XIII.-XIV. YÜZYILLARDA OLAY ÇEVRESİNDE OLUŞAN EDEBÎ METİNLER

13.-14. yüzyıllarda oluşturulan olay çevresinde gelişen edebî metinler Battalnâme, Dânişmendnâme, Dede Korkut Hikâyeleri gibi destansı hikâyeler ile bazı mesnevilerdir.

 

BATTALNÂME

Battalnâme, Emevilerin 8. yüzyılda Bizans'a karşı yürüttüğü savaşlarda ünlemiş, Türkler arasında da "Battal Gâzi, Seyyid Battal, Seyyid Battal Gâzi" adlarıyla bilinip destanlaşmış bir Arap kahramanının mücadelelerinin Türk bir kahramana uyarlanarak anlatıldığı eserlerin genel adıdır.

Battal Gâzi'nin Simbat isimli bir Hristiyan hükümdarla mücadelesinin anlatıldığı aşağıdaki par­ça, 15. yüzyıldan kalma bir "Battalnâme"den alınmıştır.

“Seyyid heman yola çıktı. Geldiler, gördüler. Bir on bin kadar var Frenk, konmuşlar, otururlar.

Seyyid, yüz kişiyi dört yol eyledi; yirmi beş kişi, dört yandan dün buçuğunda davlumbaz urdular, bas­kın yaptılar. Frenk askeri, birbirini kırdılar. Seyyid, va­kit vakit bir taraftan nağra ururdu. Erteye değin, kâ­firler birbirleriyle cenk eylediler. Cenk arasında Bat­tal Simbat'a erişti. Bir vuruş ile yıktı. Üstüne saldırdı­lar, ortadan Simbat'ı aldılar. Lâin artık durmadı, kale­ye çıktı, kapıyı kapadı. Çerisi sindi, tarumar oldu. On bin erin malın aldılar, bir yere topladılar.

Seyyid yürüdü kaleyi dolaştı ki fırsat bula, kaleyi ala. Bir yere vardı, gördü ki su gider. Ol suyu gözetti. Su geldi, bir deliğe girdi. Seyyid eyitti: "İşbu su hisara gider, eğer çare olursa uş bundan olur." dedi. Hemân atın bir yerde kodu, elbisesin çıkardı. Allah'a sığındı, o su deliğinden içeri girdi. Gide gide su geldi, bir sar­nıca döküldü. Seyyid dahi sarnıca düştü. Gayet so­ğuk idi. Hayli zahmet çekti. Hele nazar kıldı bir mer­diven gördü ki, ol merdivenden taşra çıktı.

Yatsı vaktiydi. Biraz durdu, gördü bir karı suya geldi. Seyyid'i gördü, ol dem düştü, aklı başından git­ti. Bir zamandan sonra aklı başına geldi, gözün açtı yine Seyyid'i gördü. Meğer biçarenin bir oğlu gitmiş, Tanrı Taâlâ, Seyyid'i onun suretinde gösterdi. Kadın eydür: "Canım oğul, şimdiye dek kande idin?" dedi. Seyyid'in üstüne düştü.

Seyyid dahi: "Canım ana! Söz söyleyecek vakit değil. Üşüdüm, beni eve ilet ve hem dahi beni kimse­ye söyleme!" dedi.

Karıcık, sevindiğinden ağlayı ağlayı evine gel­di. Seyyid eydür: "Canım ana, bastır beni, biraz ya­tayım." dedi.

Andan yattı. Karı, bulduğu nesnelerden üstünü örttü. Kapıyı muhkem berkitdi. Yanında oturdu. Sey­yid, biraz uyudu, hele kendiye geldi, uyandı eydür: "Canım ana, karnım açtır, nesnecik getir yiyem." de­di. Karı durdu, geldi. Yumurta pişirip üzüm pekmez getirdi. Seyyid yedi, karnın doyurdu, andan taşra çıktı. Frenk oğlunun elbisesini giymiş (olarak) sürdü, Simbat lâininin sarayına geldi. Gördü ki içmiş, mest olmuş lâflar urur, eydür: "Erte aşağı ineyim. Ne Battal koyam ne halifesin koyam! Her kim elime gelirse öl­düreyim. Göreyim Battal'ın tanrısı bana neyler?" de­di. Andan mest olup yattı, uyudu.

Kullar dağıldı. Seyyid bir karanlıkça yerde kaldı. Sabreyledi, âlem düşmanlardan boşalınca hemân Al­lah'a sığınıp Simbat'ın üstüne geldi. Meğer başucunda bir Hindî kılıç vardı, aldı. Dahi, Simbat uyurdu. He­mân lâ n gözün açıp banlayu eydür: "Sen kimsin?" Seyyid eyitti: "Seyyid Battal Gâzi'yim. Tez iman ge­tir! Yoksa sen bilirsin!" deyince, mel'un diledi ki ça­ğıra. Hemân berkçe boğazın sıktı, komadı ki çağı­ra. Ol dem berkçe bağladı, getirdi kale kapısına. Ka­pıda kırk kişi vardı. Kamusu sarhoş yatmışlardı. Ol dem hançer çıkarıp başlarını kesti. Kapının kilidini sıdı, önüne çıktı. Bir nağra urdu, haykırdı. Müslümanlar işittiler, bindiler, seğirttiler. Kale halkı birbirine do­kundu.

Simbat mel'unu dine davet eyledi, çare olmadı. Kapı önüne astı. Erteye değin kılıç yürüttü. Çünküm erte oldu, Malatya'dan üç yüz gâzi çıkageldi. Seyyid'in elin öpüp görüştüler. Kalenin fethine gayretsâz oldular. Çokluk mal buldular. Seyyid, gâzilere bahşeyledi. Simbat'ın kızını Hüseyin İbn-i Ali'ye ver­di. Kaleyi harap kıldı. Andan yine Malatya'ya geldiler.

Bu dönemde oluşturulan olay merkezli diğer edebî metinler gibi Battalnâme’nin olay örgüsü de dönemin zihniyetine ve gerçeklerine uygun biçimde fetih ve gaza kavramları etrafında şekillenmiştir.

Olay Örgüsü

-          Simbat, harap bir kaleyi onarıp oraya yerleşir; Müslüman halka zulmeder.

-          Battal Gazi Simbat’la savaşmak için yola çıkar.

-          Battal Gazi Sİmbat’ın hakim olduğu kaleye baskın düzenler.

-          Baskın sırasında Battal’ın karşısına Simbat çıkar; Battal onunla vuruşur.

-          Simbat kaçıp kaleye sığınır.

-          Battal Gazi bir su yolundan kaleye girer.

-          Yaşlı bir kadın Battal’ı oğlu sanarak evine alır.

-          Battal, Simbat’ın karşısına çıkar, onu Müslüman olmaya davet eder.

-          Battal Gazi, Müslüman olmayı kabul etmeyen Simbat’ı öldürür.

-          Malatya’dan üç yüz gazi gelip kalenin fethi için Battal Gazi’ye yardım eder.

-          Battal Gazi, Simabat’ın kızını Hüseyin İbn-i Ali’yle evlendirir.

-          Battal Gazi kaleyi yıktırıp Malatya’ya döner.


