METİNLERDE EDEBÎ SANATLAR NASIL BULUNUR?

Üslup incelemeleri, esas olarak edebî sanatların araştırılmasına dayanır. Üslup araştırması yapanların öncelikle edebî sanatları iyi tanımaları ve metinlerde bulunan edebî sanatları doğru olarak bulmaları gerekir. Bu iş, sanıldığı kadar kolay değildir. Onları kuramsal olarak tanımak yetmez, metin üzerinde çalışırken doğru olarak tespit edilmeleri gerekir. 

Edebî sanatların doğru olarak bulunması, sanatların sınıflandırma (tasnif) ilkelerinin bilinmesine, cins ve türlerinin tanınmasına, ayırt edici niteliklerinin hatırda tutulmasına bağlıdır. Edebî sanatları doğru olarak bulabilmek için, metne düzenli olarak ve genel sanat sınıflandırmalarından yola çıkarak açık ve kesin sorular yöneltmek ve bu sorulara açık ve kesin cevaplar bulmak gerekir. 

Batı retoriğinin en yetkin kuramcısı olan Pierre Fontanire, söz sanatlarını (figures du discours) iki büyük grup altında toplamıştır. 1) Troplar, 2) Trop dışındaki figürler. Troplar, kabaca belagatimizdeki mecazlar alanına uygun düşmektedir.  Trop dışındaki figürler ise yapı figürlerini, düzenleme, beyan figürlerini, üslup figürlerini, düşünce figürlerini içine alır. Fontanier, bir eserde edebî sanatları araştırırken esas olarak bu ayırımı göz önünde bulundurmuş ve bu grupların incelenmesinde göz önünde bulundurulacak bazı ilkeler belirlemiştir. Aşağıda bu iki gruba ait söz sanatlarının araştırılmasında Fontanier tarafından önerilen başlıca  ilkeleri kısaca özetleyecek ve bu ilkelere dayanarak edebî sanatların nasıl bulunacağını örnek metinler üzerinde açıklayacağız. 

 I. MECAZ SANATLARININ BULUNMASI (Tropların Araştırılması )

1. Mecaz ifadelerin (trope) araştırmasında yapılacak ilk iş, dile ait mecazlarla sanatçıya ait mecazları ayırmaktır: Dil mecazı [catachrèse], günlük dilde kullanılan kalıplaşmış mecazlardır.  Ör. Masanın ayağı, dağın eteği, makinanın kolu . Meselâ Türkçede “yaprak” kelimesi anlam genişlemesi ve istiare yoluyla kitap ve defteri oluşturan parçaları da ifade eder. Bu durumda “kırk yapraklı defter” sözünde yaprak kelimesi, dilde doğuşu yönünden bir istiare olsa da kullanılışı yönünden “hakikî” anlamdadır ve bir “dil mecazı = catachrèse” dır. Bunları dile ait mecazlar olarak kabul etmek, sanatçıya ait mecazları onlardan ayırmak gerekir. Dile ait mecaz ile sanatçıya ait mecaz arasında şu önemli fark vardır:  Dil mecazının kullanımda “bir” anlamı, sanatçıya ait mecazın “iki” anlamı vardır: “Kırk yapraklı defter” sözünde yaprak kelimesinin bir anlamı,  “ O aslandır.” sözünde aslan kelimesinin –ikinci anlam kastedilse bile- birisi hakikî, diğeri mecazî olmak üzere iki anlamı vardır.

 

2. Mecaz ifadeler (tropes) iki çeşittir: Mecaz ya bir kelimenin anlamından (signification), ya da bir kelime kümesinden, cümlecikten, cümleden yani kelimeden daha geniş bir ifadeden (expression) doğar. Mecazlar bir kelimeden doğuyorsa  Anlamlandırma mecazı ( Trope de Signification), iki yahut daha çok kelimeden doğuyorsa İfade mecazı (Trope d’Expression) adını alır. Yani anlamlandırma mecazları kelimeden, ifade mecazları, metinden doğar. Anlamlandırma mecazları esas olarak üç cinstir:

 

a) İki nesne arasında bir benzerlik ilişkisi bulunan mecazlar (İstiare).

b) İki nesne arasında bir bağlantı ilişkisi bulunan mecazlar ( Mürsel mecaz, Synecdoque).

c) İki nesne arasında basit bir uygunluk ilişkisi bulunan mecazlar (Mürsel mecaz, métonymie).           

