Türk Edebiyatının Paha Biçilmeyen Mücevheri: Dede Korkut
Türk dilinin en güzel ve en dikkate değer eserlerin­den biri olan Dede Korkut Kitabı bir buçuk asra yakın bir zamandan beri bilinmek­tedir. Bilim dünyasıyla Türk dili ve edebiyatı alanında Dede Korkut Kitabı yahut kısaca Dede Korkut adıy­la tanınan eser bir destansı Oğuz hikâyeleri mecmua­sıdır. Prof. Dr. Fuat Köprü­lü, eserin değerini “Bütün Türk Edebiyatını terazinin bir gözüne, Dede Korkut Destanı’nı öbür gözüne koy­sanız, yine Dede Korkut ağır basar” diyerek ifade etmiş­tir. Biri Dresden’de, öteki Vatikan’da olmak üzere iki nüshası bulunan bu eserin Dede Korkut adıyla anılma­sının sebebi, Dede Korkut adındaki ozanlar pirinin eserin bir nevi müellifi du­rumunda bulunması, eserde toplanmış olan Oğuz destan­larının onun tarafından dü­zenlenmiş gösterilmesidir.

Dede Korkut adındaki “Dede” kelimesinin “Korkut” adı kadar eski olmadığı ve bunun efsanevi Korkut’un yaşlılığını vasıflandırmak için asıl isme sonradan eklendiği şüphesizdir. Tarihî kay­naklarda ve çeşitli Oğuz rivayetlerinde Korkut  adının bazen Dede’siz ola­rak sadece Korkut, bazen de Korkut Ata şeklinde geçmesi bunu açıkça göstermektedir. Esasen, Kâşgarlı’da mev­cut olan ve Oğuzca olduğu kaydedilen, XIII. yüzyıldan bu yana da Anadolu metin­lerinde gördüğümüz dede kelimesiyle daha eski Türk­çede ve Doğu Türkçesi hariç Batı Türkçesi dışındaki öteki Türk şivelerinde (şive keli­mesini Kurum’un kabul et­tiği lehçe sözü yerine kulla­nıyoruz) karşılaşılmaktadır. Radloff’ta Çağatayca olarak da bulunmakla beraber, ya­pısı bakımından şüpheli gö­rünen bu kelimenin Doğu Türkçesine de Oğuzcadan geçtiği anlaşılmaktadır. Es­kiden beri Türkçede ve öteki Türk şivelerinde yaşlı bü­yüklerin unvanı olarak Batı Türkçesindeki dede kelimesi yerine genel olarak ata unva­nı kullanılmıştır. Buna Batı Türkçesinde de rastlanmaktadır.

Korkut adının geçtiği tarihî kaynaklara bakı­lınca sadece Korkut olarak zikredilmediği zaman, bunun Doğu Türkçesinde Korkut Ata, Batı Türk­çesinde ise Korkut Ata veya Dede Korkut şekille­rinde kullanıldığı görülmektedir. Bunlardan Dede Korkut adını kullanan kaynakla­rın, bugün elde bulunan Dede Kor­kut hikâyelerinin ve bu hikâyelere dayanan rivayetlerin etkisi altında kaldığına kolayca hükmolunabilir.

Kahramanımızın adı tarihî kaynaklarda şu şekillerde geç­mektedir: Reşidüddin’in Câmiü’t-tevârih’inde Korkut, Nevayî’nin Nesâimü’l-mahabbe’sinde Korkut Ata, Şecere-i Terâkime’de Kor­kut veya Korkut Ata, Târih-i Dost Sultan’da Korkut; buna karşılık Yazıcıoğlu’nun Selçuknâme’sinde Korkut Ata, Topkapı Sarayı Oğuzname’sinde Dede Korkut, Câm-i Cem-âyin’de Korkut Ata ve Dede Korkut, Atalar Sözi ki­tabında Dede Korkut, Bayburtlu Osman’ın tarihinde Dede Korkut, Edirneli Ruhî ve Müneccimbaşı tarihlerinde Kor­kut Ata (bk. Tarihî kaynaklarda Dede Korkut).

Asıl Dede Korkut Kitabına gelince, eserin Dre­sden nüshasında ad 4 defa Korkut Ata, 29 defa Dede Korkut, 21 defa Dedem Korkut, 18 defa yal­nız Dede, 1 defa da Dede Sultan şeklinde geçmek­tedir. Bunlardan 4 yerde geçen Korkut Ata isim grubu eserin asıl hikâyelerle ilgisi şüpheli görünen giriş bölümünde bulunmakta, Vatikan nüshasında da girişten başka yerde Korkut Ata şekli geçme­mektedir. Böylece her iki nüshada da hikâyelerde tam hâkimiyet dede tarafındadır. Dresden nüsha­sının üzerinde de Kitâb-i Dedem Korkut yazılıdır. Vatikan nüshasının başında Dede Korkut adı bu­lunmamaktadır.

Görülüyor ki Korkut’un asıl metnin tespit edildiği Türk zümresi arasındaki unvanı Ata değil, Dede’dir. Adın 18 defa yalnız Dede olarak geçmesi her türlü tereddüdü ortadan kaldı­racak durumdadır.

Gerçi akrabalık adları ve un­vanlar Türkçede genel olarak un­van grubu teşkil edecek şekilde asıl isimden sonra gelmektedir. Fakat bunların ismin başına gele­rek sıfat tamlaması şeklinde isim grupları meydana getirdikleri de görülür (Hoca Mes’ud gibi). Bu kullanış Dede Korkut Türkçesinin içinde bulunduğu Doğu Anadolu ve Azeri alanı için çok yaygın bu­lunmaktadır. Azeri alanında Hoca Nasreddin, Dede Kasım gibi sıfat tamlaması şeklindeki isim gruplarının kullanılma­sı bugün artık Nasreddin Hoca, Kasım Dede gibi unvan gruplarından daha az değildir. Bu türlü kul­lanışa Dede Korkut metninde de çok fazla rastla­maktayız (Han Bayındır, Han Kazan, Han Beyrek, Big Begil, Big Yigenek gibi) .

     Sonra dede kelimesi, menşei şüpheli görün­mekle beraber, ses taklidi yoluyla türemiş bir söze de çok benzemek­tedir. Anne, nine, nene, meme gibi ses bakımından birbirine benze­yen iki heceden kurulmuş olan bu kelimenin öteki Türk şivelerinde bulunmaması ve esas itibarıyla Oğuz şivesinde kullanılmış olma­sı ise Dede Korkut adına şüphey­le bakmayı gerektirmez. Çünkü Dede Korkut hikâyeleri her şey­den önce Oğuz destanlarıdır ve Korkut da esas itibarıyla Oğuz da­iresine mensuptur.

Bunlara ilave olarak ata keli­mesinin, eserin içinde bulunduğu alanda olduğu gibi, eserin kendi­sinde de hep “baba” anlamında kullanıldığını belirtmeliyiz.

Bütün bunlar göz önünde bu­lundurulunca elimizdeki metin için unvan grubu şeklindeki Korkut Ata adı yerine sıfat tamlaması şeklindeki Dede Korkut adını kullanmanın daha doğru olduğu kendiliğinden anlaşılmış olur.

Onun için bu incelememizde biz de Dede Kor­kut adını kullanacak ve incelediğimiz eserin her iki nüshasına da Dede Korkut Kitabı diyeceğiz. 

Dede Korkut Kitabı’nın İçindekiler

Kitabın girişi Dede Korkut’u takdim için yazıl­mış olup iki kısımdan ibarettir. Birincisi hikâyele­rin kopyalanması sırasında yazılmış olan ve Dede Korkut’u tanıtan kısımdır. Besmeleden sonra başla­yan bu kısımda Peygamber zamanına yakın Bayat boyundan Korkut Ata adında bir erin ortaya çıktı­ğı, bu Korkut Ata’nın Oğuz kavminin müşkülleri­ni çözen ve gaipten türlü haberler veren bir kimse olduğu bildiriliyor ve onun hanlığın, sonunda Kayıla­ra geçeceğini söylemiş olduğuna işaret edilerek Korkut Ata’nın bu­nunla şimdi hüküm sürmekte olan Osmanlıları kastetmiş olduğu be­lirtiliyor.

Girişin bu kısa tanıtımdan sonra gelen ikinci kısmı ise Dede Korkut’un sözlerine ayrılmıştır. Yine ikiye ayırabileceğimiz bu kı­sımda önce Dede Korkut’un söyle­miş, olduğu vecizeler sıralanmak­ta, sonra da kadınları dörde ayıran sözleri gelmektedir. Vecizeler dört grupta toplanmış olup bir grupta­kilerin sonları hep aynı şekil veya kelime (-mez, yig, bilür, görklü) ile bitmekte, her grubun sonu da bir iki dua cümlesiyle bağlanmak­tadır.

Bu girişten sonra Dresden nüshasına göre sıra­sıyla şu Oğuz hikâyeleri gelmektedir:

Dirse Han oğlu Buğaç Han destanı:

Hanlar hanı olan Kam Gan oğlu Han Bayındır yılda bir kere büyük bir ziyafet tertipleyerek Oğuz beylerini konuklarmış. Bir gün Bayındır Han yine böyle bir ziyafet hazırlığı yaparken bir yere ak otağ, bir yere kızıl otağ, bir yere de kara otağ kurdurur. “Oğlu olanı ak otağa, kızı olanı kızıl otağa kondu­run, oğlu kızı olmayanı kara otağa alın, altına kara keçe döşeyin, önüne kara koyun yahnisinden geti­rin, yerse yesin, yemezse kalksın gitsin, -oğlu kızı olmayana Tanrı Taala gazap etmiştir, biz de ederiz, iyi bilsin” der.

Oğuz beyleri birer birer gelip toplanmaya baş­larlar. Dirse Han adında oğlu kızı olmayan bir bey de kırk yiğitini yanına alarak toplantıya gelir. Ba­yındır Han’ın adamları Dirse Han’ı karşılayarak kara otağa kondururlar, altına kara keçe sererek önüne kara koyun yahnisi getirirler. Dirse Han hiddetle bunun sebebini sorar, Bayındır Han’ın buyruğunu anlatırlar. Bunun üze­rine Dirse Han yiğitlerini alarak zi­yafeti bırakıp karısıyla görüşmek üzere eve döner. Durumu tatlılıkla anlattıktan sonra hiddete gelerek çocuk olmamasında hangisinin suçlu olduğunu sorar. Karısı iki­sinde de suç olmadığını, bu işin Allah’tan geldiğini söyleyerek bü­yük bir ziyafet vermesini, îç Oğuz ve Taş Oğuz beylerini çağırmasını, fakirlere yardımda bulunmasını teklif eder. Dirse Han karısının dediğini yaparak büyük bir ziya­fet tertip eder ve sonunda beyle­rin duasını ister. Beyler el kaldırıp Dirse Han’a çocuk vermesi için Tanrıya dua ederler. Bir ağzı dualının duası ile is­tedikleri olur ve bir zaman sonra Dirse Han’ın bir oğlu dünyaya gelir.

Oğlan on beş yaşına gelince Dirse Han Bayın­dır Han’ın ordusuna karışır.

Bayındır Han’ın bir boğası ile bir buğrası var­mış. Bir yazın, bir güzün boğa ile deveyi savaştırır, seyrederlermiş. O yaz hayvanları yine meydana çıkardıkları gün Dirse Han’ın oğlu üç ordu çocuğu ile orada aşık oynuyormuş. Diğer çocuklar kaçı­şırlar, Dirse Han’ın oğlu kaçmayarak orada boğa ile karşı karşıya kalır. Çetin bir boğuşmadan son­ra çocuk boğayı öldürür. Beyler başma toplanırlar. Çocuğa ad koymak ve babasından taht ve beylik istemek için Dede Korkut gelir. Babasından taht ve beylik alarak oğlana boğayı öldürdüğü için Buğaç adını verir. ( Oğuz zamanında bir çocuğa, kan dök­meden, baş kesmeden ad takmazlarmış).

Buğaç beylik alıp tahta çıkınca babasının kırk yiğitini anmaz olur. O kırk namert yiğit de eski iti­barlarına kavuşmak için Buğaç’ı yok etmeye karar verirler. Babasına oğlunu kötüleyen dedikodular getirerek onu oğlunu öldürmek için teşvike başlar­lar. Dirse Han bunlara kanarak oğlunu öldürmek üzere bir av tertip eder. Av sırasında kırk namert bir yandan çocuğa babasını sevindirmek için önünde av avlamasını söylerken öte yandan Dirse Han’a “Bak oğlun senin üzerine geliyor, geyiğe atarken seni vuracak” deyip Dirse Han’ı oğlunu vurma­ğa teşvik ederler. O da çekip ok ile oğlunu vurur. Buğaç düşünce babası üzerine gitmek isterse de o kırk namert buna engel olur ve evlerine dönerler.

