14.YÜZYILDAN 19. YÜZYIL ORTALARINA KADAR OSMANLI EDEBİYATI ( HALK ŞİİRİ )

Halkın ortak beğeni ve değerlerini yansıtan bir edebiyat geleneği olan halk şiirinin belli başlı özellikleri şunlardır:

1.Gerek yapı gerekse de tema bakımından İslami­yet öncesi Türk şiir geleneğiyle benzerlikler gösterir.

2. Bu şiir geleneğinde eser verenlerin birçoğu, dü­zenli bir eğitimden geçmemiştir. Bu kişiler, hal­kın içinden gelip onların ortak duyarlıklarını yansıtmayı amaçlamışlardır.

3. Halk şiiri yüce, yüksek ve ideal olandan çok hayatın gerçeklerine yönelik bir şiirdir. Dola­yısıyla bu şiirlerde soyut öğelerden çok somut öğelerin, hayalî güzellerden çok gerçek güzel­lerin, olağanüstü olay ve olgulardan çok günlük hayatın gerçeklerinin ağır basması söz konu­sudur.

4. Özellikle anonim halk şiiriyle âşık tarzı halk şiiri, genel olarak okuma yazma bilmeyen, ekonomik durumu çok iyi olmayan, hayatın zorluklarıyla mücadele etmek zorunda kalan, edebiyat estetiğinden çok; ince bir sezgi, duyuş, algılama ye­teneğine sahip sıradan Anadolu insanının zihniyet dünyası çevresinde gelişmiştir.

5.Halk şiiri, sözlü gelenek içinde, çoğunlukla da irticalen (birdenbire ve içine doğduğu gibi söy­leyerek) oluşturulmuş; sonraki kuşaklara da ço­ğunlukla sözlü gelenek yoluyla ulaştırılmıştır.

6. Şairlerin, şiirlerini zamanında yazıya geçirme­meleri bu şiirlerinin birçoğunun zamanla unutulmasına neden olmuştur. Bir şiirin Anadolu'nun farklı yörelerinde farklı varyantlarının bulunma­sının en önemli nedenlerinden biri budur.

7. Divan şairleri, şiirlerini çoğunlukla kendi irade­leriyle oluşturdukları divanlarda toplamış, ya­ni şiirlerinden bir seçme yaparak beğendiklerini yazıya geçirmişlerdir. Halk şiiri, yazılan bir şi­ir olmaktan çok söylenen bir şiir olduğu için bu şairlerin hayattayken kendilerine ait şiirle­ri bir araya getirmeleri mümkün olmamıştır. Bu şiirler çoğunlukla başkaları tarafından cönk ve mecmualarda bir araya getirilmiştir. Mecmua ve cönkler sadece bir şairin şiirlerinin toplan­dığı eserler değildir. Bunlar, mecmua ve cönkleri oluşturan kişilerin kendi zevk ve ilgilerine gö­re farklı kişilerden seçtikleri şiirlerden oluşan bi­rer şiir antolojisi gibidir. Cönkler, aşağıdan yu­karıya, mecmualar ise sağdan sola açılır. Cönk­ler, halkımızın gerçek folklorunu göstermesi ba­kımından mecmualardan daha önemlidir. Çün­kü mecmualar, düzenli bir eğitimden geçmiş, bu arada Arap ve İran şiirlerini öğrenmiş, dolayısıy­la halk edebiyatı şiir geleneğinden az çok uzak­laşmış halk şairlerinin (kalem şuarasının) şiirle­rinin toplandığı antolojilerdir.

8. Halk şiirinde kimi zaman Arapça ve Farsça ke­limeler çok kullanılmışsa da bu şiir geleneğinde genel olarak halkın günlük konuşma dili kulla­nılmıştır.

9. Özellikle anonim halk şiiriyle âşık tarzı halk şii­rinde Türkiye Türkçesinin ortak kelimelerinin ya­nı sıra yöresel kelime ve deyimler de kullanıl­mıştır.

10.Halk şiirinde divan şiirindeki kadar olmasa da söz sanatlarına ve kalıplaşmış söyleyişlere yer verilmiştir.

11. Halk şiirinde anlatım içten, canlı ve yalındır.

12. Halk şiirinde mâni, koşma, türkü, semai gibi nazım biçimleri kullanılmış; şiirler temaları bakımından güzelleme, koçaklama, taşlama, ne­fes gibi adlar almıştır.

