Servet-i Fünun Edebiyatının (Edebiyatı-ı Cedide) Genel Özellikleri


Servet-i Fünûn Edebiyatının Oluşumu (1909-1911)

"Servet-i Fünûn Edebiyatı" ya da diğer adıyla "Yeni Edebiyatçı­lar" anlamına gelen "Edebiyat-ı Cedide" döneminin başlaması, dönemin siyasî ve sosyal olaylarının doğal bir sonucudur.

Edebiyatımızda Tanzimat'la başlayan yenileşme süreci, ikinci büyük aşamasını "Servet-i Fünûn" hareketi ile sürdürmüştür, Tanzimat edebiyatı ile başlayan "eski-yeni" çatışması, Servet-i Fünûn hareketinin temelini oluşturmuştur.

Şöyle ki; Tanzimat Dönemi'nin iki büyük şairi Recaizâde Mahmut Ekrem'le Muallim Naci, Yeni Türk Edebiyatı'nın nasıl bir yol izle­mesi gerektiği konusunda iki farklı yol önermişlerdir.

Recaizâde Mahmut Ekrem, yüzyıllardır süregelen edebiyat ge­leneklerinden kesinlikle vazgeçilmesi gerektiğini savunurken, Muallim Naci, edebiyatımızın süregelen geleneklerinden büsbütün kopmayı reddediyor; bazı yenilikleri kabul etmekle birlikte bunları edebiyat geleneklerimiz içinde eritmek gerektiğini düşünüyordu.

Bu durum aslında devletin eğitim kurumlarının çeşitlenmesiyle de ilgilidir. Osmanlı İmparatorluğumun en eski eğitim kurumların­dan olan medreselerde Arapça-Farsça öğretiliyor, eğitimde Doğu bilimleri ve divan gelenekleriyle yaratılan anlayış devam ediyor­du. Diğer taraftan Tanzimat'la birlikte açılan yeni okullarda Batılı eğitim sistemi esas alınmış, Fransızca ve İngilizce öğretimine başlanmıştır. Böylece aldığı eğitim ve yetişme biçimi birbirinden çok farklı olan iki aydın çevre doğmuştur. Bu çevreler arasındaki duyuş, düşünüş ve dünya görüşü farklılığı yalnız edebiyatta de­ğil, hemen her konuda bir çatışma yaratmıştır.

"Ekrem-Naci Tartışmasının üzerinden çok zaman geçmeden Muallim Naci, 1893 yılında öldü. Ancak gerek onun gerekse Racaizâde Mahmut Ekrem'in yolundan giden gençler, edebiyatta birbirine karşıt iki görüş ve grup yarattı. Sonuç olarak "eski-yeni" çatışması yeniden alevlendi.

Bu sırada iki karşı görüş sa­natçıları arasında "Kafiye göz için midir, yoksa kulak için mi­dir?" konusunda yeni bir tar­tışma başladı. Bu nedenle eski ve yeni taraftarları yeni­den birbirine saldırıya geçti. Bu saldırıların en önemli he­defi de yenilerin koruyucusu Ekrem Bey'di. "Malûmat" der­gisi etrafında toplanan Mual­lim Naci yandaşları her fırsat­ta Recaizade Mahmut Ekrem'i ve onun çevresindeki gençleri eleştiriyordu. Ekrem Bey, kendisini ve taraftarlarını onlara karşı savunmak için yeni bir yayın organına, gazete veya bir dergiye ihtiyaç duyuyordu.

Recaizâde Mahmut Ekrem'in, Mekteb-i Mülkiye'den öğrencisi olan Ahmet İhsan Tokgöz, birkaç yıldır "Servet-i Fünûn" (Fenin- bilimin servetleri anlamına gelir.) adlı bir dergi çıkarıyordu. Ekrem Bey, eski öğrencisine, bu dergiyi bir sanat-edebiyat organı hali­ne getirmeyi teklif etti. Bu önerinin kabul edilmesiyle Recaizâde Mahmut Ekrem, etrafındaki yenilik yanlısı sanatçıları bu derginin çevresinde toplayarak, derginin sanat ve edebiyat alanındaki yönetimini yine eski bir öğrencisi olan genç şairlerinden Tevfik Fikret'e verdi.

Yeni edebiyatı savunan gençler, kısa sürede bu derginin etrafın­da toplandı. Cenap Şahabettin, Hüseyin Suat, Ali Ekrem, Faik Ali, Süleyman Nesip, Ahmet Reşit, Celâl Sahir gibi genç şairle­rin, Halit Ziya (Uşaklıgil), Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit (Yalçın), Ahmet Hikmet (Müftüoğlu), Saffet Ziya, Ahmet Şuayb gibi genç yazarların yeni bir edebiyat hareketi başlatmalarına öncülük etti.

