EDEBİYAT VE GERÇEKLİK

Edebiyatın konusu insandır. İnsanın yaşamı, duygu, düşünce ve hayalleri, çevresiyle ilişkileri, toplum içindeki yeri, iç dünyasında ve toplumsal ilişkilerinde yaşadığı uyum, çelişki ve çatışmalar genel anlamıyla edebiyatın konusunu oluşturur.

Gerçek ve gerçeklik, somut olan varlık ve nesneler dünyası olarak açıklanabilir. Edebi metinler, insana, onun çevresine, dünyaya ait olan her türlü gerçekliği, duygu ve düşünce kavramlarıyla birleştirip kurmaca bir dünyada yeniden yaratarak oluşturur. Kurmaca dünya, gerçeklerden, gerçek olandan yola çıkılarak; gerçekle ilişki kurularak yaratılan hayal dünyası demektir.

Edebi metinlerde anlatılan olaylar, tanıtılan kişiler gerçek yaşamda olan, benzerleri bulunan ya da olma olasılığı bulunan türdendir. Ancak edebi metinler gerçeği değiştirip dönüştürerek yeniden yorumlar ve yaratır. Bu açıklamadan şunu anlıyoruz: Edebi metinler tamamen hayalî, hayal ürünü olan olay, kişi ve çevreleri anlatmaz, mutlaka özünde bir gerçeklik vardır; ancak o gerçek yazarın hayal dünyasında yeniden yoğrularak değiştirilmiş, böylece farklı bir gerçekliğe ulaşılmıştır. Buna “sanat gerçeği” veya “kurmaca gerçeklik” diyoruz.

Edebi metinler neden gerçeği düş gücüyle besleyerek değiştirir?

Bu soruya iki türlü cevap verebiliriz: Birincisi insanı, insana daha iyi tanıtmak ve anlatmak; ikincisi ise okurda belli bir güzellik, zevk, coşku ve hayranlık duygusu yaratmaktır. Günlük yaşamın içinde zorlanan, yorulan, bunalan ve sürekli aynı eylemlerde bulunmaktan sıkılan insanın, bu tekdüzelikten bir süreliğine de olsa kurtulması, bedeniyle birlikte ruhunu da dinlendirebilmesi, hayal gücünü kullanabilmesi, yaşamı daha anlamlı ve çekici bulması için edebi metinler kurmaca bir dünya yaratır. Yaşamı olanca gerçekliği ve doğal haliyle vermek, tekdüzeliği esere olduğu gibi taşımak insana ne zevk ne de heyecan verir. Her ne kadar edebiyat yaşamın gerçeği üzerine kurulsa da bu gerçekle bire bir örtüşmez, örtüşmesini istemek de insana bir şey kazandırmaz.

Örneğin Milli Edebiyat döneminde yazılan birçok roman Kurtuluş Savaşı’nı konu edinmiştir. Bu romanlarda anlatılan olaylar, kişiler ve mekânlar, o dönemi anlatan tarih kitaplarında da yer alır. Ancak tarihçi bunları anlatırken bilimsel bir bakış açısıyla, belgelere dayanarak kesin bilgiler aktarır. Romancı ise bu gerçekten yola çıkar, bu gerçeği kullanır, ama bunları tarihçi gibi bilimsel bir nesnellikle sunmaz. Bu gerçek, yazar tarafından yeniden kurgulanır, farklı bir biçimde yorumlanır ve romanın iç gerçeğine ulaşılır. Zaten okur da bir romancıdan tarihi bir gerçeği olduğu gibi yansıtmasını beklemez.

Kurmaca olan edebi metinlerde anlatılan her şeyin günlük hayatta benzerleri bulunacak diye bir kural da yoktur. Edebi metinlerin “kurmaca” olması, yalnızca yazarının hayal dünyasını işin içine katmasıyla oluşmaz. Sanattaki kurmaca, yazarın kendine özgü bir bakış açısı, dil ve anlatım oluşturmasıyla da ortaya çıkar.

Hayali en işlek bir yazar bile, özgün bir dil ve anlatım tarzı yaratamazsa anlattıklarıyla okurun ilgisini çekemez, onun düş gücünü harekete geçiremez, okuru o kurmaca dünyanın içine çekemez.