13. Halk şiirinde aşk, ayrılık, sevgiliye özlem, doğa güzelliği, toplumsal olaylar, ölüm, yiğitlik, din, ta­savvuf vb. temalar ele alınmıştır.

14. Şiirlerde birim değeri genellikle dörtlüktür.

15. Şiirler, hece ölçüsüyle söylenmiş, en çok 7, 8, 11'li kalıplar kullanılmıştır. Divan şiirinden etki­lenmeler sonucunda bazı şairler aruz ölçüsünü de kullanmıştır.

16. Genellikle yarım ve cinaslı kafiye kullanılmıştır. Halk şiirinde özellikle kafiye ve ölçü bakımından divan şiirindeki kuralcılık ve mükemmelliğin bu­lunmadığı söylenebilir. Söz gelimi 8'li hece ölçü­süyle oluşturulmuş bir halk şiirinin kimi dizeleri 7 ya da 9 heceli olabilir, iki dizesinde tam kafiye­nin kullanıldığı bir dörtlüğün üçüncü dizesinde ancak yarım kafiye oluşturabilecek bir ses bulu­nabilir. Çünkü halk şairlerinin çoğu, bırakın ölçü ve kafiye konusunda bilgi sahibi olmayı, okurya­zar bile değildir.

17. Şiirler genellikle belli bir ezgiyle söylenmiştir.

18. Halk şiiri geleneği üç ana kolda ilerlemiştir. Bu gelenekler şunlardır:

a) Anonim halk şiiri

b) Âşık tarzı halk şiiri 

c) Dinî-tasavvufi halk şiiri 


A) ANONİM HALK ŞİİRİ  

Söyleyeni belli olmayan, halkın ortak malı olmuş şiirler, anonim halk şiiri geleneği içinde ele alınır. Mâni ve türkü, bu şiir geleneğindeki en önemli nazım biçimleridir. 


Mani

Mâninin belli başlı özellikleri şunlardır:

1. Genellikle hece ölçüsünün 7'li kalıbıyla söyle­nir.

2. Genellikle dört mısradan oluşur. Mısra sayısı 14 e kadar çıkan mâniler de vardır.

3. Dört dizeden oluşan mânilerin kafiye dizilişi aaba şeklindedir. Bazı mânilerin kafiye dizilişi abcb şeklindedir.

4. Mânilerde aşk, gurbet, kıskançlık, kırgınlık, doğa olayları vb. temalar ele alınır.


5. Mânide asıl anlatılmak istenenler genellikle son iki mısrada verilir. İlk iki mısra ise daha çok kafiye oluşturma kaygısıyla düzenlenir. Bu tür mânilerde ilk iki mısraya doldurma mısra denir. Sadece birinci dizesi doldurma mısra olan mâniler de vardır:









Bazı mânilerde asıl vurgulanmak istenenler son iki dizede belirtilmişse de ilk iki dizenin de üçüncü ve dördüncü dizelerle yakın bir anlam ilişkisi vardır:

6. Çeşitli tören ya da günlerde mâni söylemek bir geleneğe dönüşmüştür. Mâni söyleyenlere halk arasında mânici, mâni yakıcı, mâni düzücü gibi adlar verilir. 

7. Mâniler belli bir ezgiyle söylenir.

8. Bazı mânileri kimlerin söylediği bellidir. Bu tür mâ­nilerde şairlerin mahlaslarına rastlamak da müm­kündür.

9. Dört çeşit mâni vardır:

-Düz mâni (Tam mâni)

-Cinaslı mâni (Kesik mâni)

-Artık mâni (Yedekli mâni)

-Karşılıklı mâni (Deyiş)

- Düz mâni (Tam mâni): Dört mısradan oluşan, bütün mısraları 7'li hece ölçüsüyle söylenen, kafiye düzeni aaba şeklinde olan mânilerdir.

- Cinaslı mâni (Kesik mâni): Cinaslı kafiyenin bulunduğu mânilerdir. Bu tür mânilerde ilk mısranın hece sayısı genellikle yediden azdır. Cinaslı mânide mısra sayısı dörtten fazla olabilir.

- Artık mâni (Yedekli mâni): Düz mâniye başka dizeler eklenerek oluşturulan mânilerdir. Bu tür mâni­lerde asıl kafiye değişmez. Cinaslı mânide de dörtten çok mısranın bulunabileceğini söylemiştik. Artık mâni­yi bu tür mânilerden ayıran özellik, artık mânide cinaslı kafiyenin genellikle bulunmaması ve artık mâninin ilk mısrasının da bir anlam taşımasıdır.

