9. Sınıf Dil ve Anlatım Dersi Kelimede Anlam ve Kavram

Sözcükler, bir kavram birimidir. Sözcükler; canlı, cansız, soyut, somut bütün varlık ve nesnelerin, bu varlık ve nesnelerle ilgili durumların, niteliklerin dildeki karşılıklarıdır.

Harfler, seslerin işaretidir, sözcükler ise seslerden oluşur. Bir varlığı işaret eden, onun akla gelmesini, zihinde canlanmasını sağlayan, seslerden oluşmuş kavramlara sözcük de diyebiliriz.

Bir varlığın adını duyduğumuzda zihnimizde hemen bir tasarım oluşur. Zihinde oluşan bu karşılığa “gösterge” denir. Bir gösterge “gösteren” ve “gösterilen” olmak üzere iki ögeden oluşur. Gösteren, sözcüğün kulakla işittiğimiz sesler dizgesi, yani sözcüğün dış yapısıdır. Gösterilen ise kelimenin zihnimizde tasarım yönüdür.

Bu bilgiyi aşağıdaki şemada gösterelim:

Yukarıdaki şemada da görüldüğü gibi göstergenin dildeki karşılığı sözcüktür. Yani sözcükler (göstergeler) zihnimizdeki bir tür şifreleme ve kodlama işlemidir. İnsan zihnine yansıyan somut ve soyut kavramları “sözcük” adını verdiğimiz simgesel göstergelerle ifade ederiz.

Bir sözcüğe iki farklı yönden bakılabilir:

a. Biçim yönünden: Biçim, sözcüğün, herhangi bir şeyin duyular aracılığıyla algılanabilen yönünü gösterir. Sözcüğün biçim yönü kişiden kişiye değişmez. 

Örnek:

“t.a.v.ş.a.n” seslerinden oluşan simge sözcüğün biçim yönüdür. Bu seslerden oluşan sözcük ile onun gösterdiği varlık arasında doğrudan bir bağlantı bulunmamaktadır. Bu nedenle bu seslerle işaret ettiğimiz varlık, başka dillerde farklı farklı seslerden oluşmuş simgelerle (sözcüklerle) ifade edilmektedir. 

b. Anlam yönünden: Sözcüklerin biçim boyutunun yanında bir de anlam boyutu vardır. Sözcüğün anlamı ise kullanıldığı cümleye göre değişir. 

Örnek:

“çarp- “sözcüğünü biçim yönüyle inceleyecek olursak “ç.a.r.p”ın dört sesten oluştuğunu görürüz. Bunu işitme ya da görme yoluyla anlayabiliriz. Bu sözcüğün anlam boyutu ise kullanıldığı bağlama göre farklılıklar gösterir:

Uçağın kanadı yere çarpmış, uçak yanmış.

Bu hava seni çarpar, hastalanırsın.

Mehmet’in ağzı dili tutulunca, şeytan çarptı diye bir söylenti başladı köyde.

Ben dalgın dalgın yürürken cüzdanımı çarpmışlar.

Biraz hızlı yürüyünce kalbim nasıl da çarpıyor, bak.

Bu çocuklar hâlâ 5 ile 5’i çarpamıyor, diyor öğretmen.

Öyle güzel konuştu ki beni değil, dinleyen herkesi çarptı.

Görülüyor ki kavram bir varlığın adıdır, buna sözcük diyoruz. Bir de sözcüğün anlam kapsamı var: Sözcüğün cümle içinde konuya göre yansıttığı, ancak öteki sözcüklerin varlığıyla kesinleşerek beliren kavramların her birine kapsam denir. 

DİKKAT: Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılıyor ki insan, sözcüklerle düşünür, sözcüklerle duyar. Anlatımın da düşüncenin de temel taşı sözcüklerdir. Bu nedenle anlatacağımız varlıkları, olayları, olguları, sorunları eksiksizce anlatabilmemiz, o konuyla ilgili söz dağarcığımızın zenginliğine bağlıdır. Çünkü bir konunun üzerinde düşünebilmemiz, öncelikle o konunun gerektirdiği sözcüklerin, söz dağarcığımızda bulunmasıyla ilgilidir.



“Gerçek sanatçı, halktan kopmayan, halkının yaşantısını, özlem ve duygularını dile getiren kişidir." yargısını açıklama ve geliştirme konusunda yazdırılan şu iki öğrenci kompozisyonunu görelim: 

GERÇEK SANATÇI - I

“Gerçek sanatçı, halktan kopmayan, halkının yaşantısını, özlem ve duygularını eserlerinde dile getirendir. Eğer sanatçı eserlerinde bunu yapmıyorsa, o bir gerçek sanatçı değildir.

Zaten sanatın işlevi de budur. Onun içindir ki, her sanatçının eseri kalımlı olmaz. Eğer, edebiyatımızdaki, Yunus Emre, Karacaoğlan, Fuzûlî, Nedim ve Baki böyle olmasaydı kalır mıydı? 

Elbette çoktan unutulurdu. Yine çöplük romanı, gerçek yaşamı aksettirmeseydi; o denli ün kazanır mıydı? 

