GENEL HATLARIYLA 13. VE 14. YÜZYIL TÜRK EDEBİYATI

1. 13.-14. Yüzyıllarda Coşku ve Heyecanı Dile Getiren Metinler (Şiirler)

2. 13.-14. Yüzyıllarda Olay Çevresinde Oluşan Edebî Metinler

3. 13.-14. Yüzyıllarda Öğretici Metinler

4. 13.-14. Yüzyıllarda Diğer Şair ve Yazarlar


13 ve 14. yüzyıllar, Anadolu’da yaşayan Türk insanı için oldukça sancılı geçen yüzyıllardır. Bu yüzyıllar içinde büyük Türk devletlerinden olan Selçuklu Devleti güçlenmiş olsa da aslında Anadolu’da yaşayan Türk halkı için zorlu yıllar yaşanmıştır.

 

Orta Asya’dan Anadolu’ya gelen Timur’un orduları, yani Moğollar, Anadolu’da bozgun yaratmışlardır. Baskınlar,  ağır vergiler Türk halkının boynunu bükmüştür. Yoksulluk, bezginlik Türk insanının ruhuna işlemiştir. Timur’un ordularının Türk insanına yaşattığı zorluklar, asırlarca unutulmamıştır. Aslında bir Türk olan Timur’un kendi hırslarına yenik düşerek kendi ırkının halkına Moğollardan oluşan ordusuyla acı çektirmesi, tarihin şaşırtıcı olaylarındandır. Bugün bile Türkiye’de Moğol istilasına dair pek çok öykü ve söylence anlatılır. Hatta Timur ve Nasrettin Hoca arasında geçen olayları anlatan fıkralar bile yaratılmıştır.

 

 

Türk halkı, yoksulluk ve ümitsizlik içindeyken ister istemez bazı duygulara ve inançlara sığınmıştır. Bu inançlardan en güçlüsü dini inançlardır.

 

Dünyadaki sıkıntıları önemsememeyi, insanları her şeye rağmen sevmeyi ve zorluklara karşı sabır göstermeyi öğütleyen tasavvuf, halkın sığınağı olmuştur. Bilindiği gibi tasavvuf anlayışı tek değildir. Pek çok kişi tasavvufu ve dini, kendine göre yorumlamıştır. Bu farklı yorumlar, bazı tarikatların oluşmasına neden olmuştur. Halk, bu tarikatlardan kendisine en yakın geleni seçmiş, bu tarikatlara bağlanmıştır. Bu şekilde hem toplumsallaşmış hem de birbirine kenetlenmiştir.

 

Mevlevilik ve Bektaşilik

 

13. yüzyılın en önemli oluşumlarından biri Mevleviliktir. Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin düşüncelerinin yaygınlaştırılması amacıyla Mevlana’nın oğlu Sultan Veled tarafından kurulan Mevlevilik, halkı Tanrı’ya davet etmiştir. Tanrı sevgisinden, insan sevgisinden hareketle, insanların isyan etmeleri engellenmiştir. Mevlevilik, insanlara huzuru sunmuş ve onların birbirlerine düşmelerini engellemiştir. Mevlana’nın şiirleri ve öyküleri halkı aydınlatmış ve insanlarımızın sevgi dolu bir ortamda yaşamalarını sağlamıştır.  (Aralık 2006 Edebiyat Sandığı)

 

13 ve 14. yüzyıllarda Bektaşilik ortaya çıkmıştır. Bektaşilik, Hacı Bektaş-ı Veli’nin evrensel insan sevgisini yaymaya çalışmıştır. Din, dil, ırk ve cinsiyet ayrımı yapmadan insanları eşit görmek gerektiği anlayışı halka yerleştirilmiştir. Türk insanının barışçıl yaklaşımı, Mevlana ve Hacı Bektaş-ı Veli gibi düşünürlerin etkisiyle güçlenmiştir diyebiliriz.

 

Bektaşilik, evren- Tanrı- insan birliği düşüncesi üzerine kurulmuştur. Tanrı’yı, evreni ve insanı seven insan, ideal bir insandır. Bu anlayıştaki insanlar, kavgaya, savaşa ve bozguna söz hakkı tanımayan insanlardır.

 

Bektaşilik oldukça ilgi görmüştür. Osmanlı döneminde Yeniçeriler arasında yaygınlaşmıştır.  Bazı Osmanlı padişahları da Bektaşiliğe gönül vermiştir.