- Karşılıklı mâni (Deyiş): İki kişinin karşılıklı söyledikleri mânilerdir. Bu tür mâniler için Doğu Karadeniz bölgesinde karşı-beri terimi kullanılmaktadır.


Türkü

Türkü nazım şeklinin özellikleri şunlardır:

1.Türküler hece ölçüsünün bütün kalıplarıyla söylenebilir. En çok tercih edilenler hece öl­çüsünün yedili, sekizli ve on birli kalıplarıdır.

2. Bir türkü iki bölümden oluşur: Bent ve bağ­lantı (kavuştak). Bent, türkünün asıl sözle­rinin bulunduğu bölümdür. Bağlantı ise her bendin sonunda yinelenen nakarat bölümü­dür.

3. Bentler ve bağlantılar kendi içlerinde kafiye­lidir.

4. Türküler, başlangıçta sahibi belli ürünlerdir. Ancak zamanla türkülerin asıl sahipleri unu­tulmuş ve sözlü gelenek içinde farklı coğraf­yalara yayılarak anonim nitelik kazanmıştır.

5. Bazı türkülerin sözlerinde ve ezgilerinde za­manla birtakım değişiklikler meydana gel­miştir. Bu değişiklikler, kimi zaman bir türkü­nün ilk hâlinden tamamen uzaklaşmasına ve başka bir türkü gibi değerlendirilmesine ne­den olmuştur.

6. Kimi türküler, halk hikâyelerindeki manzum bölümlerden ve saz şairlerinin şiirlerinden oluşturulmuştur.

7. Âşık edebiyatı içinde de türkü nazım şeklini kullanarak şiir söyleyen şairler vardır.

8. Türküler üç açıdan sınıflandırılır:

- Yapılarına göre

- Temalarına göre

- Ezgilerine göre

Yapılarına göre sınıflandırmada türkünün bentlerinin mısra sayı­sı esas alınır. Bu bağlamda tür­küler beş gruba ayrılır:

- Bentleri bir mısra olan türküler

- Bentleri iki mısra olan türküler

- Bentleri üç mısra olan türküler

- Bentleri dört mısra olan türküler

- Karşılıklı söylenen türküler

Türküler "bağlantılarına göre de sınıflandırılabilir. Örneğin bentleri iki mısra olan türküler kendi içlerinde şu şekilde sınıflandırılır:

- Sadece iki mısralık bentlerden oluşup bağlantıları olmayan türkü­ler

- Bağlantıları bir mısra olan türküler

- Bağlantıları iki mısra olan türküler

- Bağlantıları üç mısra olan türküler

- Bağlantıları dört mısra olan türküler

- Bağlantıları beş mısra olan türküler

- Bağlantıları altı mısra olan türküler

- Bağlantıları yedi mısra olan türküler

- Bağlantıları sekiz ya da daha çok mısra olan türküler

- Bağlantıları mısra sonlarında ve mısra aralarında olan türküler


B) AŞIK TARZI HALK ŞİİRİ

"Saz şairi, halk şairi, çöğür şairi, meydan şairi" gibi isimlerle de anılan âşıkların oluşturdukları şiirler, bu gelenek içinde değerlendirilmektedir. Bu şiir gele­neğinin belli başlı özellikleri şunlardır:

1. Âşık tarzı halk şiiri, özellikle yapı ve ahenk un­surları bakımından İslamiyet öncesi Türk şiiri­nin devamı niteliğindedir. 

2. Âşıklar, usta-çırak geleneği içinde yetişen kişi­lerdir. 

3. Saz şairliği, aynı zamanda kazanç getiren bir uğraştır. Âşıklar, gerek şöhret gerekse de para kazanmak için köyünden ayrılan, gezgin yaşa­yan dolayısıyla da şiirlerinde sık sık ayrılıktan ya­kınan, gurbette şahit oldukları olaylardan, bura­larda gördükleri güzellerden söz eden kişilerdir. Âşıkların böyle bir yaşam tarzını seçmeleri, onla­rın, içinde olağanüstülüklerin de yer aldığı çeşit­li halk hikâyelerinin kahramanları (Âşık Kerem, Ercişli Emrah vb.) olmalarını sağlamıştır. 