 DANİŞMENDNÂME

Dânişmendnâme, Battal Gâzi'nin soyundan geldiğine inanılan Melik Dânişmend Ahmet Gâzi'nin Anadolu'da Müslüman olmayan topluluklarla yaptığı destansı savaşları konu edinen eserdir.

Sözlü gelenek içinde oluşmaya başlayan Dânişmendnâme, önce Selçuklu Sultanı İkinci İzzeddin Keykâvus'un emriiyle onun yazıcılarından Mevlânâ İbni Alâ tarafından H. 642'de (M. 1244-1245) mensur olarak kale­me alınmıştır. Tokat Dizdarı Ârif Ali, Mevlânâ İbni Alâ'nın bu eserinin içine çeşitli nazım parçaları katarak eseri H. 762'de (M. 1360) yeniden yazmıştır.

Ârif Ali'nin "Hikâyet-i Melik Gâzî" isimli Dânişmendnâme'sinde birbirinin devamı niteliğinde on ye­di meclis (bölüm) vardır.

 

On Beşinci Bölüm:

On beşinci meclise başlayalım,

Sözü gül budağına aşılayalım.

 

Râviler şöyle rivayet eyledi.

Her biri gördüğünden söyledi.

 

Ey dost, bir gece Haraşna'da,

Melik ve pehlivanlar yatarken

 

Bir rüya gördü, rüyada ne gördüğünü dinle:

Gördü ki Seyyid Battal gelmiş, ayakta bekler.

 

Atı, silahı ve elbisesi ile

Hem de şahane elbiseler ile geldi.

 

Melik'le karşılaşınca dedi ki ayağa kalk,

Ne yatıyorsun, huzuru sağladın mı?

 

Gümenek halkı, Tokat halkıyla

Mankuriyye halkı da tamamen,

 

Kâfir elinden çok sıkıntı çekmektedir.

Burada bu nasıl rahatlık içerisinde uyuyabilir?

 

Dört yanına göz kulak tutmuyorsun.

O Müslümanların elinden tutmuyorsun.

 

Ey dost, uyuma, ayağa kalk, onlara yetiş!

Tanrı ancak bu hâlde senden razı olur.

 

Ne yatıyorsun, ne yatıyorsun ayağa kalk,

 Hz. İsrafil suru çalınca yatarsın.


Nesir:

Melik Dânişmend gördüğü bu rüyada gidip Seyyid Battal'ın elini öptü. Seyyid de Melik'i bağrına bas­tı ve söyledi: "Evladım, sabah erkenden kalk, Ahmet Serkis'i Ankara tarafına gönder. O ili o fethetsin. Sü­leyman'ı da Samsun tarafına gönder. O illeri o açsın. Sen de Tokat tarafına git."

Melik uyanınca ayağa kalktı, sabah namazını kıldı. Gülnuş Banu'ya ve Gâzi Bey'e veda edip kale­den aşağı indi. At çektiler, bindi, otağına geldi. Gâziler onu karşılayıp selam verdiler, Melik ile otağa gi­rip oturdular. O sırada bir elçi geldi ve Melik Dânişmend'e bir mektup sundu. Melik mektubu açıp okudu. Yazmışlar: "Bu mektup benim tarafımdan yani Ka­ra Tiğin tarafından gönderilmektedir. Size yani Melik Dânişmend'e gönderilmektedir. Bilmiş olun ki Anka­ra ordusu bize saldırdı. Kaytal oğlu Mitralos her gün bize zahmet vermektedir. Şimdi mektup size ulaşır ulaşmaz bize yardım gönderin. Aksi halde kale elden gider. Bunu böyle biliniz."

Bunlar bunu okuyup bitirince o anda gördüler ki Abdurrahman-ı Tokatî otağın kapısından içeri girdi, külahını yere vurdu. Melik Dânişmend sordu: "Sana ne oldu?" Abdurrahman söyledi: "Gümenek kâfirleri, Niksar kâfirleri ile el birliği yapıp her tarafı harap etti­ler. Hazineyi Tokat'a iletirken şehrin harap olduğunu gördüm. Kaleyi de bir ordu kuşatmış. Niksar Beyi Mihayil'in kardeşi Gavarıs, Bidaris adlı bir mel'un ile elli bin er getirmiş. Tokat Kalesi'ni kuşatmış. Ben oradan geçerken savaşıyorlardı. Ansızın benim vardığımı öğrendiler ve bana saldırdılar. Biz müminler ile tekbir getirip saldırdık. Çok düşman kırdık. Sonunda o gâziler şehit oldu. Onlar da malı yağmaladılar. Ben de ya­ralı bir şekilde kaçarak hizmetine geldim. Allah'a şü­kür mübarek yüzünü gördüm." dedi.

Melik söyledi: "İşte Seyyid Battal Gâzi'nin sö­zü gerçekleşti." Sonra rüyasını gâzilere ve ulu kişile­re anlattı. Ulu kişiler dinleyince Seyyid Battal'ın canı­na dualar okudular.

Derhal buyurdu. Ahmed Serkis beş bin erle An­kara tarafına gitmek üzere yola çıktı. Melik, "Ankara Kalesi'ne de yardım et!" dedi. Asker, yiyecek ve el­li yük hazine verdi. Binlerce rahmet gâzilerin canı­na değsin. Tanrı, cemali ile şereflendirsin! Âmin, ya Rabbe'lalemin!

O gece Melik dinlendi. Sabah olunca buyurdu: Osman ibni Apiyye'ye beş bin er ile alem, sancak, sa­vaş malzemeleri ve hazine verildi, Kastamoniyye ta­rafına gönderildi. O zamana kadar bu vilayete Esneboliyye derlerdi. Gâziler o ili fethedince adına Kasta­moniyye dediler.

Osman ibni Apiyye yola çıktı. Eflonıs Kalesi'ne ulaştı, o kaleyi aldı, içine girip yerleşti. Bazen kaleden çıkıp Kastamoniyye vilayetini vururdu, geri kaleye gelirdi. Osman bu şekilde o vilayeti fethetti. Türk­ler oraya Osmancık derlerdi. Önce Eflonıs idi. Binler­ce rahmet Osman'ın canına olsun. Tanrı, cemali ile şereflendirsin!

Sonra Melik Dânişmend, Süleyman bin Numan'ı da beş bin er ile alem, sancak bağışlayıp Samsun ta­rafına ve deniz kenarına gönderdi. Göndermesinin sebebi o vilayeti Melik devletinde fethetmek idi. O ulu kişileri Melik Dânişmend, gazaya gönderdikten son­ra geri kalan askeri saydılar. Yirmi bin er hesaplandı. Hemen hazırlandılar. Eyyüb bin Yunus, Artuhî, Efrumiyye ve Abdurrahman-ı Tokatî hazırlandı. Melik bu­yurdu, davullar çaldılar. Rengarenk alemler götürdü­ler. Niyet, gaza deyip yirmi bin erle Tokat'a gitmek üzere yola çıktılar.

Tokat Kalesi'ne yaklaşınca Yahya bin İsa, Melik'e haber gelirdi: "Tokat'a hemen yardıma yetişin. Yoksa harap edecekler." dedi. Melik onu işitince düş­manlara gece baskını yapmak için hazırlık yaptı. He­men buyurdu, orduyu dörde böldüler. Her bölüğe bir baş diktiler. Gece yarısı geçtikten sonra düşman or­dusuna ulaştılar. Onlar, Tokat önünde konaklamış­lardı.

