MESNEVÎLERİN DOĞUŞU VE TÜRK EDEBİYATINDAKİ GELİŞMESİ

Mesnevî, her beytinin mısraları kendi aralarında kafiyeli, Aruz bahirlerinin kısa kalıplarından biri ile yazılmış bir nazım şekli olup; bu şekilde beyitlerin sayısı ikiden başlayarak binlerce beyit tutarında bir veya birçok cildi dolduracak kadar çok olabilir. Bu tarzdaki eserlere de genel olarak mesnevî dendiği gibi bu tabir, yalnız başına Mevlâna'nın bu nazım şekli ile kaleme aldığı 6 ciltlik tasavvufî eserine de alem olmuştur.

 

Kelime Arapça s n y kökünden "ikişer ikişer" manasına gelen "mesnen" kelimesinin bir nispet şekli gibi göründüğüne göre kök ve şekil bakımından Arapçadır; fakat Arap dilinde asla kullanılmış değildir. Araplar bu nazım şekline "muzdevice", "kasidetü'l-muzdevice" gibi tabirler izafe etmişlerdir.

 

"Fe‘ûlün fe‘ûlün,fe‘ûlün fe‘ûl", “fe‘ilâtün fe‘ilâtün fe‘ilün", “fâ‘ilâtün, fâ‘ilâtün fâ‘ilün", “mefâ‘ilün mefâ‘ilün feûlün gibi kısa vezinlerle yazılan mesenevîler, beyitleri oluşturan mısraların kendi aralarında kafiyeli olması sebebiyle diğer nazım şekillerine göre çok daha kolay ve rahat ifade kabiliyetine sahiptirler. Bu sebeple alabildiğine uzun destan ve hikâyeleri konu edinebildikleri gibi bazen lugaz ve muamma gibi kısa eserlerde ve küçük hikâye konularını aktarmada da kullanılırlar. Öğretici dinî-ahlâkî konulu eserlerden tıp kitaplarına, Leylâ ve Mecnun, Ferhad ü Şîrîn gibi aşk hikâyelerinden şehrengizlere ve tarih kitaplarına kadar pek çok konuda eser bu söyleyiş ve nazım kolaylığı sebebiyle mesnevî şeklinde yazılmıştır.

 

Mesnevîlerde konu öncelikle “besmele” veya Allah’ın adını çağrıştıracak bu kabil bir girişle başlar. Ardından Allah’a “hamd” ve övgü ve çoğu zaman Hz. Muhammed ve Dört Halife övgüsüyle devam eder. Daha sonra bir münasebetle “Sebeb-i nazm-ı kitâb” başlığı altında eserin hangi sebeple kaleme alındığı hakkında bilgi verilir. Bu kısımda şair çoğu zaman gördüğü bir rüya sonucunda böyle bir işe giriştiğini yahut arkadaşlarının ısrarı ile yazmak zorunda kaldığını ifade eder. Eğer eser hükümdar, devlet büyüğü v.b. bir şahıs adına kaleme alınmışsa onun övgüsüne yer verilmesi de yaygın bir adettir.

 

İlk dönem mesnevîlerinde bu giriş kısımlarında şair, bir münasebetle aslında Farsça ile nazma kadir olduğunu, okuyan herkes anlasın diye Türkçe yazdığını adeta okuyucudan özür dileyerek ifade eder. Bu tutum Mevlânâ’nın eserinde olduğu gibi doğuda uzun yıllar Farsça mesnevî yazma alışkanlığından yavaş yavaş Türkçeye yönelmenin sancılı dönemi olarak değerlendirilebilir. Sonunda bu dilde çok başarılı eserler vücuda getirilmiş; Türkçe, mesnevî konusunda da son derece başarılı ve akıcı eserler vücuda getirilen bir dil haline gelmiştir. Önceki dönemlerde Farsça ile mesnevî yazma geleneğinin bir kalıntısı olsa gerek, daha sonraki dönemlerde Türkçe nazmedilen mesnevîlerde “Âgâz-ı dâstân” (hikâyenin başlangıcı) v.b. konu başlıklarının Farsça ile yazılması yaygın bir kaide olarak devam etmiştir.

 

Didaktik eserler haricinde kaleme alınan ve çoğu zaman sanat gösterme gayesiyle nazmedilmiş uzun soluklu aşk mesnevîlerinde konunun yahut maceranın ana bölümlerini oluşturan kısımlar çoğu zaman bir tabiat tasviriyle başlar. Bu tasvirlerde mesela biraz sonra iki ordunun birbirine gireceği bir sahneden önce o savaşın yapılacağı çayır yahut o günün sabahı anlatılır. Anlatım sırasında çayırdaki bütün çiçekler kılıç ve mızraklarıyla birer savaşçı olarak gösterilir yahut doğan güneş altın kılıcını çekerek savaşa hazırlanan bir cengâver olarak nitelendirilir. Neşeli bir sahneden önce tabiatı oluşturan bütün unsurlar alabildiğinde sevinç ve coşku içinde yorumlanırlar. Zaman zaman eserin durumuna göre yeknesaklığı bozma ve eseri daha süslü hale getirme düşüncesiyle kahramanların ağzından söylenmiş gazellere yer verilir. Eser sonunda hikâyeden alınacak ibret ve dersleri özetleyen nasihat ve dualarla bitirilir.