Hepsi de genç ve tahsilli olan Servet-i Fünûn sanatçıları, tam anlamıyla modern bir Türk edebiyatı yaratmak düşüncesiyle bir araya geldiler. Dönemin çok ağır olan siyasî koşullarına rağmen büyük bir başarı gösterdiler.

1896'dan 1901 yılına kadar süren kısa bir dönemde, Türk edebi­yatında büyük bir yenilik yaratan, önemli yapıtlar üreten Servet-i Fünûn sanatçıları, modern Türk edebiyatını yaratmada önemli bir rol oynadı. Şiir, roman, hikâye, eleştiri ve anı türlerinde önemli yapıtlar verdiler.

Halit Ziya, Mehmet Rauf romanlarıyla; Tevfik Fikret, Cenap Şahabettin şiirle­riyle yeni edebiyat beğenisinin somut örneklerini verdiler.

Servet-i Fünûn dergisi, 1901 yılında kapatılınca, bu edebî topluluk da da­ğıldı ve Servet-i Fünûn hareketi sona erdi.

Servet-i Fünûn Dergisi

Fennin (Bilimin) Servetleri anlamına gelen bu dergi, adından da anlaşılacağı gibi başlangıç­ta bir bilim ve fen dergisidir. Dergiyi Recaizade Mahmut Ekrem'in öğrencisi olan Ahmet İhsan Tokgöz, 27 Mart 1891'de çıkarmaya başlar. Dergide Avrupa'da yapılan bilimsel çalışmalara, popüler fen ve sağlık bilgilerine yer verilir. Resimli olması ve yüksek kalite­de basılması, dergiyi diğerlerinden farklı kılan önemli bir özelliktir. Dergide ayrıca Ahmet İhsan, Fransızcadan tercüme ettiği roman­ları da yayımlar. Başlangıçta bu derginin edebiyatla tek ilgisi ya­yımladığı bu tercüme romanlar olmuştur.

Servet-i Fünûn dergisinin Türk edebiyatındaki asıl önemi, Recaîzâde Mahmut Ekrem'in farklı dergilerde yazan yenilikçi gençleri burada bir araya getirmesinden gelir. Ekrem Bey, öğ­rencisi Tevfik Fikret'i 1896'da bu derginin yazı işleri müdürlüğüne getirilmesini sağlamış, böylece bu dergi tam anlamıyla bir sanat ve edebiyat dergisi hâline getirilmiştir.

Türk edebiyatının bu dönemine "Servet-i Fünûn Dönemi" den­mesi de yeni edebiyat hareketinin bu dergi çevresindeki yazarlar tarafından başlatılmasıyla ilgilidir.

Dergi, Hüseyin Cahit Yalçın'ın Lacombe adlı Fransız yazarın­dan çevirdiği "Edebiyat ve Hukuk" adlı makalesinde Fransız İhtilâli'nin sözü geçmesi nedeniyle 1901 yılında kapatılır. Dergi kapatılınca Edebiyat-ı Cedide hareketi de yavaşlar. Topluluktaki kimi sanatçılar ülke dışına çıkarak Genç Türkler'e katılır ve poli­tik eylemlerde bulunur. Hareketin önde gelen isimlerinden Tevik Fikret, Halit Ziya (Uşaklıgil) ve Cenap Şahabettin bir suskunluk dönemine girer ve II. Meşrutiyet'in ilanına kadar bu suskunlukla­rını sürdürürler.

Rübab, Türk Yurdu, Genç Kalemler ve Dergâh gibi dergilerde çok az da olsa zaman zaman yazılarını yayımlarlar.

Dönemin Siyasî Koşulları

I. Meşrutiyet'i ilan ederek meclis çalışmalarını başlatan Sultan II. Abdülhamit, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nı (Tarihte 93 Harbi olarak bilinir.) bahane ederek meclisi fesheder, meşrutiyet yönetimini rafa kaldırır.

Ülke 1908 yılındaki II. Meşrutiyet'in ilanına kadar koyu baskılı bir mutlakiyetle yönetilir. Otuz yılı aşan bu döneme "İstibdat Döne­mi" denir. Bu dönemde Kanun-ı Esasi ve bütün özgürlükler askı­ya alınmış, meclis kapatılmıştır.

