OSMANLI'NIN KURULUŞ DEVRİNİ KONU ALAN ROMANLAR

OSMANOĞULLARI – Feridun Fazıl TÜLBENTÇİ 

Osmanoğulları romanında Feridun Fazıl Tülbentçi 1281–1320 yılları arasındaki za­man dilimini ele alır. Romanda, bu yıllar arasında Kayı aşiretinin yaşayışı, tekfurlarla mücadeleler, savaşlar, aşiretten devlete geçişin bütün safhaları anlatılır. Osman Bey he­nüz yirmi yaşında bile değildir. Öyle olduğu hâlde Ertuğrul Bey aşiretin idaresini ona bırakmıştır. Ertuğrul Beyin kardeşi Dündar ise bu durumu hazmedememiş, aşiretin düşmanlarıyla birlik olmuştur. Şövalye Laskaris, Papas Arkitas, Konyalı Mesut, Korhan onunla beraber hareket etmektedirler. Vaka 1281 yılının Şubat ayında Kartallı Hanında başlar. Korhan ve arkadaşları, Şövalye Laskaris, Osman Bey aleyhine plânlar yapmaktadırlar. Varhisar Tekfuru Nikefor, İnegöl Tekfuru Nikola ve Bilecik Tekfuru ile işbirliği içindedirler. Romanda Osman Gazi ve arkadaşları ön plândadırlar. Orhan Beye faz­la yer verilmemiştir. 

Bu romanda kurgu olmadığı söylenebilir. Hadiseler kopuk kopuktur. Macera roma­nı niteliği ağır basmaktadır. Tarihî vakalar macera kisvesinde sunulmuştur. Romanda karakter tahlilleri bulunmaz. Yazar şahısları işlememiş, onları destan tipleri gibi düz bir şekilde anlatmıştır. Şahıslar, sadece olaylar dolayısıyla görünürler ve mekanik olarak bazı faaliyetleri yaparlar. Bu durum, tabiatıyla biraz da okuyucu kitlesiyle ilgilidir. Fe­ridun Fazıl Tülbentçi'nin romanları, ortaokul ve lise çağlarındaki gençlere hitap etmek, onlara tarih bilgisi, tarih sevgisi ve okuma merakı aşılamak için kaleme alınmıştır. Ta­rihî bilgiler dipnotlarla verilmektedir. Bu durum roman sanatına aykırıdır. Fakat çocuk­luktan henüz çıkmakta olan gençler üzerinde olumlu etkiler uyandırdığı söylenebilir. Yeni yetişme çağlarında olan gençler, pek çok bilgiyi bu şekilde hafızalarına nakşedeceklerdir. Eserde edebî olmamakla beraber doğru ve sağlam bir Türkçe kullanılmıştır. Yazar devrin üslûbunu vermeye, şahıslan o devirde yaşıyormuş gibi konuşturmaya dik­kat etmiştir. Olayları anlatırken dikkatsizlikler ve ihmaller görülmektedir. Tarihî hadi­seler, alelade maceralar gibi yüzeysel bir şekilde ele alınmıştır. Bütün bu kusurlarına rağmen bu hacimli eser, tesir bakımından oldukça önemlidir. Kitabın başında şöyle bir ibare bulunmaktadır: 

"İnkılap Kitabevi, size Feridun Fazıl Tülbentçi'nin Osmanoğulları ad­lı büyük tarihî romanım takdim eder. Yüzlerce yerli ve yabancı vesika­ya istinat edilerek yazılan bu eserde, Osmanlı İmparatorluğu’nun kuru­luşunu ve onun muhteşem banisi Osman Gazi'nin hayatını, göğsümü­zü İftiharla kabartan muzaffer savaşlarını, aşkını, ıstırabını merak ve heyecanla okuyacaksınız."

 

Yazarın yüzlerce eser karıştırdığı doğrudur. Bu durum, romanına koyduğu dipnotlar­dan da anlaşılmaktadır. Tülbentçi, çeşitli konularda kendi vardığı görüşleri de bu dip­notlarda belirtmiştir.


DEVLET ANA – Kemal TAHİR 

Kemal Tahir Devlet Ana romanında, Osman Bey zamanını ele alır. Roman dört bö­lümden oluşur. Bölümler sırasıyla; Kancık Vuruş, Uyandınlan Işık, Dost Çelmesi ve De­rin Geçit adlarını taşırlar. Roman, Şövalye Notüs Gladyüs'ün Issızhan'da hancı Mavro'dan, Türkmenler ve çevre hakkında bilgi almasıyla başlar. Sen Jan şövalyelerinden olan Notüs Gladyüs, Napoli kralının gayrimeşru oğludur. Türkmenleri ve Rumları sevmez. Kötü emellerle buralara gelmiştir. Ona göre hiçbiri, bu topraklarda yaşamaya lâyık değildir. Bitinya Ucu adı verilen bu toprakları ele geçirecek ve kendi krallığını kuracak­tır. İki topluluğu birbirine düşürmenin yollarını aramaktadır. Şövalyenin, aslen Moğol olan ve Türkopol lakabı ile tanıtılan Uranha adında bir arkadaşı vardır. İkisi, kıyafet de­ğiştirerek mağarada yaşamakta olan Cenevizli Keşiş Benito'nun kılavuzluğunda ertesi sabah erkenden Kayı aşiretine giderler. Ertuğrul Bey’in at bakıcısı Demircan'ı öldürüp atları çalarlar. Demircan'ın nişanlısı Liya'ya tecavüz ederler, onu da öldürürler ve Liya'nın cesedini farklı bir yere götürürler. Olayda Karacahisar damgalı okları kullanırlar. Maksatları iki topluluğun arasını iyice açmaktır.

