15. YÜZYIL MESNEVİLERİ

XV. Yüzyıl Türk mesnevî edebiyatında bir dönüm noktası oluşturur. Bu dönemde sanat gayesiyle yazılan eserler öne çıkmış; dile, nazım unsurlarına, konuya, mecaz sistemine hâkimiyet ve bu yolda gösterilen ustalık, itina, incelik ve titizlik daha önceki eserlerle mukayese edilemeyecek seviyeye yükselmiştir. Önceleri hemen her aşk hikâyesi nazmeden şair, eserine İran kaynaklı bir mesnevîyi esas alıp kelime kelime tercüme ettiği, hatta bazıları bu hareketi maharetli hırsızlık olarak vasıflandırıp âdeta iftihar ettikleri hâlde; bu asırda yetişen Hassân, Tâcî-zâde Ca’fer Çelebi ve Sûzî Çelebi gibi şairler, değil tercüme etmek başkalarının kullandıkları mevzu ve hayalleri bile kullanmayı ayıp sayarak yepyeni bir zihniyetle ortaya çıkmışlardır. Meselâ Tâcî-zâde “îcâd”cı ve “hayâl-i hâs” sahibi olmak gerektiğini ileri sürerek tercümeciliğin fazilet ehli için basitlik ve cehalet olduğunu, Sûzî Çelebi ise, mesnevî konularını birer bostana benzeterek girdiği her bostanda tanıdık bir ayak izi gördüğünü, meyvelerinin toplanmış olduğunu, fakat “dil-keş gazavât-nâme” konusu henüz işlenmemiş bir bostan olduğundan bu konuda çalışmaya karar verdiğini belirtmiştir. Özellikle Hassân mesnevîsine yerleştirdiği her edebî tasvirde kendinden önceki şairlerin kullandıkları en yaygın benzetmeleri dahi kullanmamaya veya bambaşka bir tarzda işlemeye âdeta azmetmiş ve mesnevîsindeki hemen her mısraın a kendi mührünü vurmuştur. Bu yeni fikirler neticesinde mesnevîler zaman, mekân, şahıslar kadrosu ve konu itibarıyla da yenileşmeye, daha doğrusu yerlileşmeye başlamıştır. Halîlî’nin Fürkat-nâme’si ve Ca’fer Çelebi’nin Heves-nâme’si ile Osmanlı ülkesinde cereyan eden orijinal konuları aksettiren “sergüzeşt” nevinin ilk mahsulleri verilmiş; bu gibi eserler XVI. asırda gelişmeye başlayan “şehrengiz”, “sûr-nâme”, “sâkî-nâme” vb. konulu eserlere de zemin oluşturmuştur. XV. asrın ikinci yarısından sonra ve özellikle Ahmed-i Dâ’î’nin Çeng-nâme’sinden itibaren mesnevî edebiyatımızda belirli birtakım konu ve nesneler üzerinde ihtisaslaşmaya yönelik bazı cereyanlar tespit edilmektedir. Önceleri klâsik aşk mesnevîlerinde musikî aletleri, işret meclisleri, savaşlar, şehir ve binalar vb. konular eser içinde yeri geldikçe klişeleşmiş birtakım kalıplarla tasvir edilirlerken, daha sonra meselâ sadece “çeng” hakkında müstakil bir mesnevî yazılabilmiştir. Bunun gibi sadece savaş ve kahramanlık konularının ağırlık teşkil ettiği eserler de dikkat çekmektedir. XVI. Yüzyılda hızla gelişen “işret-nâme”, “sâkî-nâme”, “şehrengiz”, “gazavât-nâme”, “kıyâfet-nâme”, “sûr-nâme” vb. gibi belirli konularda oluşan eden orijinal mesnevîlerin ortaya çıkışını bu ihtisaslaşma temayülünün bir neticesi olarak görmek mümkündür.

