metinler olan "Fütüvvetnâme"lerde kendileri için "Ahîyan-ı Rum, Ehl-i Fütüvvet, Ehl-i Fütüvvet ve'l Mürüv­vet, Ehl-i Hiref, Ehl-i Sanat" gibi isimler kullanan bu kişiler Ahilik teşkilatının da temelini oluşturmuşlardır.

Fütüvvetnâme'lere göre fütüvvet, iyi huyların toplamıdır. Bu iyi huylar da genel olarak şu şekilde sıralanmıştır: Nefisle mücadele etmek, Tanrı'nın buy­ruklarına uymak, herkese iyilik yapmak, cömert ve misafirperver olmak, din farkı gözetmeden bütün in­sanları sevmek, herkesi bir görüp kendini herkesten aşağı görmek.

Fütüvvetnâme'lerin en ünlüsü, Haliloğlu Yahya tarafından 14 ya da 15. yüzyılda kaleme alınmıştır. Hal­kın anlayabileceği bir dille (sade nesir) yazılan bu eserin pek çok nüshası günümüze ulaşmıştır.

Gördüm ki fütüvvet kapusında oturan ahîlerde fütüvvet kitâbı yok kim bileler ve öğreneler, güçleri yetdükçe ve ellerinden geldükçe duralar. Diledüm ki fütüvvet ilmin beyân kılam. Tefsirden ve hadîs-i Mus­tafâ'dan ve Kısasü'l Enbiyâ'dan ve Tezkiretü'l Evliyâ­dan ve dürlü dürlü kitâblardan ve İlmü'l Vesîle ve Kitâbü'l Kalâid'den ve Resul Hazreti'nin menâkıbından ve Es rarü'l Arifin kitabından fütüvvete gereklülerinden çıkardum, yazdum. Şöyle ayan kıldum ki ahî yolı nedür ve fütüvvet yolı nedür muayyen ola. Ve ni­tekim tarîkat içinde müşkil meseleler var idi. Kamusın hoş cevâb birle yazdum. Her kim inanmaya mürted olur. Amma gerek kim adine gicesi çerâğ dibinde ve ahiler katında ve yiğitler nazarında Fütüvvetnâme okına, güçleri yitdükçe ve ellerinden geldükçe ede­binden ve erkânından duralar. İşitmeyenler işideler. Ve bilmemekden bilmek yiğrekdür. Anunçün Türk­çe dilince yazdum ki okumağa genez ola. Nitekim Kur'ân'da buyurur: "... Ve mâ erselnâ min resûlin illâ bilisâni kavmihi" (Kur'ân, 14/4) yâni Allahu Teâlâ ey­dür: Hîç peygamber viribimedüm illâ kendü kavmi dilince viribidüm. Pes il kavmi Türkî dilin bilürler biz dahı o dilce beyân kılduk.”

 

KİTAB-I SİYER-İ NEBİ

"Kitab-ı Siyer-i Nebi", Kadı Mustafa Darîr tarafından 14. yüzyılda yazılmış bir siyer kitabıdır. Hz. Muham­met'in hayatının kısa ve anlaşılır cümlelerle anlatıldığı bir eser olan "Kitab-ı Siyer-i Nebi", Türkçe yazılmış ilk si­yer kitabıdır.

Eser her ne kadar Arapçadan tercüme edilmişse de Mustafa Darîr, kendine özgü anlatımı ve eklediği man­zum bölümlerle âdeta yeni bir eser yazmıştır.

Mustafa Darîr'in bu eserinin dışında "Yusuf ve Züleyha" mesnevisi, "Yüz Hadis" tercümesi, "Fütûhü'ş Şâm" tercümesi isimli eserleri vardır.