Müslümanlar dört taraftan saldırdılar. Çok düş­man kırdılar. O gece sanki düşmanın başına kıya­met koptu. Kâfirler de hazırlandı, kâfirler kuvvetlendi. Çünkü altmış bin düşman var idi. Az kaldı Müslüman­ları kıracaklardı. O anda Melik Gazi gelip bir nara at­tı, sanki dünya sallandı. Düşmanlar şaşırıp kaldı. To­kat halkı kale içinden Melik'in sesini işitti. Hepsi bir­den tekbir getirip müjde davullarını çaldılar. Kale be­yi, Abdullah idi. Kale kapısını açtılar, beş yüz kişi ile kaleden dışarı çıktılar ve hemen düşmanlara hamle yaptılar. Tarif edilemeyecek kadar şiddetli bir savaş oldu, Ansızın Melik Dânişmend cenk arasında Mihayil'e rastladı. Mihayil, Melik'e hamle yaptı, alamadı. İkinci, üçüncü hamlesini Melik savdı. Bu kez lain gür­zünü çıkarmak için elini hareket ettirdi. Melik hemen atını tepti, ulaştı, laine bir kılıç darbesi vurdu. Mihayil'i öldürdü, düşmanlar tarafından feryat koptu.

Bu tarafta Artuhî, Bidaris'e ulaştı. Düşmanın göğsünden süngüyü soktu. Canını cehenneme verdi. O gece sabaha kadar cenk ettiler.

Sabah olunca Efrumiyye alem dibine ulaştı, ale­mi, alemdarı yıktı. Kâfir askerleri onu görüp kaçmaya başladı. Gavarıs, Niksar tarafına kaçtı. Askerleri ta­mamen dağıldı.

Gümenek halkı işitti: "Melik Dânişmend geldi." Gümenek içinde bin Müslüman vardı, esir olmuşlar­dı. Hepsini hapisten çıkarttılar. Gümenek'in önünde şehit ettiler. Ruhları şad olsun. Tanrı, didar ile şeref­lendirsin. Âmin!

Biz geldik bu tarafa: Melik Dânişmend düşman ordusunu yenince beylerini öldürdü. Diğerlerini de esir aldı. Akşama yakın geri döndüler, çadırlarına gel­diler. Melik buyurdu, esirleri bir araya topladılar. Se­kiz bin kişi tutsak olmuş. Beklemek için bekçiler gö­revlendirdiler. Sonra kale dizdarı Abdullah, Melik'in yanına geldi, elini öptü. Melik söyledi: "Seni nasıl bu­lalım, kâfirler bize çok işkence yaptı." Abdullah, Gümenek kâfirlerinden çok şikâyette bulundu. Melik ant içti: "Ben orayı harap edene kadar durmayacağım." dedi. Buyurdu, yemek gelirdiler, yediler. Götürdüler, dua ve sena ettiler. Sonra ezan okudular, akşam na­mazını kıldılar. Gâzilerin her biri kendi yeline gidip dinlendi. O gece Artuhî nöbet bekledi, orduyu muha­faza etti. Sabahın ilk ışıkları görünmeye başladı.


Nazım:

Biraz sonra Kaf Dağı'nın kokusundan,

Cihan aydınlığının kaynağından,

 

Nurunun seli taşarak gelip ulaştı.

Karanlığı boğdu.

 

Sulsul bağlarda figan etmeye başladı.

Gül güldü, bülbül ağladı.

 

Yine güneş bütün âleme ışık saçınca,

Yüzünden ferah örtüsünü çıkardı.

 

Yine cihan halkı, genç yaşlı herkes

İşleriyle meşgul olmaya başladı.

 

Hakk'ı tanıyan, o doğru söze uyar,

Zira gözü olanlar güzel yüze bakar.

 

Doğru söze inanmayan, gözsüzdür.

Her işte kin ve kibirle hareket eder.

 

O, Tanrı'nın dostuna düşman olur,

İyilik edene kötülükler yapar.

 

Özellikle Sisiyye halkı,

Zaman zaman gör Melik'e neler yaparlar.

 

Onların Me I ik ile macerasını,

Anlatayım, dinleyin.

Nesir:

Sabah olunca Melik buyurdu, o esirleri getirdi­ler. Düşman beylerinden yirmisi de esir olmuştu. Mıhayil'in amcasının oğlu Tadık bile esir olmuştu. Melik bunları dine davet etti. Tadık: "Biz Mesih dininden bu kadar keramet gördük, nasıl dönelim?" dedi. Eğer di­nin hak din ise bize sen de bir alamet göster. Ancak o zaman Müslüman oluruz." dedi. Melik söyledi: "Ne istersiniz? Onlar söyledi: "Dua et. Bu Gümenek Irmağı kesilsin, akmaz olsun. O zaman biz Müslüman olu­ruz." dedi. Melik başını eğip bir süre düşündü. Yine başını kaldırıp söyledi: "Bu gün bana mühlet olsun. Sabahleyin dediğiniz olmazsa hepinizi azat edeyim." Onlar "Kabul ediyoruz." dediler.

Melik geri döndü, arkadaşlarının yanına geldi, o gün oruç tuttu. Bir çadır içine girdi, o gün o gece ibadetle meşgul oldu. Başını secdeye koyup yalvar­dı, çok ağladı. Seher vakti olunca gözünü uyku aldı. Bir rüya gördü.


Nazım:

Rüyasında Mustafa'nın geldiğini gördü,

O'nun doğruluğu tamdır, doğruluk ve safanın kaynağıdır.

 

Ona, ey aziz I erin ulu kişisi,

Ashap senin varlığın için ağlar, dedi.

 

Bu düşmanların dediklerine üzülme.

Sana yardım daima Tanrı'dan gelir.

 

Tanrı kudretlidir, dertlere derman verir,

Şimdi sana bir dua verildi.

 

Bu duayı okuyup istekte bulun!

Tanrı'nın ne kudret gösterdiğini gör.

 

Üzüntü içerisine düştüğün yerde,

Bu duayı oku, hacetlerini iste.

 

Bunu dostlarına da ver,

Onlar bunu sıkıntılı zamanlarında okusun.

 

Peygamber ona o duayı verdi:

Melik uyandı, donup kaldı.

 

Elinin içinde bir parça ipek gördü,

O misk ve abir gibi kokuyordu.

 

O ün l ü kişi açtığı zaman duayı gördü,

O, bunu görünce sevindi.

 

Ey Kadir, Hallak, Mevla,

En yüce sultan, hakikat sensin, dedi,


Nesir:

Melik Dânişmend Hazret-i Resul'ün mübarek cemalini gördü. Sonra buyurdu, bu duayı okuyup o ır­mağın üzerine otur: "Su hemen kesilir, durur." demiş­ti. Sabah olunca gördü ki yeşil bir ipek üzerine bu du­a yazılmış: "Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Daima baki olan, hataları affeden, duayı işiten, affet­me kapsamını genişleten, Musa'yı Kelimu'llah, İsa'yı Ruhu'llah, Âdem'i Seyfiyu'llah, Muhammed'i Resulu'llah kılan; eman, furkan sahibi olan Allah'tan başka İlah yoktur. Ey merhametlilerin en merhametlisi olan Allah'ın rızasıyla."