İfade mecazları, üç cinstir:  hayale dayanan (kişileştirme, alegori…),  düşünceye dayanan (mübalağa, telmih…),  karşıtlığa dayanan (ironi, epitrop…) mecazlardır. 

Bu durumda mecaz bir ifadeyi bulurken sorulacak ilk soru, mecazın bir kelimeden mi yoksa bir ifadeden, metinden mi doğduğu sorusudur. Bunu tespit ettikten sonra ikinci adım, yukarıdaki cinslerden hangisine ait olduğunu tespit etmektir. Üçüncü adım bu cinslere ait hangi tür olduğunu bulmaktır.   

Troplar, figür olan troplar ve figür olmayan troplar olarak ikiye ayrılır. Figür olmayan troplar, dilin kuralları içindedir, bir sapma göstermez, figür-troplar ise dilin normal kullanışı dışındaki kullanımlarıdır. 

Örnek çözümlemeler: 

Örnek:1

Üzüntü, zamanın kanatları üstünde uçar gider.” La Fontaine. 

La Fontaine, bu mısraında kısaca “Üzüntü, zamanla geçer, kaybolur.” demek istiyor. Fakat bu basit düşünceyi doğrudan söylemiyor, onu şairâne, güzel, etkili, parlak hayallerle, sanatlarla süsleyerek ifade ediyor. Bu mısrada birden çok edebî sanat vardır: “Üzüntü… uçar.” İfadesinde üzüntü canlı bir varlık olarak hayâl edilmiştir. Öyleyse burada bir kişileştirme (personnifiée) sanatı vardır. Çünkü üzüntü soyut ve metafizik (moral) bir varlık haline getirilmiş, ona bir vücut ve ruh verilerek kişileştirilmiştir. (Edebî eserlerde kişileştirmenin mutlaka insanlaştırma anlamına gelmediği unutulmamalıdır.) Diğer taraftan üzüntü kendi kanatları üstünde değil,  “zamanın kanatları” üzerinde uçmaktadır. Bu ise ikinci bir kişileştirmedir. Zaman, kanatlı, canlı bir varlık gibi düşünülmüştür. Bu iki kişileştirme bir tek düşünce etrafında birleştirilerek aleegorik bir imaj yaratılmıştır. Ancak bu gerçek bir alegori değildir: Gerçek bir alegoride bir değil, birden fazla düşüncenin bulunması gerekir, yani uzatılmış bir istiare olması gerekir. Çünkü alegori, birden fazla düşünceyi içerir. Ondan dolayı bu mısrada bir alegori cinsi olan “alegorizm” sanatı vardır. 

Öyleyse bu mısrada kişileştirme ve alegorizm sanatları olduğunu söyleyebiliriz. 

Üzüntü, zamanın kanatları üstünde uçar gider.” mısraını ilk okuduğumuzda buradaki “kanat” kelimesinde bir istiare olduğu düşüncesine kapılabiliriz. Halbuki bu mısrada kanat kelimesi hakikî anlamında  (sens propre) kullanılmıştır: Çünkü, kime ve neye ait olursa olsun üzerinde uçulabilecek bir kanat, gerçek bir kanattır. Ayrıca burada kanat kelimesinde istiare olsaydı, aşağıdaki örnekte olduğu gibi kelimenin bir hakikî, bir mecazî anlamının olması gerekirdi: 

 “Bu  kız, henüz annesinin kanatları altında yaşamak zorundadır.” 

Bu cümlede kanat kelimesinin hem hakikî bir anlamı, hem, mecazî bir anlamı vardır. Mecazî anlamı “koruma”, “himaye”dir. Buna karşılık “zamanın kanatları” sözünde kanat kelimesinin sadece bir anlamı, hakikî anlamı vardır. 