4. Bu edebiyat geleneğinde eser veren kişilerle il­gili şöyle bir inanış vardır: Şair, uyku ile uyanık­lık arasındayken bir düş görür. Yeşil sarıklı, ye­şil giysilere bürünmüş bir pir gelip şairin başına dikilir ve ona üç dolu aşk badesi sunar: Bunlar­dan biri Allah, biri pirler, biri de dünyada ve ahi- rette sevdasını çekeceği güzel kız içindir. Bu üç doluyu içen âşığın dili çözülür, sazı ile sözü yol­daş olur; âşık, doğaçlama yoluyla şiirlerini söy­lemeye başlar. Pir, ona seveceği güzelin yüzü­nü de gösterir. Âşık da o andan itibaren o güze­lin peşinde bitip tükenmez bir yolculuğa başlar. 

5. Âşıkların bir kısmı köylerde, bir kısmı konargöçer aşiretler içinde, bir kısmı asker ocaklarında, bir kısmı da kasaba ve şehirlerde yaşamış ve ürün vermiştir.

a)Köy şairleri: Bunlar ömürlerinin tümünü ya doğdukları köy ve o köye komşu köylerde geçir­miş ya da bazı yakın şehir ve kasabaları da gör­müşlerdir. Çok önemli bir bölümü okuma yaz­ma bilmeyen bu âşıklar, şiirlerinde köy kültürü­nü yansıtmış, köylülerin çeşitli duyarlıklarını on­ların anlayabileceği bir dille anlatmış, şiirlerini aruz ölçüsünü kullanmadan doğaçlama söyle­mişlerdir. Köy şairleri, şiirlerinde halk söyleyişle­rine ve deyimlere yer vermiş, dolambaçlı yolla­ra, sanatlı ifadelere başvurmamışlardır. Bu şair­lerin en önemlileri şunlardır: Pir Sultan Abdal, Kağızmanlı Hıfzı, Âşık Veysel, Sümmanî.

b) Konargöçer şairler: Bu şairler Anadolu'nun güneyinde, Toroslarda göçebe yaşayan Türk­men/Yörük boyları içinde yetişmiştir. Şiirleri bir­çok bakımdan köy şairlerinin şiirlerini anımsatan bu şairlerin en önemlileri Karacaoğlan ile Dadaloğludur. Karacaoğlan'ın şiirlerinde gerçek yaşam sahneleri, gerçek doğa tasvirleri, giyim kuşam ve süslenişi iyice belirlenmiş gerçek gü­zeller, onlarla geçirilmiş maceralar, geçit vermez dağlar, at üzerinde gidilen uzun yollar, dostlarla sözleşmeler ve dargınlıklar somut şekilde işlenmiştir. Dadaloğlu ise Osmanlı'nın göçebe Türk­menleri yerleşik hayata geçirmek istemesine karşı çıkmış, daha çok epik anlatımlı şiirler söy­lemiştir.

c)Kasaba ve şehir âşıkları (Kalem şuarası): Şehir ve kasabalara, hatta İstanbul gibi büyük şehirlere gelerek buralardaki âşık kahvelerinde toplanan, kimi medresede kimi de tekkede ye­tişen, divan şairlerine özenerek onlar gibi şiir yazmayı amaçlayan şairlerdir. Bu şairlerin bazı­ları divan sahibi de olmuştur. Bazen hece bazen de aruz ölçüsünü kullanan bu şairler, saz şairle­rinin saf gerçekçiliğini ve yalın anlatımını bırak­mış, divan edebiyatını da tam benimseyememiş, ara yerde kalmışlardır. Şehirlerde oturdukları ve okuma yazma bildikleri için bu şairlerin şiirlerinin birçoğu günümüze kadar ulaşmıştır. Bayburtlu Zihnî, Erzurumlu Emrah, Âşık Ömer, Gevherî ve Dertli, bu tarz şiir söyleyen ve yazan şairle­rin en önemlileridir.

d) Asker şairler: Yeniçeri Ocağında yetişen bu şairler; şiirlerinde güçlüklerle dolu serhat hayatı­nın, akınların, küçük savaşların yankılarını; şe­hit arkadaşlarının acısını, elden giden yurtların hüznünü, kazanılan zaferlerin gururunu dile ge­tirmişlerdir. Bu tarz şairlerin en önemli temsilcisi Kayıkçı Kul Mustafa'dır. 