Buğaç’ın annesi oğlunun ilk avıdır diye büyük bir hazırlık yapmıştır. Fakat gelenler arasında oğ­lunu göremeyince deliye döner, Kırk namert, çocu­ğun avda olduğunu söylerlerse de annesi durmaz kırk ince belli kızı yanına alarak av yerine gider. Bir çukurda çocuğu kanlar içinde bulurlar. Buğaç korkmamalarını söyler ve yaralanınca Hızır’ın ge­lerek yarasını sıvazladığını, “sana bu yaradan ölüm yoktur, ananın sütü ile dağ çiçeği sana merhemdir” dediğini anlatır. Buğaç’ı getirip babasından gizli olarak tabiplere verirler. Kırk günde iyileşir.

Kırk namert bunu duyunca, yaptıkları ortaya çıkmadan, bu sefer Dirse Han’ı yakalayıp kâfir illerine götürmeye karar verirler. Han’ı tutup ellerini bağlarlar, boynuna ip takıp yaya yürüterek kâfir illerine yönelirler. Oğuz beyleri bundan haberli de­ğillerdir. Annesinin isteğiyle Bu­ğaç Han arkadan yetişerek kırk namerdi öldürüp babasını kurta­rır.

Hanlar hanı Bayındır Buğaç’a taht verir, beylik verir. Dedem Korkut gelip destanlar söyler, bu Oğuznameyi bu şekilde düzenler ve tespit eder.

Burada biten Buğaç hikâye­sinden sonra, destanları tespit edene ait olduğu anlaşılan ve dünyanın geçiciliği­ni anlatan manzume ile dinleyenlere hayır duada bulunan ozan dilekleri gelmektedir.

Salur Kazan’ın evinin yağmalanması destanı:

Bir gün Ulaş oğlu, Uruz’un babası ve Bayın­dır Han’ın güveyisi Salur Kazan büyük çadırlarını kurarak ziyafet verir. Dokuz kâfir kızının sakilik ettiği ziyafette Oğuz beyleri içerler, içe içe Kazan sarhoş olur ve beylere av teklif eder. Kıyan Selçuk oğli Delü Tundar ile Kara Göne oğlu Kara Budak uygun görürler. At ağızlı Aruz Koca, Kazan’a Gür­cistan ağzında oturduğunu hatırlatarak yurdunun üstüne kimi bırakacağını sorar. Kazan üç yüz yiğit ile oğlu Uruz’u bırakacağını söyler ve atına biner. Kardeşi Kara Göne, Bayındır Han’ın düşmanını bastıran Şir Şemseddin, Bayburt hisarından uçan Beyrek, Kazan’a keşiş diyen Yigenek, saymakla tükenmez, hasılı bütün Oğuz beyleri atlanırlar, ala dağa ala ordu ava çıkar.

Kâfirin casusu bunu kâfirler azgını Şökli Melik’e haber verir. Elbisesinin arkası yırtmaçlı ve alaca atlı yedi bin kâfir gece yarısında Kazan Bey’in yurduna baskın yaparak evini barkını yağmalar ve kırk ince belli kız ile karısı Burla Hatun’u ve üç yüz yiğit ile oğlu Uruz’u tutsak ederler. Kâfirler bununla kalmayarak altı yüz kişi ile Kazan’ın Ka­pular Derbendi’ndeki on bin koyununu da almaya giderler. Karaçuk Çoban, Kıyan Güci ve Demür Güci adındaki iki kardeşi ile bunlara karşı koyar, iki kardeşi şehit olur, Karaçuk Çoban taşı bitince koyun ve keçi atarak ünlü sapanı ile kâfirleri boz­guna uğratır ve kaçırır.

Aynı gece Kazan av yerinde kaygılı bir rüya ile uyanır. Kardeşi Kara Göne’ye eviyle ilgili bu korkulu rüyayı yordurur. Yurdunun tehlikede ol­duğunu sezerek tek başına yola çıkar, üç günlük yolu bir günde alarak yurduna gelir. Durumu gö­rünce kâfirin ardına düşer. Yolda sudan, kurttan haber sorar. Bunları geçince Karaçuk Çoban’ın kö­peği karşısına çıkar. Onu izleyerek çobanın yanına gider. Çoban durumu anlatır. Kazan kâfirin gittiği yana yönelir, çoban da arkasına düşer. Tek başına gitmek için Kazan, çobanı altında yemek yedikle­ri ağaca bağlarsa da, çoban ağacı koparıp arkasına alır ve peşini bırakmaz. Birlikte kâfir ülkesine gi­derler.

Öte yandan Şökli Melik şen­lik yapmaktadır. Bu arada Burla Hatun’u saki yapmak ister. Fakat kırk kızdan hangisinin Burla Ha­tun olduğunu anlayamazlar. Bu­nun üzerine oğlu Uruz’un etinden yemek yaparak bey kızlarına ver­melerini söyler, hangisi yemezse, Burla Hatun odur der. Bunu du­yan Burla Hatun oğluna gelerek ne yapması gerektiğini sorar. Uruz kâfire teslim olmamak için kendi etinden çekinmeden yemesini söy­ler. Uruz’u asılacağı ağacın dibine götürürler.

Tam bu sırada Kazan ile Ka­raçuk Çoban yetişir. Kazan, at ayağı altında kalmasın diye önce kâfirlerden annesini ister, fakat vermezler ve oğul doğurması için onu Yayhan Keşişoğlu’na verecek­lerini söylerler.

Bu sırada Oğuz beyleri de yetişirler. Demür­kapu Derbendini alan Kıyan Selçuk oğlu Delü Dündar; Hemid ile Merdin kalesini yıkan, Kap­çak Melik’e kan kusturan, Kazan’ın damadı, Kara Göne oğlu Kara Budak; destursuzca Bayındır Han’ın düşmanını basan Gaflet Koca oğlu Şir Şem­seddin; Parasar’ın Bayburt hisarından parlayıp uçan, Kalın Oğuz imrencesi, Ka­zan Bey’in ınağı Beyrek; Kazılık Koca oğlu Yigenek; Kazan Bey’in dayısı Aruz Koca; Peygamberi görüp Oğuz’da sahabesi olan Bügdüz Emen; Aygır Göz­ler suyunda at yüzdüren, elli yedi kalenin kilidini alan, Ağ Melik Çeşme kı­zına nikâh eden, Sofi Sandal Melik’e kan kusturan Eylik Koca oğlu Alp Eren vb., hasılı Oğuz beyleri hep gelirler. Büyük bir savaş olur. Düşmanı yener, Şökli Melik’i, Kara Tüken Melik’i, Buğaçuk Melik’i öldürürler.

Kazan Bey çoluk çocuğunu, malını, hazinesini kurtarır, geri döner. Yedi gün yedi gece şenlik ya­parlar. Dedem Korkut gelip destanlar söyler ve bu Oğuznameyi bu şekilde düzenler.

Destanın sonunda yine, dünyanın geçiciliğini anlatan manzume ile ozan duası vardır. 

Kam Büre oğlu Bamsı Beyrek destanı:

     Kam Gan oğlu Han Bayındır, İç Oğuz ve Taş Oğuz beylerine büyük bir ziyafet veriyor. Pay Büre adında bir bey de orada hazır bulunmaktadır. Bir ara onun Kara Göne oğlu Kara Budak, Kazan oğlu Uruz, Kazılık Koca oğlu Bey Yigenek gibi gençlere bakarak ağladığı görülür. Sorarlar, oğlu olmadığı için ağladığını söyler. Beyler oğlu olması için dua ederler. Pay Bicen adındaki bir bey de kızı olsun diye dua ister, onun için de dua ederler. O da kızı olur­sa Pay Büre’nin oğlu ile beşik kert­me nişanlı yapacağını vadeder. Bir müddet sonra Pay Büre’nin bir oğlu, Pay Bicen’in bir kızı olur.

       Pay Büre bezirgânlarını oğ­luna armağanlar almak üzere Rum iline gönderir. Bezirgânlar İstanbul’a gelir, çocuk için bir at, bir yay, bir gürz alırlar. Aradan on beş sene geçer. Ço­cuk delikanlı olur. Bir gün av do­layısıyla babasının tavlasına gelir. Bu sırada İstanbul’dan dönmekte olan bezirgânlar da Kara Dervend ağzına gelmişlerdir. Fakat Evnük kalesinin kâfirleri bunlara saldıra­rak mallarını yağmalarlar. Bezirgânın biri Oğuz’a kaçarken önüne çıkan tavlada gördüğü yiğitten yardım ister. O yiğit kâfirleri yakalayıp malı kur­tarır. Önce yiğit, sonra bezirgânlar Pay Büre Bey’in evine gelirler. Çocuk baş kesip kan döktüğü için Dede Korkut gelip ona ad kor ve Bamsı Beyrek adını verir. Bu vesileyle beyler av tertip ederler. Beyrek bu avda bir geyiği kovalaya kovalaya yavuklusunun otağına gelir. Burada Pay Bicen kızı Banı Çiçek’le ok atar, at koşturur, güreş tu­tar. Üçünde de kızı yener ve Banı Çiçek olduğunu anlayınca yüzük takarak nişanlanır.

Avdan dönünce Bey­rek kızla evlenmek için teşebbüse geçer. Fakat kı­zın Delü Karçar adında bir kardeşi vardır, kız kar­ deşini isteyeni öldürmekte­dir. Delü Karçar’ın gönlünü yapmak üzere beyler Dede Korkut’u göndermeye karar verirler. Dede Korkut kaçma kovalama olunca değiştirmek üzere iki atla gider. Kardeşini Karçar’dan isteyince Delü onun peşine düşer ve yaka­lar. Fakat kılıç çalacağı sırada Dede’nin duasıyla eli havada kalır. Bunun üzerine Dede’ye yalvarır ve kızı vermeye razı olur. Dede’nin duasıyla kolu iyileşir.

Dede Korkut dönerek Delü Karçar’ın istediği bin at, bin deve, bin koç, bin köpek ve pireleri alır, Karçar’a götürür. Malları teslim ederken Karçar’ı soyarak pireleri topladığı ahıra sokar. Delü, pirele­rin hücumundan, Dede’nin tavsiyesi üzerine, ken­disini suya atmakla kurtulur ve düğün hazırlığına başlar. Fakat tam gerdeğe gireceği gece, Bayburt hisarının beyi yedi yüz kâfirle gelerek Beyrek’i ve otuz dokuz yiğidini tutsak eder, naibi de şehit olur.

Bunun üzerinden on altı yıl geçtiği hâlde Beyrek’in ölüsü dirisi bilinmez. Delü Karçar Ba­yındır Han’a başvurarak Beyrek’in dirisi haberi­ni getirene hediyeler, ölüsü haberini getirene kız kardeşini vereceğini söyler. Yalancı oğlu Yaltacuk isimli birisi bu işi üzerine alır, gidip Beyrek’in vak­tiyle kendisine vermiş olduğu gömleği kana bu­laştırarak Beyrek’in öldüğü haberini getirir. Banı Çiçek’i almak için küçük düğününü yapar, büyük düğününe mühlet kor.

Bu sırada Beyrek’in babası bezirgânlarını Beyrek’i aramaya gönderir. İki bezirgân gelip Bayburt’ta Beyrek’i bulur ve durumu anlatırlar. Beyrek kendisine âşık olan Bay­burt beyinin kızının yardımıyla ur­ganla hisardan aşağı inip kurtulur ve Oğuz’a gelir. Yurtlarında, önce, Yaltacuk’a geçeceği yolda suikast hazırlayan babasının çobanlarıyla karşılaşır. Sonra atını bir ozanın kopuzu ile değiştirerek evlerine uğrar. Fakat kendisini tanıtmaz. Bir eski deve çuvalını boynuna ge­çirerek deli ozan kılığında düğüne gider. Bu sırada düğünde güveyi, Budak, Uruz, Yigenek ve Şir Şem­seddin ile ok atmaktadır. Beyrek diğer ok atanları övdüğü hâlde güveye sövünce Yaltacuk kızarak yayını çekmesini söyler. Beyrek Yaltacuk’un yayını çekince yay iki parça olur. Sonra getirilen kendi yayı ile ok atarak güveyinin yüzüğünü parçalar. Bunun üzerine Kazan Bey bu deli ozana o günkü beyliğini verir ve hareketle­rinde serbest bırakır. Deli ozan da bütün düğün yemeğini döker, çalgıcıları döver. Kadınların top­landığı otağa gelir. Orada evlenen kızı oynatmak ister, Kısırca Yenge ile Boğaz­ca Fatma adlı iki kadını gelin diye oynattırırlarsa da, ozan aldanmaz ve sonunda Banı Çiçek oyuna kalkar. Burada deli ozan, Beyrek olduğu­nu anlatır. Düğün karışır ve Yaltacuk kaçarak Tana sazına girer. Beyrek sazı ateşleyin­ce çıkar, yalvarır ve Beyrek de bağışlar. Beyrek’in anası babası sevinir, babasının ağ­lamaktan kör olan gözleri Beyrek’in serçe parmağının kanı ile açılır.