“... Andan Âmine Hâtûn eydür: "Bana oğlan doğ­mak hâleti hâsıl oldı. Susadım. Su diledüm. Bir cev­herden ıbrık birle bana su sundılar." dir. "Kardan ak, şekerden şîrîn. Aldum, içdüm." dir. "Andan sonra bir ak kuş kanadı birle arhamı sığadı." dir. "Ol dem içinde Resûl-i Rabb ül-Âlemîn vucûda geldi." didi. Âmine Hâtûn eydür: "Gözümden perde götrildi. Gördüm Mekke şehrini nûr içinde gark olmış. Hava yüzini ferişteler tutmış. Ben aklumı dirdüm. Dahı mültefit oldum kim vucûda gelen ayâli görem kim tîmâr kalmışlar mı? Yohsa yir yüzinde mi yatur? Çün gözümi açdum, bahdum çev­remde veledümi görmedüm. İstedüm bulımadum. Kim alduğın, kim iletdüğin bilmedüm. Ol hûlerden dahı kimse kalmamışıdı. Gümân iletdüm kim ol mevlûdı uç­mak hûrîler aldılar, gitdiler. Çün aklum başuma dirşürdüm ise gördüm: Veledüm evün bucağında Kâbe'ye karşu secdeye inmiş. Sağ elinün şehâdet barmağın yuharı dikmiş, söylenür, illâ bilmezem ne söylenüridi...”

 

MÜNTAHAB-I ŞİFÂ

Müntahab-ı Şifâ, koruyucu hekimlik alanında yazılmış bir tıp kitabıdır. Eserin yazarı, 14. yüzyılın ikinci yarı­sıyla 15. yüzyılın başları arasında yaşamış ünlü hekim Celâlüddin Hızır'dır (Hacı Paşa).

Konya'da doğan Hacı Paşa, buradaki bir medresede belli bir süre öğrenim görmüş, sonrasında Mısır'a giderek öğrenimini burada tamamlamıştır. Mısır'da hastalanması üzerine tıp bilimine ilgi duyup bu alanda kendini ye­tiştiren Hacı Paşa, devrin ünlü Kalavun Haslanesi'nin baştabibi olmuştur. Daha sonra Anadolu'ya gelerek Aydınoğlu Beyliği'nin hizmetine giren Hacı Paşa, 1471'de Birgi'de ölmüştür.

Hacı Paşa'nın tıpla ilgili pek çok kitabı vardır. Fakat bunlar Türkçe değil Arapçadır. Yazarın "Müntahab-ı Şi­fâ" isimli eseri de Arapça yazdığı tıp kitaplarının Türkçe bir özeti niteliğindedir.

 

Alâmetlerün Eyüsin ve Yavuzın Bildürür

eyü alâmet oldur ki sayru sayrulığına katlana ve benzi hoş ve yeyni ola ve taam iştahası ola uyku­dan sonra nice yatursa sayrulığında dahı şöyle yata ve gevdesinün ıssısı düz ola nabzı kavi ola ve muntazım ola ve aklı bile ola ve safravi ısıtmadan son­ra gevdede sivilciler çıkarmak eyüdür ve yavuz alametlerün aksidür sayru dem-bedem tarlıganup sıçra­mak yavuzdur nefes mütevatır olup azim olmak ya aklı muhabbat olmak ölüm yakınlığına delildür ısısı marazlarda el ayak sovumak hassa ki ishal dahı ola ve sayrulık sonına hammam ve ölüler tahayyül eyle­mek yavuzdur.

 

Bu Bâb Yemişler Beyânındadur

Encîr hâr u ratbdur. Bedeni semürdür, tabîatı yumşadur, öksürüğe eyüdür, balgamı bişürür, safrâyı arturur. Çok yemek giciyik eyler ve ıssı mizâclu kişile­re sıtma getürür. Islâhı ekşi nesneleriledür ammâ yubûseti giderür ve susuzlığı keser ve bevl yolını arıdur. Taze vaktında olsa akreb sokduğı yere vursalar hoş eder. Kurusı vaktında dahi hem yeyeler hem akreb urdığı yere vuralar mazarratın giderür. Boğaz şişiyle hunâka encîri kaynadup suyıla dem-be-dem gargara etdürseler tahlil ede gidere.