Melik Dânişmend Gâzi uyanınca bu duayı elinde buldu. Sevinç içerisinde sabah namazını kıldı. Sonra dua haberini gâzilere anlattı. Gâziler sevindiler. Son­ra Melik Dânişmend atına binip esiri erin yanına gitti. O, düşman beylerinin yanına gelince: "İstediğiniz işi işte şimdi görün." dedi. Söyl ediler: "Eğer öyle eder­sen sözümüzü tutup Müslüman olacağız." dediler. Sonra Melik buyurdu, o esirlerin bağlarını çözdüler. Sonra yürüyerek o ırmağın kenarına geldiler. Gâziler de onlarla beraberdi. Sonra Melik başını açıp yüzünü dergâha tuttu. O duayı sıdk ile okudu. Tamamlayın­ca Tanrı'nın emriyle su kesildi. O kavim aşağı yuka­rı koştu. Irmağın suyundan çoğalma işareti göreme­diler. Asla Tanrı adına şüphe getirmeyin. Gördüler ki o büyük ırmak kesildi, belirsiz oldu. O beyler ve diğer düşmanlar hep beraber imana geldiler. Sonra Melik "Bu sudan Müslümanlara çok fayda vardır." diyerek o duayı yine okudu. Yine o su ortaya çıkıp geldi, der­hal akmaya başladı.

Sonra Melik, o yeni Müslümanlara silah verdi. Hepsi donandı ve ağır hazine açıp bunları zengin etti.

Hiç beklenmeyen bir anda o taraftan iki bin düşman gelip Melik'in at sürüsünü götürdü. Bu ha­ber Melik'e ulaştı. Çok huzursuz oldu. Derhal Hazret-i Resul'ün duasını okudu. Sonra Gümenek halkı­na dua etti.

Tanrı onun duasını kabul etti. O gece Melik rü­yasında nur yüzlü, sakalı göğsüne inmiş yaşlı bir ki­şinin geldiğini gördü. Söyledi: "Ben Abdülvehhab Gâzi'yim. Yarın ordunu bu ovadan uzaklaştır. Yüksek dağlara çıkın. Tanr, Gümenek halkına hışım verecek. Bu gün onları helak edecek." Melik uyandı, du­rumu askerlere anlattı. Göçüp yüksek dağlara çıktı­lar. O ovada hiç Müslüman kalmadı. Bir sonraki gün öğleye yakın gökyüzünü bulut kapladı, gürültü oldu. Geceye kadar yıldırımlar düştü. Gecenin bir yarısı geçmişti. Nuh tufanı gibi yağmurlar yağdı. Dağlar gibi seller oldu. Tanrı'nın emriyle Gümenek halkı olanlar­dan habersiz uyuyordu. Şehri sel bastı. O şehrin için­de ne varsa sel götürdü. Ancak beş yüz ev kaldı. On­lar da kâfirlikten dönüp tövbe etmişlerdi. Fakat kâfir­lerden korktukları için bunu saklamışlardı.

O kıyamet gecesi geçtikten sonra sabah oldu. Tanrı'nın emriyle yağmur dindi. Melik'e haber verdi­ler ki Gümenek halkını sel aldı. Melik işitince sevindi. Rum'a bir haber yayıldı: "Gümenek halkını sel aldı, şehir harap oldu." dediler. Bütün âlem şaşırıp kaldı. O şehirde ancak bir mahalle kaldı. Selden kurtulan halk Melik'in yanına gelip Müslüman oldu. Melik onlara dua etti. Sonra Melik, Tokat halkına söyledi: "Bundan sonra Gümenek halkından korkmayın." Derhal Me­lik buyurdu, yine mescidler, medreseler inşa ettiler.

Bu tarafta Süleyman Samsun tarafına gitmiş­ti, geri geldi. Melik ondan ordunun durumunu sordu. Süleyman söyledi: "Ben o tarafa gidince birçok yeri fethettim, bir kısmını da harap ettim. Sonra bir haber geldi ki Canik tarafından hesapsız asker çıkmış bu tarafa, Müslümanların üzerine gelirmiş. Ben onu işi­tince geri döndüm. Hizmetine geldim." dedi.

Melik onu işitince söyledi: "Niksar tarafına git­mek gerek. Belki oraları da fethederiz." Sonra buyur­du, askerleri saydılar. Kırk bin erin hazır olduğu anla­şıldı. Tokat Kalesi'ne on bin kişi bıraktı. Kendisi otuz bin erle Niksar'a doğru yola çıktı. Ordu komutanı Artuhî idi. Gümenek'ten göçtüler. O ova içinde konak­ladılar. O ovaya şimdi Cincife derler. Melik Cincife Ovası'nda hazırlık yapmak için konakladı.

Biz gelelim bu tarafa, Canik ordusunun hikâye­sine: Gavarıs, Melik'in elinden kaçtı, Matrobid'e git­ti. O, Canik Beyi idi. Melik'in yaptığı kötülükleri an­lattı. Matrobid öfkelendi, Canik askerlerini, Tarabuzan (Trabzon) ordusunu, Ermeni ve Gürcü sipahisi­nin hepsini topladı. Onlar gelip Niksar Irmağı'nın ke­narında konaklamışlardı.

O sırada casus gelip Melik'in haberini getirdi. Onlar, otuz bin erle Cincife yaylasında konaklamışlar­dı. Kâfirler bu haberi işitince söylediler: "Gidip Müslümanlara gece baskını yapmaktan daha iyi seçeneği­miz yoktur." Kâfirler bu çareyi düşündükten sonra yir­mi bin er Niksar önünde konakladı. Seksen bin kâfir, Matrobid'le Müslümanlara gece baskını yapmak için yola çıktı. Onlar yaklaşınca Yahya haber getirdi: "Ga­fil olma, seksen bin düşman yaklaştı." dedi. Derhal Melik buyurdu, askerleri pusuya yerleştirdiler. Onlar hazır beklediler. Gece yarısı geçince düşmanlar ge­lip Müslümanlara saldırdı. Askerler birbirine karışınca pusudaki gâziler hemen tekbir getirdiler, sonra kâfir­lere hamle yaptılar ve çok kâfir öldürdüler. Önde bu­lunan Artuhî, Efrumiyye, Süleyman, Eyyüb ve Abdurrahman-ı Tokatî düşman askerlerine tarif edilemez iş­ler ettiler.

Bu tarafta Melik de ordunun merkezine ulaş­tı. Kılıç darbesiyle alemi, alemdarı yıktı. Matrobid bu hâli gördü, Melik'in önünden kaçtı. Meliik arkasından gitti. Lain kaçtı.

Niksar yanında bir taş vardı, o mel'un can acı­sından, Melik korkusundan attan indi, yürüyerek gitti, o taşın arkasına girdi, gizlendi. Melik Dânişmend onu gördü, atını sürüp oraya gitti. Bir kez nara atıp hay­kırdı, kılıcını çıkardı, o taşa vurdu, Kılıç o taşı peynir gibi kesti. Lain sıçradı, kaçtı. Melik atına mahmuz vu­rup ulaştı. Matrobid'e bir kılıç vurdu. Kâfirin başı kırk adım yere gitti. Kâfirler onu görünce artık savaşmadılar, arka arka kaçtılar. Gavarıs'a haber geldi: "Me­lik Dânişmend babanı öldürdü." dediler. Lain onu işi­tince kendi canından ümidini kesti, ağlayarak oradan kaçtı, Niksar'a gitti.