 

Mevlevilik ve Bektaşilik gibi oluşumlar, Türk insanının bu yüzyıllarda yaşananlara direnç göstermesini sağlamıştır. Bu oluşumlar olmasaydı belki çok daha acı olaylar yaşanır, daha büyük kayıplar verilirdi. Çünkü bu oluşumlar, Türk insanına özellikle birlik beraberlik düşüncesini aşılamıştır.

 

13 ve 14. yüzyıllarda çok büyük Türk şairleri ve düşünürleri yetişmiştir. Bu sancılı dönemlerde düşünür ve sanatçılarımız, Türk insanının derdine derman olmuştur. Mevlana, Hacı Bektaş-ı Veli, Yunus Emre, Gülşehri, Ahmedi, Kadı Burhaneddin, Nasreddin Hoca bunların en önemlileridir.

 

Dilerseniz 13. ve 14. yüzyıllar arasında yaşamış büyük Türk şairlerinden Yunus Emre’yi daha yakından tanıyalım:

 

Yunus Emre

 

Yunus Emre’nin 1250–1320 yılları arasında yaşadığı tahmin edilmektedir. Yunus Emre’nin Sakarya dolaylarında Sarıköy’de doğduğu ileri sürülmektedir.

 

Yunus Emre’nin yaşamı ile ilgili kesin bilgiler maalesef yoktur. Halkın çok sevdiği Yunus Emre için pek çok söylence yayılmıştır. Bu söylenceler dilden dile dolaşmış ve edebiyat tarihine de girmiştir. En yaygın olan söylencelerden birini anlatalım:

 

Yunus Emre, genç bir adamken bilim ve sanatla hiç de ilgili değildir. Sıradan insanlar gibi çalışır, ekmek parası kazanmaya çalışmaktadır. Bir gün Yunus’un karşısına buğday taşıyan atlı bir adam çıkar. Atlı adam, Yunus’un gözlerindeki ışığı görmüştür. Atını durdurur. Ona şöyle der:

 

-Söyle bakalım genç adam! Bir çuval buğday mı istersin; yoksa Taptuk Emre’nin dergâhına girmek mi istersin?

 

Yunus Emre hiç düşünmeden:

 

-Ben dergâhı ne yapayım? Elbette ki bir çuval buğdayı isterim.

 

Atlı adam, cevaba pek sevinmemiş:

 

-Emin misin? Biz Taptuk Emre’nin dergâhında isteyene yiyecek veriyoruz isteyene ilim irfan öğretiyoruz. Şimdi reddedersen, sonra dergâha girmen biraz zor olur, demiş.

 

Yunus, oralı olmamıştır. Buğday’ı alır ve uzaklaşır. Fakat sonradan pişman olur. Kısa zaman sonra içine bir ateş düşer. Yalnızlığını, anlamsız hayatını düşünür ve dergâha girmeyi ister. Yollara düşer ve bin bir gayretle dergâha ulaşır.

 

Dergâha girmeyi daha önceden reddettiği için, artık dergâha kabul edilmesi zordur. Bunun için her şeyi yapabileceğini söyler.

 

Dergâha her türlü insan gelmektedir. Yiyecek yardımı isteyenler, hasta olanlar, ilim öğrenmek isteyenler...

 

Yunus Emre iyi niyetini kanıtlamak için dergâhın odun ihtiyacını karşılamak için odun toplar. Her gün dergâhtan çıkar ve bütün gün odun toplar. Sabırla hiç usanmadan aylarca bu işi yapar. Bu sürede olgunlaşır, kalbi temizlenir ve tüm hırslarından arınır. Dergâhın şeyhi Taptuk Emre nihayet Yunus Emre’yi yanına kabul eder. Ona ilginç bir soru sorar:

 

-Yunus! Artık ilim öğrenme zamanın geldi. İyi niyetini ve gönül temizliğini bize kanıtladın. Ama sana bir sorum var. Bütün gün odun topluyordun. Getirdiğin odunların hiçbiri eğri değildi. Bu kadar düzgün odunları nereden buldun?

 

Yunus boynu bükük şöyle cevap verir:

 

- Şeyhim. Bu kapı ancak dürüst insanlara açılıyor. Düşündüm ki bu kapıdan eğri bir odun bile girmemelidir.

