SEMİHA AYVERDİ

Türk kadın romancıları arasında, bilhassa Türk Osmanlı medeniyetinin hatıralarıyla yüklü tarih şuuru ile aydınlanmış, tasavvuf tefekkürleri ile heyecanlı roman, hikaye, deneme hatıra türlerindeki eserleriyle çok geniş bir okuyucu kitlesinin hayranlığını kazanmış olan Samiha Ayverdi'nin ayrı bir yeri vardır. 

Semiha Ayverdi, İstanbul'un en hareketli bir merkezi olan Şehzadebaşı semtinde doğdu, bu muhit içinde büyüdü. Büyük babası Girit şehitlerinden Albay Hüseyin Hüsnü Bey, babası Balkan Harbi gazilerinden İsmail Hakkı Bey’dir. Anne tarafından ceddi Süleyman Kanuni ordusu mücahitlerinden Gül Baba'ya dayanır. Ayverdi, tabiatındaki inceleme ve öğrenme heyecanıyla çocukluğundaki konak hayatını içine sindirerek ve bu hayatın geleneklerinden, usullerinden zevk alarak yetişti. Ona ilk hamasi duyguları aşılayan Süleyman Ağa isimli -önce emir eri olarak aileye giren sonra da ailenin bir ferdi gibi kalan- bir Anadolu çocuğu idi. Süleyman Ağa küçük Samiha'ya hamasi hikayeler, Seyyid Battal Gazi menkıbeleri anlatır. Sonunda da “Ben de onlar gibi ya şehid ya gazi olsam" derdi. Küçük Samiha ona bu sözü söyleten sırrı uzun uzun düşünürdü. 

Bu duygularla yetişen Samiha Ayverdi kısa bir devre süren resmi tahsilini Süleymaniye Kız Nümune Mektebi'nde yaptı. Daha sonra esasen bir kültür yuvası olan konakta aile muhiti içinde kendi kendini yetiştirdi. Fakat Ayverdi'nin asıl ruhi ve manevi gelişmesi Kenan Rifai isimli büyük terbiyeci velinin irşadları ile olmuştur. Milli kaynaklarımıza inmesinde, tarih ve edebiyat kültürü edinmesinde kendisine ilk anahtarı Kenan Rifa'i vermiştir. Sistemli bir şekilde tarih ve edebiyat kültürüne az zamanda sahip olan, doğu klasiklerini ve bilhassa Mevlana'yı çok iyi bilen yazar, Fransızcadan da Batı klasiklerini okuma ve Fransız kültürünü tanıma imkanını buldu. O, kuvvetli bir manevi kültürle yetişmiş olmakla beraber cemiyetin hayatı için maddi ve teknik kültürün faydasını kavramış, cemiyetin düzenli, kalkınmasında bu iki dünyanın bir kuşun kanatları kadar ahenkli işlemesi lazım geldiğine İnanmıştı.  İşte yazar eserlerine bu temi ve milli hayatımızın tarihimizin ana çizgilerini, dikkatle işlemiştir. Eserlerinde görülen tarih ve iman şuurunu hazırlayan zemin ve şartları çocukluğundan beri yetişmesine esas olan duygu ve fikirleri, (Bir dünyadan Bir Dünyaya) isimli eserinde bulmak mümkündür. 

Semiha Ayverdi’nin doğduğu büyüdüğü yıllar Türkiye'de asırlardan beri yürütülen kurulu düzenin bozulduğu gerek dış, gerek iç düşmanlarımızın birleşerek yarattığı ıstırap dolu bir yakın tarih devresine rastlar. Bu sebeple daha küçük yaşlarında memleket davaları içinde yoğrulan Samiha Ayverdi'nin eserleri bu ıstırap dolu günleri aksettiren birer tarihi vesika değeri de taşır. 

Devamlı bir tekamül içinde, her an kendini yenileyen yazar, Türk milletinin dünü, bugünü yarını hakkındaki bilgi ve görüşlerini, dini, harsi, içtimai konulardaki fikirlerini, insanın cemiyet içinde ve kainattaki yerini, hemen bütün eserlerinde mevzulara ustalıkla yedirerek işlemiştir.

Semiha Ayverdi, büyük bir hayranlıkla incelediği tarihimizin ana çizgilerini imparatorluk devrindeki büyük Türkiye'yi yücelten sebepleri ve sonra dağılan bozulan devletimizin günden güne yıkılışının, can evinde duyduğu ıstıraplarını, güzel hazırlanmış bir tarih de koru içinde kendine has sürükleyici üslubuyla verirken, okuyucuyu sanki tarih içinde dolaştırır gibidir. 