      Beyrek otuz dokuz yiğidi ile iki bezirgânını kurtarmadan düğün yapmaz. Oğuz beyleri Bay­burt hisarı üzerine yürürler. Yapılan savaşta Kazan Bey, Şökli Melik’i, Delü Tundar, Kara Tekfur’ü, Bu­dak, Kara Arşları Melik’i öldürür, yedi kâfir beyi kılıçtan geçer. Beyrek, Yigenek, Kazan Bey, Kara Budak, Delü Tundar, Uruz Bey hisarı alırlar. Kâfi­rin kilisesini yıkıp cami yapar, keşişlerini öldürüp ezan okuturlar.

      Bayındır Han’a değerli hediyeler ayırırlar. Bey­rek, Melik’in kızını alıp geri döner. Kırk gün kırk gece toy düğün olur. Dede Korkut gelip destanlar söyler ve bu Oğuznameyi düzenleyerek Beyrek’e ithaf eder. Destan burada biter.

      Bundan sonra ozan duası gelmektedir.

Kazan Bey’in oğlu Uruz Bey’in esir düştüğü destan:

Bir gün Ulaş oğlu Kazan Bey büyük bir zi­yafet verir. Doksan tümen genç Oğuzu sohbetine toplar. Kalın Oğuz beyleri dokuz kâfir kızının altın kadehlerle sundukları al şarabı içerler. Kazan Bey hediyeler dağıtır.

Bu ziyafette bir ara Kazan Bey sağ tarafında oturan Kara Göne’ye bakar güler, sol yanında oturan dayısı Aruz’a bakar neşelenir, fa­kat karşısında yaya dayanıp du­ran oğlu Uruz’a bakınca ağlar. Uruz bunun sebebini sorunca Ka­zan, 16 yaşına geldiği hâlde henüz oğlunun baş kesmemiş olduğunu hatırlatarak kendisi ölünce tahtı­nı tacını sonra ona vermeyecekle­rinden korktuğunu söyler. Uruz babasının kendisine örnek olma­dığını hatırlatınca Kazan Bey üç yüz yiğitle ata biner, kırk yiğidi ile oğlu Uruz da atlanırlar, ava çıkılır. Kâfirin serhaddine, Cızığlar’a, Ağlağan’a, Gökçe Dağa giderler. Av avlayıp çadırlar kurarlar.

Fakat Başı Açuk Tatyan kalesinden, Ak Sıka kalesinden kâfirin casusları varmış, gidip tekfure haber verirler. On altı bin kâfir bunların üzerine gelir. Kazan, oğlu Uruz’u savaşa sokmaz, çıkıp bir yüksek yerden seyretmesini emreder. Fakat savaşa baka baka heyecanlanan Uruz da­yanamaz, kırk yiğidiyle kâfirin bir tarafına dalar. Yapılan savaşta kırk yiğidi şehit olur, kendisini de tutsak ederler. Kazan düşmanın ezildiğini sanarak beyleriyle geri döner. Oğ­lunun korkup eve kaçtığını sanarak kızgınlıkla eve gelir.

Bu sırada Kazan Bey’in hanımı boyu uzun Burla Hatun oğlunun ilk avıdır diye Kazan’ı ve Uruz’u karşılamak üzere büyük hazırlıklar yapmış, Oğuz beyleri için büyük bir ziyafet tertip etmiştir. Fakat oğlunun gelmediğini görünce Kazan’ı yorgun argın geri çevirir.

Kazan Kanlı Kara Dervend’de kâfirlere yetişir. Oğlu Uruz kâfirlerden izin alarak babasını savaşmamak için kandırmak isterse de, Kazan razı olmaz ve tek başına savaşa girer. Bir müddet dövüştükten sonra göz kapağına kılıç do­kunur ve kendisini sarp yerlere atar. Bu sırada kırk ince belli kızı ile Burla Hatun yetişir. Arkasından Oğuz beyleri de birer birer yetişirler: Kazan’ın kar­deşi Kara Göne, Kıyan Selçuk oğlu Delü Tundar, Gaflet Koca oğlu Şir Şemseddin, Beyrek, Kazılık Koca oğlu Yigenek, yirmi dört bo­yunu okşayan Delü Tundar, bin kavim başları Döger, bin Bügdüz başları Emen, dokuz koca başları Aruz vb. Hasılı Kazan’ın bütün beyleri dört nala gelirler. Büyük bir savaş olur. Kazan ortaya hücum ederek tekfur ile Şökli Melik’i öl­dürür. Tundar sağ kanada hücum ederek Kara Tüken Melik’i kılıçtan geçirir. Sol tarafta Buğaçuk Melik’i Kara Budak öldürür. Burla Hatun kâfirin kara tuğunu kılıçlar, yere düşürür. Kâfir ordusu yenilgiye uğrar.

Kazan, oğlunu kurtararak Ağca Kala Sürmelü’ye gelir, kırk otağ diktirip yedi gün yedi gece şenlik yaptırır. Dedem Korkut ge­lip destanlar söyler ve bu Oğuzna­meyi bu şekilde düzenler.

Burada biten hikâyenin so­nunda yine dünyanın geçiciliğini anlatan manzume ile ozan duası gelmektedir.

Duha Koca oğlu Delü Dumrul destanı:

Oğuzda Duha Koca oğlu Delü Dumrul adlı bir yiğit bir kuru çayın üzerine bir köprü yaptırıp ge­çenden otuz üç akçe, geçmeyenden döve döve kırk akçe alırmış. Bunu benimle kim savaşabilir şeklin­de bir kabadayılık ve zorbalık olarak yapar, yiğit­likte şanının Rum’a, Şam’a gitmesini istermiş.

Bir gün köprüsünün yanında konmuş olan bir obada iyi bir delikanlı ölür. Ağlayış, sızlayışları duyan Delü Dumrul gelip genç yi­ğidi kimin öldürdüğünü sorar, ölen gencin canını Azrail’in aldığını öğ­renince Allah’a yalvararak Azrail’i gözüne göstermesini söyler. Azrail’i öldürüp iyi gençlerin canını kurtar­maya and içer.

Hak Taala, Delü Dumrul’un bu küstahlığına kızarak, gözüne görün­mesi için Azrail’e emir verir. Delü Dumrul kırk yiğidiyle yiyip içip otururken, Azrail kapıcı ve çavuş­lara görünmeden içeri dalar. Delü Dumrul onun heybetinden ürperir. Azrail olduğunu sorup öğrenince kılıcına el atarak vurmak ister. Tam hamle yaparken Azrail bir güvercin olup bacadan kaçar. Delü Dumrul ata binip ardı­na düşer. Yolda bir iki güvercin öldürür. Bir müd­det sonra Azrail atının gözüne görünür. At ürker ve Delü Dumrul’u yere vurur. Azrail derhal göğ­sünün üzerine biner ve canını almak ister. Delü Dumrul yalvarmaya başlar. Azrail kendisine değil, Allah’a yalvarmasını söyler. Bunun üzerine Delü­Dumrul Allah’a yalvararak “canımı alacaksan sen al, Azrail’e bırakma” der. Bu söz Allah’ın hoşuna gider ve Azrail’e nida eyleyerek, canı yerine can bulursa, Delü Dumrul’un canını bırakmasını buyurur. Azrail bu buyruğu Delü Dumrul’a söyler. Delü Dumrul bunun üzerine babasına gelir ve durumu anlatarak canı yerine ba­basından can ister. Babası malını mülkünü vermeye hazır olduğu­nu, fakat canına kıyamayacağını söyleyerek anasına gitmesini tav­siye eder. Delü Dumrul anasına gider, fakat o da canını vermeye razı olmaz. Bunun üzerine Azrail can bulamayan Delü Dumrul’un karşısına çıkar ve canını ister. Delü Dumrul hasreti olduğunu, karısı ile iki oğlunu görmek istediğini ve onlara ısmarlayacağı emaneti bu­lunduğunu söyleyerek biraz daha izin ister ve karısına gelir. Olup bi­tenleri anlatarak malını mülkünü kendisine bıraktığını, gönlünün sevdiğiyle evlenmesini ve çocuk­larını öksüz bırakmamasını söyler. Fakat karısı öne atılarak kendisinin canını vermeye hazır olduğu­nu bildirir. Bunun üzerine Azrail kadının canını almaya gelir. Fakat burada Delü Dumrul, Allah’a yeniden yalvararak, alacaksa ikisinin birden canını almasını, bırakacaksa ikisininkini birden bırakma­sını niyaz eder. Hak Taalâya Delü Dumrul’un sözü hoş gelir. Azrail’e buyurarak bunların yerine ana­sının babasının canını almasını ve Delü Dumrul ile karısına yüz kırk yıl ömür verdiğini bildirir. Azrail ana ile babanın canını alır. Delü Dumrul eşiyle yüz kırk yıl daha yaşar.

Dedem Korkut gelerek destanlar söyler. “Bu destan Delü Dumrul’un olsun, benden sonra alp ozanlar söylesin, alnı açık cömert erenler dinlesin” der.

Hikâyenin sonunda yine aynı ozan duası vardır.

Kanlı Koca oğlu Kan Turalı destanı:

Oğuz zamanında Kanlı Koca adında bir gür­büz erin Kan Turalı adlı yetişmiş bir yiğit oğlu vardır.

Kanlı Koca oğlunu evlendirmek ister. Fakat oğlu alacağı kızın kendisi kadar kahraman bir kız olması gerektiğini söyler. Önce Kan Turalı, sonra babası Oğuz’u gezerler; İç Oğuz’da da, Taş Oğuz’da da böyle bir kız bulamazlar. Kanlı Koca dönüp dolaşıp Trabzon’a gelir.

Trabzon tekfurünün Selcen Hatun adında bir kızı vardır. Tam istedikleri gibi­dir. Fakat babası, bu kızı almak için sakladığı üç canavarı öldür­meyi şart koşmuştur. Bu üç ca­navar kağan aslan, kara boğa ve kara erkek devedir. O zamana kadar kızı isteyen otuz iki kâ­fir beyinin oğlu yalnız boğa ile dövüşmüş ve daha birincisinde yenilerek hepsinin başları kesil­miş ve burca asılmıştır.

Kanlı Koca bunları dehşetle görür ve evine döner. Durumu oğluna anlatır, fakat gitmesini istemez. Kan Turalı dinlemeye­rek yola düşer ve kırk yiğidiyle Trabzon’a gelir. Yaptığı karşılaş­mada her üç canavarı da öldü­rür. Kızı alarak Oğuz’a yöne­lirler. Yedi gün yedi gece sonra Oğuz’un sınırına gelirler. Kan Turalı kırk yoldaşını babasına müjdeci gönderir ve kendisini karşılamalarını ister. İki sevgili güzel bir yerde inerek “işrete” dalar, yer, içerler.

O zamanlar Oğuz yiğitlerinin başına ne gelse hep uykudan gelirmiş. Kan Turalı’nın da uykusu gelir ve uyur. Fakat kız kendisini sevenlerin arka­sına düşebileceklerini düşünerek uyumaz ve tam kuşam atına binip nöbet bekler. Gerçekten tekfur, kızı verdiğine pişman olmuştur. Altı yüz kâfiri bun­ların arkasına takar. Kâfirler kız nöbet beklerken görünürler. Selcen Hatun Kan Turalı’yı uyandırır, savaşa tutuşurlar. Bir müddet sonra Selcen Hatun kâfirin yenildiğini sanarak kanlı kılıcıyla döner. Bu sırada Kan Turalı’nın anası ile babası da karşı­lamaya gelmişlerdir. Selcen Hatun Kan Turalı’nın dönmediğini görünce yeniden savaş meydanına gider. Bir derede Kan Turalı’yı kâfirlerin sıkıştırdı­ğını görür. Atı vurulmuş, göz kapağı yaralanmış­tır. Derhal saldırarak kâfirleri dağıtır ve kendisini tanımayan Kan Turalı’ya kendisini tanıtarak onu atının arkasına alır, dönmek üzere yola girerler. Yolda Kan Turalı, Selcen Hatun’un Oğuz’da ken­disini kurtardığını söyleyerek övüneceği düşün­cesiyle kızı öldürmek ister ve bu düşüncesini kıza açar. Selcen Hatun önce tatlılıkla Kan Turalı’yı bu düşüncesinden vazgeçirmek ister. Başaramayınca kızar ve dövüşmeye hazır olduğunu söyler. Kar­şı karşıya geçerler. Selcen Hatun temrensiz bir ok atar, Kan Turalı ürperir. Koşarak kucaklaşır, barı­şırlar ve birbirlerini denediklerini söylerler.