 

Taptuk Emre, bu sözden oldukça etkilenir. Yunus’u bir daha yanından ayırmaz.  Söylentiye göre Yunus, ikinci ismi olan Emre’yi Taptuk Emre’den almıştır.

 

Yunus Emre, dergâhta Tanrı ve insan sevgisini öğrenir. Hoşgörüyü, merhameti ve hırslı olmamayı öğrenir. Olgunlaşır, erdemli bir insana dönüşür. Düşüncelerini ve duygularını şiirlerine aktarır. Bu duygular ve düşünceler, Yunus Emre’nin şiir yazma yeteneğini güçlendirir. Önce çevresindekiler, sonra bütün halk, Yunus Emre’nin şiirlerini ezberlemeye başlar. Şiirleri dilden dile dolaşır. Ünü Anadolu’nun her yanına yayılır.

 

Yunus Emre, bir süre sonra dergâhından ve şeyhinden ayrılır. Artık görevi, bu güzel duyguları daha uzaktaki insanlara yaymaktır. Ömrü boyunca Yunus’un insanlar arasında şehir şehir, köy köy gezdiği, dolaştığı söylenir. Gittiği yerlerde şiirlerini okuduğu, insanlarla sohbet ettiği anlatılır. O insanları çok sever. “Yaratılanı severiz yaratandan ötürü” sözüyle her insanı sevmek gerektiğini öğütler.

 

Yunus Emre gönül insanıdır. Onun din anlayışı sevgi üzerinedir. Kuru ibadet yapan, insanlara sevgi beslemeyen kişileri eleştirir. “Bir kez gönül kırdıysan/ Kıldığın namaz, namaz değil” der. Bu dizeleriyle, insanları sevmeden, insanlara karşı hoşgörülü olmadan, ibadetin değersiz olduğunu vurgular.

 

Yunus Emre’nin şiirleri halk dilinde yazılmıştır. Onun derdi, insanlar tarafından anlaşılmaktır. Bu nedenle, şiirlerinde kolaylıkla anlaşılacak sözcükleri kullanmıştır. Ama bu durum, onun şiirlerini kolaycı yapmaz. Yunus Emre, “sehl-i mümteni” adı verilen “kolay gibi görünen ama yazılması güç şiir” tarzını kullanır. Deneyin, siz de göreceksiniz! Yunus, çok basit sözcüklerle mucizeler yaratmıştır. Sıradan bir insan bu sözcüklerle bu kadar etkili şiirler yazamaz.

 

Yunus Emre “ilahi” türünde yazar. İlahi, Tanrı’yı öven, insanı ve doğayı seven bir anlayışla yazılmış şiirlerdir. İlahinin nazım birimi dörtlüktür ve genellikle aaab/ cccb/ dddb biçiminde kafiyelenir. İlahinin beyit (ikilik) nazım birimiyle yazılmış şekilleri de vardır.

 

Sizlere Yunus Emre’nin en sevilen şiirlerinden bazılarını sunmak istiyoruz. Bakalım beğenecek misiniz?

 

“Ben yürürüm yana yana

Aşk boyadı beni kana

Ne akilem ne divane ( Ne akıllıyım ne deli)

Gel gör beni aşk neyledi

 

Gâh eserim yeller gibi

Gâh tozarım yollar gibi

Gâh akarım seller gibi

Gel gör beni aşk neyledi

 

Akarsulayın çağlarım ( Akarsu gibi çağlarım)

Dertli ciğerim dağlarım

Şeyhim anuban ağlarım( Şeyhimi andıkça ağlarım)

Gel gör beni aşk neyledi

 

Ya elim kaldır beni

Ya vaslına erdir beni ( Ya sana kavuştur)

Çok ağlattın güldür beni

Gel gör beni aşk neyledi

 

Ben yürürüm ilden ile

Şeyh anarım dilden dile

Gurbette halim kim bile

Gel gör beni aşk neyledi

 

Mecnun oluban yürürüm (Mecnun gibi yürürüm)

O yari düşte görürüm

Uyanıp melul olurum (Uyanınca hüzünlenirim)

Gel gör beni aşk neyledi

 

Miskin Yunus biçareyim ( Dünyadan elini eteğini çekmiş, çaresiz bir Yunus’um)

Baştan ayağa yareyim (Baştan ayağa yaralıyım)

Dost ilinden avareyim (Dostun yaşadığı yerden uzaktayım)

