14. YÜZYIL MESNEVİLERİ

XIV. Yüzyıl başlarına gelindiğinde mesnevî tarzının daha çok dînî ve tasavvufî eserlerle zenginleşmeye başladığı görülür. Anadolu'da büyük mutasavvıf şair Yûnus Emre’nin (ölm. I320-21) Risâle-tü'n-nushiyye adlı eseri m. 1307’de “mefâ'îlün mefâ'îlün fe'ûlün" vezniyle yazılmış ahlâkî ve öğretici, 573 beyitlik küçük bir mesnevidir. XIV. Asır mahsülleri arasında Mantıku't-tayr, Garib-nâme, Fakr-nâme, Vasf-ı Hâl-i Kerkesî ve İbtidânâme Tercümesi tasavvufi; kerâmât-ı Ahi Evren, Menâkıbü'l-kudsiyye, Maktel-i Hüseyn, Mansur-nâme, Dâstân-ı İbrâhim Edhem gibi eserler ise menkabevî mesnevîlere örnek oluştururlar. Buraya kadar zikredilen eserler daha çok dinî, tasavvufi, destânî ve ahlâkî konularda kaleme alınmış olup çoğu halk hikâyeciliğinin mesnevî şeklinde tezahüründen ibârettir. Hemen tamâmında Aruz vezni işlenmekle berâber sâde bir dil kullanılmış, edebî değerlere ve estetik endişelere pek önem verilmemiştir. Bu yüzyılın edebî açıdan asıl mühim eserleri ise Hoca Mes'ûd’un Süheyl ü Nevbahar'ı, Darir'in Yûsuf ü Züleyhâ'sı, Fahrînin Hüsrev ü Şîrîn'i, Yûsuf-ı Meddah'ın Varka ve Gülşah’ı, Şeyhoğlu'nun Hurşîd ü Ferahşad'ı, Ahmedî'nin İskender-nâme'si ve Mehmed'in Ferruh ile Hümâ'sı gibi beşerî aşk konusunu işleyen mesnevîlerdir. Mesnevî edebiyatımızın temel atma devresi diyebileceğimiz XIV. yüzyılın bu son eserleri asırlar boyunca yüzlerce mahsül verecek bu tarzın âdetâ temel taşlarını oluşturmaktadır.

 

XIV. Yüzyılın dinî-destanî ve gazavât türündeki mesnevîlerinden olan Gazavat-ı Resulullah, Kıssa-i Mukaffa ismiyle de anılan 673 beyitlik bir eserdir. Tursun Fakih (ö. 1326'dan sonra) tarafından yazılan bu mesnevîde, Hz. Peygamber ile Yemen’de bulunan ve putperest Mukaffa arasındaki savaş hikâye edilmektedir. Şairin Muhammed Hanefi Cengi ise, Hz. Ali'nin oğlu Muhammed Hanefi'nin gençlik dönemindeki kahramanlıkları ile Hz. Ali'nin kahramanlıklarını anlatır. Aynı konudaki diğer bir mesnevî de 1111 beyitten oluşan Kıssa-i Umman’dır. Şairin bunlar dışında Hz. Peygamber Ebu Cehil ile Güreş Tuttuğudur isimli 269 beyitlik bir mesnevîsi daha vardır. Hz. Peygamber’in hayatı etrafında yazılan mesnevîlerden olan Tavus Mucizesi, 60 beyittir. İzzetoğlu tarafından kaleme alınan eser, Hz. Peygamber’in mucizelerini konu almaktadır. Bu tür mesnevîlerden bir diğeri ise; Sadreddîn’in Mu’cize-i Muhammed Mustafa adlı 32 beyitlik eseridir. Sadreddîn tarafından yazılan 95 beyitlik Dâstân-ı Geyik de bu tür eserlerdendir.

 

Kastamonulu Şâzî’nin Maktel-i Hüseyn isimli eseri 3313 beyit olup “maktel” türünün Türkçede bilinen manzum ilk örneğidir. Candaroğulları Sultanı Celâleddin Şâh Bâyezîd’e sunulduğu tahmin edilen eser, on “meclis”ten oluşmaktadır. İçerisinde yer yer aynı vezinle yazılmış gazeller de bulunmaktadır. Bu asırda yazılan didaktik mahiyette bir macera hikayesi olan Dâstân-ı Yigit de, İbrahim isimli biri tarafından 1379 tarihinde yazılmıştır. Müellifin beyanına göre eserin aslı 420 beyit olmasına rağmen, nüshada eksik olarak 350 beyittir. Kirdeci Ali tarafından yazılan Dâstân-ı Hamâme, dinî-destanî mahiyette olup 52 beyittir. Eser Hz. Muhammed’in bir mucizesine, imtihan edilmesine, dolayısıyla onun örnek ahlâkına ve ahde vefaya dairdir. Kirdeci Ali’nin Dâsitân-ı Ejderhâ’sı “Gazavât-ı Ali” türünden olup 116 beyittir. Eserde Hz. Peygamber’e uzak bir ülkeden gelen Müslümanların şikâyet ettikleri ejderha ile Hz. Ali arasındaki savaş anlatılmaktadır. Aynı şairin Hikâye-i Delletü’l-Muhtel’i “Binbir Gece Masalları” türünden olup 364 beyittir. Kirdeci Ali’nin Hz. Ali’nin cenknamelerinden Kesikbaş Destanı 150 beyit olarak nazmedilmiştir.