Sonra yeniden yola düşüp babasının yanına gelirler, oradan hep beraber Oğuz’a girer, düğüne başlarlar. Kan Turalı gerdeğe girip muradına erişir. Dedem Korkut gelip şadlık çalıp destanlar söyler.

Hikâyenin sonunda yine dünyanın geçiciliğini anlatan manzume ile ozan duası gelmektedir.

Kazılık Koca oğlu Yigenek destanı:

Kam Gan oğlu Han Bayındır’ın İç Oğuz, Taş Oğuz beylerine verdiği bü­yük bir ziyafette veziri Kazılık Koca şarabın etkisiyle coşarak Bayındır Han’dan akın diler. Han izin verir. Kazılık Koca işe yarar kocalarını toplar, hazırlık yapıp yola çıkar. Çok dağ, dere tepe aşarak Arşun oğlu Direk Tekfur’un Karadeniz kıyısın­daki Düzmürd kalesine gelip konarlar. Yapılan savaşta Kazı­lık Koca tutsak edilerek kaleye hapsolunur.

Kazılık Koca on altı yıl hi­sarda tutsak kalır. Emen adında biri altı defa saldırır, fakat kaleyi alamaz.

Kazılık Koca’nın tutsak edildiği sırada bir yaşında olan oğlu Yigenek on beş yaşına gi­rer. Yigenek babasını ölmüş bi­lir, tutsaklıkta olduğunu çocuk­tan saklarlar. Fakat bir gün Kara Göne oğlu Budak ile bir sohbette atışınca Budak, yiğit ise gidip babasını kurtarması­nı söyler. Babasının sağ olduğunu öğrenen Yige­nek, Bayındır Han’dan asker ister ve akın izni alır. Bayındır Han’ın buyruğu ile, eskiden Demürkapu Derbendi’nde bey olan Kıyan Selçuk oğlu Delü Tundar, Aygır Gözler suyunda at yüzdüren ve elli yedi kalenin kilidini alan Eylik Koca oğlu Dülek Evren, Bağrıncı oğlu İlalmış, Toğsun oğlu Rüstem, Delü Evren, Soğan Saru, hasılı yirmi dört sancak beyi Yigenek’le birlikte hazırlık görürler. Ertesi gün Yigenek dayısı Emen’i rüyasında gördüğünü anlatarak, rüyasında Emen’in kendisine kaleye gitmekten vazgeçmesini söylediğini, kendisinin de bunu reddettiğini nakleder. Hep birlikte yola girip Düzmürd kalesine ulaşırlar. Yapılan savaşta Arşun oğlu Direk Tekfur, Delü Tundar’ı, Dülek Evren’i ve yirmi dört sancak beyinin diğerlerini bir bir meydandan kaçırır, hiçbirisi karşısında duramaz. Sonunda Yigenek meydana at sürerek daha ilk vu­ruşta tekfurü yaralar. Tekfur kaleye kaçmak ister­se de Yigenek arkasından yetişerek kale kapısında boynunu vurur. Bunun üzerine Kazdık Koca’yı ser­best bırakırlar. Fakat beyler bununla yetinmeyerek kaleyi de alırlar. Kilisesini yıkıp mescit yapar, aziz Tanrı adına hutbe okuturlar. En değerli hediyeleri Bayındır Han’a ayırdıktan sonra ganimetleri gazi­lere bağışlayıp dönerler, evlerine gelirler.

Dedem Korkut gelip destanlar söyler ve bu Oğuznameyi Yigenek’e ithaf eder.

Burada biten hikâyenin sonunda yine aynı ozan duası vardır.

Basat’ın Depegöz’ü öldürdüğü destan:

Bir gece, üzerine düşman gelince Oğuz kav­mi ürkerek göç eder. Kaçıp giderken yolda Aruz Koca’nın küçük çocuğunu düşürürler, bir arslan bulup götürür, besler.

Bir müddet sonra Oğuz kavmi yine dönüp yurduna yerleşir. Arslanın götürdüğü çocuk büyü­müştür. Sazlıktan çıkıp atları öldürerek kanlarını sömürmeye başlar. Toplanıp çocuğu sazlıktan çı­karır, getirirler. Fakat her seferinde çocuk kaçıp yine arslan yatağına gider. En sonra Dedem Korkut ge­lip ona insan olduğunu, hayvan­larla değil, insanlarla birlikte yaşa­ması gerektiğini anlatır ve büyük kardeşinin adının Kıyan Selçuk olduğunu bildirerek kendisine de Basat adını takar.

Aruz’un bir çobanı vardır. Konur Koca Saru Çoban adındaki bu çoban yaylaya çıkma zamanı gelince daima herkesten önce yay­laya çıkar. Bir gün yine böyle bir yaylaya çıkma zamanında Saru Çobanın sürüsü Uzun Pınar denen bir pınara gelince ürkmeye başlar. Çünkü pınara periler konmuşlar­dır. Çoban ilerleyerek peri kızla­rından birisini yakalar ve tamah ederek münasebette bulunur.

Ertesi sene aynı pınarın başında peri kızı ço­bandan olan çocuğunu dünyaya getirmiştir. Ba­yındır Han beylerle gezerken bununla karşılaşır. Tepesinde tek gözü olan bu çocuğu Basat’la bir­likte beslemek üzere Aruz Koca evine getirir. Da­dılara verirler. Fakat Depegöz öyle kuvvetli emer ki birkaç dadının canını alır. Bunun üzerine sütle beslerler. Günde bir kazan süt yetmez. Depegöz büyüyüp gezmeye ve çocuklarla oynamaya baş­lar. Fakat bu sefer de çocukların burunlarını, ku­laklarını yediği görülür. Aruz Depegöz’ü evinden kovar. Depegöz’ün peri anası gelip ok ve kılıç işle­mesin diye oğlunun parmağına bir yüzük geçirir. Depegöz Oğuzdan çıkarak bir yüce dağa yerleşir, yol keser, adam öldürür, büyük bir harami olur. Bir müddet sonra Oğuzdan da adam yemeye baş­lar. Toplanıp üzerine giderler. Fakat Depegöz’e bir şey yapamazlar. Kazan Bey ile kardeşi Kara Göne Depegöz’ün önünde dayanamazlar. Düzen oğlu Alp Rüstem’i, Uşun Koca’nın iki oğlunu, demür donlu Mamak’ı öldürür. Bıyığı kanlı Bügdüz Emen acze düşer. Aruz Koca’ya kan kusturur ve büyük oğlu Kıyan Selçuk’ün ödü patlar. Hasılı Oğuz kav­mi Depegöz’ün önünde perişan olur. Yurtlarından kaçmak isterler, fakat Depegöz yedi defa önlerini keserek bir yana bırakmaz. Çaresiz, Depegöz’le an­laşmaya karar verirler. Dedem Korkut’u gönderip Depegöz’le pazarlık ederler. Depegöz yemek üzere günde iki adamla beş yüz koyuna razı olur. Aynı zamanda yemeğini pişirmek için de iki kişi ister. Yünlü Koca ile Yapağulu Koca’yı Depegöz’ün ye­meğini pişirmeye gönderip günde iki adamla beş yüz koyun vermeye başlarlar. Böylece her ev sıra ile bir oğlunu verir. Kapak Kan adında birisi de iki oğlundan birini vermiştir. Bu sefer sıra öbür oğlu­na gelir. Anası feryat etmeye başlar. Tam bu sırada Basat, çıkmış olduğu akından dönmektedir. Kapak Kan’ın karısı, oğlunun yerine bir tutsak vermesi için Basat’a karşı gelir. Ona Depegöz’ün yaptıkları­nı anlatır ve bir tutsak alır. Basat durumu öğrenin­ce Depegöz’le karşılaşmaya karar verir. Kazan ve babası vazgeçir­meye çalışırlarsa da, Basat kara­rından dönmez ve Depegöz’ün yerleştiği Salahana kayasına gelir. Bu sırada Depegöz sırtını güneşe verip uyumaktadır. Basat’ın attığı okları önce sinek sanır, fakat okun bir parçası önüne düşünce kalkıp Basat’ı yakalar, çizmesine sokar, yeniden uykuya dalar. Biraz sonra Basat çizmeyi yarıp içinden çıkar. Kocalardan, Depegöz’ün yalnız gözünde et olduğunu öğrenince süngüsünü ocakta kızdırarak uyu­yan Depegöz’ün gözüne basar, gözünü kör eder. Bundan sonra Basat ile Depegöz arasında çetin bir çekişme başlar. Basat önce ka­çıp mağarada koyunun içine girer. Depegöz bunu anlar, mağaranın kapısını keserek koyunları birer birer çıkarır. Basat bir koçun de­risine girerek mağaradan çıkar. Depegöz bu sefer yüzüğünü verir, Basat parmağına takar, Depe­göz bu arada Basat’ı hançerle vurmak ister, Basat yine kurtulur. Depegöz bunun üzerine hazinesini vermek bahanesiyle Basat’ı hazinenin bulundu­ğu kulübeye sokar. Tam kümbedi yıkacağı sırada kümbet yarılır ve Basat dışarı çıkar. Nihayet ancak, bir mağara kapısında asılı olan kılıcının başını ke­seceğini söyleyerek Depegöz Basat’ı kılıca gönde­rir. Kendi kendisine inip çıkan bu çok keskin kılıca Basat, ok ile zincirini koparıp düşürdükten sonra yaklaşır ve getirerek Depegöz’ün boynunu vurur. Kocaları Oğuz’a müjdeci gönderir. Oğuz ülkesi sevinç içinde çalkanır. Beyler Salahana kayasına gelir, Depegöz’ün başını ortaya getirip şenlik ya­parlar. Dede Korkut gelip gazi erenlerin başlarına gelenleri anlatır ve Basat’a dua eder.

Burada biten hikâyenin sonunda iki cümlelik kısa bir ozan duası vardır.

Begil oğlu Emren’in destanı:

Kam Gan oğlu Han Bayındır yine bir gün bü­yük çadırlarını kurarak İç Oğuz, Taş Oğuz beyle­rini divanına toplamıştır. Bu sırada Dokuz Tümen Gürcistan’ın haracı gelir. Bir at, bir kılıç ve bir çomaktan ibaret olan bu haracın azlığı Bayındır Han’ı üzer. Bunları beyler arasında nasıl böleceğini düşünürken Dede Korkut “üçünü de aynı yiğide verelim, Oğuz iline karakolluk yapsın” der. Sonun­da Begil adında bir yiğide verirler. Dedem Korkut kılıcı Begil’in beline bağlar. Begil atına binip hısım akrabasını ayırıp evini çözer ve Oğuzdan göç eyler. Berde’ye, Gence’ye gidip Dokuz Tümen Gürcistan ağzına yerleşerek karakol vazifesine başlar.

Begil yılda bir defa Bayındır Han’ın divanına gelmektedir. Yine bir gün Bayındır Han’dan adam gelerek Begil’i divana çağırır. Bayındır Han Begil’i tam üç gün ağırlar, azizler. Üç gün de av etiyle ağırlamak üzere av tertip ettirir. Av hazırlığı sırasında beylerin ki­misi atını, kimisi kılıcını, kimisi ok atmasını övmeye başlar. Salur Ka­zan ne atını, ne de kendisini över, sadece Begil’in hünerini söyler.