Gel gör beni aşk neyledi

                                                                       Yunus Emre

 

Şiirde “dost” dediği Tanrı’dır. Ondan uzak olmak, Yunus Emre’yi perişan etmektedir. Tanrı’dan uzak olduğu için, Tanrı’nın yakınında yaşayamadığı için yerinde duramaz, sürekli gezer. Dünya onun için çok anlamsızdır. Zaten aşk duygusu insanı kabına sığmaz yapar değil mi? Bir an yerinizde duramaz, sürekli arayış içinde olursunuz. Üstelik Yunus Emre’nin aşkı, Tanrı aşkı. Elbette ki altında kalkılabilecek bir aşk değildir bu. Belki bizlerin hiçbir zaman anlayamayacağı türden bir aşktır bu…

 

Yunus Emre Tanrı sevgisinin dışında da konular kullanmıştır. Şimdi sunacağımız şiir, dünyada “yalnızlık” üzerine yazılmış en güzel şiirlerdendir:

 

Aceb şu yirde var m’ola şöyle garip bencileyin

Bağrı başlu gözü yaşlu şöyle garip bencileyin

 

Gezerem Rum ile Şam’ı Yukarı illeri kamu

Çok istedim bulmadum şöyle garip bencileyin

 

Kimseler garip olmasun hasret odına yanmasun

Hocam kimseler olmasun şöyle garip bencileyin

 

Söyler dilim ağlar gözüm gariplere köynür özüm

Meğerki gökte yılduzum şöyle garip bencileyin

 

Niçe bu derd ile yanam ecel ire bir gün ölem

Meğerki sinemde bulam şöyle garip bencileyin

 

Bir garip ölmiş diyeler üç günden sonra tuyalar

Soğuk suyıla yuyalar şöyle garip bencileyin

 

Hey Ermem Yunus bi-çare bulınmaz derdüme çare

Var imdi gez şardan şara şöyle garip bencileyin

 

                                                                      Yunus Emre

 

 

Şiiri, Türkiye Türkçesine aktaralım:

 

Acaba şu yerde benim gibi garip var mıdır?

Bağrı yaralı, gözleri yaşlı benim gibi bir garip var mıdır?

 

Anadolu’yu, Şam’ı ve yukarıdaki şehirleri hep gezerim

 Benim gibi bir garbi bulamadım

 

 

Kimseler yalnız olmasın, hasret ateşiyle yanmasın

Hocam kimseler benim gibi garip kalmasın

 

Dilim söyler, gözüm ağlar, gönlüm gariplere özenir

Sanki gökteki yıldız kadar yalnızım

 

 

Ne zamandır bu dertle yanarım, ecel gelir bir gün ölürüm

O zaman, bağrımda benim gibi bir garibi bulabilirim. 

 

Bir garip ölmüş diyecekler, üç gün sonra kaldıracaklar

Benim gibi garipleri soğuk suyla yıkayacaklar

               

                      Hey Emrem, Yunus çaresizdir, derdinin çaresi yoktur

                      Şimdi sen de şehirden şehre garip gibi dolaş dur

 

 (Yunus Emre)

                                                              

Yalnızlığı ve garipliği öylesine hissetmiştir ki Yunus Emre, sözleriyle içimizi titretir. Sert, katlanılması zor bir garipliktir bu… Sözü edilen yalnızlığın acımasız sertliği, bir insanı olgunlaştıracak ve dünyadan vazgeçirecek kadardır.   

 

Yunus Emre de tıpkı Mevlana gibi Avrupa’da tanınan bir şair-düşünürümüzdür. UNESCO, 1991 yılını “Yunus Emre Hoşgörü Yılı” ilan etmişti. 

 

Türk Edebiyatı’nda Felsefe

 

Doğuda ve Batıda yetişmiş filozoflar “felsefe” alanında eserler vermişlerdir. Akıl, hayat, bilgi, sevgi gibi temel kavramlar üzerine düşüncelerini bir “düşünce okulu” haline getirmiş ve bu okulu felsefe tarihine bir aşama olarak kaydetmişlerdir. Fakat Türkler, tarih boyunca felsefeyi bir bilim dalı olarak görmeyip düşünceyi ve düşünce ürünlerini edebiyatla oluşturmuşlardır. Felsefe, Türk toplumunda edebiyat içinde gelişmiştir. Dolayısıyla büyük Türk filozofları veya toplumbilimcileri, edebiyatın içinde yer almışlardır. Türk edebiyatı bu nedenle oldukça derinlikli ve yüklüdür.

