Ahmet YALÇINKAYA

AHMET YALÇINKAYA'NIN ÖZGEÇMİŞİ

1963 yılı Aralık ayında Giresun ‘da doğdu. İlk ve orta okulu Almanya ‘da okuduktan sonra Türkiye ‘de Kabataş Erkek Lisesi‘ni bitirdi. Boğaziçi Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi, Rutgers Üniversitesi, Blekinge Teknoloji Enstitüsü, Anadolu Üniversitesi ve Atatürk Üniversitesi gibi Türkiye, ABD ve İsveç üniversitelerinde lisans, yüksek lisans ve doktora seviyelerinde mühendislik, robotik, yönetim, işletme ve ilahiyat okudu. Çeşitli sektörlerde yönetici ve eğitimci olarak çalıştı. Özbekistan‘da, Namangan Mühendislik Pedagoji Enstitüsü İnformatik bölümünde ders verdi. Halen Türkmenistan ’da yaşamakta ve İsveç‘te araştırma, öğrenim ve eğitimciliğine devam etmektedir.

Başta Mavera, Kırağı, Harman, Avaz, Endülüs, Zaman, Al-Ahram Weekly, Impact International, Poezia, Carmina Balcanica, Yosh Kuch, Das Licht, Look ve Tanıtım olmak üzere Türkiye, Mısır, Almanya, ABD, Özbekistan, İngiltere ve Romanya ‘da yayınlanan birçok gazete ve dergide şiir, makale, deneme, mektup ve söyleşileri, şiir çevirileri ve çeviri yazıları yayınlandı. Birçok ödül aldı. Bazı edebiyat dergilerinin yayın kurulunda yer aldı veya temsilciliğini yaptı (1995-98), Kısa bir süre Mevsim dergisini çıkardı (1995).

Bir kısım şiirleri İngilizce, Özbekçe, Arapça, Tamilce, Türkmence, Azerice, Romence ve Almanca ‘ya çevrilerek yayınlandı.

Dağlarda Yer Yok (1997), Yetim Kalan Şiirler (2001), Yuragimning Ko’zyoshi (Özbekçe Seçme Şiirler “Yüreğimin Gözyaşı”, 2001), Özlem Sularında (2004, 2006) adlı şiir kitapları ile Poems of the Night (İngilizce Şiir Antolojisi, Richard Mildstone ile birlikte,2005) isimli şiir antolojisi yayınlandı.


Bunların dışında teknik ve yönetim konularında yayınlanmış eserleri de bulunmaktadır.
 

ŞİİRLERİNDEN SEÇMELER  

Dağ 

eteği başka halka, başka halkadır başı,

belli ki kendisine süs yapmıştır gümüşten.

koynunda toprak, çiçek, taş ve su arkadaşı;

heybeti sanki çıkmış masaldan veya düşten.


altında ince yollar bitmez tükenmez umut,

omzunda nefes alır gelen bilge fırtına... 

ellerinde aldırmaz bir kelebek gibi mut; 

dolaşır aklı gökte, özgürce, kana kana.


fakat o bile ürker insanın gizeminden, 

med cezir gibi aysar gözlerinden kızların.

kim suyla deler taşı, sade su verip tenden 

ve ışığını başka kim çeker yıldızların? ..

 

Hikâye 

zaman yaprak sarısıydı o gün

ve kadın ihanet doğurdu

sedeften
yedi bağbozumu yaşandı

çığlık çığlığa

yedi çağ devrilmişken

zaman aksak yürüyordu o gün

kan kırmızı olduğu söylense de

yılan doğdu birden

sular ağır ağır çekildi / yok düştü

o gün

pusuda karayeller

bir alevi boğdu zarifçe

ve durdu

salkımları beklermiş gibi durdu

yedi gün uyumayan değirmen

 

 Veda

Veda bir göçmen kuş kanadı desem,

Belki yürek delen bir şaşkın mermi…

Veda faniliğin soyadı desem;

Ömür bir lahzadan fazla sürer mi?

 

Kimleri tanırım bilmem kaç yıldır,

Hepsi göz kırpacak kadar yer tutar.