Semiha Ayverdi'nin eserlerinde görülen bir hususiyet de büyük bir tasavvuf ruhu ve kültürüdür. O, insanı Allah'ı, kainatı bir tasavvuf anlayışı içinde ele alır. İnsanı Allah'ına eriştirecek kuvvetin ilim-iman ve bilhassa AŞK olduğuna inanır. Bunun için de bütün ıstıraplara rağmen eserlerinde bir ümitsizlik kokusu yoktur.

 

Dil ve üslup hususiyetleri; üslubunun sağlam şahsiyetli hatta biraz da süslü sayılacak düzenli bir görünüşü vardır. Dili 1908 den bu yana sadeleşerek kendisini bulmuş olan ve Yahya Kemal'in beyaz Türkçe dediği billur parlaklığını ve ahengini taşıyan edebi Türkçedir. Sehl-i mümteni denilecek kadar kolaylıkla söylendiği hissini veren bu dil ve üslup hem san'atlı nesir şiir duygumuzu doyurur, hem de fikrimizi besler. 

Eserleri: 

Semiha Ayverdi'nin ilk eseri kuvvetli bir tasavvuf kültürü ile yazılmış olan Aşk Bu İmiş ismini taşıyan nesir kitabıdır. Daha sonra yazdığı roman ve hikaye türündeki eserlerinde canlandırdığı tipler, çok renkli ve değişik tiplerdir. Kahramanlarının bazıları Frenkleşmeye özenen özenti tiplerdir. Bazıları da tasavvuf ruhu ile mayalanmış karakterlerdir. Yazar ekseriya bu tipleri karşı karşıya getirir. Ayverdi eserlerinde esas olarak insan problemlerini ele almakla beraber insanı cemiyet içinde bir bütün halinde işlemiştir. 

Yolcu Nereye Gidiyorsun, Mesih Paşa İmamı gibi romanlarında Osmanlı İmparatorluğunun son devirlerindeki siyasi içtimai meseleler ele alınmış dağılan, bağları kopan cemiyet ile ailelerin çözülüş problemleri, yıkılış sebepleri, asrileşmiş tipler üzerinde canlandırılarak belirtilmiştir. 

Mesih Paşa İmamı, isimli romanında o günün İstanbul’u, mahallesi ile kahvesi ile direkler arası ile bir bütün halinde canlandırılmıştır. Bu eserde ana tem olarak aşkın en tesirli bir terbiye vasıtası olduğu işlenmiş, romandaki Tahir tipinde bir dost sayesinde aşk yoluna giren olgun İnsanı. Halis Efendi tipinde de Kur'an'ın iç manasını anlamamış İslam’ın ruhunu kavramamış bir softa canlandırılmıştır. 

İbrahim Efendi Konağı; "Bu kitap bir roman veya hikaye değil, otantik ve yaşanmış bir devrin gerçek ve yaşanmış bir hayat tablo sudur". Yazar eserini böyle takdim ediyor. Eserde II. Abdülhamid devri maliyecisi ve Ayverdi'nin anne tarafından amcası İbrahim Efendi'nin Şehzadebaşı'ndaki konağında geçen vak'alar anlatılmaktadır. İmparatorluk devrinde sosyal bir müessese olan konak ve konak hayatı bütün hususiyetleri ile işlemekten başka Türk ailesinin çöküşü ile beraber İmparatorluğun çöküşü de yakın geçmişimizin tabloları halinde canlandırılmıştır. 

Boğaziçi'nde Tarih; Bu eser, bize hem İstanbul Boğazı'nın güzelliklerini, hem, bu şehri Türk yapan milli medeniyetimizin inceliklerini, hem de Boğaziçi'nin her beldesinde acı tatlı birer hatıra halinde yaşayan Türk tarihinin ders ve ibret alınacak vak'alarını anlatır. 

Yazar, bir ömür boyunca İstanbul'u bilhassa İstanbul Boğazı'nın her tarafını görmüş, sevmiş, bu güzellikleri sade görmekle kalmamış, onların sırrına varmış, aslında ilahi san'atla işlenmiş bu eşsiz tabiatı bütünleyerek onları yeniden yaratan büyük millete hayran bir gönül kazanmıştır. 