 

XV. Asırda da bir önceki asırda olduğu gibi dinî, tasavvufi, destânî ve ahlâki eserler bulunmakla berâber bunlar bir önceki asrın halk tipi dînî-destânî mesnevîlerine nazaran daha edebi ve Aruz bakımından daha olgunlaşmış türlerdir. Bunlar arasında Süleyman Çelebi'nin Vesiletü'n-necât'ı, Hatiboğlu'nun Letâyif-nâme'si, Kemal Ummî'nin Kırk Armağan'ı, Refîî'nin hurûfiliğe dâir Beşâret-nâme ve Genç-nâme'si, Abdülvâsi Çelebi'nin Halil-nâme'si, Hatiboğlu'nun Bahrü'l-hakâyık'ı ve Kaygusuz Abdal'ın Gevher-nâme'sini sıralayabiliriz. Bir önceki yüzyılda mevcut halk tipi mesnevîler arasında azınlıkta kalan "beşerî aşk" konulu mesnevîlerin bu yüzyılda, özellikle II. Bayezid'in saltanatı yıllarında büyük bir tekâmül kaydettiğini görüyoruz. Daha çok İran edebiyatı taklitçiliğiyle başlayıp yüksek zümreye hitâbeden; Ahmedî'nin Cemşîd ü Hurşid, Şeyhî'nin Hüsrev ü Şîrîn, Cemâlî'nin Hümâ ve Hümâyûn, Cem Sultan'ın Cemşîd ü Hurşîd, Şâhidî ve Behiştî'nin Leylâ ve Mecnûn, Câfer Çelebi'nin Heves-nâme ve Hamdullah Hamdî'nin hamsesi gibi mesnevîler bu konuyu en güzel işlemeyi başaran örneklerdendir.

 

Edebi inceliklere, telif geleneklerine, estetik ölçüler diğer hususlara elden geldiğince önem veren bu tür mesneviler daha çok tercümeye dayalı olarak nazmedildiklerinden dil bakımından yabancı kelimelerle yüklü ve tercümeye esas alınan edebiyatın estetik çizgileriyle şekillenmiş bir yapı arzederler. Bununla berâber bunlar arasında Ahmed-i Dâî'nin Çeng-nâme, Şeyhi'nin Hâr-nâme, Zaîfî'nin Gazavat-nâme, Halîlî'nin Firkat-nâme, Kıvâmî'nin Fetih-nâme, Firdevsî'nin Kutb-nâme ve özellikle Câfer Çelebi'nin Heves-nâme adlı eserleri gibi orjinal eserler de ortaya konmuştur. Tercüme yoluyla üretilen mesnevîlerden farklı olarak bu mesnevîler; yine İran edebiyatının estetik değerleri çerçevesinde, fakat orjinal konu ve zihin faaliyetlerinin neticesinde meydana getirilmişlerdir. Çeng-nâme'nin plan ve konu itibarıyla İran edebiyatında bir benzerinin bulunmayışı, Har-nâme'nin basit bir hikâyeyi zenginleş-tirerek okuyucuya sunması, Kutb-nâme, Gazavât-nâme ve Fetih-nâme gibi eserlerde tarihi ve coğrâfî realite ve hadiselere sâdık kalınması, nihâyet XV. asrın sonunda Heves-nâme gibi her şeyiyle orjinal bir eserin ortaya konabilmesi bunun en güzel örnekleridir. XV. asırda bir hayli gelişme gösteren yüksek zümre edebiyatına mensup mesnevîler asrın ikinci yarısında oldukça orjinal bir yapı kazanmakta böylece XVI. asırda iyice yaygınlaşacak olan sâkî-nâme, şehrengiz, gazavat-nâme selimnâme, fetih-nâme v.b. gibi tamâmen yerli ve orjinal eserlere zemin hazırlamaktadırlar.

 