Edebiyat, toplumun aynasıdır. Yani gerçek yazar eserinde toplumu aksettirir. Roman yol boyunca tutulan bir ayna gibidir. Aynı şekilde, müzisyen, oyuncu, heykeltıraş ve ressam da öyledir. Müzisyen, eserlerinde halkın duygularını dile getirir. Oyuncu, yaşamı sahneye aksettirir. Heykeltraş da öyle, ressam da, .Yine edebiyatımızda Orhan Kemal, Yaşar Kemal birer gerçek sanatçıdır.” 

SANATIN DAYANAĞI HALK - II

“Sanatın kimin için yapılması gerektiği konusunda çeşitli görüşler vardır. Resimde, heykelcilikte, müzikte, edebiyatta sanatlarını çeşitli biçimlerde ortaya koymuştur sanatçılar. “Sanat için sanat” ile “halka yönelik sanat” kavramları uzun tartışmalara itmişler kişileri. Bu kalıplaşmış düşüncelerin hangisinin geçerli olduğu konusu bugün apaçıktır. 

Sanat bir birikim işidir. Sanatçı, olgularını, gözlemlerini, duyuşlarını en etkili biçimde ortaya koyan kişidir. Birikimleri toplumun, yaşayışının bir ürünüdür. Doğadaki olayları gözlemci bir biçimde sergileyen ressam, yöresinin insanlarının, toplumun sorunlarını, özlemlerini, seviyelerini dile getiren yazar, halkının sesini duyarlı bir ezgide birleştiren ozan, gerçek bir sanatçıdır. 

Duymadığı, yaşamadığı olayları, duyguları işleyen bir sanatçı yapaydır. Kimseye, özellikle halka seslenemez. Onun tatlı düş alemine giremez. 

Halk, kendisini seslendiren, kendini duyuran, kendi malı olan verilere sahip çıkar. 

Onun müziği ayrılıkları, özlemleri, sevileri ince bir ezgide ortaya koyan müziktir. O, kimi kez coşan Dadaloğlu’nu yüreklendirir. Kimi kez “Burası Muş’tur / Yolu yokuştur / Giden gelmiyor / Acep ne iştir” derken yitirdiklerinin acısını dile getirir. Yunus’lar, Pir Sultan’lar seslerini halktan almışlardır. Bugüne dek gelmeleri halkın sesi olduklarındandır. 

Yaban’daki, İnce Memet’teki ses kimin sesidir? Halkın sesi. Bu sesin sahibi, içinden çıkanı yüceltmiş, yanında olmuştur her zaman. 

Halka dayanmayan, gücünü onunla bütünleştirmeyen sanatçı tutunamaz, duyuramaz sesini. 

Sanatçı, yarattığı güzellikleri halkıyla paylaştığında, onu yansıttığında sanatı yararlı olur, güzellikleri güzel... 

Rahmi Eyüboğlu’nun dediğince “Güzel dediğin yağmur misali hepimizin olmalı.” 

Birinci kompozisyonda birçok eksiklik vardır. Konuyu anlayamama, konunun gerektirdiği düşünceleri ileri sürüp bir yoruma gidememe, anlatım ilkelliği, noktalama ve yazım yanlışlığı, cümle bozuklukları gibi. Ancak bütün bu yanlışlıklardan daha belirgin biçimde görünen eksiklik ise, öğrencinin söz dağarcığının sınırlı oluşudur. Nitekim orta malı yargılarla düşünmesinin kökeninde de bu boşluğu aramak gerekir. Konunun gerektirdiği sözcükleri bulamadığı içindir ki, “Edebiyat, toplumun aynasıdır. Yani, gerçek yazar, eserlerini topluma aksettirir. Roman, yol boyunca tutulan bir ayna gibidir.” türünden yaygın sözleri, hiçbir yoruma ve açıklamaya gitmeden üst üste yığıyor. Böylece, kompozisyon belirli bir başarı düzeyini tutturamıyor. 

İkinci kompozisyon, birinciye oranla belirli bir başarı düzeyindedir. Bunu sağlayan önemli etkenlerden biri de, öğrencinin zengin bir söz dağarcığına sahip olmasıdır. Söz gelimi, “sanat”, “sanatçı”, “halk”, “halkın yaşantı ve özlemleri” gibi kavramlar değişik sözcüklerle ve yaratım olanaklarıyla açıklık kazanıyor. Böylece öğrenci, konuyu birinci kompozisyona göre daha açık seçik geliştiriyor. Bu, başta da söylediğimiz gibi, söz dağarcığının zenginliğiyle açıklanabilir. Söz gelimi, sanat nedir, sorusuna bir açıklık getirmek için bunu, “birikim” kavramı ile karşılıyor. “Birikim”in de halkın ve toplumun yaşayışından geldiğini söyleyip “ürün” sözcüğüyle somutluyor. Öte yandan, “doğa”, “gözlem”, “ozan”, “ressam”, “ezgi”, “düş” gibi sözcüklerle de sanatçının bakış açısını belirliyor. Böylece bu kavramların çağrıştırdığı öteki kavramları da başka sözcük ve sözcük öbekleriyle biçimlendiriyor. Söz gelimi, “Onun müziği ayrılıkları, özlemleri, sevileri, ince bir ezgide ortaya koyan bir müziktir”, “Halka dayanmayan, gücünü onunla bütünleştirmeyen” gibi.