Boğaziçi'nde Tarih, kitabı söze İstanbul fatihinin maddi ve manevi yapısını ve büyük hükümdarın İstanbul fatihi olmaya layık yaradılışını anlatarak başlar. Bizanslılar zamanında surlar içine sıkışıp kalmış İstanbul'un Türkler eline geçince surlar dışına nasıl korkusuz taşıp yeni sahiplerinin kudretine uygun bir serpilişle büyümeğe başladığını anlatır; Türk zevkinin, dünyanın en güzel akar denizi olan boğaz kıyılarına doğru yayılışını hikaye eder. 

Bizi Galata'dan alıp Boğaz'a doğru gezdirmeğe başlar. Bu arada Galata dahil her boğaz kıyısının ve her kıyı kasabasının adını ve adının manasını, niçin böyle bir ad aldığını ve o sahil beldesinin kısa tarihini anlatır. Tophane'yi, Fındıklı'yı buralarda kurulmaya başlayan boğaz şehirlerini ve bu şehri kuran milli şehir mimarisini tanıtır. Bu mimari fethedilen her beldenin taşını, toprağını Türk yapan, vatan edindiği her toprağa, dünyanın en güzel milli damgasını vuran büyük bir vatan mimarisidir. 

Arkasından Cihangir'e geliriz. Bizi tamamıyla musiki karşılar. "Akıntıya karşı gitmek isteyen büyük küçük yelkenli tekneleri yedekte çeken hamalcıların ta Cihangir tepelerine akseden: “Eyyam ola yel ese” nidaları, gemici ağzında "Heyamola yel ese" ahengini alır. 

Bu ses, bu seda ve tempo ile Cihangir tepesinde dervişleriyle beraber Tevhid'e başlayan Şeyh Hasan Burhaneddin Efendi'nin kulağına ve gönlüne ulaşır, (Şeyh Hasan Burhaneddin Cihangiri) bu hayat ve hareket seslerinden kendi manevi seyahati için pitoresk bir Cihangir Zikri besteler; Dervişleri ile birlikte manevi seferlerinde bu beste ile yol alır. 

Oradan Dolmabahçe'ye Beşiktaş'a bize lale devrini bize Nedim'i hatırlatan Çırağan sahillerine geliriz. Her sahil beldesi karşımıza kelimelerle resim yapan bir san'atkarın sihirli fırça darbeleri, renkleri, ışıkları ve gölgeleri ile şekillenerek çıkar. Fakat her sahil beldesinde iz bırakmış, bir tarih hatırası ve bir tarih düşüncesi bizi kendine çeker. Yükseliş ve sarsılış devirlerimizin bu boğaz sahillerine meğer ne çok hatıra bırakmış olduğunu kah neş'e ile kah hüzünle öğreniriz. Ortaköy, Arnavut köy, Bebek, böylece Boğaz'ın bütün Rumeli sahilini gezer duyar, öğrenir ve bu sahillerin bütün güzellikleri bütün maceralarıyla bir musiki gibi gönlümüze dolar. 

Rumeli Kavağından Anadolu Kavağına geçer aynı zevk ve tarih saltanatı içinde yürüyerek Üsküdar'a varırız. Bütün bu güzellikler içinde yazar, Tanzimat’tan çöküşe kadar siyasi cereyanları yakın tarihimizin karanlık taraflarını yanlış hareketlerle kaybettiğimiz değerlerin ıstıraplarını, fark ettirmeden ortaya koyar. Gene bu arada dün ne olduğumuzu, anlatırken, bugün ne hale geldiğimizi sebepleri ile belirterek yarın ne olmamız lazım geldiğini de kuvvetli bir tarih şuuru ile tahlil eder. 

İstanbul Geceleri; bir roman veya hikaye değildir. Eski İstanbul'un en az kırk elli sene evvelki hayatını, maddi, manevi hüviyetini cemiyet hayatının gelenek ve göreneklerini, Türk sanatını zirveleştiren hatıraları, meziyetleri, İstanbul terbiyesini, faziletlerini medeniyetinin ahenkli terkibini yer yer köşe köşe anlatan bir sohbet kitabıdır. 

İstanbul geceleri, bize eski Şehzadebaşı'nı Beyazıd'ı, Süleymaniye'yi, bize Sandıkburnu'nu, Aksaray'ı, Tavukpazarı'nı, Çırpıcı'yı, Çarşamba'yı, Beyoğlu'nu, Adalar'ı, Çamlıca'yı, Üsküdar'ı o günlerdeki hayatı ve güzellikler: içinde bir "mukaddes kitap" lezzetiyle anlatır. Hatta bazen anlatmıyor gösteriyor veya telkin ediyor. Bilhassa uzun uzun düşündürüyor. 