6. Âşık tarzı halk şiiri ürünleri, kendilerine özgü ez­gilerle söylenmiş, bu ezgilerin oluşturulmasında Türk halk müziğinin en önemli enstrümanı olan ve "çöğür, cura, bozuk, bağlama, divan" gibi çe­şitleri bulunan sazdan yararlanılmıştır.

7. Âşıklar, şiirlerini sözlü gelenek içinde oluştur­muş, bu şiirlerin sonraki zamanlara aktarılması da çoğunlukla bu şekilde olmuştur.

8. Âşık tarzı halk şiirinde birim değeri dörtlüktür. Şiirlerin çoğu hece ölçüsüyle söylenmiştir.

9. Âşık tarzı halk şiirinde daha çok yarım kafiye kullanılmış, bazen sadece rediflerle ses benzer­liği sağlanmıştır.

10.   Edebî sanatlardan en çok benzetme ve açık is­tiare kullanılmıştır.

11. Âşık tarzı halk şiirinin en önemli teması aşktır. Diğer önemli temalar şöyle sıralanabilir: Hasret, doğa, yiğitlik, ölüm, toplum sorunları, din, za­mandan şikâyet.

12. Bu şiir geleneğindeki nazım şekilleri koşma, se­mai, varsağı ve destandır.

13. Âşık tarzı halk şiiri ürünleri, temalarına göre şu nazım türleriyle adlandırılmıştır:

- Güzelleme: Daha çok lirik ve pastoral bir anlatıma sahip; aşk, doğa gibi temaların ele alındığı şiirlerdir. Bu şiirler divan edebiyatında en çok gazel, İslamiyet öncesi Türk şiirinde de koşukla benzerlik gösterir.

- Koçaklama: Epik bir anlatımla yiğitlik, kah­ramanlık, savaş vb. temaların ele alındığı şiir türüdür.

- Taşlama: Satirik bir üslupla bir kişi ya da topluluğun bozuk, beğenilmeyen yönlerinin

dile getirildiği şiirlerdir. Bu şiirler divan edebiya­tındaki hicviyelerle tema yakınlığı gösterir.

- Ağıt: Sevilen bir kişinin ölümünden ya da büyük afetlerde yaşanan toplu kayıp ve yıkım­lardan duyulan üzüntünün dile getirildiği lirik ya da didaktik anlatımlı şiirlerdir. Ağıt, divan ede­biyatında mersiye, İslamiyet öncesi Türk şiirin­de de saguyla benzerlik gösterir.


Koşma

Koşma, âşık tarzı halk şiirinin en çok kullanılan nazım şeklidir. Genellikle 3-5 dörtlükten oluşan, he­ce ölçüsünün 11'Ii kalıbıyla söylenen koşmanın ka­fiye düzeni çoğunlukla şöyledir:

abab cccb dddb eeeb fffb ...

abcb dddb eeeb fffb gggb ...

aaab cccb dddb eeeb fffb ...

Kendilerine has ezgilerle (Acem koşması, An­kara koşması, Sivrihisar koşması, bülbül koşması, Gevherî vb.) söylenen koşmalar, yapısal farklılıkları­na göre şöyle sınıflandırılır:

- Koşma-şarkı

- Tecnis

- Musammat koşma

- Ayaklı koşma

- Zincirleme (Zincir-bend)







Semai

Kendine özgü bir ezgisi olan semainin 8'li hece ölçüsüyle oluşturulması dışında yapı ve ahenk özellikleri bakımından koşmadan önemli bir farkı yoktur.

A. Metin ve zihniyet: Bu metin, bazı din adamları­nın "Saz, şeytan icadıdır; onu çalmak ve dinlemek günahtır." görüşünü ileri sürdükleri bir dönemde oluşturulmuştur. Şair, bu görüşe karşı çıkmış ve kendi gerekçelerinden yola çıkarak saz çalmanın günah olmadığını ortaya koymaya çalışmıştır.Şiirden anlaşıldığı kadarıyla söz konusu dönemde bazı din adamlarının görüşleriyle şairin de içinde bulunduğu bir kesimin düşünceleri çeliş­mektedir. Burada dikkati çeken nokta, saz çalma­ya karşı çıkanların da taraftar olanların da düşün­celerini dinî gerekçelere dayandırmaya çalışmala­rıdır. Nitekim şair "Şeytan bunun neresinde'' der­ken bile aslında dinî değerleri bildiğini ve önemse­diğini belirtmek istemektedir. Bu durum, söz konu­su dönemde Islâmi değer ve kabullerin hayatın her alanında etkili olduğunu göstermektedir. 