 

Romandaki olaylar, bu cinayete bağlı olarak gelişir. Ertuğrul Bey ölür. Osman, bey­liğe seçilir. Roman Issızhan'da biter. Uranha ile Şövalye Notüs Gladyüs öldürülür.

 

Romanda devrin sosyal yapısı hakkında pek çok bilgi verilmiş ve değerlendirmeler yapılmıştır: Cavlaklar, Âşık Yunus, "kurtulmalık eser" kavramı, ahilik müessesesi, Er­tuğrul Gazi'nin topraklarında hüküm süren kuraklık ve kıtlık, uzun süren barış dönemi­nin insanları yoksullaştırması, göçebe yaşayışında akınların bir gelir kaynağı olması...

 

Romandaki olaylar, bir cinayete ve iki aşk motifine bağlı olarak gelişmektedir. Os­man Bey’in, Şeyh Edebali'nin kızı Bala Hatun'a âşık olması, Orhan Bey’in Holofira ile tanışması ve âşık olması, romanı sürükleyen unsurlardır. Savaşlar her ne kadar bu evli­likleri gerçekleştirmek ve yukarıda bahsedilen cinayeti çözmek için yapılıyor gibi gös­terilse de, romanın aşiretten devlete geçiş sürecini olumlu ve başarılı bir şekilde ortaya koyduğu inkâr edilemez. Romanda yazar, devlet olmanın büyüklüğünü ve ihtişamım işlemiştir.

 

Romanın sağlam bir kurgusu vardır. Bir polisiye roman hüviyetini taşımaktadır. Ya­zar, çok hacimli bir eser yazmasına rağmen gerilimi canlı tutmayı bilmiştir. Sahne ve tablolar canlı ve sürükleyicidir. Konuşmalar akıcıdır. Konuşmalarda ironik ve mizahî bir tavır hâkimdir. Tipler kuvvetli ve canlıdır. Tarihî hadiselerin yanı sıra doğu-batı far­kı da, işlenen ana temlerden biridir.


OSMANCIK – TARİK BUĞRA 

Üzerinde durulacak diğer roman Tarık Buğra'nın Osmancık adlı eseridir. Roman­da Osman Bey’in çocukluktan çıkışı, şahsiyetinin gelişmesi işlenmiştir. Ertuğrul Ga­zi'nin küçük oğlu olan Osman, uçarı, hareketli, cesur ve yiğit bir gençtir. Eğlence dolu bir hayat içinde amaçsız yaşamaktadır. Onun bu hayat tarzı, Şeyh Edebali tarafından tenkit edilir. Osman, Şeyh Edebali'nin kendisinden bir şeyler beklediğini anlar, ama tam olarak ne istediğini çözemez. Şeyh Edebali'nin kızı Malhun Hatun'a âşık olmuştur. Ama Şeyh bir türlü evlenmelerine razı olmaz. Osman'ın içinde bir sıkıntı belirmiştir. Artık eski yaptığı işler onu tatmin etmemektedir. Yazar, Osman'ın geçirdiği bu devreyi, şahsiyetinin oluşmasını ve olgunlaşmasını, yalnız ferdî ve duygusal çerçevede ele alma­mış, sosyal ve ideal plânda da işlemiştir. Osman'ın geçirdiği bunalım, yalnız duygusal değildir. O, beyliğin anlamını, hayatının gayesini ve manasını düşünmekte ve anlamaya çalışmaktadır. İç muhasebeler yapar. Romanda Osman’ın bey oluşu, beylik ve liderlik vasıflarını kazanışı anlatılır. 


Romanda psikolojik bakımdan üzerinde durulan bir diğer karakter de Mihail Kosses'tir. Mihail Kosses'i din değiştirmeye kadar götüren süreç tahlil edilmiştir. Roman bu özellikleriyle tarihî olduğu kadar psikolojik bir boyuta da sahiptir. Romancı tarihten al­dığı şahsiyetleri, modern karakterler gibi işlemiştir. Roman Osman Gazi'nin ölümüyle biter. Her tarihî romanda olduğu gibi burada da vakalar ve savaşlar vardır. Fakat roman vaka ağırlıklı değildir. 

Şeyh Edebali'nin konuk odası birtakım gizli duygu ve düşünceleri ilham eden me­kân olarak gösterilir. Ertuğrul Bey, Osman Bey bu odada rüya görürler. Böylece yazar, yalnız şeyhe değil, mekâna da mistik bir fonksiyon yükler.