Kalbimiz, müfekkiremiz, zekamız ve hafızamız, yazarın kaleminin ucunda imiş gibi, kelime kelime İstanbul'un hatıralarını İstanbul'daki hatıralarımızı özlüyoruz. 

İstanbul Geceleri, İstanbul'da yaşayan birkaç şahsın değil bütün yakın tarihi ile medeni incelik ve güzellikleri ile İstanbul'un macerasıdır. Ayrıca her kitabında olduğu gibi bu eserde de dün ne olduğumuzu söyleyen, yarın ne olmamız lazım geldiğini duyurmak isteyen bir ifade sezilir. 

Yazar hemen bütün eserlerinde ve bilhassa İstanbul'u anlatan üç eserinde yüzlerce yıldan beri gelişerek kıvamına ermiş değerlerimizi ve eski Türk cemiyetini ayakta tutan müesseselerimizi ve bunların kaybolmasından doğan buhranları bütün dikkatiyle incelemiş, sonuna yetiştiği bu devirlerin hatıralarını gelecek nesillere aktarmayı bir vazife bilmiştir. 

Kenan Rifai ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık; Samiha Ayverdi'nin üç hanım arkadaşı ile beraber yazdığı bu eser, terbiye tarihimizde mühim bir yeri olan, -yazarların hocası- büyük mürşid Kenan Rifai'nin şahsiyeti içinde, şu madde asrı olan dünyaya Müslümanlığın ışığı altında bakmak, aldıkları feyzi aktarmaya çalışmak gibi iddiasız fakat derin manalı bir kitaptır. Bu eser; bugünkü Türk toplumunun inanmış münevverlerine, bu büyük dine asrın yetiştirdiği bu büyük fikir ve iman adamının hatıralarından süzülmüş bir ışıkla bakmak imkanını vermiştir. 

Edebi ve Manevi Dünyası İçinde Fatih; Fatih'i tanıtmak, büyük fethin hangi duygularla nasıl gerçekleştirilebildiğini anlatmak, gayesiyle yazılmış olan bu eser uzun dikkatli bir araştırma neticesinde meydana gelmiştir. Eserde Fatihi, Fatih yapan zemin ve şartlar, Fatihin manevi dünyasını yaratan iman ve tasavvuf kültürü, inanmış hocalarının telkinleri, babasından aldığı sağlam terbiye, vatan ve millet sevgisi derinden derine araştırılarak işlenmiştir. 

Türk Rus Münasebetleri; bu eser gerçi kronolojik bir tarih değildir. Yazar II. Sultan Beyazıd'dan günümüze kadar Türk-Rus komşuluğunun askeri, siyasi münasebetlerine temas ederek Türk-Rus çekişmelerinin sebeplerini ve o kanlı mücadelenin hangi ideolojilere dayandığını anlatmaya çalışmıştır. Yazar, Rusların Türklere karşı tavrını belirterek, milletimize, ekonomimize karşı girişilen emellerine bir silah olarak Moskof kinini diri ve uyanık tutmak istemiş ve bilhassa Rusların Türk dilini bozmak yolu ile oynamak istediği oyunu da belirtmiştir. 

Türk tarihinde Osmanlı Asırları; 3 cilt halinde yazılmış olan bu muazzam eser de bir kronolojik tarih kitabı değildir. Bu eser bir fikir kitabıdır. Yazar kitabının yazılış gayesini açıklarken : "Milletlerin maddi ve manevi oluşlarının ve deruni maceralarının iktisadi, hukuki, dini, bedii, kültürel ve etnik şart ve nizamların seyrini takibeylemek lazımdır." diyor ve kitabını bu gayenin planı üstüne oturtuyor. Yazarın; Memleketimizin yükseliş ve düşüş sebeplerini siyasi macerası içinde göstermek isteyişi -İstikbalin kulağına söylenecek söz ve gösterilecek istikamet- in va'desini tamamlamış bu tarihin içinde olduğuna inanmasıdır. 

Bir Dünyadan Bir Dünya'ya; bu eserinde kendi çocukluk hatıralarını yetiştiği zaman ve şartları anlatırken Osmanlı devletinin hem iç hem dış fesatlarla ziyan edilişinin ıstıraplarını da dile getirmiştir. 

Samiha Ayverdi'nin bunlardan başka küçüklü büyüklü tasavvufi, fikri eserleri, seçkin mecmualara yazdığı makaleleri de vardır. Kurucuları arasında bulunduğu Kubbealtı Cemiyeti'nin çıkardığı Akademi Mecmua'nda sohbetler, fikir yazıları yazmıştır.