Mesnevî edebiyatının Türklere has ürünlerinden olup diğer İslâmî edebiyatların hiçbirinde görülmeyen “mevlid” türünün en olgun örneğini XV. asırda Süleyman Çelebi’de buluruz. 480 beyitlik eser, Aruzun “fâilâtün fâilâtün fâilün” kalıbıyla yazılmıştır. Süleyman Çelebi’nin mevlidinin dışında bu asırda başka mevlidlerin yazıldığı da görülmektedir. Bunlar Ahmed, Ârif, Celâl, Muhibbî’ni mevlidleri, Kerîmî’nin İrşâd’ı, Hamdullah Hamdî’nin Ahmediyye’si Abdurrahman’ın Siyer-i Nebî’si, Hocaoğlu Mevlidi, İpsalalı Ebu’l-hayr’ın, Mevlid’i ve Sinanoğlu Mevlidi olarak sıralanabilir. Ancak bunlardan hiçbiri Süleyman Çelebi’nin eserinin yerini tutamamıştır. Hz. Muhammed hakkında yazılan eserlerin en meşhurlarından biri de Yazıcıoğlu Mehmed’in Muhammediyye’sidir. 9008 beyitten oluşan eserde 12 değişik aruz kalıbı kullanılmıştır. Hz. Muhammed’in Miracı’ını anlatan “miracnâme”ler de bu dönemde ortaya çıkan önemli eserlerdendir. Yüzyılın ilk yarısında Abdülvâsi Çelebi tarafından yazılan Halîl-nâme’nin sonunda “Mi’râc-nâme-i Hazret-i Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem” serlevhası altında yer alan eserden sonra bu konuyu işleyen ikinci eser, Ârif tarafından 1437-38 tarihinde telif edilen Mi’râc-ı Nebî’dir. Hz. Peygamber’in hayatı etrafında ortaya çıkan eserlerden bir diğeri de, Ârif tarafından 1438-39 tarihinde kaleme alınan Vefâtü’n-nebî’dir. Bu asrın dinî edebiyat ürünlerinden Abdülvâsi Çelebi’nin 1414’te kaleme aldığı Halîl-nâme veya Destân-ı İbrâhîm Aleyhi’s-selâm isimli mesnevîsini, Hz. İbrahim ve İsmail’in hikâyelerini başlı başına konu edinip itina ile işlemesi bakımından, gerek daha önceki devirlerde gerekse diğer İslâmî edebiyatlarda pek görülmeyen bir dinî edebiyat ürünü olarak önemle zikretmeliyiz. Eser, 1413’te Amasya’da ölen Ahmedî’nin yarım kalmış Vîs ü Râmin’ini beğenmeyen Abdülvâsi Çelebi tarafından 1414’te telif edilmiştir.

 

Kemâl Ümmî’nin Kırk Armağan isimli eseri, Hatiboğlu’nun yedi yıllık bir çalışmadan sonra 1426’da tamamlayıp II. Murad’a takdim ettiği Ferah-nâme isimli mesnevîsi edebiyatımızda daha sonra “kırk hadis” olarak şekillenecek bir türün ilk örneklerinden sayılabilir. Bu asırda tasavvufî aşk, yaşayış, ahlâk ve prensipleri konu alan eserler arasında Elvân-ı Şîrâzî’nin Gülşen-i Râz Tercümesi, Mahmûd-ı Şebüsterî’nin aynı adlı eserinden tercüme edilerek oluşturulmuştur. 1425-26’da II. Murad’a takdim edilen eser, 2854 beyitten oluşmaktadır. Bir diğer tasavvufî eser Pîr Mehmed’in Tarîkat-nâme’si, Attâr’ın Musîbet-nâme’sinin çevirisidir. Ârif’in Mürşîdü’l-ubbâd’ı 1437-38’te 2042 beyit olarak yazılmıştır. Abdurrahim-i Karahisarî’nin Vahdet-nâme’si 1461’de 4267 beyit olarak nazmedilmiştir. Bu asırda yazılan tasavvufî mesnevîler arasında Dede Ömer Rûşenî’nin tasavvufî fikir ve anlayışını sergilediği Miskinlik-nâme ve Kalem-nâme’sini, birtakım dinî-tasavvufî meselelerin fıkıh ve tasavvuf açısından ele alan İbrahim Tennurî’nin Gülzâr-ı Manevî’sini, Muhyiddin Çelebi’nin ricâlü’l-gayb denilen veliler hakkındaki telakkilere dair nazmettiği Hızır-nâme’sini, Hatiboğlu’nun Hacı Bektaş-ı Velî’nin Arapça mensur eseri Makâlât’ının Türkçe manzum tercümesi olan Bahrü’l-hakâyık’ını, II. Murad ve Fâtih dönemi şeyhlerinden Akbıyık Muhyiddîn’in Hacı Bektaş-ı Velî’nin Makâlât’ından hareketle oluşturulduğu anlaşılan Makâlât’tan Hikâyât-ı Nây’ını, Gülşenî-i Saruhanî’nin Râz-nâme’sini, Kaygusuz Abdal’ın Gevher-nâme’sini, Şeyh Eşref bin Ahmed’in Fütüvvet-nâme, Nasîhat-nâme, İbret-nâme, Ma’zeret-nâme, Elest-nâme ile Hâmidî-i Isfahânî’nin Hasbihâl-nâme’sini sayabiliriz.