Gerçekten Begil av sırasında öyle herkes gibi ok kullanmamak­tadır. Avını yakalamak için yayını boynuna atarak onu kolayca dur­durmakta, zayıf ise belli olsun diye kulağını delip bırakmaktadır. Kazan işte bundan bahsederek “hüner atın mıdır, erin midir ?” diye sorar. Beyler “erindir” derler. Kazan bunu ata bağlar. Kazan’ın bu sözü Begil’e çok dokunur. Bayındır Han’ın he­diyelerini önüne dökerek divanı bırakıp evine dö­ner. Karısına Oğuza baş kaldırdığını söyleyerek Dokuz Tümen Gürcistan’a göçmelerini teklif eder. Karısı bırakmaz ve gözü gönlü açılsın diye Begil’i ava gönderir. Av sırasında Begil attan düşer ve sağ uyluk kemiği kırılır. Eve döner, kimseye söylemez. Fakat beş gün divana çıkmaz. Sonunda karısına durumu söyler. Böylece Begil’in ayağının kırıldığı her yana yayılır. Kâfir casusları bunu tekfura bil­dirirler. Tekfur Begil’in yurduna saldırmaya karar verir. Begil casuslarından bunu haber alınca oğlu­nu, Kazan’ı yardıma çağırmaya göndermek ister. Fakat oğlu Emren bunu reddederek düşmanın kar­şısına kendisinin çıkacağını bildirir.

Emren babasının atına binerek kâfirleri karşı­lar. Şökli Melik’in kâfirleri gelirler. Emren tekfurla yaptığı savaşta yenilecek gibi olunca Allah’a yal­varır. Tanrı da kendisine kırk kişilik kuvvet verir. Bunun üzerine tekfuru basıp altına alır. Tekfur Müslümanlığı kabul eder. Kâfirler dağılırlar. Akın­cılar kâfir ülkesini yağma ederler.

Begil şenlik yapar ve oğlunu hediyelerle bir­likte Bayındır Han’a götürür. Padişah, Kazan oğlu Uruz’un sağ yanında ona yer gösterir, elbiseler giydirir.

Dedem Korkut gelip şadlık çalar, bu Oğuzna­meyi düzenleyerek Emren’e ithaf eder. Gazilerin başından geçenleri anlatır.

Burada biten hikâyenin sonunda yine aynı ozan duası vardır.

Uşun Koca oğlu Segrek’in destanı:

Oğuz zamanında Uşun Koca adında birinin iki oğlu vardır. Büyük oğlu Egrek, istediği zaman Bayındır Han’ın divanına gelebilmektedir. Aynı şekilde Kazan’ın divanına da istediği zaman teklif­sizce girmekte ve beyleri basarak Kazan’ın önünde oturmaktadır.

Bir gün yine böyle teklifsizce beylerin önüne geçip oturunca Ters Uzamış adındaki bey, “hey Uşun Koca oğlu, bu oturan beylerin her biri otur­duğu yeri kılıcının ve ekmeğinin kuvvetiyle almış­tır, sen baş mı kestin, kan mı döktün, aç mı doyur­dun çıplak mı donattın?” der. Egrek “baş kesip kan dökmek hüner midir?” diye sorar. Ters Uzamış “hünerdir ya!” der. Ters Uzamış’ın bu sözleri Egrek’e dokunur, kalkıp Kazan Bey’den akın izni ister. Kazan Bey izin ve­rir, akın ilan ederek akıncı toplar.

Egrek üç yüz akıncı ile bir­likte Şirügüven ucundan Gökçe Denize kadar yağmaya girişir. Bol ganimet alırlar. Yolu, Alınca kale­sine uğrar. Burada Kara Tekfur’ün Oğuz yiğitlerine tuzak olsun diye yaptırdığı koruya girerler. Bunu casuslarından öğrenen Kara Tek­fur altı yüz kâfir göndererek yiğit­lerini öldürtüp Egrek’i yakalatır. Alınca kalesinde zindana atarlar.

Aradan zaman geçer, Uşun Koca’nın küçük oğlu Segrek büyür, yiğit bir delikanlı olur. Bir gün bir dernekte ayakyoluna çıkarken iki öksüz çocu­ğun dövüştüklerini görür. Onları ayırmak için her birine bir tokat vurunca çocuklardan biri, hüneri varsa Alınca kalesinde tutsak bulunan kardeşini kurtarmasını söyler.

Segrek kardeşi olduğunu ve onun tutsak bu­lunduğunu öğrenince deliye döner. Gelip anasının ağzını arar. Gerçeği anlayınca Alınca kalesine git­meye karar verir. Anası babası engel olmaya çalışır­lar, fakat başaramazlar. Kazan Bey’in tavsiyesiyle hemen düğününü yaparlar. Fakat Segrek gerdeğe girince kızın bütün ısrarlarına rağmen murada ermeyi reddeder. Gelin durumu kayın atasına ve kayın anasına anlatır. Hasılı Segrek’i durduramaz­lar. Atına atlayıp yola girer ve üç günlük yolu bir günde alarak Dereşam ucundan geçer, kardeşinin tutulduğu koruya gelir. Kâfirin ılkıcılarını öldürüp koruya girer. Tam bu sırada uykusu geldiği için atının yularını bileğine bağlayıp uyur.

Diğer taraftan kâfirin casusu durumu gelip tekfura bildirir. Tekfur önce altmış atlı, sonra yüz atlı gönderir, fakat her iki seferde de bileğine bağladı­ğı at Segrek’i uyandırır ve Segrek kâfirleri dağıtır. Kâfirler Segrek’in üzerine yeniden gitmeyi redde­derler. Sonunda Egrek’i çıkarıp göndermeye karar verirler ve o yiğidi öldürürse kendisini serbest bırakacaklarını söylerler.

Egrek üç yüz kâfirle birlik­te korudaki yiğidin üzerine gelir. Kâfirler uzakta dururlar. Egrek bu Oğuz yiğidinin yanına gelir. At, bu sefer yularından boşanıp kaçtı­ğı için, Segrek’i uyandıramaz. Eg­rek uyuyan yiğidin kopuzunu alarak çalar ve onu uyandırır. Haberleşince kardeş olduklarını öğrenir, kâfirleri basıp kaleye dökerler. İki kardeş dönerek yine Dereşam suyunu geçer ve sağ esen Oğuza gelirler. Uşun Koca büyük şenlikler yapar. Büyük oğluna da gelin getirir. İki kardeş birbirine sağdıç olurlar.

Dedem Korkut gelip destanlar söyler.

Burada biten hikâyenin sonunda yine dünya­nın geçiciliğini anlatan bir cümle ile dört cümlelik ozan duası vardır.

Salur Kazan’ı oğlu Uruz’un tutsaklıktan çıkardığı destan:

Beyler beyi olan Han Kazan bir gün, Trabzon tekfurunun ken­disine göndermiş olduğu şahin ile ava çıkar. Av yerinde şahini bir sürü kazın üzerine atarlar. Fakat şahin kazları bırakır, uçup gider ve Tuman’ın kalesine iner. Kazan ve beyler arkasına düşerler. Giderken Kazan’ın uykusu gelir ve kalenin göründüğü bir yerde küçücük ölü­me dalar (Oğuz beyleri yedi gün uyudukları için uykuya küçücük ölüm demektedirler).

Bunu gören kâfir casusu Tuman’ın kalesinin tekfuruna haber verir. Tekfur askerini top­layarak gelir. Kazan’ın yirmi beş beyini şehit ettikten sonra Kazan’ı uyuduğu yerde arabaya bağlayıp Tuman’ın kalesine getirir, bir kuyuya hapsederler. Kuyunun ağzına bir değirmen taşı korlar. Suyunu ekmeğini taşın deliğinden verirler.

Bir gün tekfurun karısı, ne biçim adam oldu­ğunu görmek için Kazan’ı görmeye gelir. Kuyu­nun ağzından Kazan ile konuşur. Yer altında ra­hatının nasıl olduğunu, şimdi ne yiyip içtiğini ve neye bindiğini sorar. Kazan da ölülerine verdikleri yemekleri ellerinden aldığını ve ölülerine bindi­ğini söyler. Kadın yedi yaşında ölmüş olan kızına binmemesi için yalvarır, fakat Kazan ölülerin en yorgası o olduğu için hep ona bindiğini söyler.

Tekfurun karısı kocasına bunu anlatarak Kazan’ı kuyudan çıkar­ması için yalvarır. Kâfirler Kazan’ı çıkarıp bir daha kendilerine düş­manlığa gelmeyeceğine yemin eder ve aynı zamanda kendilerini övüp Oğuz’u yererse serbest bıra­kacaklarım bildirirler. Kazan, “val­lahi doğru yolu koyup eğri yoldan gelmeyeyim” şeklinde yemin eder. Yeminini beğenirler, “şimdi de bizi öv, Oğuz’u yer” derler. Kazan yer­yüzünde kimseyi övmeyeceği için binmek üzere bir adam ister. Geti­rirler, Kazan kâfire at gibi binerek onun canını çıkarır. Kopuzunu eli­ne alır, çalıp söylemeye başlar ve kendisini öldür­seler bile kâfiri övmeyeceğini anlatır. Bunun üzeri­ne Kazan’ı yeniden hapsederler.

Diğer taraftan Oğuz ülkesinde Kazan’ın ölü­sünü dirisini kimse bilmez. Zamanla oğlu Uruz büyür, koca bir delikanlı olur. Kendisinden baba­sının durumunu saklarlar, o da Bayındır Han’ı ba­bası olarak bilir.

Sonunda bir gün yolda birinden Bayındır Han’ın değil, Kazan’ın oğlu olduğunu öğrenir, anasına gelir, sorup soruşturur, gerçeği iyice an­layınca beylerle birlikte babasını kurtarmaya ha­zırlanır. Askerin başına amcası Kara Göne’yi ge­çirirler, yola düşerler. Yolda kâfirin Ayasofya’sını alırlar. Kâfirler bunlarla karşılaş­mak üzere Kazan’ı çıkarır, eğer gelen düşmanı dağıtırsa hem ken­disini serbest bırakacaklarını, hem de haraç vereceklerini bildirirler. Kazan razı olur ve gelen ordunun karşısına çıkarlar. Kazan meydana girerek er diler. Sırasıyla Beyrek’i, Dülek Evren’i, Alp Rüstem’i birer vuruş ile meydandan kaçırır. Bu­nun üzerine Uruz meydana atıla­rak Kazan’ın omuzuna kılıç çalar ve dört parmak derinlikte yara açar. Dönüp tekrar vuracağı sırada Kazan kendisini tanıtır. Toplanıp hep beraber kâfirlere saldırırlar. Kaleyi alıp kilisesini yıkar, mescit yaparlar.

Uruz babasını böylece kurtarıp döner. Büyük şenlikler yaparlar. Dedem Korkut ge­lip kopuz çalar, gazi erenlerin başına ne geldiğini söyler. Hikâyenin sonunda yine dünyanın geçicili­ğini anlatan manzume ile ozan duası vardır.

İç Oğuz’a Taş Oğuz asi olup Beyrek’in öldüğü destan:

Kazan yılda bir defa evini yağmalatmaktadır. Yağma sırasında kendisi karısını alarak dışarı çık­makta ve Uç ok ile Boz ok evini yağma etmekte­dirler.

Yine böyle bir yağma günüdür. Fakat bu sefer Taş Oğuz beyleri bulunmazlar, yağmaya yalnız İç Oğuz katılır. Buna kızan Taş Oğuz beyleri Aruz, Emen ve diğer beyler Kazan’la ilgiyi keserler. Va­ziyeti öğrenmek üzere Kazan’ın adamlarından Kıl­baş adlı biri gidip Taş Oğuz’un büyüğü Aruz Koca ile konuşur ve Kazan’ın üzerine yağı geldiğini söy­leyerek dayısı Aruz’dan yardım ister. Aruz yağma­da bulunmadıkları için Kazan’a düşman oldukları­nı bildirir. Kılbaş ise işte bunu anlamak istediğini, gerçekte Kazan’ın üzerine yağı falan gelmediğini söyleyerek dönüp İç Oğuz’a gider.

Buna çok canı sıkılan Aruz Koca, Emen’i, Alp Rüstem’i, Dülek Evren’i ve diğer Taş Oğuz beyleri­ni toplar, ağırlar, azizler, Kılbaş’ın sözlerini anlatır, ortaya mushaf ge­tirerek Kazan’a düşman oldukları­na dair beylere and içirir.

Aruz Koca aynı zamanda Beyrek’e mektup göndererek gelip kendilerini Kazan’la barıştırmasını ister. Beyrek gelince gerçek maksa­dını ortaya koyarak kendilerinin Kazan’a düşman olduklarını bildi­rir ve Beyrek’ten de Kazan’a düş­man olduğuna dair and içmesini ister. Maksadı Beyrek’i Kazan’dan ayırmaktır. Beyrek bunu şiddet­le reddeder. Bunun üzerine Aruz, oturduğu yerde Beyrek’i kırbaç­layarak sağ uyluğunu düşürür. Beyrek’i ölüm hâlinde evine getirirler. Beyrek son dakikalarını yaşarken kırk yiğidini Kazan’a göndererek ondan kanını Aruz’a bırakmamasını ister.