Bu tarafa geldik. Melik Dânişmend sonra düş­manların malını ganimet olarak aldı, gâzilere paylaş­tırdı. Bu fethe sevindiler. Sonra o dağdan inip Niksar karşısında bir ovada konakladılar, Otağ ve çadır kur­dular. Birkaç gün rahat olup dinlendiler. İşte on beşin­ci meclis de burada tamam oldu. Allah'ın izniyle on altıncı meclisi de size anlatırız.

METNİN İNCELEMESİ

Bu metnin teması kahramanlıktır. Evlensel bir tema olan kahramanlık, metinde Melik Dânişmend'in Hristiyanlarla yaptığı savaşlarda gösterdiği üstün cesaret, başarı ve önderlik ruhu bağla­mında somutlaştırılmıştır. Bu tema dönemin ger­çekleri ve zihniyetiyle uyumludur. Söz konusu dö­nemde Malatya civarında bir beylik kuran Dânişmendliler, Anadolu'nun fethi ve Müslümanlaştırılması sürecinde önemli rol oynamışlardır. Bu bey­liğin hükümdarlarından olan Melik Dânişmend Ah­met Gâzi, Battal Gâzi gibi efsanevi bir destan kah­ramanına dönüşmüştür.

Olay örgüsü:

-          Melik Dânişmend rüyasında Battal Gâzi'yi görür.

-          Rüyasında, Battal Gâzi Melik Dânişmend'e Müslümanların zor durumda olduğunu; bu nedenle de Ankara, Samsun ve Tokat'ın fethedilmesi gerektiğini söy­ler.

-          Kara Tiğin, Melik'e mektup göndererek yardım ister.

-          Abdurrahman-ı Tokatî, düşmanın Tokat Kalesi'ni kuşattığını söyleyerek Melik'ten yardım ister.

-          Melik, Ankara'yı fethetmesi için Ahmed Serkis'i; Kastamonu'yu fethetmesi için Osman ibni Apiyye'yi, Samsun'u fethet­mesi için de Süleyman bin Numan'ı görevlendirir.

-          Melik, yirmi bin askerle birlikte Tokat'a doğru yola çıkar.

-          Melik'in ordusu Tokat Kalesi'nin önünde düşmanla karşılaşır, burada savaş başlar.

-          Melik, burada Mihayil'i, Artuhî de Bidaris'i öldürür; Gavarıs, Niksar tarafına kaçar.

-          Melik, sekiz bin düşman askerini, yirmi kâfir beyini esir alır.

-          Gümenek kâfirleri hapsettikleri bin Müslümanı Gümenek önünde şehit ederler.

-          Melik, bunun intikamını alacağını söyler.

-        Melik, düşman beylerini dine davet eder, onlar da bir keramet göstermesi (Güme­nek Irmağı'nın suyunu kesmesi) duru­munda Müslüman olacaklarını söylerler.

-          Melik, bunun için bir gün mühlet ister.

-          Melik, rüyasında Hz. Muhammet'i görür; peygamber, ona okuması için bir dua ve­rir.

-          Melik, sabah bu duayı okuyunca ırmak kurur, bunun üzerine kâfirler iman ederler.

-          Gümenek halkından iki bin düşman Me­lik'in at sürüsünü çalar.

-          Melik, rüyasında Abdülvehhab Gâzi'yi gö­rür.

-          Abdülvehhab Gâzi, Allah'ın Gümenek hal­kını cezalandıracağını söyler; Melik'ten askerlerini yüksek bir yere çıkarmasını is­ter.

-          Gece boyunca yağan yağmurlardan son­ra Gümenek'i sel basar, selden kurtulan­lar Melik'in yanına gelip Müslüman olur.

-          Şehirde yeniden cami, mescid ve medre­seler yapılır.

-          Samsun'u fethetmekle görevlendirilen Süleyman, bir kısım düşman askerinin Canik'ten yola çıktığını öğrenince yardım etmek için Melik'in ordusuna katılır.

-          Melik, Niksar'a doğru yola çıkar, hazırlık yapmak için ordusuyla Cincife Ovası'nda konaklar.

-          Melik'in elinden kurtulan Gavarıs'in, Canik Beyi Matrobid'e sığınıp onu Melik'e karşı kışkırtması sonucunda Metrobid, Melik'le savaşmaya karar verir.

-          Metrobid'in emrindeki seksen bin kâfir, Müslümanlara gece baskını yapmak için yola çıkar.

-          Bunu haber alan Melik, onlara pusu kurar, düşman ordusunu dağıtır, Metrobid'i öldü­rür.

-          Gavarıs, can korkusuyla Niksar'a doğru kaçar.

-          Melik, düşmanların malını ganimet olarak alır, gâzilere paylaştırır.

Metinde olay örgüsünün gerçekleştiği döne­min günlük hayatıyla ilgili birtakım unsurlara da yer verilmiştir.


 DEDE KORKUT HİKÂYELERİ

Dede Korkut Hikâyeleri, 15. yüzyılın sonuyla 16. yüzyılın başı arasında Anadolu'da yazıya geçirildiği tahmin edi­len, yazarı belli olmayan, Oğuz Türklerinin düşmanlarıyla savaşlarını ve kendi aralarındaki mücadelelerini konu edi­nen destansı hikâyelerdir.

Bugün Dede Korkut Hikâyeleri olarak adlandırılan eserin tam adı "Kitâb-ı Dedem Korkud Alâ Lisân-ı Tâife-i Oğuzan"dır. Eserde her biri tek başına bağımsız ve eksiksiz bir metin niteliği taşıyan on iki hikâye yer almaktadır

 

Duha Koca Oğlu Deli Dumrul Hikâyesi

Meğer "han"ım, Oğuz'da Duha Koca oğlu De­li Dumrul adında bir er vardı. Bir kuru çayın üzerine bir köprü yaptırmıştı. Geçeninden otuz üç, geçmeye­ninden döve döve kırk akçe alırdı. Bunu niçin böy­le ederdi? Şunun için ki "Benden deli, benden güç­lü er var mıdır ki çıksın benimle savaşsın? Benim er­liğim, bahadırlığım, kahramanlığım, yiğitliğim Rum'a, Şam'a gitsin, ün salsın." derdi.

Meğer bir gün köprüsünün yanında bir bölük oba konmuştu. O obada bir iyi, güzel yiğit hasta düş­müştü. Allah'ın emliyle o yiğit öldü. Kimi oğul diye, kimi kardeş diye ağladı. O yiğit üzerine dehşetli ka­ra feryat koptu.

Ansızın Deli Dumrul dörtnala yetişti. "Bre kavatlar, ne ağlıyorsunuz, benim köprümün yanında bu gürültü nedir, niye feryat ediyorsunuz?" dedi. Dedi­ler: "Han'ım! Bir güzel yiğidimiz öldü, ona ağlıyoruz." Deli Dumrul der: "Bre, yiğidinizi kim öldürdü?" Dedi­ler: "Vallah, bey yiğit! Allah Taâla'dan buyruk oldu, al kanatlı Azrail o yiğidin canını aldı." Deli Dumrul: "Bre, Azrail dediğiniz ne kişidir ki adamın canını alıyor? Yâ Kadir Allah! Birliğin, varlığın hakkı için Azrail'i benim gözüme göster, savaşayım, çekişeyim, mücadele edeyim, güzel yiğidin canını kurtarayım, bir daha gü­zel yiğidin canını almasın." dedi. Çekildi döndü Deli Dumrul, evine geldi.