 

Türk felsefesi, Türk edebiyatının her döneminde var olmuştur. Bugün hâlâ ideolojiler, düşünce akımları Türkiye’de en çok edebiyatta ortaya çıkar ve tartışılır. 

 

Türk edebiyatçılarının bazıları kendilerini sadece sanatsallıkla değil; düşünme biçimleriyle de sınarlar. Örneğin Mevlana, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli, Nasrettin Hoca bir anlamda felsefecidir. Kendilerine ait bir dünya görüşleri, bu görüşleri topladıkları eserleri vardır. Yazdıkları eserler son derece edebi olduğu için edebiyatın sınırları içinde değerlendirilirler. Fakat bugün artık, onların yaşadıkları döneme şahitlik ederek dönemlerinin çok üstünde birer felsefe yarattıklarını biliyoruz. Bu insanların Konfüçyüs’ten, Buda’dan ya da Sokrates’ten işlevsellik açısından herhangi bir farkları yoktur. Sadece edebiyatçı yönleri güçlüdür. O nedenle biz onları öncelikle bir sanatçı olarak kabul ederiz. Ama eksiksiz olarak doğru olan onların hem bir sanatçı hem de birer düşünce adamı olduğudur.

 

Modern zamanlara gelindiğinde de Türk Edebiyatı ile felsefe ilişkisi gözlenir. Örneğin Tanzimat dönemiyle başlayan Batılılaşma hareketinde Türk edebiyatçılarının düşünsel anlamdaki katkıları tartışılmaz. Namık Kemal, Ziya Paşa, Şinasi dönemin sorunlarına çözüm bulmaya çalışan özgürlük ve birey üzerine ciddi tartışmaları olan birer edebiyatçıdır. Filozof olmasalar da onların toplumbilimci kimliklerini inkâr edemeyiz.

 

Diğer pek çok toplumdan farklı olarak Türkler, dünya görüşlerini edebiyatçılarla ve edebiyat eserleriyle oluşturduğuna göre kendi medeniyetimizi ve dünya görüşümüzü özümseyebilmek için Türk Edebiyatı Tarihini, yazar ve şairlerimizi tanımamız gerekir. Yalnızca sanatsal etkinliklerini değil düşünsel zeminlerini tartışarak okuyacağımız edebi eserler bizi kendi kültürümüz hakkında daha donanımlı kılacaktır.

 

O halde, hemen, Hacı Bektaş-ı Veli ve Nasrettin Hoca’nın Türk edebiyatına ve felsefesine kattığı değerlerden söz etmeye başlayalım!

 

Hacı Bektaş-ı Veli ve Bektaşilik

 

13. yüzyılda başlayan Moğol istilaları içinde yeşeren bir tarikattır, bir akımdır Bektaşilik. Tıpkı Mevlevilikte Mevlana’nın bir topluluk kurma planı olmadığı gibi Bektaşiliğin kurulmasında da Hacı Bektaş-ı Veli’nin bir planlaması olmamıştır. Onu sevenler Hacı Bektaş-ı Veli öldükten sonra bu tarikatı kurmuşlardır.

 

Hacı Bektaş-ı Veli’nin doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Bazı araştırmacılar onun doğum yılını 1210, bazı araştırmacılarsa 1281 olarak kabul etmektedir.

 

İran’ın Nişabur şehrinde doğmuştur. Nişabur Selçuklu Devleti’ne başkentlik yapmış önemli bir şehirdir. Bir kültür merkezi olan Nişabur’da Hacı Bektaş-ı Veli, Ahmet Yesevi’nin yolundan gitmiş; onun takipçisi olarak eğitim almıştır.

 

Moğol ordularının Türkistan’dan Azerbaycan’a kadar Horosan’ı baştanbaşa işgal ettiği yıllardır. Göçebe Oğuzlar, kent hayatı yaşayan Türkmenler bu dönemde doğuya değil batıya yani İran ve Irak’a giderler. Hacı Bektaş-ı Veli ve ailesi de bu göç sırasında Nişabur’a yerleşmiştir.

 

Nişabur’da gençlik yıllarını geçirmiş, daha sonra Nevşehir’e ailesiyle birlikte yerleşmiştir. Yaşamının geri kalan kısmının neredeyse tümünü Nevşehir’de geçirmiştir.