Kazan durumu öğrenince büyük bir yas tutar ve yedi gün divana çıkmaz. Sonunda kardeşi Kara Göne ile Kılbaş odasına giderek Kazan’a Beyrek’in öcünü almasını söylerler. Kazan ve beyleri hazır­lık yapıp Taş Oğuz’a yürürler. Uç Ok, Boz Ok kar­şılaşır. Taş Oğuz beyleri İç Oğuz’dan kendilerine birer karşılık seçerler. Aruz, Kazan’ı; Emen, Ters Uzamış’ı; Alp Rüstem, Ense Koca oğlu Okçu’yu seçtiklerini bildirirler.

Aruz meydana girerek Kazan’ı çağırır. Kazan kısa zamanda dayısı Aruz’u vurup attan yıkar ve kardeşi Kara Göne’yi çağırarak başını kestirir. Bunun üzerine diğer Taş Oğuz beyleri attan inip Kazan’ın ayağına düşer, bağışlanmalarını isterler. Kazan suçlarını bağışlar, Aruz Koca’nın varını yo­ğunu yağmalattırır, çadırını dikip otağını kurarak şenlik yaptırır. Dedem Korkut gelip şadlık çalar ve gazi erenler başına neler geldiğini anlatır.

Burada biten hikâyenin sonunda yine dünya­nın geçiciliğini anlatan manzumeyle ozan duası vardır.

Dede Korkut Hikâyelerinin Niteliği

Yukarıda, başlıca olayları ve önemli noktaları belirtmek için ana çizgilerini verdiğimiz Dede Kor­kut hikâyelerinin, her biri tek başına bağımsız ve tamam bir hikâye olarak karşımıza çıkmakta, fakat hepsi birden ayrıca büyük bir bütün teşkil etmek­tedir.

Başta bütün beylerin kendisine bağlı olduk­ları bir han vardır. Genel olarak hanlar hanı diye gösterilen, Begil oğlu Emren hikâyesinde de padi­şah olarak vasıflandırılan bu han Kam Gan oğlu Bayındır’dır. Bütünüyle Oğuz ülkesinin hükümda­rı olan Bayındır Han genel olarak arka plândadır ve hikâyelerin hiçbirinde kahraman olarak görünmez. Onun hikâyelerdeki rolü, beylere akın izni ver­mek, gerekince beyleri büyük divanına toplamak ve yılda bir defa büyük bir ziyafet vermektir. Akınların sonunda bey­ler ganimetlerin en değerlisini ona ayırırlar. O da ziyafetlerinde, gelen haraç malından beylere armağan­lar verir, kahramanlık yapan bey çocuklarına giyecekler bağışlar. Buğaç ve Depegöz hikâyelerindey­se sahnede şöyle bir görünürse de rolü seyirci olmaktan ileri geçmez. Bunların dışında hikâyelerindeki yeri kahramanların kendisine ma­nevi destek olarak bakmalarından ibarettir.

Mevki bakımından Bayındır Han’dan sonra Kazan Bey gelmek­tedir. Bayındır Han’ın damadı olan Ulaş oğlu Salur Kazan, aynı zaman­da onun beylerbeyidir ve bütün İç Oğuz ve Taş Oğuz ( Dış Oğuz) beyleri kendisine bağlıdır. Birlikte yapılan savaşları o idare eder, en önde ve ortada o bulunur.

Kazan Bey’den sonra ona bağlı Oğuz beyleri gelmektedir. Bu beylerin bir kısmı hikâyelerin esas kahramanı durumunda olup ötekileri derece de­rece olaylara karışan ve divanlarda toplantılarda adları geçen şahıslardır.

Hikâyeleri elimizdeki şekliyle tespit eden meçhul sanatkâr her hikâyeyi ayrı olarak işlemeye önem vermiş, her hikâyeyi düzenlerken yalnız onu düşünmüş ve her hikâyeye en büyük etki kuvve­ti verebilmek için elindeki malzemeyi istediği şe­kilde kullanmaktan çekinmemiştir. Hikâyeler hep aynı tip, vaka ve kahramanlarla doludur. Bunların içinde aynı kâfir beylerinin her hikâyenin sonunda Oğuz beyleri tarafından tekrar tekrar öldürülmesi gibi gariplikler bile vardır.

Dede Korkut hikâyeleri genel olarak birtakım mücadelelerin destanlarıdır. Bu mücadelelerin iki­si Oğuzların kendi aralarında geçer. Bunlardan bi­rinde (Dirse Han oğlu Buğaç) mücadele bir beyin oğlu ile kendi adamları arasında geçer. Ötekinde İç Oğuz ile Taş Oğuz (Üç Ok-Boz Ok) karşılaşır.

İki hikâyedeyse mücadele tabiat ve insanüstü kuvvetlere karşıdır. Birinde Delü Dumrul Azrail’in karşısına çıkar, ötekinde Basat, Depegöz adındaki devi öldürür.

Bunların dışında kalan sekiz hikâyede müca­dele Oğuz beyleri ile kuzeydeki ve batıdaki kâ­firler arasındadır. Düşmanların en büyüğü Şökli Melik’tir. Diğer düşmanlar Kara Arslan Melik, Kara Tüken Melik, Buğaçuk Melik, Arşun oğlu Di­rek Tekfur ve diğer melik ve tekfurlardır.

Dede Korkut akıl hocalarıdır. Oğuz kavminin bütün müşkülünü o çözer. Dede Korkut aynı za­manda ozandır ve hikâyelerde anlatılan her mü­cadelenin sonunda yapılan şenliklerde kopuz çalıp destanlar söyler. Bütün hikâyeler mücadelelerin sonunda onun tarafından düzenlenerek sahipleri­ne ithaf edilmiştir.

Oğuzlar Müslümandır. Fakat din çok kuvvetli bir unsur olarak görünmez. Müslümanlıkları daha çok dıştadır. Zaten yaşadıkları çağ peygamberlerin çağıdır. Arala­rında Bügdüz Emen peygamberi görmüş ve Oğuz’da sahabesi ol­muştur. Savaşta beyler daima ön­ceden abdest alıp iki rekât namaz kılarlar. Düşmana saldırırken adı görklü Muhammed’e salavat ge­tirirler. Mücadele sonunda daima, aldıkları kalelerin kiliselerini yıkıp mescit yapar, keşişleri öldürüp ezan okuturlar. Fakat öte yandan bol bol şarap ve kımız içtikleri gö­rülür. At eti yerler. İçlerinde Delü Dumrul Azrail’i bile bilmez, onunla savaşmaya kalkar. Mücadelelerinin hiçbirisi din uğruna değil­dir. Düşmanları kâfir diye anmakla beraber onlarla mücadeleleri tamamıyla dünyevidir ve hiçbir kah­raman din kahramanı değildir.

Aile çok sağlam bir durumdadır. Tek eşlilik esastır. Ancak çok zor durumlarda birden fazla ka­dın alınabilmektedir. Bunun tek örneği Beyrek’in kendisini tutsak bulunduğu hisardan kaçıran Bay­burt beyinin kızını almasıdır. Diğer durumlarda hiçbir zaman ikinci bir kadın almak hatıra gelmez. Karısından çocuğu olmayanlar bile bunu düşün­mezler. Kadınlara çok saygı gösterilir. Gerekince, Begil’in karısının yaptığı gibi, kocalarına akıl öğ­retirler. Kadınlar kocalarının kâfir kızlarıyla düşüp kalkmalarını, kâfir kızlarının onlara sakilik etme­lerini kıskanmazlar. Kocalar karılarına sevgilim diye hitap ederler. Evin işlerine, ziyafetlere kadın nezaret eder. Çok kuvvetli bir ana sevgisi vardır. Babalar da çocuklarına çok düşkündürler. Çocuğu olmayanların Allah’ın gazabına uğradığına inanı­lır. Karı kocanın karşılıklı davranış ve seslenişleri içten ve saygılıdır. Aile başkanı baba olmakla bera­ber bir koca baskısı yoktur. Çocukların ana babaya hürmeti kesindir. Babanın bir sözünü iki eden ço­cuk iyi sayılmaz. Ana hakkı Tanrı hakkıdır. Erkek çocuk kıza üstün tutulur.

Ahlak çok kuvvetlidir. Yalan söz nedir bilmez­ler. Aralarında bir tek yalan söyleyen vardır, onun da adı Yalancıoğlu kalmıştır. Namus için can verilir.

Hikâyelerdeki hayat tarzı ise göçebe hayatıdır. Yazın yaylaya göçer, kışın ovaya inerler. Evlerin daha ziyade büyük göçebe çadırı şeklinde olduğu anlaşılır. Başlıca varlıkları hayvanlardır. Her beyin büyük tavlaları, ağılları vardır. Başlıca hayvanları at, deve ve koyundur. Geçimlerinde yağmacılığın ve avların da yardımı olur. Beylerin ünlü çobanları ve ılkıcıları vardır.

Çocuklarını, zamanı gelince, evlendirmek is­terler. Bir çocuğa baş kesip kan dökmeden ad tak­mazlar. Böyle hallerde ad takma işini Dede Korkut yapar. Nişanlanma yüzük takmak suretiyle olur. Beşik kertme şeklinde nişanlanma da vardır. Dü­ğünler yedi gün yedi gece veya kırk gün kırk gece sürer. Düğünde güveyinin yüzü­ğüne ok atarlar. Gerdek güveyinin okunun düştüğü yere dikilir. Dü­ğünde kadınlar ve erkekler ayrı ayrı yerlerde eğlenirler. Başlıca sazları kopuzdur. Savaşta davul­lar ve borular çalınır.

Birisi ölünce atının kuyruğu­nu keser veya atını boğazlayarak yemeğini verirler.

Dede Korkut’taki insan tipi alp tipidir. İnsanda aranılan vasıf kahramanlıktır. Kadınlarda bile bu tipe önem verilir. Kahramanların hayatı daha çok göçebe hayatının gereği olarak, dışa dönüktür.

Hikâyelerde tabiat büyük bir yer tutar. Bu tabiat canlı bir tabiattır. Göçebe psiko­lojisiyle tabiat unsurları birer canlı gibi sayılmışlar­dır. Dağa beddua edilir, sudan haber sorulur.

Hikâyelerde en çok tekrarlanan unsurlardan biri de avdır. Ava da aşağı yukarı bir akın kadar önem verilir. Büyük hazırlıklar görülür ve gerekir­se bir haftalık avlar tertip edilir.

İşte kısaca belirttiğimiz bütün bu unsurlar hikâyelere dağılmış olarak anlatılmaktadır. Hikâ­yelerin bağımsızlığına rağmen saydığımız bütün bu noktalar ya tekrar olarak veya birbirlerini ta­mamlayarak bütün hikâyelere geçmiş bulunmak­tadır. Onun içindir ki hikâyeler tek başlarına ba­ğımsızdır. Fakat hepsi birden aynı zamanda büyük bir bütün teşkil etmektedir. Bu bütünlük şüphesiz bir destan bütünlüğü değildir. Bütün hikâyeler tek bir kahraman üzerinde toplanmadığı ve zincirle­me bir bütün teşkil etmediği için Dede Korkut ki­tabına bir destan gözüyle bakamayız. Fakat hikâ­yelerin birbirleriyle olan bağlılığı manalı bir bütün teşkil etmekte ve bunların büyük bir destandan ay­rılmış bulunduğunu açıkça göstermektedir. Esasen hikâyelerin bu şeklini belirleyen meçhul sanatkâ­rın bütün kuvvetiyle onları bağımsız hâle getirme­ye çalışmasına rağmen aradaki bağların büsbütün kopmamış olması da bundandır. Çünkü bu hikâ­yelerin esas malzemesi hep aynı kaynaktan çıkmış gibi gözükmekte ve daha önce oluştuğu anlaşılan büyük bir Oğuz destanına dayanmaktadır.

Hikâyelere ayrı ayrı geniş anlamıyla destan de­mek de mümkün değildir. Çünkü hikâyeler küçük­tür. En uzunları olan Beyrek bile destan dediğimiz büyük kahramanlık menkıbesinin ancak küçük bir parçası olabilecek büyüklüktedir. Fakat hikâyele­rin esas karakteri destanidir, epiktir. Bu bakımdan onları birer destan parçası saymak ve bunun için onlara dar anlamda destan demek mümkündür. Fakat bu hususta kullanılacak en uygun tabir des­tansı hikâye’dir. Dede Korkut hikâyeleri için masal sözünü kullanmak ise hiç doğru değildir. Çünkü hiçbir aslı esası olmayan, kahramanları adsız ve baştanbaşa uydurma, zamansız, mekansız hikâyeler için kullanı­lan ve “légende” karşılığı olan masal kelimesinin Dede Korkut hikâyelerine uyacak hiçbir tarafı yoktur. Dede Korkut hikâyeleri tam bir destan karakterinde olan, bir tarihî vakaya dayanan ve des­tan tarzında teşekkül etmiş bulu­nan kahramanlık menkıbeleridir.