Hak Taâla'ya Dumrul'un sözü hoş gelmedi. "Bak bak, bre deli kavat, benim birliğimi tanımıyor, birliği­me şükür kılmıyor, benim ulu dergâhımda gezsin, benlik eylesin." dedi. Azrail'e buyruk eyledi: "Yâ Az­rail! Var, o deli kavatın gözüne görün, benzini sarart, canını hırıldat al!"

Deli Dumrul kırk yiğit ile yiyip içip otururken an­sızın Azrail çıkageldi. Azrail'i ne çavuş gördü ne ka­pıcı. Deli Dumrul'un görür gözü görmez oldu, tutar elleri tutmaz oldu. Dünya âlem Deli Dumrul'un gözü­ne karanlık oldu. Çağırıp Deli Dumrul söyler, görelim "han"ım ne söyler:


"Bre, ne heybetli ihtiyarsın!

Kapıcılar seni görmedi.

Çavuşlar seni duymadı.

Benim görür gözlerim görmez oldu,

Tutar benim ellerim tutmaz oldu.

Titredi benim canım, cûşa geldi.

Altın kadehim elimden yere düştü.

Ağzımın içi buz gibi,

Kemiklerim tuz gibi oldu.

Bre sakalcığı akça ihtiyar!

Gözceğizi fersiz ihtiyar!

Bre, ne heybetli ihtiyarsın söyle bana!

Kazam belam dokunur bugün sana."

Böyle deyince Azrail'in hiddeti tuttu, der:

"Bre deli kavat!

Gözümün fersiz olduğunu ne beğenmiyorsun?

Gözü güzel kızların, gelinlerin canını çok almışım.

Sakalımın ağardığını ne beğenmiyorsun?

Ak sakallı, kara sakallı yiğitlerin canını çok almışım.

Sakalımın ağarmasının mânası budur.


Bre deli kavat övünüyordun: Al kanatlı Azra­il benim elime geçse, öldüreydim, güzel yiğidin canı­nı onun elinden kurtaraydım, diyordun. Şimdi bre de­li, geldim ki senin canını alayım, verir misin yoksa be­nimle cenk eder misin?" Deli Dumrul "Bre, al kanatlı Azrail sen misin?" dedi. "Evet, benim!" dedi. "Bu gü­zel yiğitlerin canını sen mi alıyorsun?" dedi. "Evet, ben alıyorum." dedi. "Bre Azrail, ben seni geniş yer­de istiyordum, dar yerde iyi elime girdin, değil mi?" dedi. "Ben seni öldüreyim, güzel yiğidin canını kur­tarayım." dedi.

Kara kılıcını sıyırdı, eline aldı, Azrail'e çalmaya hamle kıldı. Azrail bir güvercin oldu, pencereden uçtu gitti. İnsanoğlunun ejderhası Deli Dumrul, elini eline çaldı, kah kah güldü. "Yiğitlerim! Azrail'in gözünü öyle korkuttum ki geniş kapıyı bıraktı, dar bacadan kaçtı, mademki benim elimden güvercin gibi kuş oldu uçtu, ben onu bırakır mıyım doğana aldırmayınca." dedi.

Kalktı atına bindi, doğanını eline aldı, ardına düştü. Bir iki güvercin öldürdü. Döndü, evine gelirken Azrail atının gözüne göründü. At ürktü, Deli Dumrul'u kaldırdı yere vurdu. Kara başı bunaldı, darda kaldı. Ak göğsünün üzerine Azrail basıp kondu. Demin mı­rıldanıyordu, şimdi hırıldanmaya başladı:


"Bre Azrail! Aman!

Tanrı'nın birliğine yoktur şüphe.

Ben seni böyle bilmezdim,

Hırsız gibi can aldığını duymazdım.

Tepesi büyük büyük bizim dağlarımız olur,

O dağlarımızda bağlarımız olur,

O bağların kara salkımlı üzümü olur,

O üzümü sıkarlar, al şarabı olur,

O şaraptan içen sarhoş olur,

Şaraplıydım duymadım.

Ne söyledim bilmedim!

Beylikten usanmadım, yiğitliğe doymadım,

Canımı alma Azrail! Medet!" dedi.


Azrail der: "Bre deli kavat! Bana ne yalvarıyorsun, Allah Taâla'ya yalvar, benim de elimde ne var, ben de bir emir kuluyum." Deli Dumrul der: "Peki ya can veren, can alan Allah Taâla mıdır?" "Evet odur." dedi. Döndü Azrail'e "Peki ya sen ne eylemekli be­lâsın, sen aradan çık, ben Allah Taâla ile haberleşeyim." dedi. Deli Dumrul burada söylemiş, görelim "han"ım ne söylemiş:


"Yücelerden yücesin,

Kimse bilmez nicesin,

Güzel Tanrı!

Nice cahiller seni gökte arar yerde ister.

Sen bizzat müminlerin gönlündesin.

Dâim duran cebbar Tanrı!

Baki kal an settar Tanrı!

Benim canımı alacaksan sen al,

Azaril'e almaya bırakma!"


Allah Taâla'ya Deli Dumrul'un burada sözü hoş geldi. Azrail'e seslendi: "Madem deli kavat benim bir­liğimi bildi, birliğime şükür kıldı, yâ Azrail, Deli Dum­rul can yerine can bulsun, onun canı âzât olsun." Az­rail der: "Bre Deli Dumrul! Allah Taâla'nın emri böy­le oldu ki Deli Dumrul canı yerine can bulsun, onun canı âzât olsun." Deli Dumrul der: "Ben nasıl can bu­layım? Yalnız bir ihtiyar babam, bir ihtiyar anam var, gel gidelim, ikisinden biri belki canını verir, al, benim canımı bırak."

Deli Dumrul sürdü, babasının yanına geldi. Ba­basının elini öpüp söylemiş, görelim "han"ım ne söy­lemiş:


"Ak sakallı, aziz, izzetli, canım baba!

Biliyor musun neler oldu?

Küfür söz söyledim,

Hak Taâla'ya hoş gelmedi,

Gök üzerinde al kanatlı Azrail'e emreyledi,

Uçup geldi.

Benim akça göğsüme bastırıp kondu,

Hırıldatıp tatlı canımı alır oldu.

Baba! Senden can dil erim, verir misin?

Yoksa oğul Deli Dumrul diye ağlar mısın?"

 

Babası der:

"Oğul oğul! Ay oğul!

Canımın parçası oğul!

Doğduğunda dokuz erkek deve kestiğim aslan oğul!

Penceresi altın otağımın kabzası oğul!

Kaza benzer kızımın, gelinimin çiçeği oğul!

Karşı yatan kara dağım gerek ise

Söyle gelsin Azrail'in yaylası olsun.

Soğuk soğuk pınarlarım gerek ise

Ona içme olsun.

Tavla tavla koç atlarım gerek ise

Ona binek olsun.

Katar katar develerim gerek ise

Ona yük taşıyıcı olsun.