Örnek: 2 

 “Taht, kiliseye dayanır, ve mutlak güç olan

 Âsa ve buhurdan aynı ellerde toplanır

Voltaire, Henriade. 

Bu mısralarda Taht, kralın otoritesinin, kilise, dinî otoritenin, âsa, devlet işlerinin, buhurdan kutsal görevlerin sembolüdür, işaretidir, dolayısıyla dördü de mürsel mecazdır, işarete dayanan, sembole dayanan birer mürsel mecazdır. Ayrıca Taht ve kilise ile âsa ve buhurdan iki ayrı alegorizm sanatı yaratmaktadır. 

Eğer bu mısraları, 

Taht, kiliseye dayanır, ve mutlak güç

Âsayı ve buhurdanı aynı ellerde toplar  

tarzında tercüme edersek,  durum değişir, beyitte ayrıca bir “kişileştirme” sanatı doğar. Çünkü mutlak güç, asa ve buhurdanı aynı ellerde toplama işini yapan canlı bir varlık haline gelmiş olur. 

Örnek:3 

Riyanın şefkati tatlı bakışlarındadır.

Gökler gözlerinde, cehennem kalbindedir.”

Voltaire, Henriade. 

Voltaire, riyayı hayalinde, gerçek bir varlık, alegorik bir şahıs haline getirmiştir. Bu ise bir fikrin, düşüncenin kişileştirilmesidir, bundan dolayı bu mısralarda bir tahayyül sanatı* (fabulation) vardır. Voltaire, örneğini mitolojiden almamakla birlikte hayalî bir şahıs yaratmıştır. Örneğini mitolojiden alsaydı, bir mitolojizm sanatı doğardı. 

Bu mısralarda “gökler (cennet)”, huzur ve saflığı, cehennem, kötülüğü ve şirretliği ifade etmektedir. Ancak huzur ve saflık göklerin, kötülük ve şirretlik cehennemin vasıfları, nitelikleri değildir; bu nitelikler buralarda bulunanların, yaşayanların nitelikleridir. Onun için burada içeriğin yerine içerenin (muhtevanın yerine ihtiva edenin) konulmasıyla yaratılmış iki  ayrı mürsel mecaz sanatı vardır.

II. DİĞER SÖZ SANATLARININ BULUNMASI (Trop olmayan figürlerin Araştırılması): 

Bütün figürler, önce açık figürler (figure positive) ve kapalı figürler  (figüre negative)  olmak üzere ikiye ayrılır:  Açık figürler, cümlede kullanılmış olan, bulunan kelimelerde ortaya çıkar, kapalı figürler, ifade edilmemiş kelimelerde, zımnî anlatımlarda  fark edilir. İkinci olarak, figürler basit  (Figure simple) yahut  birleşmiş (Figure composée)   olabilir. Basit figürler, tek figürden oluşur, birleşmiş figürler, birbirine bağlı, birbirinden ayrılmayan figürlerdir.  (Kapalı figürler sadece basit figür olabilir. ). 

Söz sanatlarını (Trop olmayanları)  araştırırken sırasıyla şu sorulara cevap aranmalıdır:

1. Figür, kapalı mıdır? Eğer figür kapalıysa, ya bir bir örtülü yapı figürü  (figures de construction par sous-entente) söz konusudur, ya da bir ilişki düzenleme figürü ( des figures d’élocution par liaison) vardır. Örtülü yapı figürü olarak tanımlanabilecek tek figür eksilti (ellipse) figürüdür.  Fakat kullanımda çeşitlerine de rastlanır.  İncelediğimiz cümlenin bir öğesi eksikse bir eksilti sanatı vardır, eğer eksik kelime cümlenin bir başka yerinde bulunuyorsa bir koşku sanatı “zeugme” vardır. Cümlede bir ilişki düzenleme figürü varsa bunun hangi tip olduğu araştırılmalıdır: 1) Bağlama figürü mü? (adjonction): Cümlenin birçok parçası aynı cümlenin sadece bir defa kullanılmış olan ortak bir unsuruna bağlanmışsa bağlama figürü söz konusudur; 2) Bağlaç figürü , Vasl figürü mü? (cojonction): Aynı bağlacın tekrarlanmasıyla cümlenin unsurları birbirine bağlanmışsa bir bağlaç figürüdür; 3) Ayırma figürü , Fasl figürü (disjonction) mü?: Aynı bağlacın tekrarlanmasıyla cümlenin unsurları birbirine bağlanmışsa bir ayırma figürü söz konusudur; 4) İltifat (Abruption) figürü mü? : Anlatımı daha canlı ve ilgi çekici hale getirmek için anlatımda birden bire bir değişiklik yapılmış, mesela ani olarak anlatıcı değiştirilmişse bir iltifat sanatı vardır.