 

Romanda dikkati çeken bir başka husus, badem ağacı motifidir. Badem ağaçlan, ge­leceğin müjdecisi olarak sembolik bir şekilde kullanılmıştır. Sık sık badem ağaçlarının aldandıklarına, erken çiçek açtıklarına işaret edilir ve bunun bir aldanma değil aksine kaçınılmaz bir hadise, bir müjdeleme olduğu belirtilir. Şehitler, vakitsiz ölümler de ba­dem ağacının erken çiçek açmasına benzetilir. Yazara göre Bayhoca'nın çok genç bir yaşta şehit oluşu aslında vakitsiz bir ölüm değil, bir müjdelemedir, bu bakımdan gerek­li bir şeydir. Badem ağacı nasıl baharın gelişini haber veriyorsa Bayhoca gibilerinin şe­hitliği de, büyük ve onurlu bir devletin kurulmasını müjdelemektedir.

 

Romanda bir başka unsur rüyaların önemidir. Aydos Kalesi Tekfuru Nikeforos'un yeğeni Evdoksiya, Rahman'ı rüyasında görmüştür. Kaleyi Osman Bey ve arkadaşlarına teslim eder. Böylece rüya, gazanın aslî sebebi olmaktadır.

 

Romanda yerleşme meselesi de ele alınmış, fakat ayrıntılı olarak işlenmemiştir. 


DÜNKÜ TÜRKİYE – Mustafa Necati SEPETÇİOĞLU 

Mustafa Necati Sepetçioğlu, Dünkü Türkiye adını verdiği seride Türklerin Anado­lu'ya gelip yerleşmelerini ve devlet kurmalarını anlatmaktadır. Kilit romanında Alpas­lan, Anahtar romanında Melikşah, Kapı romanında Kılıç Aslan devirleri anlatılır. İlk üç romanında Selçukluları işleyen yazar, dördüncü romanından itibaren Osmanlı döne­mini ele alır.

 

Konak 

Konak adlı romanında 1273'ten Ertuğrul Beyin ölümüne kadar olan hadiseler konu edilir. Roman, Yesevî tarikatının son şeyhi tarafından yetiştirilen ve Türkis­tan'dan Anadolu'ya göç etmeye karar veren Kumral Dede'nin tanıtılması ve seyahati ile başlar. Kumral Dede yolculuğunda yalnız olmadığını görür. Yolda Rahman adlı bir gençle tanışır. Rahman babasını bulmak için Anadolu'ya doğru yola çıkmıştır. Ayrıca Moğol istilâsından kaçan bir aşiret de Konya'ya gitmektedir. Hepsi Söğüt'e gelirler. Rahman, Osman Beyin silâh arkadaşı olur.

 

Romanın sonunda Ertuğrul Bey ağır hastadır. Osman'a vasiyetini söyler. Bu sırada Mal Hatun'un doğurduğu haberi gelir. Osman Gazi'nin bir oğlu olmuştur. Ertuğrul Bey gönlü rahat bir şekilde ölür. Roman, Ertuğrul Bey’in ölümünden sonra Osman'ın topla­dığı meşveretle sona erer. Meşverette Osman'ın beyliği konuşulur. Amcası Dündar bu­na karşı çıkar. Osman, o zamana kadar tekfurlarla işbirliği eden ve Kayı aşiretine düşmanlık eden Dündar'ı vurur ve o gece Karacahisar'ı alacaklarını söyler. Roman böyle­ce sona erer.

 

Romanda vaka değil, tasvir ve tahlil hâkimdir. Vakalar azdır ve roman boyunca ya­vaş bir şekilde ilerler. Romanın sonunda göçebelikten yerleşikliğe geçiş temi işlenmiş­tir. Romanın adı olan “Konak" yerleşimin sembolüdür. Herkeste yerleşme, birlik ve bütünlük heyecanı hakimdir. Romanda rüya motifi önemli bir yer tutar. Beyler ve şeyhler rüya görürler. Bu rüyalar onları geleceğe doğru yönlendirir. Romanda kahramanlar çok­tur. Vaka, birinci dereceden kahramanlar arasında bölünmüştür. Dündar Bey sinsi ve ha­indir. Tipleme ve görünüş tasviri de mizaca uygun çizilmektedir. Romanda Anado­lu'nun dağınık ve parça parça oluşu, birliğin sağlanması meselesi, bu konuda şeyhlerin ve dervişlerin rolü, kin ve hırs, gazilik ve akıncılığın kutsallığı gibi temler işlenmiştir. 

Çatı 

Çatı romanı Karacahisar'ın alınmasından Osman Beyin ölümüne kadar olan hadise­leri içine alır. Osman Bey Karacahisar'a yerleşilmesini söylemiştir. Fakat aşiret, göçe­beliğe ve çadırda yaşamaya alışmıştır. Bir türlü evlerde yaşamaya alışamazlar. Aybüken Ebe aşiretin kadınlarını ikna etmeye çalışır. Romanda göçebelikten yerleşikliğe geçişin bütün sıkıntıları anlatılmıştır. Türkmen'in toprağa alışma süreci, bu dönemin getirdiği sıkıntılar, problemler, Türkmen'in dedikodu merakı, Rumlarla münasebeti, Rumları tak­lit etmesi, Rum'un daha önce yaşadığı açlık gibi meseleler üzerinde uzun uzun durul­muş, derin, isabetli ve düşündürücü tahliller yapılmıştır. 