 

Hacı Bektaş-ı Veli, baskılar, yoksulluklar altında yaşayan halkıyla el ele olmuştur. Yazdıkları ve anlattıklarıyla halkını bir arada tutmuş; onlara sevgiyi, merhameti ve barışı aşılamıştır. Halk tarafından çok sevilmiş ve neredeyse bir devlet başkanı gibi takdir görmüştür.

 

Hacı Bektaş-ı Veli devletin yönetimde sergilediği eşitsizlikten şikâyetçi olmuştur. Bireyin özgürleşmesine ve bireyler arasında eşitlik olması gerektiğine inandığı için devlet tarafından istenmeyen adam olarak ilan edilmiştir. Pek çok isyana katılmış ve katıldığı son isyan olan Babasiler İsyanı sırasında da yaşamını yitirmiştir.

 

Babasiler İsyanı, Büyük Selçuklu Devleti zamanında Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde başlayan daha sonra Orta Anadolu’ya sıçrayan bir isyandır. İsyan, eşitsizlikler ve haksızlıklara başkaldırmak isteyen sınıf mücadelesi yapan köylülerin ayaklanmasıyla başlar. Ayaklanma, Danişmendililer zamanında kadılık yapan Baba İshak tarafından başlatılır. Hacı Bektaş-ı Veli de bu isyana katılmış; daha sonra devlet tarafından yakalanarak cezalandırılmış, idam ettirilmiştir.   

 

Hacı Bektaş-ı Veli, Anadolu Aleviliğinin oluşumunda çaba harcamıştır. Fakat onun anlayışı insanları bölmek ya da politik anlamda bozgunculuk yaratmak değil; kültürel anlamda insanları bir araya getirmek ve barışa sözcülük etmektir.     

 

Bektaşilik yalnızca Anadolu’ya değil Arnavutluk, Bulgaristan, Kosova, Macaristan hatta Azerbaycan’a kadar yayılmıştır. Bunun dışında Bektaşilik, ilerleyen yüzyıllarda Osmanlı’nın devlet yönetiminde ve Osmanlı halkı arasında oldukça etkili olmuştur.  Hatta Yeniçeriler Hacı Bektaş-ı Veli’yi önderleri ve ilham kaynakları olarak kabul etmişlerdir.

 

 "Allah, Allah! İllallah!

Baş uryan, sine püryan, kılıç al kan.

Bu meydanda nice başlar kesilir.

Kahrımız, kılıcımız düşmana ziyan!

Kulluğumuz padişaha ayan!

Üçler, yediler, kırklar!

Gülbang-i Muhammedi,

Nûr-i Nebi, Kerem-i Ali...

Pirimiz, sultanımız Hacı Bektaş-ı Veli..."

 

diyerek savaşa başlayan Yeniçeriler’in ona olan bağlılığı gözden kaçmamaktadır.

 

Hacı Bektaş-ı Veli üzerine pek çok efsane geliştirilmiştir. Halk arasında Hacı Bektaş-ı Veli’nin ölmediği, bir güvercin kılığına girip insanlar arasında sonsuza kadar dolaşacağına inanılır. Huzur ve esenlik getireceği düşüncesiyle güvercinlere hürmet edilir.

 

Hacı Bektaş-ı Veli’nin “Makalat” adlı eseri ünlüdür. Vilayetname adlı onun adına düzenlenmiş eserde de Hacı Bektaş-ı Veli’nin nitelikleri, kişilik özellikleri anlatılmıştır.

 

Makalat’ta gerçeğe ancak sevgi yolu ile varılacağını, bütün insanların kardeş olduklarını savunur. Din, ırk, cinsiyet gözetmeksizin bütün insanların eşit olduğunu vurgular. İşte size Hacı Bektaş-ı Veli’nin Makalat adlı eserinden bazı sözler.

 

“İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.

Düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu.

Eline, beline, diline sahip ol.

Murada ermek sabır iledir.

Araştırma açık bir sınavdır.

Düşmanınızın dahi insan olduğunu unutmayınız.

Hiç bir milleti ve insanı ayıplamayınız.

Nefsine ağır geleni kimseye tatbik etme.

İnsanın cemali sözünün güzelliğidir.

Marifet ehlinin ilk makamı edeptir.