Dede Korkut Kitabında bu hikâyelere boy denilmektedir ki bu kelime “destan” sözünün Türkçe karşılığıdır. Kitapta boy kelimesi ile hikâyelerin türü belirtilmekte ve vasıflandırıl­maktadır. Hikâyelere içindeki­ler bakımından verilen ad ise Oğuzname’dir. Demek ki eserin kendisine göre Dede Korkut hikâyeleri boy şeklin­de Oğuzname’lerdir.

Dede Korkut hikâyeleri şekil bakımından des­tan ile halk hikâyesi arasında bir yer tutar. Hikâye­ler manzum ve mensur olarak belirlenmiştir. Olay­ların anlatılışı, vakaların hikâyesi mensur olarak geçer, fakat seslenme ve konuşmalar genel olarak manzum şekildedir.

Fakat Dede Korkut’taki mensur parçalar nor­mal mensur hikâyelerde gördüğümüz nesre hiç benzememektedir. Birbirini kovalayan cümleler büyük bir ahenkle sıralanmakta, bunların meyda­na getirdikleri akıcı bütünlük, taşıdıkları uyak un­surlarının dışında ayrı bir ölçü izlerini taşımakta­dır. Uyaklı olmayan yerlerde de düzenli bir nesirle karşılaşılması Dede Korkut nesrinde manzumeye yakın bir ifadenin bulunduğunu açıkça göster­mektedir. Hatta bu yüzden manzum ve mensur parçaları birbirinden ayırmak bazen çok güç ol­makta, bazen da imkânsız bir hâle gelmektedir. Dede Korkut’un nesrini böyle bir çeşit yarı manzu­me haline getiren, kanaatimizce, onun kaynağıyla ilgilidir. Gerek Dede Korkut Kitabının yapısı, hikâ­yelerin şekil ve muhtevası, gerekse tarihî deliller ve çeşitli Oğuz rivayetleri bu hikâyelerin, eskiden oluşmuş büyük bir Oğuz destanından ayrılan, yeni unsurlar eklenerek zamanla bağımsız hâle gelen parçalar olduğunu göstermektedir. Dede Korkut Kitabının, destansı unsurlar taşımak bakımından Türk halk hikâyeleri arasında başka bir benzerinin bulunmaması da bundandır. Her hâliyle bir hikâ­yeleşmiş destan görünüşünde olan Dede Korkut kitabı, içinden çıktığı Türk çevresi henüz destan çağını tamamlamadan düzenlendiği ve yazıldığı için hikâyeler içindekiler bakımından olduğu gibi, şekil bakımından da büyük ölçüde destan izlerini taşımaktadır. İşte bu nedenle kitabın mensur kı­sımları da çok özgün bir karaktere bürünmüş ve nesirle nazım arasında bir çeşit destansı nesir ben­liğini almıştır. Hikâyelerin aşağı yukarı yarı yarıya manzum şe­kilde olması, bilhassa bazen tas­virlerde bile manzum ifadenin kullanılması ve bunların aynen tekrarlanması da bundan ileri gelmektedir.

Kitaptaki manzum parça­lar esas olarak seslenmelere ve konuşmalara ait kısımlardadır. Hikâyelerin üslubu “style di­reote” tarzında olduğu için ko­nuşmalar daima kahramanların ağzından anlatılmakta, kahra­manların sözleri vakaları anlatan üçüncü şahıs tarafından hikâye edilmeyerek aydur sözü ile doğ­rudan doğruya sahiplerine bıra­kılmaktadır. Çok hareketli olan bu hikâyelerde şahıslar daima sahnede olduğu için eserin bü­yük bir kısmı bu konuşmalardan ibaret olup aydur sözü de böylelikle en çok geçen kelimelerden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu konuşmaların karşılaşmalarda ve heyecanlı anlar­da geçenleriyse, ozan geleneği gereğince, daima manzum olduğu için kitap aşağı yukarı yarı yarıya manzum parçalarla doludur.

Bu manzumeler gerek içindekiler, gerek şekil bakımından destansı Türk şiirinin çok güzel ve çok orijinal örneklerini teşkil etmektedir. Taşıdıkları kahramanlık unsurları, göçebe hayatıyla yakından ilgili tabiat ve hayvanlara dayanan geniş ve canlı tasvir ve benzetmeler, akıp giden bir coşkunluk ve yiğitçe edası bakımından canlı bir destan havası taşıyan bu parçalar şekil bakımından çok dikkate değer durumdadırlar. Kafiyeleri bakımından genel olarak hafif bir ses benzerliği verecek şekilde ya­rım kafiyeli olan, birçok defa da ahengi tekrarlarla elde eden bu manzumelerde vezin yoktur. Fakat ölçüsüz bir mısra yapısı içinde bir iç ahengi mey­dana getirilebilmiş ve meçhul sanatkâr bu parçala­rın taşıdığı içlilik ve sadeliği ölçünün baskısından uzak tutarak, serbest nazmın çok başarılı örnekle­ rini vermiştir.

Dede Korkut hikâyelerindeki bu manzume tarzının bir geleneğe dayanmadığını kabul etmek imkânsızdır. Aksine ilk Türk şiirinin bu tarzda manzum bir yapıya sahip olması çok muhtemeldir. Dede Korkut hikâyelerinin kendisinden ayrılmış olduğu anlaşılan meçhul büyük Oğuz destanının bu tarzda bir serbest nazımla oluşmuş bulunma­sına ihtimal vermemek için hiçbir sebep yoktur. Aksine bütünü bakımından kuvvetli bir destan ha­vası taşıyan Dede Korkut Kitabındaki bu manzum parçaların taşıdığı destansı unsurlar, bunların bir destanın küçük parçaları olması ihtimalini kuvvet­lendirmektedir. Hikâyelerin belirlendiği zamanın destan çağı olduğu düşünülürse bu ihtimalin ya­bana atılır bir şey olmadığı daha iyi anlaşılır. Hele çeşitli hikâyelerde belirli tasvir ve seslenişler için hep aynı manzum parçaların tek­rarlanması elimizdeki metnin tes­pit edildiği devirde bu tarz man­zumelerin çok tutulduğunu açıkça göstermektedir. Oğuzların halk şairleri olan ozanların o devirlerde Oğuzlar arasında çalıp söyledikleri şiirlerin ve Oğuz destanlarının bu şekilde manzum parçalar olduğu anlaşılıyor. Dede Korkut Kitabında bu manzum parçalar hep ozanla­rın söylediği şekilde söylenmekte ve şahıslar ozanları taklit etmekte­dirler. Çağatay lügatlerinde ozan kelimesinin karşılığı olarak verilen bilgiler bu manzum parçalar için çok dikkati çekecek durumdadır. Bu lügatlerde ozanların vezinsiz şiir söyledikleri bildirilmektedir. Şeyh Süleyman Efendi lügatinde ozan kelimesinin karşılığı olarak verilen “mani tarzında vezinsiz ve nağmesiz bir teranedir ki Oğuz Han hikâye ve destanında söy­lerler” şeklindeki ozan için doğru olmayan açıkla­ma, ozanın söylediği şiirler ve destan parçalarının vezinsiz olduğunu göstermek bakımından çok önemlidir ve baştanbaşa Dede Korkut’taki man­zum parçalara uymaktadır.

Dede Korkut Kitabında bu manzum parçalara soy ve soyluma denilmektedir. Böyle manzumeler söylemeye de soyla- deniliyor. Aynı şekilde destan için boy ve destan söylemek için de boyla- tabirleri kullanılmıştır. Bundan da anlaşılıyor ki o devirde Oğuzlar arasında çok tutulan destanlara boy, bir destanın içindeki parçalara da soy denilmektedir. Böylece Dede Korkut hikâyelerindeki manzume şeklinin Oğuz destanındaki şekillerle aynı oldu­ğu daha iyi aydınlanmış olmaktadır. Yani Dede Korkut’taki manzume tarzı Oğuz destan tarzıdır.

Dede Korkut Hikâyelerinin Sayısı

Bugün elde bulunan Dede Korkut hikâyeleri­nin sayısı on ikidir. Eserin asıl ve büyük nüshası olan Dresden nüshası on iki hikâyeyi içine almak­tadır. Vatikan nüshasında bunların altı tanesi bu­lunmaktadır. Azerbaycanlı milliyetçilerin Berlin’de çıkardıkları Açık Söz dergisi İlkteşrin 1936 tarihli 3. sayısında, Bakü’de çıkan Bakinskiy Raboçiy gaze­tesinin 4 Ağustos 1936 tarihli sayısından naklen, Profesör Bekir Çobanzade’nin Leningrad Şarkiyat Enstitüsü yazmaları arasında Dede Korkut’un on üçüncü hikâyesini bulduğunu haber vermiştir. Sonradan, bu hikâyenin Azerbaycan’da yayımlan­dığına dair sözlü haberler de gelmiştir. Fakat Dede Korkut Kitabı, milliyetçiliği ve Türk birliği duygu­sunu aşılıyor diye 1950’de Rusya’da yasaklanmış ve bu konudaki bütün yayınlar toplattırılmış oldu­ğu için on üçüncü hikâye hakkında başka bir bilgi elde edilememiş ve bu mesele bugüne kadar ay­dınlanamamış ayrıca bu yoldaki haberlerin doğru olup olmadığı anlaşılamamıştır.

Tarihi Kaynaklarda Dede Korkut

Dede Korkut’tan veya Dede Korkut Kitabındaki hikâyeler ve şahıslardan bahseden eski eserler şunlardır:

1- Dede Korkut isminin geç­tiği en eski tarihî kaynak İlhanlı veziri Reşidüddin’in Câmiü’t-tevârih’idir. Tabip Reşidüddin’in 1305 yılında bir heyetle yazdığı bu ünlü cihan tarihinin Târih-i Oğuz u Türkân u hikâyet-i cihangîr-i u adını taşıyan bölümünde dört Oğuz hükümdarının çağdaşı ola­rak Korkut’tan bahsedilmektedir. Bu Farsça Oğuznamede Korkut, Oğuz sülalesinin onuncu hüküm­darı olan Kayı İnal Han zamanın­da sahneye çıkar ve ona müşavir­lik eder. Korkut, asıl, onun babası olan dokuzuncu hükümdar İnal Sır Yavkuy zamanında ortaya çık­mış olup Kayı İnal Han’dan sonra daha üç hüküm­dar devrini yaşamış ve onuncudan on dördüncü­ye kadar dört hükümdara müşavirlik yapmıştır. Kendisi Bayat boyundan olup Kara Hoca’nın oğ­ludur. Bu rivayetleri Reşidüddin’e anlatan zat, Korkut’un 295 yıl yaşadığını söylemiştir. Reşidüd­din, Korkut’un güzel sözler ve kerametler söyle­miş olduğunu kaydederek, onun hikâyelerinin çok olduğunu ve aşağıda nakledileceğini bildiriyorsa da, yazık ki eserine bunları eklememiştir.

Görülüyor ki Korkut, Farsça Oğuznamede hanların akıl hocası ve çok sözü geçer bir devlet müşaviridir. Onun akıl hocalığı, keramet sahibi olması, Peygamber zamanında yaşamış bulunma­sı, Bayat boyundan olması, çocuklara ad takması, güzel sözler söylemesi, Dede Korkut Kitabındaki özelliklerinin baştanbaşa aynıdır.

2- Mısırlı müellif Ebû Bekr b. Abdullah b. Ay­bek ed-Devâdârî’nin Dürerü’t-tîcan adlı umumî tarihinde, Dede Korkut hikâyeleriyle ilgili çok önemli bir kayıt vardır. Aslen Selçuk hanedanın­ dan olan bu Mısırlı Türk, Melik Nasır Muhammed b.Kalavun adına yazdığı ve 1310 yılına kadar olan olayları içine alan Arapça tarihinde, 1229 yılı olay­larından bahsederken Cengiz Han’a ait mukad­dimede Oğuzname hakkında bilgi vermiş ve De­pegöz hikâyesine dokunmuştur. Ebû Bekr Aybek, Dede Korkut hikâyelerini içine alan Oğuznameyi görmüştür. Buradaki Tepegöz, Dede Korkut Kita­bındaki Tepegöz’ün aynıdır.