Osman Bey yerleşik hayatın getirdiği yeni problemlerle karşılaşır. Bunlardan birisi yeni bir köprü yapılması üzerine ortaya çıkar. Dursun Fakıh köprüden geçişi ücrete bağ­lar. Osman Bey önce çok kızar. Dursun Fakıh ise görüşlerini şöyle açıklar: Yerleşik ha­yatın birtakım masrafları vardır. Bunlar beyin kesesinden karşılanamaz. Osman Bey ar­tık aşiret reisi değildir. Yerleşik hayatın getirdiği bir diğer problem pazardaki baç mese­lesinde ortaya çıkar. Dursun Fakıh buna da bir çare bulur ve başta Osman Bey olmak üzere herkese kabul ettirir. Osman Bey, pazarı dolaşmış, bir problemle daha karşılaşmıştır. Bilecik'ten gelen Rum pazarcılar çok fakirdirler. Osman Bey onlardan pazar bacı alınmamasını uygun görür ve Dursun Fakıh'a bu konuda bir buyruk çıkarmasını söyler. 

Romanda devrin problemleri, Osman Beyin ağzından da dile getirilmiştir. Osman Bey Şeyh Edebali ile konuşmaktadır. Yeni bir akın için yerleşmeyi beklemekte olduğu­nu söyler. Türkmen azlıktır. Şehir hayatına alışamamıştır. Civardaki aşiretler de Kayı'ya alışamamışlardır. Osman Bey Akça Koca'nın da Dursun Fakıh'a alışamadığını söyler. Kılıç kaleme henüz alışamamıştır. Eserde Akça Koca kılıcı, Dursun Fakıh da kalemi temsil etmektedir. Şeyh Edebali Osman Bey’den ikinci oğlu Alaaddin'i kendisine verme­sini söyler. Onu kalem ehli olarak yetiştirecektir. Akça Koca da Orhan'ı yetiştirmekte, ona cenk talimleri yaptırmaktadır. Uzun süren bir barış dönemine girilmiştir. Ertuğrul Bey’in silâh arkadaşı olan Akça Koca bu durumdan memnun değildir ve akınları özler. Eserde Dursun Fakıh, kalemden başka adaleti de temsil etmektedir. 

Romanın sonunda Bursa kuşatılmıştır. Mal Hatun, Şeyh Edebali, Kumral Dede öl­müşlerdir. Osman Bey bir erkek torunu olduğunu öğrenir ve ölür. 

Romanda, birliği ve düzeni bozmak isteyenler de her zaman aktif bir şekilde görü­lürler. Bunlardan en önemlisi Pir Cabbarın Alisi'dir. Meraga'dan gelmiştir. Bu mesele de Osman Bey’in ağzından dile getirilir. Osman Bey Şeyh Edebali'ye son zamanlarda aşiretlere eskici adı altında birtakım adamların yerleştiklerini, Türkmen’e acayip laflar et­mekte olduklarını anlatır ve bunların neyin nesi olduklarını sorar. Sonra bu sorunun ce­vabı romanın bir başka yerinde Bileyici Baba tarafından verilir. Bileyici Baba, aşireti kandıran adamların İran'dan geldiklerini, kendilerini "Ehl-i Hak"tan tanıttıklarını söyler. Pir Cabbarın Alisi ve onun gibiler Germiyanoğlu'nun topraklarına girmişler, eskici, de­mirci, debbağ, dülger gibi görünmüşler... Ali ise Karası'ya geçmiş, Aclan Beyin oğlu Demirhan Bey’in yanına kapılanmıştır. Kumral Dede Bileyici Baba vasıtasıyla buna kar­şı bir tedbir alır. Bileyici Babaya güvenilen adamlarından yirmisini Bursa'ya, Karası'ya ve Germiyan'a göndermesini söyler. Bunlar eskici, debbağ, dülger olarak oralara yerle­şeceklerdir. Bir kısmının da çerçi olup haber getirip götürmek üzere ayırmasını ister. 

Romanda bir başka husus Rahman'ın yaşamakta olduğu sıkıntıdır. Rahman bir buh­ran geçirmektedir. Osman Bey onu Karacahisar'a subaşı yapar. Rahman bu işten hoş­lanmaz. Bu işten ayrılıp Kumral Dede’nin konağına girer. Bu durum, onun savaşa alıştı­ğı, savaşı ve akınları bir hayat tarzı olarak benimsediği, normal, yerleşik bir hayat düze­nine alışamadığı şeklinde yorumlanabilir. Rahman, Akça Koca'nın bir başka türlüsüdür. Fakat Akça Koca gibi yalın bir karaktere sahip değildir. Daha karmaşık, derin ve komp­leks, biraz mistisizme yatkın bir kişiliği vardır.

 

Romanda "kara barut" meselesine de değinilir. Dalaman, kara barutu bir Çinliden öğrendiğini ve Çinliyi de öldürdüğünü belirtmektedir. Böylece barut meselesi, kötülük yapmak isteyenler vasıtasıyla konu edilir.

 

Romanda rüya motifi de ele alınmaktadır. Atros Tekfurunun kızı Aryetta Rahman'ı rüyasında görür ve kaleyi Türkmenlere teslim eder.