Veda vakti gelmiş gönlünü kaldır;

Zaman alır seni yabana atar…

 

Her ayrılık bir dert, bir yeni düğüm:

Acep aranılan çocukluk mudur?

Veda beyaz hüzün, asıl gördüğüm:

Hayat gözyaşıymış, çare yok mudur?

 

Sevgi  

saçına urgan desen

dolasan ruhuma

boynuma geçirsen

razıyım

 

bıçak diye tırnağını

sineme saplasan hayallerimi kessen

anılarımı bölsen

elimden alsan dünü, alsan yarını

razıyım

 

kirpiğine ok desen

ve vursan düşlerimi,

gecelerimi vursan

razıyım

 

gözlerin güneş diye

aklımı kavursa, sesimi dağıtsa

sormam neden, nasıl veya niye

pazara çıkarsa beni, satsa

razıyım

 

çünkü bir çift kanattır

gözlerinin alevi, huzurdur

can kuşumu

yedi kat semaya uçurur

 

Özlemin Yetişir Gel Diyemem 

sana gel diyemem

sen gibiyken gel diyemem

uzak iklimlerden çağırmam seni

korkular öncesinde

beni bulursan eğer

bülbülsüz bahçelerde

kaçarım

/ olur ya gülsüz yakalarsın

yaralarsın belki de /

açılırım artık denizlere

enginlere bakmam

/ olur ya gemim sana koşar

sana gelirim uzak iklimlere /

 

Ağacım Meyve Verdi Toprağımda Başak Var 

I. 

bir yorgun ağaç, sonbaharında

sararan yapraklarıyla

dalları kurumaya yakın

külrengi bulutların altında

bakır gökyüzüne çevirmiş yüzünü

intizarın çeşmesinden beslenen

ve malihulyaların

kaderinde çizgileri görünen

tükenmeye yüz tutmuş özsuyuyla

bir solgun ağaç

çağın sonbaharında

 

işte bu benim ağacım, bu benim

anlamaya çalışın

güneş, ay ve bazen yağmurlar

emin olun benim şahidim

onlar bilirler beni elbet

rüzgar da anlar beni bilin ki,

beni anlar nurdan ışık kapmış dalgalar

fakat siz

bu kadar konuşmazdınız eğer görseydiniz

gecenin örttüklerini

ve yaktığını gündüzün

bilseydiniz…

bilseydiniz neden geri gelmiyor giden

ağlardınız daha çok

gülmezdiniz

anlamaya çalışın beni lütfen

II.

bir kuru toprak ne kızıl ne beyaz

çölün fırtınası yüzünü yalayan…

sıcak olmasına sıcak ana gibi

fakat kuru

deniz bilmez, nehir tanımaz

mert ve engin bir kucağın sahibi

hayalinde okyanusa ulaşmak

çünkü biraz uzaktan tanır yağmuru

çölden emzirilen sarı ummandan

yeşili bilmez maviye kanamaz

bir rüzgar gibi geçer, kulaktan giren

ardında kalan

aslolan özlemdir çıplak ve duru,

hakikat hendeği aşmak

üstü bulanık kaygılar damar damar yayılan

zamana dibi doymaz…

 

bu benim toprağım, benim ocağım

lütfen anlamaya çalışın

ne beklesin sırasında bir bulut

bir çöl dikeninden, kara çalıdan

suya hasret toprağım

ne var kargaların şahı anladı

ve anladı heves, anladı umut

ne var ki anlamaz yine de yalan

ben hasret idim yaprağa herkes bilmeli

lütfen beni anlamaya çalışın

meyveye hasret idim

bir sırça sarayın kenarında saçağım,

dedim artık gidilmeli,

kaygılar gönlümden dağılın

III. 

ey alim anlat sana öğretilenleri

nasıl neden nerede…

anlat bildiğini at şu yükünü

anlat varı, yoğu ve Vareden ‘i

bilsinler bir doğuştur yeniden

yeni bir nefes her bâride

var olmanın ateşidir suyudur

kor içinde bekleyen çeliğe

anlat sabır neymiş tahammül nedir

ey alim işte bu karinedir

de ki işte sabır her gönlün aşı