 

XV. Yüzyıl başlarında Ahmed-i Dâ’î’nin, Emîr Süleyman’ın eğlence meclislerinden aldığı ilhamla nazmettiği sanılan ve yer yer tasavvufî fikir ve motiflerle süslü didaktik-romantik mesnevîsi Çeng-nâme, gerek kendi mevzuunda gerekse zamanına kadar telif edilmiş örnekler arasında ilk orijinal mesnevî mahiyetindedir. 1405 tarihinde Emîr Süleyman adına yazılan eser 1446 beyitten oluşmaktadır. Câmâsb-nâme, İranlı Nasîrüddîn-i Tûsî’nin (ölm. 1274) gizli ilimlerden bahseden “yıldız-nâme” türündeki otuz üç beyitlik aynı adlı mesnevîsinin genişletilmiş tercümesidir. Eser bilindiği kadarıyla Câmâsb-nâme’nin Türkçeye ilk tercümesidir. Vasiyyet-i Nûşirevân-ı Âdil be-Püsereş Hürmüz-i Tâcdâr, tamamen didaktik mahiyette 115 beyitlik bir mesnevîdir.

 

Şeyhî, Hüsrev ü Şîrîn mesnevîsini kendisinden önce ve sonra gelen Türk şairleri arasında en iyi işleyen şairdir. Eser 1421-1430 yılları arasında Sultan II. Murad adına 6944 beyit olarak yazılmıştır. Ömrü vefa etmemesi sebebiyle Şeyhî tarafından bitirilemeyen esere yeğeni Cemâlî tarafından 109 beyitlik bir zeyil yazılmıştır. Şairin ince bir sosyal tenkit ve temiz bir Türkçe örneği olan Har-nâme, aynı zamanda hiciv ve mizah edebiyatımızın bir şaheseridir. XV. asır şairlerinden Ahmed-i Rıdvân’ın Hüsrev ü Şîrîn’i, Anadolu Türkçesiyle kaleme alınan Hüsrev ü Şîrîn mesnevîlerinin, Fahrî ve Şeyhî’nin eserlerinden sonra bilinen en eskisidir. Mu’îdî ile Sadrî’nin eserleri bugün için mevcut değildir. Harîmî mahlasıyla şiir söyleyen Şehzade Korkud’un da bir Ferhâd u Şîrîn’i vardır. Cem Sultan Cemşîd ü Hûrşîd’i meşhur İran şairi Selmân-ı Sâvecî’nin aynı isimdeki eserinden tercüme ederek oluşturmuş, ayrıca Âyât-ı Uşşâk adını vermiş ve 1477 tarihinde bitirmiştir.

 

XV. Yüzyılın mesnevîleriyle dikkat çeken simalarından biri de Hamdullah Hamdî’dir. Şairin Muhammediyye veya Ahmediyye adlarıyla anılan mevlidi, 1494-95 tarihinde yazılmış olup 1337 beyitten oluşur. Lirizmden uzak ve öğretici bir üslup taşıyan eser, biraz da dilinin ağırlığı sebebiyle fazlaca tutulmamıştır. Şairin Leylâ vü Mecnûn mesnevîsi, 1499-1500’de yazılmıştır. Mesnevî, bu asırda Anadolu sahasında yazılan Leylâ vü Mecnûnlardan her bakımdan üstün kabul edilir. Telif tarihi bilinmeyen Kıyâfet-nâme158 beyitten oluşur. Bu eserin klâsik edebiyatımızın en seçkin mesnevîlerinden Yûsuf u Züleyhâ’dan bile daha çok rağbet görüp okunduğu söylenir. Devrin en güzel Yûsuf u Züleyhâ’sı vasfını Hamdullah Hamdî’nin eseri kazanmıştır. 1491-92 tarihinde yazılan eser, 6215 beyitten oluşmaktadır. Hamdullah Hamdî’nin bir de 950 beyitlik Tuhfetü’l-uşşâk mesnevîsi vardır.