 

Üçler – Yediler - Kırklar 

Üçler-Yediler-Kırklar romanında olaylar Osman Bey’in ölümüyle başlar. Orhan Bey Cendereli Kara Halil'i Bursa kadılığına tayin etmiştir. Roman, Orhan Beyin oğlu Süleyman Beyin salla Rumeli'ye geçişme kadar devam eder.

 

Yazar bu romanında, diğer romanlarında görülenden farklı bir teknik kullanmıştır. Roman boyunca şahıslar bir sal üzerinde Rumeli'ye doğru yol almaktadırlar. Vakalar, geriye dönüşler ve hatırlananlar şeklinde anlatılır. Vakanın büyük bölümü mahkeme zabıtları hâlinde düzenlenmiştir ve şu adlan taşımaktadır: Gazi Fazıl’ın Anlattıkları, Ece Halil'in Anlattıkları, Hacı İlbeğ'in Anlattıkları, Zöhre'nin Anlattıkları, Sülemiş'in An­lattıkları, Kendigelen Kızın Anlattıkları, Yine Zöhre'nin Anlattıkları, Aşık Ana’nın an­lattıkları... Vakanın büyük bir bölümü, bu şahıslar ağzından anlatılmış, arada bir sala dönülmüştür. Bunlardan sonra "Cendereli Kara Halil Düşündü" başlığını taşıyan bir bö­lüm gelmektedir. Bu, düğümü çözüme götüren bölümdür. Burada kadı, hükmünü ver­meden önce Orhan Bey’i dinlemeye ve ona bazı sorular sormaya karar verir. Orhan Be­yin dinlenmesiyle mesele çözülür. Bunlarla yetinmeyen yazar araya Birinci Protez, İkin­ci Protez, Üçüncü Protez, Dördüncü Protez adı ile dört bölüm ilâve etmiştir. Bu bölüm­lerde de, mahkemede dinlenen şahitlerin eksik bıraktıkları vaka anlatılmakta, meselelere açıklık getirilmektedir. Yazar, olaylar arasındaki sebep-sonuç bağlantılarını bu şekil­de tamamlamıştır. 

Bu romandaki vakalar daha çok Karesi Beyliği’nde geçmektedir. Romanda Karasi Be­yi’nin sarayının üfürükçüler ve gözbağcılar tarafından istilâ edildiğinden bahsedilmekte­dir. Veli Baba, Pir Cabbar’ın Alisi oradadır. Burası fitne fesat yuvası olmuştur. Buna çare olarak Aclan Beyin küçük oğlu Dursun'u Orhan Bey’in yanına aldırmasını sağlarlar. Romanda ana tem, kötülerin yarattığı fitne ile mücadele edilmesidir. Bu arada Osmanlıların Rumeli'ye geçişine yer verilmiştir. Ayrıca Karagöz'le Hacivat tiplemesi de kullanılmıştır. 

Bu Atlı Geçide Gider

Mustafa Necati Sepetçioğlu'nun Dünkü Türkiye serisinin üçüncü grubu Yıldırım dairesidir. Sepetçioğlu bu seriyi, Yıldırım- Timur- Şeyh Bedreddin adıyla sunmaktadır. Burada Yıldırım Bâyezid, Timur ve Şeyh Bedreddin etrafındaki hadiseler anlatılmıştır. Yazar Şeyh Bedreddin'in ve Yıldırım'ın çocukluğundan başlar. Bu üçlünün ilk kitabı Bu Atlı Geçide Gider adını taşır. Murat Hüdavendigâr padişahtır. Romanın kahraman­larından Kara Mustafa, Bursa'da Somuncu Baba ile konuşmaktadır. Yanında beş çocuk vardır. Buyruk gereği bu çocuklan yerlerine teslim edecektir. Bu çocukların adlan Bed­rettin, Doğan, Mustafa, Kemal ve Samet'tir. Bedrettin, Edirne'ye ailesine gönderilmek üzere oraya gidecek olan kervancıbaşına teslim edilecektir. Doğan bir şehit çocuğudur. Bir müddet Kumral Dede Konağında kalacaktır. Kemal, Mustafa ve Samet dil öğrenmek ve yetiştirilmek üzere Türkmen ailelerin yanlarına yerleştirilecektir. Kara Mustafa, dev­şirme olan bu çocuklara bazı takma isimler vermiştir. Onları Börklüce Mustafa, Torlak Kemal diye çağırmaktadır. Samet'e de Ecevit demektedir. O sırada bir patlama sesi du­yarlar. Biraz sonra bir atlının son hızla patlamanın olduğu yere, yani geçide doğru gitti­ğini görürler. Bu, Şehzade Bâyezid Beğ’dir. O da bu çocuklarla aynı yaşlardadır. Somun­cu Baba, Demirci Boran Ustanın top döktüğünü, onu denemiş olabileceğini söyler. So­muncu Baba "çocuk denecek yaşta" olan Bayezid'in atını öyle doludizgin, geçide doğ­ru sürmesini hoş karşılamamıştır.

 

Çocuklar yerlerine teslim edilirler. Yalnız Samet kaçmıştır. Onu bulamazlar. Roman, Kosova Meydan Muharebesi’nde Murat Beyin şehit olduğu güne kadar devam eder. Yıl­dırım Bâyezid padişah olmuştur. Yıldırım, Doğan Bey’e Niğbolu Beyliği’ni verir. Roma­nın sonunda Yıldırım'ın dördüncü oğlunun doğduğu haberi gelir. Padişah onun adını Mehmet koyar.