Dönemin padişahı II. Abdülhamit, Osmanlı Devleti'nin parçalan­masını önlemek ve devletin ömrünü uzat­mak amacıyla birtakım önlemler alıyor, hafiye örgütü kurarak her tür­lü hareketi öğrenmeye ve bunu önlemeye çalışıyordu. Osmanlı­cılık görüşü yerine İslamcılık görüşünü tam anlamıyla yerleştirip Müslüman halkları "halife" etrafında birleştirmeye çalışıyordu. Diğer taraftan da Osmanlı bünyesindeki azınlıkları kışkırtan İngi­liz, Fransız ve Ruslara karşı bunların sömürgesinde yaşayan Müslümanları ayaklandırmak istiyordu.

II. Abdülhamit'in bu uygulamaları, zamanla daha baskıcı bir tutu­ma dönüşmüş, basın üzerinde büyük sansür uygulaması başla­mıştır. Padişah, ülkede huzuru bozabilecek her türlü hareket ve oluşuma şüpheyle bakan bir siyasî anlayış yaratmıştır. Devletin düzenini, imparatorluk sınırları içindeki halkların birliğini korumak için titiz ve dikkatli bir siyaset gütmüştür.

Devletin güvenliği için yapılan bu uygulamanın sanat ve edebi­yata birtakım olumsuz yansımaları olmuştur. Dönemin dergi ve gazeteleri, siyasî olaylardan bahsedemez, toplumsal olayları yansıtamaz duruma getirilmiştir.

Böyle bir ortamda toplumsal konulara ağırlık veren bir edebiyatın oluşması, hayata ve gerçeğe uyan bir edebiyat ortaya konması­nın bütün yolları kapanmıştır.

Bu koşullarda sanatçı ve edebiyatçılar yoğun bir karamsarlığa ve umutsuzluğa düşmüştür. Eserlerine de yılgınlık, hüzün, kaçıp kur­tulma isteği ve umutsuzluk gibi duygular hakim olmuştur.

Servet-i Fünûn topluluğunda yer alan sanatçıların büyük bölümü devrin olayları içinde kendi iç dünyalarına çekilmeyi, olup biten her şeyi kendi pencerelerinden görüp değerlendirmeyi tercih etmişlerdir.

Dönemin eserlerine bakıldığında bu siyasî ortamın yarattığı bu­nalım, çelişkiler ve sorunlar eserlerin özünü oluşturur.

Edebiyat-ı Cedide (Sevet-i Fünûn) Sanatçılarının Genel Özellikleri

II. Abdülhamit, 1876 yılında I. Meşrutiyet'i ilan eder. Bu tarih Osmanlı Devleti'nde yeni bir dönemin de başlangıcıdır. Osmanlılarla Ruslar arasında başlayan ve tarihte "93 Harbi" olarak adlandırılan savaş, Os­manlıların yenilgisiyle sonuçla­narak Ruslarla Ayastefanos anlaşması imzalanır. Bu olayın üzerine II. Abdülhamit Meclis-i Mebusan'ı kapatır. 33 yıl sürecek baskıcı bir yönetim, "İstibdat Dönemi" başlar.

Servet-i Fünûn sanatçıları ve bunların yarattığı eserlerde Ab­dülhamit döneminin izleri görülür. Bu dönemde, sanatçıların meşrutiyet ve Batı dünyasına açılmayla ilgili tüm umutları ku­rumuş, uzun süren baskı ve sansür uygulamaları bu dönem sanatçılarında derin yaralar oluşturmuştur.

Böylesine umutsuzluğun ve yalnızlığın yaşandığı ortamda da sanatçılar toplumsal konulardan uzak durmayı tercih etmiştir. Kuşku yaratacak hiçbir eyleme kalkışmamışlar, yeteneklerini sakıncası olmayan, zararsız bir edebiyat yaratmak için kul­lanmışlardır. Bu durum da dönemin sanatçılarında yoğun bir umutsuzluk, karamsarlık ve yılgınlığa yol açmıştır. Bu ruhsal çöküntü de eserlerin büyük bölümüne yansımıştır.

Sonuç olarak Servet-i Fünûn sanatçıları toplumsal sorun­lardan uzak, somut gerçek­lerden kopuk suya sabuna dokunmayan bir tutumu be­nimsemişlerdir. Sonuç ola­rak "sanat için sanat" anl­yışından hareketle, eserlerinde estetik değerleri titizlikle önem­semişler, yeni edebi biçimler yaratmaya çalışmışlardır.

Dilde de seçici bir anlayış içinde Arapça ve Farsça tamlama ve sözcüklere yeniden dönmüşler, Tanzimatçıların başlattığı dilde sadeleşme anlayışından uzaklaşmışlar, ağır ve sanatlı bir dil ve üslup anlayışı içinde bireysel duygu ve düşüncelerini anlattıkları eserler yaratmışlardır.

MODERN EDEBİYAT

Servet-i Fünun Edb.