Ağıllarda akça koyunum gerek ise

Kara mutfak altında onun şöleni olsun.

Altın gümüş para gerek ise

Ona harçlık olsun.

Dünya tatlı, can aziz.

Canımı kıyamam, belli bil!

Benden aziz, benden sevgili anandır.

Oğul anana var."

 

Deli Dumrul babasından yüz bulamayıp sürdü anasına geldi. Der.

"Ana! Biliyor musun neler oldu?

Gökyüzünden al kanatlı Azrail uçup geldi,

Benim akça göğsüme bastırıp kondu,

Hırıldatıp tatlı canımı alır oldu.

Babamdan can diledim, ana, vermedi!

Senden can dil erim ana!

Canını bana verir misin?

Yoksa oğul Deli Dumrul diye ağlar mısın?

Acı tırnak ak yüzüne çal ar mısın?

Kargı gibi kara saçını yol ar mısın ana?"

 

Anası burada söylemiş, görelim "han"ım ne söy­lemiş:

"Oğul oğul! Ay oğul!

Dokuz ay dar karnımda taşıdığım oğul!

On ay deyince dünya yüzüne getirdiğim oğul!

Dolma beşiklerde bel ediğim oğul!

Dolu dolu ak sütümü emzirdiğim oğul!

Akça burçlu hisarlarda tutulaydın oğul!

Pis dinli kâfir elinde esir olaydın oğul!

Altın akçe gücüne dayanarak seni kurtaraydım oğul!

Yaman yere varmışsın, varamam!

Dünya tatlı, can aziz.

Canımı kıyamam, belli bil!"

 

Anası da canını vermedi. Böyle deyince Azrail geldi Deli Dumrul'un canını almaya. Deli Dumrul der:

 "Bre Azrail, aman!

Tanrı'nın birliğine yoktur şüphe!"

 

Azrail der: "Bre deli kavat! Daha ne aman diliyorsun? Ak sakallı babanın yanına vardın, can ver­medi; ak pürçekli ananın yanına vardın, can vermedi, daha kim verecek?"

Deli Dumrul der: "Hasretlim vardır, buluşayım." Azrail der: "Bre deli! Hasretlin kimdir?" Deli Dumrul "El kızı helâllim var, ondan benim iki oğlancığım var, emanetim var, ısmarlayacağım onlara, ondan sonra benim canımı alasın." dedi.

 

Sürdü he l âllisinin yanına geldi, der:

"Biliyor musun nel er oldu?

Gökyüzünden al kanatlı Azrail uçup geldi.

Benim beyaz göğsüme bastırıp kondu.

Benim tatlı canımı alır oldu.

Babama 'Ver!' dedim can vermedi.

Anama vardım, can vermedi.

Dünya şirin, can tatlı!' dediler.

Şimdi

Yüksek yüksek kara dağlarım sana yaylak olsun!

Soğuk soğuk sularım sana içme olsun!

Tavla tavla koç atlarım sana binek olsun!

Penceresi altın otağım sana gölge olsun!

Katar katar develerim sana yük taşıyıcı olsun!

Ağıllarda beyaz koyunum sana şölen olsun!

Gözün kimi tutarsa,

Gönlün kimi severse

Sen ona var!

İki oğlancığı sen öksüz koyma!

 

Kadın burada söylemiş, görelim bakalım "han"ım ne söylemiş:

"Ne diyorsun, ne söylüyorsun?

Göz açıp da gördüğüm,

Gönül verip sevdiğim,

Koç yiğidim, şah yiğidim!

Karşı yatan kara dağları

Senden sonra ben neyleyim?

Yaylar olsam benim mezarım olsun.

Soğuk soğuk sularını

İçer olsam benim kanım olsun.

Altın akçeni harcar olsam benim kefenim olsun.

Tavla tavla koç atını

Biner olsam benim tabutum olsun.

Senden sonra bir yiğidi

Sevip varsam

Alaca yılan olup beni soksun.

Senin o nâmert anan baban

Bir canda ne var, sekizinci kat gök şahit olsun,

Yer şahit olsun, gök şahit olsun,

Kadir Tanrı şahit olsun!

Benim canım senin canına kurban olsun!" dedi.

 

Razı oldu. Azrail, hatunun canını almaya geldi. İnsanoğlunun ejderhası, eşine kıyamadı. Allah Taâla'ya burada yalvarmış, görelim nasıl yalvarmış:

 

"Yücelerden yücesin,

Kimse bilmez nicesin,

Güzel Tanrı!

Nice cahiller seni gökte arar, yerde ister,

Sen bizzat müminlerin gönlündesin.

Dâim duran cebbar Tanrı,

Ulu yollar üzerine

İmaretler yapayım senin için,

Aç görsem donatayım senin için,

Alırsan ikimizin canını beraber al!

Bırakırsan ikimizin canını beraber bırak!

Keremi çok kadir Tanrı!"

 

Hak Taâla'ya Deli Dumrul'un sözü hoş geldi. Az­rail'e emreyledi: "Deli Dumrul'un babasının anasının canını al, o iki helâlliye yüz kırk yıl ömür verdim." Az­rail de babasının, anasının derhal canını aldı. Deli Dumrul yüz kırk yıl daha eşi ile ömür sürdü.

Del i Dumrul'un olsun, benden sonra alp ozanlar söylesin, alnı açık cömert erenler dinle­sin." dedi.

Dua edeyim "han"ım: Yeri kara dağların yıkıl­masın! Gölgeli koca ağacın kesilmesin! Taşkın akan güzel suyun kurumasın! Kadir Tanrı seni nâmerde muhtaç etmesin! Ak alnında beş kelime dua kıldık, ol­sun kabul! Derlesin toplasın günahınızı adı güzel Mu­hammet'e bağışlasın "han"ım hey!

 

METNİN İNCELEMESİ

Dede Korkut Hikâyelerinin genel teması Oğuz­ların yaşamları, mücadeleleri ve kahramanlıkları­dır. Eserdeki hikâyelerin ikisinde Oğuzların kendi iç mücadeleleri, ikisinde doğaüstü varlıklarla, sekizinde ise kuzeydeki ve batıdaki Hristiyanlarla mücadelele­ri anlatılmaktadır.

"Duha Koca Oğlu DeIi Dumrul Hikâyesi"nde zu­lümle bir yere varılamayacağı, ölüme engel olu­namayacağı ve insanın gerçek dostunun eşi oldu­ğu düşüncesi ele alınmış, olay örgüsü bu bağlam­da düzenlenmiştir.

 

Olay örgüsü:

-          Deli Dumrul, kurumuş bir nehrin üzerine bir köprü kurar.

-          Deli Dumrul köprüden geçenden otuz üç, geçmeyenden kırk akçe alır.

-          Köprünün yanındaki obada bir yiğit ölür.

-          Deli Dumrul, yiğidi Azrail'in elinden kurtar­mak ister.

-          Deli Dumrul, Azrail'e kafa tutar.

-          Azrail, canını alacakken Deli Dumrul, Tanrı'ya yalvarır.

-          Tanrı, Deli Dumrul'dan canına karşı can bul­masını ister.

-          Anne ve babası, canlarını vermek istemez.

-          Deli Dumrul, eşinin yanına gelir. Eşi, canını vermek ister.

-          Tanrı, Deli Dumrul ve eşine yüz kırk yıl ömür verir.