 

Romanda Bedrettin'in yetişmesi, Timur'a; Mısır'a ve Sakız'a gitmesi, Börklüce Mustafa ile Torlak Kemal'in savaştan kaçmaları, birbirlerine rastlamaları, Timur'a git­meleri, sonra Bedrettin'le karşılaşarak ve Sakızlı bir keşişin davetine uyarak Sakız'a git­meleri heyecanlı bir şekilde anlatılmıştır. Bu sırada onların düşünceleri, Osmanlı ve Türkmen'e olan nefretleri de ayrıntılı bir şekilde tahlil edilmiştir.

 

Ayrıca Timur'un kişiliği, özellikleri, İhtirası ve huzursuzluğu, kişiliğinde görülen de­ğişmeler, okuma ve öğrenme merakı anlatılmıştır. 

Geçitteki Ülke 

Serinin ikinci kitabı Geçitteki Ülke adını taşır. Yıldırım Bâyezid Bursa'da padişah­tır. Saray ve çevresi, zevk ve eğlenceye dalmıştır. İnsanlar fazla zenginlik peşinde koşar olmuşlardır. Somuncu Baba, Bursa'nın değiştiğini, artık eski Bursa olmadığını düşün­mektedir. Gidişattan memnun değildir. Bursa'dan ayrılır. Konya'ya gelir. Orada Bedret­tin'le ve Samet'le karşılaşır. Bir tarafta Yıldırım Bâyezid vardır. Diğer tarafta Timur is­tilâlar ve akınlar yaparak yayılmaktadır. Somuncu Baba düşünür ve üzülür. Anadolu Beyleri kıyafet değiştirerek Yıldırım Bayezid'den kaçmış ve Timur'a sığınmışlardır. Sa­met de değişmiştir. Bütün bildiklerini Somuncu Babaya anlatır ve Osmanlı’nın casusu ol­mak istediğini söyler. Somuncu Baba çaresizdir. Bu arada Yıldırım, Bizans'ı kuşatır. Roman, Niğbolu kuşatmasında Haçlı Ordusunun püskürtülmesi üzerine Yıldırım ve Do­ğan Beyin konuşmalarıyla sona erer. 

Romanda çok ilgi çekici ruh tahlilleri yapılmıştır. Karakterlerin düşünceleri, geçir­dikleri iç değişimler, yorumlar belki biraz polisiye ve kurgulu, fazla tesadüflere dayalı olarak, fakat sürükleyici, düğümlü ve gerilimli, çok yönlü ve kompleks bir şekilde ve­rilmektedir. Yazar gerilim dozunu hiç düşürmez. Seyyit Bereke'nin, Timur'un, Ecevit'in düşünceleri, kişilikleri, kişiliklerindeki değişmeler, içlerinde kopan fırtınalar çok canlı tahlil edilmiştir. Bütün şahsiyetler, tarihî birer tablo veya resim gibi tek veya iki boyutlu değil, çok boyutlu, derinlikli, tahlilî bir şekilde işlenmektedir. Bu arada Yıldı­rım Bayezid'in içinde kopan ruh fırtınaları da verilmektedir. Yıldırım Bâyezid içindeki yangını susturamaz. İçinde kardeşi Yakup'la Demirci Boran Usta’nın ölümlerinin acısı­nı taşımaktadır. Ya şarap, ya savaş onun derdini bir parça unutturmaktadır.

 

Darağacı

 

Dizinin son kitabı Darağacı romanıdır. Roman Yıldırım Bayezid'in Boğazda bir hi­sar yaptırmasıyla başlar. Şeyh Bedrettin Sakız'dan ayrılır. Torlak Kemal, Börklüce Mustafa ve keşişin, kendisinden habersiz bir şeyler çevirdiklerini düşünmektedir.

 

Diğer taraftan yavaş yavaş Yıldırım Bayezid'le Timur'un aralan açılmakta, birbirle­riyle savaşmaya doğru tahrik edilmektedirler. Timur Sivas'a girer ve yağma eder. Niha­yet iki ordu Ankara Çubuk Ovası’nda karşılaşırlar. Anadolu birliklerinin dağılmaları ve Timur tarafına geçmeleri üzerine Yıldırım savaşı kaybeder ve Timur'a esir düşer.

 

Diğer taraftan bir problem daha ortaya çıkar. Her yerde ben kendi hâlinde bir Bedrettinem, diyen adamlar türemiştir. Bunlar aynı giyimde, aynı tavır ve görünüşte her yerde görünmektedirler.

 

Anadolu'da beylik kavgası başlamıştır. Anadolu parça parçadır ve kıyasıya bir kar­deş kavgası hüküm sürmektedir. Ümidi kalmayan Bâyezid intihar eder.

 

Şeyh Bedrettin, Musa Çelebi'nin kazaskeri olur. Devletin her kademesine Bedrettinli denilen adamlar tayin edilir. Mehmet Çelebi'nin Edirne'ye gelişi ve Musa Çelebi'nin yenilmesi üzerine Torlak Kemal'le Börklüce Mustafa Anadolu'ya kaçarlar. Orada halkı kışkırtmaya devam ederler. Torlak Kemal Manisa'da, Börklüce Mustafa Karaburun'da isyan çıkarırlar. Öldürülürler. Onların adamlarından olan Çeykel de Zağra'da öldürülür. Şeyh Bedrettîn yakalanır, yargılanır ve idam edilir.