3- Yazıcıoğlu Selçukname’sinin Topkapı Sara­yı Revan Köşkü Kütüphanesinde. 1390 numarada kayıtlı eski bir nüshasının başında fihrist için boş bırakılan sayfalardan üçüne sonradan eklenmiş 65 satırlık bir Oğuzname vardır. İçinde geçen Emir Süleyman adından XV. asrın başında Yıldırım Bayezid’in oğlu Emir Süleyman zamanında yazıl­dığı anlaşılan bu Oğuzname parçası, Dede Korkut Kitabında adları geçen Oğuz bey­leriyle hikâyelerdeki bazı vakalar­dan bahsetmektedir.

Bu Oğuznamede dikkati çeken şey Dede Korkut Kitabı kahraman­larından başka adların da geçmesi ve Dede Korkut kahramanlarının sıfatları sayılırken daha geniş olay­ların bildirilmesidir. Bundan an­laşılıyor ki bu Oğuznameyi tespit eden zat Dede Korkut hikâyeleri­nin daha geniş şekillerini taşıyan bir Oğuzname­den veya Oğuz rivayetlerinden haberliydi.

4- Berlin Devlet Kütüphanesinde bulunan ve hazihi er-risâleti min kelimâti Oğuzname el-meş­hur bi-Atalar Sözi başlığını taşıyan yazma bir ata­sözü kitabında da Dede Korkut’la ilgili adlar geç­mektedir. Eserin Prof. Ahmet Caferoğlu tarafından istinsah edilen bir kopyası elimizdedir.

Baş tarafında “Kan olan Emir Süleyman Sultan”dan bahsedildiğine göre, yine Emir Süley­man zamanında yazıldığı anlaşılan bu eserin giriş bölümünde Dede Korkut’un kendi ağzından anla­tılan atasözleri ve kehanetler vardır. Bu sözlerin bir kısmı Dede Korkut Kitabının girişinde geçen bazı atasözlerinin aynıdır.

5- Yazıcıoğlu Ali’nin XV. yüzyılın ilk yansında II. Murad adına yazmış olduğu Târih-i âl-i Selçuk adlı eserinde Korkut Ata ile ilgili kayıt vardır. Bu kayıt, Dede Korkut Kitabının girişindeki Korkut Ata’yı tanıtan kaydın aşağı yukarı aynıdır.

6- Tebrizli Hasan b. Mahmud Bayatî’nin hac­ca giderken tanıştığı Cem Sultan’ın ricası üzeri­ne, yanında bulunduğu bir Oğuzname nüshasına dayanarak yazmış olduğu Câm-i Cem-âyin adlı Osmanlı silsilenamesinde de Dede Korkut’un adı geçmektedir.

7- Ali Şir Nevayî’nin 1495 yılında, Câmî’inin Nefahatü’l-üns-’ünden çevirme ve tamamlama yo­luyla yazdığı Nesâimü’l-mahabbe adlı, sûfîlerden ve mutasavvıflardan bahseden eserinde Dede Kor­kut için kayıt vardır.

Görülüyor ki Nevayî de Korkut Ata’yı, Türkler arasında şöhrete ihtiyacı olmayacak kadar şöhret sahibi ve kendisinden önce olup bitenleri bilmek, kendisinden sonra olacak olayları haber vermekle meşhur, veciz ve değerli sözleri olan bir kimse ola­rak tanıtmaktadır.

8- Bayburtlu Osman’ın III. Murad devrinde (1574-1595) yazdığı Tevârih-i cedîd-i mir’at-i cihan adlı eserinin “Bayundur Han” bölümünde, Dede Korkut Kitabıyla yakından ilgili ve şahıs adları ha­rekeli olan bir kısım vardır. Bayburtlu Osman’ın, Bahrü’l-ensâb adlı bir kitaptan aldığı ve eski bir Dede Korkut Oğuznamesine dayandığı anlaşılan bilgiler esas olarak, geniş bir Dede Korkut nüsha­sına veya rivayetine dayanmaktadır.

9- Bitlis Kürt beylerinden olan Şeref Han’ın 1597’de bitirdiği Şerefnâme adlı Farsça tarihinin mukaddimesinde, Dede Korkut hikâyelerinde adı geçen Bügdüz Emen ile ilgili bir kayıt vardır. Bu kaydında Şeref Han, Kürtlerin dağınık kalmalarına ve devlet ku­ramamalarına neden olarak nak­ledilen bir rivayetten bahseder. Bu rivayete göre Peygamber ortaya çı­kınca, cihan hükümdarları kendisi­ne itaatlerini bildirmek için elçiler göndermişler. Türkistan’ın büyük hükümdarlarından Oğuz Han da bu arada, Kürt büyüklerinden Buğ­duz adlı birini göndermiştir. Haz­ret-i Peygamber bu korkunç yapılı elçinin dehşetli ve iğrenç hâline şaşarak nefretle hangi kabileden olduğunu sorar. Elçi Kürt taifesinden olduğunu söyleyince, Peygamber bu kavme devlet kurmak nasip olmasın, çünkü dünyanın başına bela olurlar diye beddua eder. Onun için Kürtlere büyük dev­let kurmak ve saltanat sürmek nasip olmamıştır.

Şerefnâme’nin bu rivayetindeki elçinin adı Buğduz olarak geçmekte ve Kürt olduğu kaydedil­mektedir. Fakat gerek Dede Korkut Kitabında bu­lunan Bügdüz Emen’in gidip Peygamberi gördüğü ve gelip Oğuzda sahabesi olduğu şeklindeki tanı­tımdan, gerek Bayburtlu Osman’ın Oğuz elçilerini gördüğü zaman Peygamberin ürperdiği şeklindeki kaydından bu rivayetin Kürtlere Oğuzlardan geç­tiği anlaşılmakta ve Kürt büyüklerinden gösterilen Buğduz’un Dede Korkut’taki Bügdüz Oğuzlarının beyi Bügdüz Emen olduğu görülmektedir. Esasen Buğduz’u Oğuz Han’ın göndermesi de bu rivaye­tin aslında Oğuzlara ait olduğunu göstermektedir.

10- Dede Korkut’un Kayılar hakkındaki ke­rametinden Osmanlı tarihçisi Edirneli Rûhî de bahsetmiştir. Eserini XVI. yüzyılın başında yazan Rûhî’nin bu kaydını sonradan Müneccimbaşı da almıştır. Köprülü bu kayda dayanarak Rûhî’nin Dede Korkut Kitabını ilk defa gören Osmanlı ta­rihçisi olduğunu ve bu rivayetin oradan alındığını söyler. Fakat bu rivayette bir “Oğuz Hanın vasiye­ti” meselesi vardır ki bu Dede Korkut Kitabında da, Selçukname’de de yer almamıştır.

11- Ebulgazi Bahadır Han’ın 1659-1660 yılla­rında yazdığı Şecere-i Terakime adlı eserde Dede Korkut’la ilgili geniş bilgiler vardır. Oğuznamenin Türkmen rivayetini teşkil eden bu eserde Korkut Ata, çok sayılan bir devlet müşaviridir.

12- Edirneli Rûhî’nin Dede Korkut ile ilgili kaydını sonradan Müneccimbaşı’nın da tekrarladığı­nı yukarıda söylemiştik.!

13- Târih-i Dost Sultan isimli eserde de Korkut’tan bahsedilmek­tedir.

14- Evliya Çelebi de Dede Korkut’tan bahseden müellifler arasındadır. Fakat Evliya Çelebi’nin bu hususta verdiği bilgiler sadece Dede Korkut mezarlarıyla ilgilidir.

15- Buharalı Hafız Derviş Ali Çengî adlı bir müellifin XVII. yüz­yılda yazdığı Tuhfetü’s-sürûr adlı, ozan çalgısı kopuzdan bahseden Farsça bir kitapta, Dede Korkut kitabındaki bazı kahramanlarla ilgili bir rivayet vardır.

16- Kul Ata adlı ne zaman yaşadığı belli olma­yan bir Azeri şairinin Leylâ - Mecnun mesnevisinde de Dede Korkut’un adı ve öğütleri geçmektedir.

17- XVII. yüzyıla ait bir Batı kaynağında da Dede Korkut ile ilgili bazı kayıtlar vardır. Alman hükûmetinin Rusya’ya ve İran’a gönderdiği elçiler heyetine dâhil bulunan Leipzig Üniversitesi Pro­fesörlerinden Adam Olearius 1638 ‘de Demirkapı- Derbend şehrinden geçerken o civardaki mezarla­rı incelemiş ve bu eski mezarlar hakkındaki yerli söylenti ve inanışları dinlemiştir.

Yerliler bu mezarların Muhammed Peygam­berden sonraki bir zamanda Okus milletine mensup Kassan isimli padişahın Lezgilerle yaptığı ve onlardan binlercesini öldürdüğü bir savaştan kaldığını anlatmış­lardır. Burada ayrıca bir “kırklar” mezarının da bulunduğunu kay­deden Olearius’a yerliler, kendi eceliyle ölen Kassan’ın mezarının Tebriz yakınında Acı Çay’ın kıyı­sında, Kassan’ın karısı Burlae’nın mezarının da Urmi ( Urmiye ) kalesinde olduğunu söylemişler­dir. Olearius ayrıca Derbend yakı­nında bir tepenin üzerinde İmam Kurchud’un mezarını da görmüş­tür. Bu İslam velisi, anlattıklarına göre, Peygamberin yakınlarından olup onun ölümünden sonra da üç yüz yıl yaşamıştır. Bu Kurchud, Kassan’a çok bağlıymış ve önünde kopuz çalıp şiirler söyleyerek onu Müslüman olmayan Lezgiler aleyhinde sava­şa teşvik edermiş. Sonunda İslam propagandası yapmak üzere aralarına girdiği putperest Lezgiler tarafından öldürülmüş.

Görülüyor ki anlatılan rivayetler, tarihî olay­larla Dede Korkut hikâyelerinin birbirine karışma­sından meydana gelmiştir. Yerlilerin Kazan, Burla ve Korkut isimleri ile Kazan-Kor­kut münasebeti ve Korkut hak­kında verdikleri bilgilerin baştan aşağı Dede Korkut rivayetlerinin kalıntısı olduğu şüphesizdir.

Sonradan Barthold, Olearius’un bahsettiği Dede Kor­kut mezarını aramaya gitmiş, fakat bildirilen yerde böyle bir şeyle kar­şılaşmamıştır. Evliya Çelebi’nin de gördüğü bu mezarın zamanla kay­bolduğu anlaşılmaktadır.

Nüshaların Karşılaştırılması

Dresden nüshası:

Aslı, Dresden Kral Kütüphane­sinde bulunan bu nüshanın bugün elimizde fotokopisi bulunmakta­dır. Nüshayı ilk defa bulan H.O. Fleischer, kataloğunda şu bilgileri vermektedir:

“152 yapraklık Türkçe mecmua, eski Doğu Türkçesi veya Oğuz şivesi ile yazılmış Kitab-i Dede Korkut’tur. İç Oğuz ve Taş Oğuz kabilelerinin Mu­hammed devrindeki maceralarının hikâyeleridir. Kitabın adı bütün hikâyelerde Korkut adında bi­rinin büyük rolü olmasından ileri gelmektedir. Korkut’un dindar, akıllı ve Oğuz kabileleri arasın­da büyük itibar sahibi olduğu rivayet edilir”. Nüs­ha bir giriş ile 12 hikâyeyi içine almaktadır.

Vatikan nüshası:

Vatikan nüshası, Vatikan Kütüphanesi Türkçe kısmında 102 numarada kayıtlıdır. Bu nüsha baş­ka bir risale ile beraber aynı cilt­te bulunmaktadır. Bu cildin 2-58. yaprakları arasında bulunan ilk risalesi “Hikâyet-i lâtife-i ucube ve mahcûbe-i zarife” adlı eserdir. Dede Korkut nüshası ise bundan sonra başlamakta ve 58 b ile 106. yaprak arasında bulunmaktadır.

Vatikan nüshası hikâyelerin sayısı bakımından eksik bir nüsha olup giriş ile birlikte altı hikâyeyi içine almaktadır. Vatikan nüshası Dresden nüshasına nazaran çok kötü bir nüshadır. Özel adlar bir­kaç şekilde yazılmış ve hareke­lenmiştir. Nüshanın bu vasfı esas ve çok iyi bir nüsha olan Dresden nüshasına onun yapacağı yardı­mı çok azaltmaktadır. Doğru ve iyi bir nüsha olan Dresden nüshasının XVI. asrın ilk yarısında, yanlışları çok ve dili daha yeni olan Vatikan nüshasının ise daha sonra, belki XVI. as­rın ikinci yarısında kopyalanmış oldukları tahmin edilmektedir.