B. Şiirde yapı: Bu metin semai nazım biçimiyle oluşturulmuştur. Metnin birim değeri dörtlük, birim sayısı altıdır. Şiirin kafiye düzeni şöyledir: aaaB cccB dddB eeeB fffB gggB

C. Şiirde tema: Bu metin, "Saz çalmak ve dinle­mek günah değildir." düşüncesini desteklemek için oluşturulmuş, bu da, şiirde didaktik ve sati­rik öğelerin hâkim olması sonucunu doğurmuştur. Bu semai, nazım türü bakımından bir taşla­madır.

Ç. Şiir dili: Bu semai, coşku ve heyecanları di­le getirmekten çok, bilgi vermek ve kanıları değiştirmek amacıyla oluşturulmuştur. Bu durum, şiirde anlaşılır ve yalın bir dilin kullanılması sonu­cunu doğurmuştur. Şiirde, edebî sanat yapmaya özenilmemiş, saz çalmanın günah olmadığı, espri­li bir dille kanıtlanmaya çalışılmıştır.

D. Şiirde ahenk: Bu şiir 8'li hece ölçüsüyle (4+4 duraklı) oluşturulmuş, şiirde daha çok yarım kafiye ve redif kullanılmıştır. Şiirin belli bir ezgisinin ol­ması, metnin ahenkli olmasına katkı sağlamıştır.

E.Şiirde gerçeklik ve anlam: Şiirde sosyal ve kül­türel yaşamla ilgili bir sorun ele alınmış; bu soruna gerçekçi ve esprili bir bakış açısıyla yaklaşılmıştır.

F. Şiir ve gelenek: Bu metin, âşık edebiyatının bir kolu olan semai söyleme geleneği bağlamında oluşturulmuştur.

G. Yorum: Bu şiirde, bir taraftan sazın özellikleriy­le ilgili bilgiler verilip saz çalmanın günah olmadığı düşüncesi işlenmiş, bir taraftan da karşılaştırmalar ve dokundurmalar yoluyla saz çalmanın günah ol­duğunu iddia eden kişiler eleştirilmiştir. Şairin tek amacı, saz çalmanın sakıncasız bir eylem olduğu­nu anlatmak değildir. O, sazın türlü özellikleri hak­kında bilgi verip bunun şeytanla bir ilgisi olmadığı­nı ortaya koyarken kendisini eleştirenlere de "Asıl sizin şeytanla benzerliğiniz var!" demek istemek­tedir. Şiirin özellikle üçüncü dörtlüğü bu düşünce üzerine kurulmuştur.

Ğ. Metin ve şair: Dertli 1772'de Bolu'nun Yeni­çağa ilçesine bağlı Şahnalar köyünde doğmuştur. Babasının ölümünden sonra buradan ayrılıp İstan­bul'a giden, orada çeşitli sıkıntılarla karşılaşınca Konya'ya yerleşen Dertli, daha sonra Mısır'a git­miş, orada on yıl kalmıştır. Bunca hasretten son­ra köyüne dönüp evlenen şair, başına buyruk ya­şayışından ötürü köyünde duramamış, kalan öm­rünü sazı omzunda Ankara, Sivas, Amasya, Çan­kırı gibi saz şairlerine değer verilen yerlerde dola­şarak tamamlamış, 1845'te Ankara'da ölmüştür.


Dertli, divan edebiyatına özenen şairlerden biridir. Bu durum onun hece ölçüsüyle yazdığı şiir­lerinde diğer saz şairlerine göre daha fazla Arap­ça ve Farsça kelime kullanmasına neden olmuş­tur. Dertli, divan şairlerine özenmiş ama onların al­dığı eğitimi almamıştır. Böyle olunca da aruz ölçü­süyle yazdığı şiirlerde birçok dil ve yapı bozuklu­ğu ortaya çıkmıştır. Kalem şuarasından olmasına rağmen Dertli'nin buraya aldığımız semaisinde divan edebiya­tının etkileri yok denecek kadar azdır.


Varsağı

8'li hece ölçüsüyle söylenmesi dışında yapı ve ahenk özellikleri bakımından koşmadan farkı olmayan varsağının kendine özgü bir ezgisi vardır. Varsağının ilk dörtlüğünde yiğitlik havası taşıyan behey, bre, hey, hey gidi vb. ünlemler kullanılır.