Romanda beylikler döneminin bütün karışıklığı, kargaşası ve perişanlığı başarılı ve İsabetli tahlil ve yorumlarla verilmektedir. Anadolu'nun havası ayrıntılı olarak aktarıl­mıştır. 

Bu romanda yazar, halk masal ve hikâyelerinde görülen ve kullanılan vakalardan ve tiplerden de faydalanmıştır. Minnet Beyin tanınmamak için kendini ve Sefil Ali'yi siyah renge boyaması, Sefil Ali'nin kılık değiştirerek saraya girmesi gibi... 

Sultan Yıldırım Bâyezid

 

Feridun Fazıl Tülbentçi, Sultan Yıldırım Bâyezid romanında Bâyezid zamanını ele alır. Vaka, Bayezid'in Germiyanoğlu Süleyman Şahın kızı Devlet Hatun'la evlenmesiy­le başlar. Yıldırım ile Timur'un mektuplaşmaları, 1402'de yapılan Ankara Meydan Mu­harebesi, Yıldırım'ın Timur'a yenilişi, esir düşüşü ve intiharı anlatılır. Romanda Bi­zans'a da yer verilmiştir. Olay kahramanları sık sık Bizans'a gider gelirler. Bizans'la olan münasebetler ayrıntılı olarak anlatılır. Tarihî bilgiler çoğu defa dipnotlu olarak ve­rilmiştir. Bu eser, Osmanoğulları romanından daha fazla roman karakteri taşımaktadır. Vakalar oradaki gibi çok ve dağınık değil, daha sade, Yıldırım Bâyezid merkezli olarak işlenmiştir.


DELİ KURT – Hüseyin Nihal ATSIZ

 

Atsız, Deli Kurt romanında beylikler dönemini ele almıştır. Roman 1403 yılının sonlarında başlar. Yıldırım Bâyezid ölmüştür. Şehzadeler savaşı, bütün hızı ve acıma­sızlığıyla sürmektedir. Yıldınm Bayezid'in oğlu İsa Bey’in sipahisi Çakır Ağa, Beyin ka­rısı Bala Hatunu sütannesi Satı Kadın'ın evine getirir. Bala Hatun bir oğlan doğurur. Adı Murat konur. Köylüler Murat'a Deli Kurt adını verirler. Aradan zaman geçer. Mu­rat büyür, evlenir, çocuklan olur. O da Çakır Ağa gibi sipahilik mesleğini seçmiştir. Bir gün Çakır Ağa ile Bizans'a gider gelirler. Murat bu arada Satı Kadın'ın köyünde gördü­ğü Gökçen Kız'a âşık olur. Gökçen Kız Saman’dır. Yada taşı İle yağmur yağdırmakta, bazı hastalıkları otlarla tedavi etmektedir. Deli Kurt savaşa gider. Macarlara esir düşer. Üç yıl esarette kalır. Memleketine döndükten sonra tekrar savaşa gider. Bu savaşta Ev­ren ve Çakır Ağa şehit olurlar. Çakır'ın eşyalarını karıştırırken bazı mektuplar bulur ve kendisiyle ilgili hakikati öğrenir. Bu arada karısı bir oğlan doğurur. Murat ona İsa adını koyar. Varna Savaşı’na katılır. Döndükten sonra Gökçen Kız'la evlenecektir. Savaş ka­zanılır. Padişah II. Murat, ona geçici olarak Eskişehir Sancakbeyligine bakmasını söy­ler. Deli Kurt büyük bir heyecanla evine döner. Bir sel baskını olmuş, bütün ailesi, Gök­çen Kız, Satı Kadın boğulmuşlardır. Deli Kurt atına biner, gayesiz, amaçsız, belirsiz bir yöne doğru gider.

 

Roman bir trajedi ile sona ermektedir. Bu haliyle roman Yunan trajedilerini andır­maktadır. Burada romancı, Osmanlı tahtına rakip olma ihtimali bulunan şehzade soyu­nun yaşamaması gerektiğini düşünmüş olmalıdır. Bu romanda da Bizans vardır. Gökçen Kız ve annesi Esen Börü diğer romanlardaki kadın tiplerine benzerler. Samanlık ağır ba­sar. Romanda kaval vasıtasıyla Gökçen Kız'la Deli Kurt haberleşirler. Romanda esrarlı bir hava vardır. Bu, öbür romanlarda bulunmaz. Çakır Ağa’nın annesinin hayali yüzünü göstermez. Yazar bu durumu, insanoğlunun her şeyi bilmesi gerekmez diye ifade eder. Gökçen Kız tiplemesi de bu esrarlı havanın başka bir yönüdür.