 

Meclislerde okunan dinî-destanî halk tipi eserlerinden Dâstân-ı Vefât-ı İbrâhîm, Kırşehirli veya Kayserili İsâ tarafından 150 beyit olarak yazılmıştır. Eser Hz. Muhammed’in 630 senesinde doğup bir yıl sonra vefat eden oğlu İbrahim için yazılmıştır. Eserin ana temasını peygamberin, vazgeçilmesi çok zor olan çocuk sevgisinden nasıl vazgeçip ümmetinin sevgisini bütün sevgilerin üstünde tutması oluşturmaktadır. Hayatı hakkında hiçbir bilgi bulunmayan İslâmî’nin mesnevîsi, bu asırda yazılan dinî-tasavvufî eserlerdendir. Adı bilinmeyen mesnevî, halka dinî bilgiler öğretme ve onlara nasihatler verme amacıyla 3574 beyit olarak düzenlenmiştir.

 

Gülşehrî'nin Mantıku’t-tayr’ı, Feridüddîn-i Attâr’ın aynı isimdeki eserini esas alarak 1317’de meydana getirdiği, vahdet-i vücûd inancını işleyen alegorik bir mesnevîsidir. Eser, Türk diliyle Farsçadan daha güzel bir eser yazılabileceğini ispat amacıyla kaleme alınmıştır. Tercümeden çok telif denebilecek mesnevînin beyit sayısı nüshalara göre 4931 ile 5029 arasında değişmektedir. Kerâmât-ı Ahî Evran da Gülşehrî’nin 167 beyitlik Türkçe küçük bir mesnevîsidir. Eserde Ahî Evran, cömertliği ile tanınan Hâtimü’t-Tâî ile karşılaştırılır. Daha önce Felek-nâme’de ele aldığı bir konunun genişletilmiş şekli olan bu mesnevînin m. 1301’den sonra yazıldığı anlaşılmaktadır.

 

Âşık Paşa’nın (ölm. 1332) 10.592 beyitlik büyük eseri Garîb-nâme, 1330 yılında nazmettiği bir mesnevî olup on bölümlük dinî-tasavvufî bir ansiklopedi mahiyetindedir. Ancak eserin telifi konusunda takip edilen düzen de ayrıca dikkat çekicidir. On bâba ve her on bâb da on destana ayrılırken birinci bâbda vahdet (birlik), ikincide vücut ve ruh gibi ikililer, üçüncüde mazi, hâl ve istikbal gibi üçlüler, dördüncüde dört unsur, beşincide beş duygu, altıncıda yaratılışın altı günü, yedincide yedi kat gök, sekizincide sekiz cennet, dokuzuncuda nefes, onuncuda on mevzu anlatılmaktadır. Her bâbda bulunan on destanda da bâbın esas konusuyla ilgili değişik hikâyelere yer verilmekte, bunların başında ve sonunda bazı nasihat ve öğütler yer almaktadır. Tasavvufî bir mesnevî olan Fakr-nâme, 161 beyittir. Âşık Paşa, bu mesnevîsinde alçak gönüllülüğü, dünya nimetlerini hiçe sayarak azla yetinmeyi ele almış ve onu Tanrı tarafından türlü renklerle bezenmiş “Fakr” adlı bir kuş olarak tasvir etmiştir. 39 beyitten oluşan Vasf-ı Hâl mesnevîsi de Garîb-nâme’nin sonunda yer alması bakımından Âşık Paşa’ya ait kabul edilmektedir. Türk edebiyatında kaleme alınan “firâk-nâme”lerin ilki, Âşık Paşa’nın Fürkat-nâme adlı kısa mesnevîsidir. Eser içerisinde yer alan altı beyitlik gazelle birlikte 62 beyitten oluşmaktadır.