Arifler hem arıdır, hem arıtıcı.

Her ne ararsan kendinde ara.

Bir olalım, iri olalım, diri olalım”

 

Makalat’ta insanın mükemmelleşmesi için bazı makamlardan geçmesi gerektiğini söyleyen Hacı Bektaş-ı Veli Marifet Makamı’na şu aşamalardan geçilerek ulaşılacağını söyler:

 

“Bu Bab Ma’rifetün Makamların Beyan Kılur.

İmdi aziz men! Marifetün evvel makamı edebdür, ikinci makamı korkudur, üçüncü makamı perhizkerlükdür, dördüncü makamı saburdur ve kanaatdur, bişinci makamı utanmakdur, altıncı makamı cömertlikdür, yidinci makamı ilimdür, sekizinci makamı miskinlikdür, dokuzuncu makamı ma’rifetdür, onuncu kendüzin bilmekdür…”

 

Bu sözleri daha iyi anlamak için günümüz Türkçesine aktaralım:

 

“ Bu bölüm Marifetin Makamlarını Açıklar:

 

Şimdi aziz ben! Marifetin ilk aşaması edepli olmaktır, ikinci aşaması korkudur, üçüncü aşaması azla yetinmeyi öğrenmektir, dördüncü aşaması sabırdır ve yetinmektir, beşinci aşama utanmaktır, altıncı aşma cömertliktir, yedinci aşama bilimdir, sekizinci aşama miskinliktir ( dünya malını önemsememe), dokuzuncu aşma marifettir, onuncu aşama kişinin kendisini bilmesidir…”

 

Görüldüğü gibi bütün doğu filozofları gibi Hacı Bektaş-ı Veli de dünyada hırslı olmama, iç güzelliğini keşfetme, bilimi insanlara üstün olmak için değil onlara yardım etmek için kullanma gibi bakış açılarına sahiptir.  Bu noktalardan baktığımız da Hacı Bektaş-ı Veli’nin de bugünün insanına “insanlık” konusunda önemli dersler verebileceğini görebiliriz.

 

Nasreddin Hoca ve Türk Mizahı

 

Bir gün çocuklar, yüksek bir ağacın dibinde tartışmaya başlamışlar. “Bu ağaca kimse çıkamaz.” demişler. Hoca da ileriden görünmüş. Hoca’yı görür görmez, “Bahse girelim de çıkınca pabuçlarını çalalım.” demişler. Koşup, “Hoca, bu ağaca kimse çıkamaz, diyoruz.” demişler. “Sen ne dersin?”

 

Hoca, “ben çıkarım.” demiş. “Peki,” demişler, “Yiğitsen çık da görelim.” Hoca pabuçlarını çıkarıp koynuna koymuş, ağaca tırmanmaya başlamış.” “Hoca” demişler, “pabuçlarını niye koynuna koydun?”

 

“Ne olur, ne olmaz” demiş Hoca, “Belki ağaçtan öteye bir yol görünür.”

 

Güvenmediğimiz insanlar bize bir iş buyurduğunda ya da sonunun nereye varacağını bilemediğimiz bir anda anlatabiliriz bu fıkrayı. Anlatamazsak da anımsayıp gülümseyebiliriz.

 

Fıkra, kısa ve özlü anlatımı olan, güldürücü öykülerdir. Türk toplumunda Nasrettin Hoca’nın fıkraları çok bilinir ve çok anlatılır. En bilinenleri arasında “Doğuran Kazan”, “Parayı Veren Düdüğü Çalar” ve  “Timur’un Filleri” sayılabilir.

 

Hadi başlamışken  “Timur’un Filleri”ni de anlatalım!

 

Timur Anadolu’ya gelince halktan çok ağır vergiler almakta, insanların sabrını fazlasıyla zorlamaktadır. Bir gün halka beslemeleri için bir fil gönderir. Fil doymak bilmez. Halkın elinde avucunda ne varsa yiyip bitirmiştir. Dayanacak güç  kalmamıştır.

 

Halktan bir heyet Nasrettin Hoca’dan destek ister. “Hocam kalk gidelim. Timur’la konuşalım. Bu file verecek yiyeceğimiz kalmadı. Çoluk çocuk aç sefil zaten. File bakmaktan onlara bir şey kalmadı.” demişler. Nasrettin Hoca “Gidelim bakalım.” demiş. Kalabalığın en önünde Nasrettin Hoca varmış. Nasrettin Hoca sarayın kapısına gelince arkasına dönüp bakmış ki kimse yok, herkes birer ikişer kaçmış  korkudan.