 

AĞUSTOS BAŞAĞI – Sevinç ÇOKUM

 

Sevinç Çokum, Ağustos Başağı adlı romanında Millî Mücadele yıllarım anlatmıştır. Burada Osmanlı Devletinin kuruluş dönemine ait bazı unsurları bir motif olarak kul­lanmıştır. Vaka İstiklâl Harbi’nin Söğüt Cephesi’nde geçmektedir. Yazar bu mekânı özel­likle seçmiştir. Bu mekân vasıtasıyla, Millî Mücadele ile Osmanlı Devleti’nin kuruluşu arasında bağ kuran yazar, bunu romanının ilk sayfasında kahramanının ağzından şöyle dile getirir:

 

"Osmanlı Devleti’nin beşiğidir Söğüt. Doğduğu, kök saldığı yerdir. Bi­lir misin, Millî Mücadele’de ilk düzenli ordu birlikleri burda kurulmuş. Yani devlet burda ikinci defa dal budak salmış. Bereketli, kutlu bir yer­dir anlayacağın."

 

Romanda, Millî Mücadelenin Söğüt cephesi anlatılırken sık sık Osman Gazi dönemi hatırlatılır. Bunlar, yeni kurulan Türk devletinin sembolü olurlar. Orhan Gazi Camii, Edebali'nin beyaz evi, türbesi, Ertuğrul Gazi Türbesi gibi mekâna ait unsurlar, Osman ve Orhan Beyler gibi tarihî şahsiyetler, Ertuğrul Gazi'yi anma törenleri gibi sembolik unsurlardır. Böylece tarihî şahsiyetler yalnız kendi devirlerinde geleceğe hükmedecek büyük bir devletin temellerini atmakla kalmazlar, altı yüz yıl sonraya da taşman, yön ve­ren birer sembol, birer manevî kurtarıcı hâlini alırlar. Söğüt insanı, gücünü kuvvetini Er­tuğrul, Osman ve Orhan Beylerden alır. Söğüt'ün Rum bacıları İstiklâl Savaşı’nın mer­mi taşıyan, kağnı süren kadınları olarak yeniden dirilirler. Burada tarihî şahsiyetlerin ak­tif bir rol oynadıklarına da dikkat çekmek lâzımdır. Onlar uzun yıllar önce ölen insanlar olmaktan çıkmış, yaşayan, hatta savaşan şahsiyetler gibi yol ve yön gösterici olmuşlar­dır. Millî Mücadele âdeta onların kemiklerini sızlatmamak için yapılır ve kazanılır. On­lar, yattıkları yerden dünyayı yönetirler. Söğütlülere güç kaynağı olurlar, güç verirler. Yazar, Söğüt Kuva-yı Milliyesi’nin kurulmasını, Söğütlülerin azmini ve metanetini, dire­nişini hep bu heyecanla anlatır ve işler. Olay kahramanlarından birinin adının Osman ol­ması, ona "Kara Osman" denmesi, yazarın bağlantıyı daha sıkı bir şekilde hatırlatmak istemesinin bir sonucudur. Roman boyunca Osman Gazi'nin zamanında olduğu gibi Sö­ğüt'ten Bursa'ya ve Bilecik'e gidilir.

 

Romanda bir diğer motif "Söğüdün erenleri" türküsüdür. Bu türkü de tarihî ba­kımdan o kadar eski olmamakla beraber, muhteva bakımından kuruluş döneminin Kum­ral Dede, Şeyh Edebali gibi dervişlerini hatırlatacak niteliktedir. Ayrıca kahramanların çömlekçilik, demircilik yapmaları eski millî ve geleneksel Türk sanatlarına ve meslek­lerine bağlanır.

 

Ayşe Ana Söğüt bacılarından biridir. O, bacılar bölüğünün başında erkeklerle birlik­te düşmana karşı savaşır. Kadınlarla konuşurken Osmanlı'nın ilk günlerini hatırlatır. Ayşe Ana kadınları toplar ve onlarla şöyle konuşur:

 

"... Şimdi düğünde bayramda değiliz. Acılı gündeyiz. Kendi ocağını tüttürmüşsün, bunun kimseye faydası yok! Memleketin ocağı tütmeli, bacılar... Bunun için de aşınızı bezinizi esirgemeyin ordudan. Yoksa iki elim yakanızdadır! Şu tüfeği boşuna vermediler bana. Yakarım bil­lahi! Eğer kulağıma 'Söğüdün kadınları ocak başlarında pinekliyorlarmış' diye bir söz gelirse, vay halinize..."

 

"Osmanlının ilk günleri gibi bacılar. İşte yeniden filizlendik! Hem de aynı mekânda. Söğüt'te..."

 

Bu sözlerde kararlılık ve cesaret hâkimdir. Asırlar öncesinden gelen bu hâkim tavır, sanki Osman Bey zamanındaki Aybüken Ebenin, Bacıbey’in konuşmasıdır. Yazar, bu ta­rihten gelme izlenimini, hem sözlerinin muhtevasıyla, hem de üslubuyla vermektedir.

 

Romanda, üzerinde durulacak bir başka nokta, rüya motifidir. Efendi Hafız rüyasın­da Ertuğrul türbesindeki mumların söndüğünü ve türbenin karanlığa gömüldüğünü görmüştür. Söğüt'ün işgalini haber veren bu rüya, hem rüya motifinin kullanılmasıyla, hem de muhtevasıyla Osmanlı'nın kuruluş devrinin İlk yıllarına bağlanır.