 

Bu yüzyılda Şeyyâd Hamza’nın Yûsuf u Zeliha’sı 1529 beyitlik bir mesnevîdir. Eser konusu itibariyle klâsik tertibe uygun, Kur’an’daki Yûsuf kıssasına dayanan dinî bir aşk hikâyesidir. Gazneli Devleti’nin en meşhur hükümdarı Gazneli Mahmûd ile bir derviş arasında geçen karşılıklı konuşmayı konu edinen Dâstân-ı Sultan Mahmûd mesnevîsi, 79 beyittir. Şairin önceleri Şeyyad Îsâ’ya ait sanılan ve XIII. asır mesnevîlerinden biri olarak değerlendirilen Ahvâl-i Kıyâmet mesnevîsinin, daha sonra XIV. asır ürünlerinden olduğu tespit edilmiştir. Konusunu bir hadisten alan eser, “mahşer-nâme” türünden dinî-didaktik halk tipi bir mesnevî olup 344 beyittir. Ahmed Fakih’in Kitâbu Evsâfı Mesâcidi’ş-şerîfe adlı mesnevîsi, aralarında gazel ve kasidelerin de bulunduğu 339 beyitten oluşmaktadır. Şairin ziyaret ettiği Şam, Kudüs, Mekke ve Medine ile oralarda gördüğü kutsal mekânlar anlatılmaktadır.

 

Ahmedî’nin İskender-nâme adlı eseri, XIV. asırda yazılan en önemli eserlerden biri olup, edebiyatımızda bu konudaki mesnevîlerin ilki ve en başarılı örneğidir. Ahmedî’nin en fazla tanınan eseri olan İskender-nâme, Anadolu’da Nizâmî-i Gencevî’nin İskender-nâme’sine yazılan ilk naziredir. 1390’da bitirilen esere çeşitli nüshalarındaki farklılıklarına nazaran, 1410 yılına kadar bazı ilavelerin yapıldığı anlaşılmaktadır. Emîr Süleyman’a sunulan eserin beyit sayısı bazı nüshalara göre yedi binden az, bazı nüshalara göre ise sekiz binden fazladır. İskender-nâme’nin konusu, Doğu edebiyatlarında işlenen ortak bir konu olan Makedonyalı Büyük İskender’in doğu seferi ve doğu ülkelerini fethiyle ilgilidir. İlk Türkçe Osmanlı tarihi olarak bilinen Dâstân-ı Tevârîh-i Mülûk-ı Âl-i Osmân şairin dikkat çeken diğer bir mesnevîsidir.Şairin Emîr Süleyman’ın isteği üzerine yazmaya başladığı Cemşîd ü Hûrşîd mesnevîsi, 1403 yılında 4745 beyit olarak nazmedilerek I. Mehmed’e sunulmak üzere hazırlanmıştır. Ahmedî, İranlı şair Selmân-ı Sâvecî’nin aynı adlı eserinin tercümesi olan mesnevîsine birçok ekleme yaparak ona telif hüviyeti kazandırmıştır. Tervîhu’l-ervâh, Ahmedî’nin tıpla ilgili olan mesnevîsidir. Emîr Süleyman adına 1403-1410 yılları arasında kaleme alınmış, daha sonra bazı ilâvelerle birlikte I. Mehmed’e sunulmuştur. Tıbbın muhtelif bahislerine, teşrihe, teşhise ve tedaviye dair geniş bölümler ihtiva eden bu eser, Ahmedî’nin tıp alanındaki yetkinliğini göstermesi bakımından dikkat çekicidir.

 

Hoca Mes’ûd’un 1350 tarihinde nazmettiği Süheyl ü Nev-bahâr, 5703 beyitten oluşan bir mesnevîdir. Süheyl ü Nevbahâr’ın aslı Farsça olup tercüme edilerek edebiyatımıza kazandırılmıştır. Ancak eserin İran edebiyatındaki orijinali bugüne kadar henüz ele geçmemiştir. Hoca Mes’ûd’un bildirdiğine göre eserin ilk bin beytini yeğeni İzzeddîn Ahmed, kalan kısmını ise kendisi kaleme almıştır. Asıl adı Kenzü’l-bedâyi’ olan eser, Yemen Padişahının oğlu Süheyl ile Çin Fağfurunun kızı Nevbahâr arasındaki aşkı işlemektedir. Şeyh Sâdî’nin Bôstân isimli eserinin kısa bir tercümesi olan Ferheng-nâme-i Sa’dî, Hoca Mes’ûn’un 1354 tarihinde nazmettiği 1073 beyitlik bir mesnevîsidir. Edebî yönden, müellifin diğer eseri Süheyl ü Nev-bahâr kadar önemli olmasa da, Bôstân’ın Türkçeye manzum ilk tercümesi olması bakımından önemlidir.