 

Aslen İran kaynaklı olan bu nazım şeklinin elimizde bulunan ilk mahsulü, Âbân b. 'Abdü'l-Hamîd el-Lâhikî (ölm. 815)'nin Pehlevî'den Arapça'ya tercüme ettiği Kelîle ve Dimne'sidir. Arap edebiyatında bu ve benzeri örnekleri sayılı bulunan mesnevî nazım şekli Arapların şiir anlayışına uymadığından olmalı, edebî amaçla kaleme alınmış eserlerde pek kullanılmamıştır. Buna karşılık hadis usulü, fıkıh, tıp v.b. konularda öğretici ve ezberlenmeye elverişli binlerce beyitlik eserler vücuda getirilmiştir.

 

İran edebiyatından bugüne gelebilen en eski mesnevî örnekleri müteferrik beyitlerden ibarettir. Rivayete göre Ebû Şekûr Belhî, İran edebiyatında Farsça ile mesnevî yazan ilk şairlerdendir. Derli toplu ilk eserler ise, İran'ın destanî tarihini konu edinen Mesûdî ve Dakîkî gibi şairlerin Şâh-nâme'leriyle Âferîn-nâme, Pend-nâme gibi öğüt kitaplarından oluşur. Bilhassa Gazneliler devrinde (X-XI. yüzyıllar) gelişen bu nazım şekli ile pek çok eser telif edilmiş olmasına rağmen bu güne Firdevsî'nin Şeh-nâme’si, 'Ayyûkî'nin Varka ve Gülşah'ı ve Unsûrî'nin Vâmık u Azrâ'sı gibi bir kaç eser gelebilmiştir. Bu eserlerde önce tevhîd, sonra na‘at, daha sonra eserin ithaf edildiği hükümdarın medhi ve nihayet sözün değerine dair bölümlere yer verildiğini görüyoruz ki bu kısımlar bazı ilavelerle daha sonra yazılacak mesnevîlerin çatısını oluşturan esas unsurlar olarak gelişecektir. Büyük Selçuklular devrinde (X.-XI. yüzyıllar) de bu tarz bir hayli rağbet bulmuş, ancak konu bakımından önceleri İran'ın destanî tarihini esas alan eserler yerlerini İslâmî ve tasavvufî eserlere bırakmaya başlamışlardır. "Attar'ın Mantıku't-tayr, Musîbet-nâme, İlâhi-nâme gibi eserleriyle Mevlânâ'nın Mesnevî'si bu konunun en tanınmış mesnevîlerindendir. Bu devirde aşk ve macera hikâyelerini ihtivâ eden, Fahrü'd-dîn Cürcânî'nin Vîs ü Ramîn'i ile Firdevsî'ye isnad edilen Yûsuf u Züleyha gibi eserler de görülmektedir.

 

Bütün bu konularda mesnevîler telif ederek gerek İran gerekse Türk edebiyatı müelliflerince kendinden sonra taklid edilen şair ise Nizâmî'dir (ölm. 1025). Münacat, naat, medhiye, bazen mirâciye v.b. kısımlarda sonraki mesnevîlerde Nizâmî'nin planı esas alındığı gibi, eserlerini nazmederken konularına göre seçtiği vezinler de esas kabul edilmiştir. İlk olarak Mahzenü'l-es-râr, Hüsrev ü Şîrîn, Leylâ vü Mecnûn, Heft-peyker ve İskender-nâme'den ibaret beş mesnevî nazmederek “hamse” oluşturma geleneğini kuran da Nizâmî’dir.

 

Moğollar ve Timurlar devrinde (XIII-XV. yüzyıllar) ise mesnevî muhtevâsına, Hamdu’llah Mustavfî-i Kazvînî'nin 75.000 beyitlik Zafer-nâme'si, Ahmed-i Tebrizî'nin Şehinşâh-nâme'si, Şerefü'd-dîn Yezdî'nin Zafer-nâme’si gibi gerçek tarihî eserler de katılmış; Emir Hüsrev Dehlevî (ölm. 1335), Hâcû-yı Kirmânî ve Câmî (ölm. 1492) gibi şairler de aşk ve macera hikâyeleri konusunda zengin mesnevîler telif etmişlerdir. Câmî’nin Heft-evreng adını verdiği ve içinde Salâmân u Absâl, Yûsuf u Züleyhâ ve Leylî vü Mecnûn mesnevîlerinin de bulunduğu yedi mesnevîsi bu sahada öne çıkmış bir gelişmedir. Daha sonraki yüzyıllarda artık eskisi gibi güçlü eserler verilmez olur