 

Nasrettin Hoca, Timur’un karşısına çıkmış.”Sultanım, halk filden pek memnun. Bir tane fil daha isterler” demiş. Saraydan başka bir fille şehre dönen Hoca’yı görenler şaşırmış. İtirazlara karşı “Arkamdan gelmediniz, ben de pişman oldunuz sandım. Bir fil daha istedim” demiş.

 

Bu fıkrayı da yalnız bırakıldığımızda, bir şekilde oyuna getirildiğimizde anımsar ve gülümseriz, değil mi?

 

Nasrettin Hoca’nın fıkralarında, Türk insanının zekâsını, sorunlara karşı nasıl muzipçe yaklaşabildiğini görürüz. İnsanların yanlışlarını, eksik yanlarını çarpıcı bir canlılıkla dile getirir. Yanlışlarını ve eksiklerini gördüğü insanlara karşı Nasrettin Hoca öfkeyle veya nefretle değil, gülmeceyle yaklaşır. Eleştirilerini yumuşacık, incitmeden, ama derinden yapar.

 

Nasrettin Hoca hazırcevaptır, çabuk çözüm bulur. Geçimsizliğe ve karamsarlığa da karşıdır. Güldürürken asla bayağılaşmaz, akıllıca yollardan gülümsetir. Durumlar karşısında şaşırtıcı tavırlar alır. İnsanlara çok yönlü düşünmeyi öğretir aslında…

 

Karamsarlık dedik değil mi? Gerçekten hiç tahammülü yoktur karamsarlığa. Örneğin Hoca’ya “Hocam sizin hanım da pek gezgin.” diyen bir adama “Hiç değil. Öyle olsaydı bize de uğrardı.” der. Bir keresinde de gece yarısı evde yüzüğünü kaybetmiştir. Evde bulamayınca sokakta bir sokak fenerinin altında arar. Onu görenlere “Ne yapayım ev karanlık. Orada bulamam diye buraya indim.” der.

 

Eminim siz de düşünseniz epeyce Nasrettin Hoca fıkrası bulursunuz. Eğer yeterince bilmiyorsanız mutlaka öğrenmelisiniz. Sizi hem güldürür hem zor zamanlarda size yardımcı olur.

 

Peki, kimdir Nasrettin Hoca? Biraz tanıyalım mı?

 

Nasrettin Hoca’nın yaşamı ile ilgili bilgiler kesin değildir. Çoğu bilgi söylenti olarak kalır. Fakat Akşehir’deki türbesinde yazıldığına göre 1208’de doğmuş 1284’te ölmüştür. Konya Medreseleri’nde yüksek öğrenim görmüş, kadılık (hâkimlik) yapmıştır. Dönemin aydın kişilerindendir. Ama halktan asla kopmamış ve gülümsemeyi ihmal etmemiş bir düşünür olmuştur.

 

Nasrettin Hoca fıkraları bütün sözlü edebiyat ürünleri gibi dilden dile dolaşarak yayılmıştır. Hatta ona mal edilerek yeni fıkralar da üretilmiştir.

 

Nasrettin Hoca’nın insana, devlete ve yaşama dair ciddi eleştirileri vardır. Ancak, o eleştiriyi mizahla yapmayı tercih etmiştir. Onun insanlara bir daveti vardır: Sorunlara karşı uzlaşmacı olmak, kavgacı olmamak ve gülümsemeyi ihmal etmemek… Ne güzel bir felsefe değil mi?

 

Nasrettin Hoca’nın Akşehir’deki türbesi onun mizahi tarafını çok çarpıcı olarak vurgular. Çünkü türbenin duvarı yoktur, etrafı açık kilitli bir kapıdan içeri girilir! Şaşırtıcı değil mi? Umarım siz de bir gün bu türbeyi ziyaret etmek şansını yakalarsınız.

 

13. ve 14. Yüzyıl Türk Edebiyatı’na bu kadar yer ayırabildik. Önümüzdeki ay 15. yüzyılın genel özelliklerini ve bu yüzyılın eserlerinden Dede Korkut Hikâyeleri’ni ele alacağız. O zamana dek bol gülmeceli günler diliyoruz…