 

Fahrî’nin Hüsrev ü Şîrîn mesnevîsi bugünkü bilgilerimize göre Anadolu’da yazılan ilk Hüsrev ü Şîrîn’dir. Aydınoğlu İsa Bey adına 1367 tarihinde yazılan eser, 4683 beyittir. Fahrî eserinde hikâyenin asıl konusunu Nizâmî’nin Hüsrev ü Şîrîn ve Firdevsî’nin Şeh-nâme mesnevîlerinden yararlanarak oluşturmuştur. Eserdeki beyitlerin yaklaşık 1575 beyti Şeh-nâme’den, kalanı da Nizâmî-i Gencevî’den tercüme edilmiştir. Germiyan Beyliği sahasında yetişmiş şairlerden Şeyhoğlu Mustafa tarafından Germiyanoğlu Süleyman Şah adına yazılmaya başlanan Hûrşîd-nâme veya Hûrşîd ü Ferahşâd adıyla anılan mesnevîsi, Süleyman Şah’ın ölümü üzerine 1387’de tamamlanarak Yıldırım Bâyezîd’e takdim edilmiştir. 7903 beyitlik eser, İran Şahı Siyavuş’un kızı Hûrşîd’le Mağrib şehzadesi Ferahşâd arasındaki aşkı konu edinir.

 

XIV. Yüzyılın dikkat çeken mesnevî şairlerinden Mehmed’in Işk-nâme veya Tuhfe-nâme isimli mesnevîsi, Süheyl ü Nev-bahâr gibi İran edebiyatında orijinali bulunmayan eserlerdendir. Şair Mısır’da iken kendi ifadesiyle “olga-bolga” diye sembolize ettiği bir kitap satın alır. Şaire göre Kırım veya Hıtay halkı tarafından Tatarca yazılan bu kitabın aslı Kıpçakça olmalıdır. Mehmed bu eseri yeterli görmeyerek yeni baştan ve daha edebî olarak Anadolu Türkçesine aktarmıştır. Mısır’da yazılmaya başlanan eser, 1398 tarihinde tamamlanarak I. Bâyezîd’in oğlu Emîr Süleyman’a takdim edilmiştir. 8702 beyitten oluşan mesnevînin konusu bir aşk hikâyesine dayanmaktadır.

 

Tutmacı’nın Gül ü Hüsrev’i, Feridüddîn-i Attâr’ın aynı adlı yahut Hüsrev-nâme diye bilinen 7708 beyitlik mesnevîsinin 5370 beyitle 1406 tarihinde Türkçeye tercümesidir. Eserin nerede yazıldığı bilinmemektedir. Ancak Tutmacı’nın çağdaşlarından Ahmedî ile Şeyhoğlu Mustafa’yı birer üstat olarak övmesi, eserin Anadolu’da yazıldığını göstermektedir. Rum Kayserinin oğlu Hürmüz ile Hozistan Emirinin kızı Gülruh arasındaki serüvenin anlatıldığı eserde zaman zaman didaktik mahiyette beyitlere de yer verilmiştir.

 

Yûsuf-ı Meddâh’ın Varka ve Gülşâh’ı 1368-69 tarihinde kaleme almış 1700 beyitlik bir mesnevîdir. Eserde Hz. Muhammed zamanında Mekke’de bulunan Benî Şeybâ kabilesine reislik eden iki kardeşin Varka ve Gülşâh isimli çocukları arasında geçen aşk anlatılmaktadır. Âşık Paşa’nın oğlu Elvan Çelebi’nin bugüne ulaşan yegâne eseri bir aile tarihi, hattâ bir aile müdafanamesi niteliği taşıyan Menâkıbu’l-kudsiyye fî Menâsıbi’l-ünsiyye adlı mesnevîsidir. 1358-59 tarihinde yazılan mesnevî 2081 beyittir. Bu asrın dinî konulu mesnevîlerinden biri de Ladikli Mehmed bin Âşık Selman’ın Keşfü’l-me’ânî’sidir. Şâtıbî tercümesi olan eser, 1398 tarihinde yazılmıştır. Kadı Darîr’in Yûsuf u Züleyhâ’sı bu dönemde yazılan dinî-romantik aşk mesnevîlerindendir. Kemâloğlu İsmail’in 1387 tarihinde yazarak Trablusşam hâkimi Mîr Gazi’ye takdim ettiği 3030 beyitlik Ferah-nâme de bu asrın mesnevîleri arasında yer almaktadır. Kemâloğlu bir ibretname olarak nitelendirdiği eserini Arapça, Farsça ve Türkçe kitaplardan derleyerek oluşturmuş ve içerisine yer yer masal unsurları katmıştır.