Destan

Âşık tarzı halk şiirinin en uzun nazım biçimi olan destan -kimi destanlarda dörtlük sayısı 100'ü geçmekte­dir- hece ölçüsünün 11'li ya da 8'li kalıbıyla söylenen dörtlüklerden oluşur. Destan nazım biçiminde kafiye düze­ni genellikle şöyledir:

abab cccb dddb eeeb fffb ...

abcb dddb eeeb dddb eeeb ...


Destanların kendilerine özgü ezgileri vardır. Bu metinlerde genellikle anlatılması uzun süren savaş, ayaklan­ma, kıtlık, deprem, yangın gibi toplumu etkileyen önemli olaylarla cimrilik, korkaklık, mirasyedilik gibi eleştirilen ya da gülünç bulunan durumlar ele alınmıştır. Bazı destanlarda ise bilgi verme amacı ön plana çıkmıştır. Bu tür şiir­lerle milletlerin başından geçen önemli olayların olağanüstülükler ve mitler ekseninde anlatıldığı epik me­tinler olan destanlar (llyada, Şehnâme, Kalevala, Nibelungen, Ramayana vb.) farklı ürünlerdir.




C. DİNÎ-TASAVVUFÎ HALK ŞİİRİ 


Tasavvuf düşüncesine bağlı kişilerin dinî ve tasavvufi temalarda söyledikleri ve yazdıkları şiirler, bu şiir geleneğini oluşturmuştur. Bu şiir geleneğinin en önemli özellikleri şunlardır:


1. Bu gelenekte şiir, sanatsal bir uğraştan çok tasavvufi düşünceyi yaymada, benimsetmede ve geliştirmede bir araç olarak düşü­nülmüştür.

2. Bu şiir geleneği, divan edebiyatı ve âşık ede­biyatına göre daha çok kişiye hitap etmiştir.

3. Bu şiir geleneği tarihsel süreçte toplumsal bir işlev görmüş, özellikle Moğol İstilasının ve Orta Asya'dan Anadolu'ya göçlerin de­vam ettiği yüzyıllarda toplumda dirlik ve dü­zenin oluşmasını sağlayarak Anadolu coğ­rafyasının vatanlaştırmasına katkıda bulun­muştur.

4. Dinî-tasavvufi halk şiirinde halkın genelinin anlayabileceği bir Türkçenin kullanılmasına özen gösterilmiştir.

5. Bu şiir geleneği Türkler Anadolu'ya gelme­den önce başlamıştır. Dinî-tasavvufi halk şi­irinin kurucusu Hoca Ahmet Yesevî, bu şiir geleneğinin ilk ürünleri de Hoca Ahmet Yesevî'nin hikmetleridir.

6. Dinî-tasavvufi halk şiirinde yaygın olarak hece, zaman zaman da aruz ölçüsü kullanılmıştır.

7. Bu şiir geleneğinde divan edebiyatı nazım şekillerinden en çok gazel ve mesnevi; âşık edebiyatı nazım şekillerinden de en çok koş­ma ve semai kullanılmıştır.

8. Şiirler çoğunlukla tekkelerde zikir esnasında belli bir ezgiyle söylenmiştir.

9. Dinî-tasavvufi halk şiiri geleneğinin en önem­li nazım türü ilahidir. Nefes, devriye, nutuk, şathiye, methiye gibi nazım türleri de bu şiir geleneği içinde değerlendirilmektedir.

- İlahi: Allah'ı övmek, onun birliğini, yüceli­ğini, kudretini dile getirmek için söylenen şiirlerin genel adı.

- Nefes: Bektaşi-Alevi tekkelerinde oku­nan tasavvuf temalı şiirler.

- Nutuk: Tarikata yeni girenlere tarikatın ilke, kural ve davranış tarzlarının öğretil­mesi için oluşturulan şiirler.

- Devriye: Yaratılışın başlangıcı ve sonu­nun, varlığın nereden gelip nereye gittiği­nin ve bu ikisi arasındaki aşamaların ne­ler olduğunun tasavvufi açıdan anlatıldı­ğı şiirler.

- Şathiye: Tasavvufla ilgili sırların ve his­sedişlerin, anlaşılması kolay olmayan im­gelerle dile getirildiği şiirler.

-Methiye: Tasavvuf büyüklerinin övüldü­ğü şiirlerdir.