 

Türk edebiyatında Leylâ ve Mecnûn hikâyesini tam olarak nazmeden ilk şair bugünkü bilgilerimize göre Edirneli Şâhidî’dir. Şehzade Cem adına İstanbul’da nazmedilmeğe başlanan eser, 1470 tarihinde Konya’da tamamlanmıştır. Bihiştî, Ahmed-i Rıdvân ve Kadîmî de birer Leylâ vü Mecnûn yazmışlardır. Kaynaklarda Leylâ ve Mecnûn sahibi olarak gösterilen XV. asır şairlerinden Ahmed Paşa, Necâtî Bey, Çâkerî Sinan ve Abdülvehhâb Hayâlî’nin eserleri bugüne kadar elimize geçmemiştir.

 

Cemâlî’nin Hümâ vü Hümâyûn veya diğer bir ismiyle Gülşen-i Uşşâk isimli eseri, XIV. asır Fars şairlerinden Hâcû-yi Kirmânî’nin Hümâ vü Hümâyûn mesnevîsine dayanmaktadır. 1446 tarihinde Sultan II. Murad adına yazılan mesnevî 4593 beyitten oluşmaktadır. Eserde Arap ülkesinin meşhur padişahı Menûşeng’in oğlu Hümâ ile Çin Fağfurunun kızı Hümâyûn arasındaki aşk anlatılmaktadır.

 

Bu asırda yazılan aşk mesnevîlerinden biri de, Hümâmî’nin Emîr Hüseynî’nin Sî-nâme veya Işk-nâme adlı Farsça mesnevîsinden mülhem yazdığı Sî-nâme’sidir. 1435-36 tarihinde yazılan eser, yaklaşık 1310 beyitten ibarettir. Bu asırda Rıfâî tarafından yazılan Bülbül-nâme, bugünkü bilgilerimize göre Türk edebiyatında yazılan ilk “gül ve bülbül hikâyesi”dir. Bunların dışında, kaynaklarda belirtilip de bugün elimizde olmayan aşk mesnevîleri arasında Bihiştî Ahmed Sinan’nın Süheyl ü Nev-bahâr’ı, Vâmık u Azrâ’sı ile alegorik bir nitelik taşıyan Hüsn ü Nigâr’ını; Bekâî’nin Vîs ü Râmin’ini; Zihnî’nin Gül ü Nevrûz’unu; Necâtî Bey’in Mihr ü Mâh ile alegorik olan Gül ü Sabâ’sını ve Na’tî’nin Ferruh u Gül-ruh’unu zikretmeliyiz.

 

Türk edebiyatına XIV. asır şairlerinden Ahmedî’nin eseriyle giren İskender-nâme konusu XV. asırda Ahmed-i Rıdvân tarafından tekrar işlenmiştir. Ahmed-i Rıdvân, ilk mesnevîsi olan bu eserini 1499 yılında, II. Bâyezîd adına Ahmedî’nin İskender-nâme’sinden istifade ederek yazmıştır. Derviş Hayâlî’nin Ravzatü’l-envâr adlı eserinde de kısa bir İskender hikâyesi bulunmaktadır. Nizamî’nin Heft-peyker isimli eseriyle klâsik bir konu hâline gelen Behrâm-ı Gûr hikâyelerinin Anadolu’da bilinen ilk örneğini Heft-peyker adlı mesnevîsiyle Aşkî yazmıştır. Bu asırda Heft-peyker yazan şairlerden biri de, Ahmed-i Rıdvân’dır. Ahmed-i Rıdvân bu eserini Nizamî’nin aynı adlı eserinden tercüme ederek oluşturmuştur.