-          Dede Korkut gelip destan söyler, dua eder.

 

"Duha Koca Oğlu Deli Dumml Hikâyesi"nin ki­şi kadrosunda şunlar yer almıştır: Deli Dumrul, De­li Dumrul'un anne ve babası, Deli Dumrul'un eşi, Tanrı, Azrail.

Hikâyenin başkahramanı olan Deli Dumrul, met­nin başında etrafındakilere korku salan, zorba, ca­hil biri olarak betimlenmiş; olay örgüsünün ilerleyen bölümlerinde hatasını anlayıp bundan ders çıkaran bir kişiliğe bürünmüştür.

Edebî metinlerde anne babalar, özellikle de an­neler, çocukları için her türlü fedakârlığı göze alan, gerektiğinde onlar için canlarını feda etmekten çekin­meyen insanlar olarak betimlenmiştir çoğunlukla. Fa­kat bu metinde edebî metinlerdeki bu genel anlayışın dışına çıkılmış, çocukları için canlarını vermeyi kabul etmeyen bir anne baba portresi çizilmiştir.

Deli Dumrul'un eşi, metinde vefalı, kocasını ger­çekten seven, hayatını onunla anlamlandıran, onun için canını vermekten çekinmeyen biri olarak betimlenmiştir.

Dört büyük melekten biri olan Azrail'in görevi Al­lah'ın emriyle insanların canını almaktır. İslam inancı­na göre Allah ve onun emrindeki Azrail, canlarını al­mak hususunda insanlarla pazarlığa girişmez. Me­tinde olay örgüsü bu gerçekliğe aykırı biçimde gelişmiştir.

"Kitab-ı Dedem Korkut Alâ Lisan-ı Tâife-i Oğuzan"da yer alan hikâyelerden, Oğuzların aynı zaman diliminde, aynı bölgede fakat farklı beylerin otoritesinde yaşadıkları anlaşılmaktadır. Bu beylerin tümünün bağlı olduğu hanlık sisteminin başında Bayındır Han vardır. Bütün Oğuz ülkesinin hükümdarı olan Bayın­dır Han, hikâyelerin hiçbirinde başkahraman (asli kişi) olarak yer almamıştır. Bayındır Han, bu hikâyelerde, beylere akın izni veren, gerektiğinde bu beyleri bü­yük divanında toplayan, yılda bir kez büyük bir ziya­fet düzenleyen, akınlarda elde edilen ganimetlerin en değerlisini kendisine alan biri olarak betimlenmiştir.

Konum bakımından Oğuz toplumunda Bayın­dır Han'dan sonra Kazan Bey gelir. Kazan Bey, her ne kadar yönetim erki bakımından ikinci sırada bulun­sa da Dede Korkut Hikâyelerinin başkahramanıdır. Oğuz beylerinin en büyük savaşçısı olan Kazan Bey, eserdeki dört hikâyenin en önemli kişisidir. Bunlar dı­şında Dede Korkut Hikâyelerinde yer alan önemli ki­şiler şunlardır: Dirse Han, Buğaç Han, Bamsı Beyrek, Uruz, Deli Dumrul, Kanlı Koca, Kan Tura lı, Kazılık Koca, Yigenek, Aruz, Basat, Begil, Er­men, Egrek, Segrek, Aruz Koca, Kara Göne, Ka­ra Budak.

Dede Korkut Hikâyelerinde anlatılan mücadele­ler ve yapılan savaşlar, genellikle dinî bir amaç taşı­maz. Bu eserdeki kahramanlar, bir taraftan savaş ön­cesinde abdest alıp namaz kılar, düşmana saldırırken Hz. Muhammet'e salavat getirir bir taraftan da bol bol şarap ve kımız içip at eti yer, Azrail'i bilmez, onunla savaşmaya kalkarlar. Bu kahramanların hiçbirinin is­mi, İslam kültür ve medeniyetinin izlerini taşımaz. Bu gerçekler, Dede Korkut Hikâyelerinin İslamiyet'in ka­bul edilmesinden önce ya da kabul edildiği ilk zaman­larda (9-11. yüzyıl) oluşmaya başladığı düşüncesini güçlendirmektedir.

"Duha Koca Oğlu Deli Dumrul Hikâyesi"nde olay örgüsünün gerçekleşme zamanıyla ilgili olarak "yıl, yüzyıl, çağ" gibi kesinlik bildiren ifadeler kullanılmamıştır. Bu bağlamda hikâyenin zaman kavramı bakı­mından masal ve destanlara özgü bir gerçeklik taşı­dığı söylenebilir. Buna karşın metinde zamanın doğrusal düzlemde (önceden sonraya) ilerlediğini gös­teren çeşitli zaman zarfları kullanılmıştır. Hikâye­deki mekânlar da çok belirgin değildir: Köprü ve De­li Dumrul ile Azrail'in karşılaştıkları ev, ayrıntılı betim­lenmemiştir.

"Duha Koca Oğlu Deli Dumrul Hikâyesi"nde metnin oluşturulduğu dönemin günlük hayatıyla ilgi­li bazı ayrıntılara yer verilmiştir. Bunların birkaçı şöy­le gösterilebilir:

1.      Ticarette akçe (altın ya da gümüş madenî para) kullanılmaktadır: “Geçeninden otuz üç, geçmeyeninden döve döve kırk akçe alırdı.”

2.    Göçebe yaşam tarzı sürdürülmektedir: Meğer bir gün köprüsünün yanında bir bölük oba konmuştu.”

3.    Ölenlerin ardından feryat edilerek ağlanmaktadır: “ Allah'ın emriyle o yiğit öldü. Kimi oğul diye, kimi kardeş diye ağladı. O yiğit üzerine deh­şetli kara feryat koptu.”

4.    Avda, yırtıcı bir kuş olan doğan kullanılmaktadır: Kalktı atına bindi, doğanını eline aldı, ardına düştü. Bir iki güvercin öldürdü. Döndü, evi­ne gelirken Azrail atının gözüne göründü.”

5.    Şarap yapılmakta ve içilmektedir: O üzümü sıkarlar, al şarabı olur, O şaraptan içen sarhoş olur, Şaraplıydım duymadım.”

6. Çocuk doğduğunda kurban kesilmektedir: Canımın parçası oğul! Doğduğunda dokuz erkek deve kestiğim as­lan oğul!”

7.    Hayvancılık yapılmaktadır: Tavla tavla koç atlarım gerek ise, Ona binek olsun. Katar katar develerim gerek ise, Ona yük taşıyıcı olsun. Ağıllarda akça koyunum gerek ise Kara mutfak altında onun şöleni olsun.”

8. Beşik kullanılmakta, bebekler kundaklanmaktadır: “Dolma beşiklerde belediğim oğul!”

9.Esir düşenler fidye verilerek kurtarılmaktadır: “Akça burçlu hisarlarda tutulaydın oğul! Pis dinli kâfir elinde esir olaydın oğul! Altın akçe gücüne dayanarak seni kurtaraydım oğul!”

Dede Korkut Hikâyelerinde ilahi (tanrısal, hâ­kim) anlatıcının bakış açısı kullanılmıştır. Metnin anlatıcısı, kişilerin düşünce, eylem ve niyetlerini tü­müyle bilmekte ve anlatmaktadır.