 

2. Figür açık mıdır? Eğer bir açık figür varsa, buradaki sanatın cümlenin bir parçasından mı yoksa cümlenin bütününden mi doğduğunu araştırınız. Eğer sanat, cümlenin bütününden doğuyorsa, zorunlu olarak bir üslup figürü yahut bir düşünce figürü söz konusudur, bu bir  yapı figürü (figure d’Expression) değildir. Üslup figürü söz konusu ise, önce cinsini belirleyiniz:  Sanat, kuvvetlendirmeye mi, cümle biçimine mi, yaklaştırmaya mı, taklide mi, genişletmeye mi dayanıyor? Sonra bu cinsin hangi alt türü olduğunu bulunuz. Düşünce figürü söz konusu ise, önce cinsini belirleyiniz:  Sanat, hayale mi, düşünceye mi, açıklamaya mı dayanıyor yoksa bir sözde düşünce figürü mü söz konusudur? Daha sonra bu cinsin hangi alt türü olduğunu tespit ediniz.  Eğer sanat, cümlenin bir parçasından doğuyorsa iki ihtimal vardır:  Sanat ya tek kelimeden ya da birkaç kelimeden doğabilir. İki durumda da sanat, zorunlu olarak ya yapı figürüdür, ya da ifade figürüdür (élocution). Söz konusu olan bir yapı figürü ise bunun “Değişime Dayanan Yapı figürleri” mi (figures de construction par révolution) yoksa “Artırmaya Dayanan Yapı figürleri mi (figures de construction par exubérance) olduğu tespit edilmelidir. İncelenen sanat bir ifade figürü ise “Genişleme figürleri ( des figures d’élocution par extension)”, Tekrarlı düzenleme figürleri ( des figures d’élocution par déduction), Ses uyumu düzenleme figürleri ( des figures d’élocution par consonance) söz konusu olabilir. (Dikkat edilirse burada yapı ve ifade figürlerinin sadece “açık” cinsleri göz önünde bulundurulmuştur. Çünkü araştırılanlar onlardır). Sanatın cinsi tespit edildikten sonra, nihayet alt türü tespit edilmelidir.

 

Örnek :

 

“ Evet, inanılması gereken Tanrı, gizli bir Tanrı’dır

Gizliliğine rağmen haşmetini göstermek için

Ne benzersiz şahitler önümde yığılmış!

Söyleyin, ey gökler ve denizler; ve siz, yeryüzü, konuşun.

Ey sayısız yıldızlar, hangi kol sizi yerinizde asılı tutuyor?

Ey parıltılı gece, söyle bize, karanlığı sana kim verdi?

Ey gökler, bu ne ihtişam, ve bu ne ululuk!”            

Louis Racine

 

 “Evet” kelimesinde bir “söz fazlalığı” sanatı ve onun bir alt türü olan “ilâve” sanatları vardır: Yukarıdaki parçada birinci mısrada bulunan “evet” kelimesi, bir soruya verilen cevap değildir, ilk cümleye yönelmiş bir tasdiktir ve bu cümleye hiçbir yeni fikir ilâve etmemektedir. Sadece söylenecek olan şeyi önceden tasdik ederek onu kuvvetlendirmektedir. İlk cümleden “Evet” kelimesini çıkardığımızda, cümlenin anlamı değişmemekte fakat kuvveti, etkisi azalmaktadır. Bundan dolayı bu ifadede  söz fazlalığı* (artımlama”, pléonasme , haşiv) sanatı vardır. Ayrıca bu ifadede söz fazlalalığı sanatının bir alt türü olan ilave sanatının olduğu da görülmektedir. Çünkü cümleye ayrıca bir duygu yükü  de vermektedir.