 

XV. Yüzyılda mesnevî nazım şekliyle telif edilen bir diğer eser gurubu da manzum tarihler ve gazavat-nâmelerdir. Abdülvâsi Çelebi’nin Halîl-nâme’sinde Çelebi Mehmed ile Musa Çelebi arasındaki mücadeleyi anlatan kısım, Ahmed-i Rıdvân’ın İskender-nâme’sindeki “Nusret-nâme-i Osmân” bölümü ve Kemâl’in II. Bâyezîd namına 1490’da bitirdiği Fâtih devri sonuna kadar tam bir Osmanlı tarihi hüviyetindeki Selâtîn-nâme bu konunun tanınmış örneklerini oluşturur. Selâtîn-nâme her ne kadar edebî yönden fazlaca değerli olmasa da, mesnevî konularına Hüsrev, Kays, Behram vb. yarı efsanevî şahsiyetlerin yanında artık Osman Gazi, Süleyman Şah, Mahmûd Paşa gibi gerçek tarihî şahsiyetlere ve onları anlatan gerçek tasvirî parçalara da yer vermeye başlaması bakımından önemlidir. Bu asırda yazılan manzum tarihlerden birisi de, Enverî’nin Düstûr-nâme’sidir. 1465 tarihinde yazılan eser, 3730 beyitten oluşmaktadır. Anadolu’da yazılan ilk gazavatnâme örneği, 1446-1451 tarihleri arasında Gelibolulu Za’îfî tarafından yazılan 2566 beyitlik Gazavât-ı Sultân Murâd’dır. Kıvâmî’nin Fetih-nâme-i Sultan Mehmed’i, 1490 tarihinde nazmedilerek Sultan II. Bâyezîd’e takdim edilmiştir. Yer yer mensur kısımların da bulunduğu eserde 108 parça mesnevî vardır. Sinoplu Safâyî’nin on bin beyitlik Feth-i İnebahtı ve Moton’u, Kemâl Reis’in 1499’daki İnebahtı fethi ile 1500’deki Moton fethini ihtiva etmektedir. Bihiştî Ahmed Sinan Çelebi’nin Vekâyi’-nâme-i Bihiştî veya Târîh-i Sultân Cem isimli eseri, Sultan II. Bâyezîd ile Şehzade Cem Vak’asını konu edinmektedir. Seyfî’nin Sultan II. Murad’ın Futûhâtına Dair Mesnevî’sini de burada zikretmek gerekir. Yaşanmış olaylara dayanılarak telif edilmiş olması bakımından oldukça orijinal bir yeri olan Firdevsî-i Rumî’nin Kutb-nâme’si dikkat çekmektedir. Özellikle bu yönüyle edebiyat tarihimizde önemli bir yer tutan ve 1503 tarihinde yazılan eser, yaklaşık 3500 beyit civarındadır. Sûzî Çelebi’nin Mihaloğlu Ali Bey’in Rumeli’deki akınlarını ve girdiği savaşlarını anlatan Gazavât-nâme’si gazavat-nameler arasında müstesna bir yer tutar.

 

XV. asır mesnevîlerinde “sergüzeşt-nâme” türünün ilk örneği Halîlî’nin Fürkat-nâme’sidir. XV. Yüzyılın ikinci yarısında gelişmeye başlayan yerlileşme temayülünün mahsullerinden olan bu mesnevî, sergüzeşt tarzında yazılmış olup kendisinden 23 sene sonra yazılan Heves-nâme ile bazı benzerlikler taşıyan orijinal bir eserdir. 1471-72 tarihinde kaleme alınmış olan mesnevî, 1334 beyitten oluşmaktadır. Tâcî-zâde Ca’fer Çelebi’nin Heves-nâme’si, gerek mevzu gerekse içindeki tasvirlerin orijinalliği itibariyle devrine kadar kaleme alınmış mesnevîler arasında tamamen ayrı hususiyetler taşıyan bir eserdir. 1493 tarihinde yazılıp Sultan II. Bâyezîd’e takdim edilen mesnevî 3810 beyitten ibarettir.

 

Çağatay sahasında ise Ali Şîr Nevâ'î (ölm. 1501), hamseyi de aşarak Hayretü'l-ebrâr (tlf. 1483), Ferhâd u Şîrîn (tlf. 1484), Leylâ vü Mecnûn (tlf. 1484?), Hikâye-i Behrârn-ı Gûr, Seb'a-i Seyyare (tlf. 1484), İskender-nâme ve Mantıku't-Tayr'a nazire olarak söylediği 3500 beyitlik Lisânü't-tayr’dan oluşan altı mesneviyi bir araya getirmeyi başarmıştır.