 

Birinci mısrada “Tanrı” kelimesi iki defa kullanılmıştır. “ Evet, inanılması gereken Tanrı, gizli bir Tanrı’dır.” Birinci Tanrı kelimesinin anlamı, ikinci Tanrı kelimesinden daha sınırlıdır. Bundan dolayı burada bir ses uyumu düzenleme figürü ( des figures d’élocution par consonance) olan cinas sanatının olduğunu söyleyebiliriz (Batı retoriğine göre). Cümleyi “Evet, inanılması gereken şey, Tanrı’nın gizli olduğudur.” tarzında tercüme edersek  – bu durumda fikir aynı kalmış,  ama ses uyumu kaybolmuştur- bu sanat kaybolacaktır.

 

İkinci ve üçüncü mısralar, bir cümle oluşturmaktadır. Bu cümle ruhun bir heyecanını, bir çığlığını dile getirmektedir ve bundan dolayı burada bir haykırış, nida sanatı (exclamation) vardır. Ayrıca burada “Ne benzersiz şahitler önümde yığılmış!” mısraında bir eksilti sanatı vardır: “yığılmış” kelimesinin normal kullanımda “yığılmış bulunuyor, yığılmış durmaktadır” gibi kelimelerle tamamlanması gerekirdi. Bundan dolayı burada örtülü bir yapı figürü olan (figures de construction par sous-entente) eksilti sanatının olduğunu söyleyebiliriz. “Ne benzersiz şahitler önümde yığılmış!” cümlesinin normal söylenişi “Önümde ne benzersiz şahitler yığılmış!” tarzındadır. Yani bu mısrada cümlenin öğeleri yer değiştirmiştir. Bu ise bir dizim değiştirme*sanatıdır (inversion: takdim-tehir, evirtim, devrikleme). 

 

Dördüncü mısrada şair  birdenbire gökyüzüne, denizlere ve yeryüzüne sesleniyor: “Söyleyin, ey gökler ve denizler; ve siz, yeryüzü, konuşun.” Bu ani hitap değişikliğinden bir iltifat sanatı (apostrophe) doğuyor. Ancak bu hitaptan ikinci bir sonuç daha doğuyor: Aslında gökyüzü, denizler, yeryüzü , sağır ve dilsiz varlıklardır. Buna rağmen şair hayal gücüyle onlara hayat, duygu ve düşünce, nihayet kulak ve dil kazandırmıştır. Bundan dolayı da bir teşhis sanatı (prosopopée) doğmuştur.

 

Beşinci ve altıncı mısralarda şair, göğe, denizlere ve yere hitap etmekten vaz geçerek, yıldızlara ve geceye yöneliyor, onlara sesleniyor:

 

Ey sayısız yıldızlar, hangi kol sizi yerinizde asılı tutuyor?

Ey parıltılı gece, söyle bize, karanlığı sana kim verdi?

 

Böylece iki teşhis sanatı daha doğuyor. Bu mısralardaki iki cümle de birer soru cümlesidir. İlk bakışta şairin onlardan bir cevap beklediğini düşünüyoruz. Ama bu hal sadece görünüştedir: Aslında şair,  onların cevap veremeyeceğini pekâla bilmektedir, ayrıca bu soruların cevabı da zihninde zaten vardır.  Bundan dolayı bu sorular birer gerçek soru yani cevabı beklenen soru değildir. Cevabı beklenmeyen bu sorulardan bir istifham sanatı , soru  sanatı ( interrogation) doğmuştur.

 

Yedinci mısrada şair, tekrar göklere hitap etmeye dönmüştür, bundan tekrar bir iltifat sanatı doğmuştur. Bu mısrada şair heyecanını bir ünlem cümlesi halinde ifade ettiğinden bir nida sanatı da vardır.    


                                                                                                                              Prof. Dr. Rıza FİLİZOK                                 


Kaynak: www.ege-edebiyat.org