Masalın Tanımı ve Tarihçesi: Dilimize "masal" olarak geçen ve Arapça bir sözcük olan "mesel"in İngilizce'si "tale", Fransızca'sı "conte", Almanca'sı ise "maerchen" dir.

Divânü Lûgati't Türk'te "ödkünç" diye geçer. Çağatay Türkleri masala "tutmak", Kerkük Türkleri "matal", Azeriler "nağıl", Teleüt Türkleri "çerçok", Kırgızlar "ezteg", Şor Türkleri "libak", Balkan Türkleri "masal", Yarkent ve Kaçkar Türkleri de "çöcek" derler.

Değişik bölgelerimizde metel, matal, metelok, mesel misal, mesele, meselok, nağıl, çirok, hikkaye, hekat, sanık, sanıka olarak da söylenen masalı Boratav (1939); "Nesirle söylenmiş, dinlik ve büyülük inanışlardan ve törelerden bağımsız, tamamiyle hayal ürünü, gerçekle ilgisiz ve anlattıklarına inandırmak iddiası olmayan kısa bir anlatı" olarak tanımlıyor ve şöyle devam ediyor. "Hayal ürünü sözünü sadece olağanüstü şeyler anlamına almamak gerekir. Masal olağanüstülüklerle anlattığı olayları, gerçeğe uyarlık derecesi ne olursa olsun onların hayal yaratması oldukları izlemini veren bir anlatı türüdür. Masalı efsaneden, hikayeden, destandan ayıran niteliklerin başında bu gelir."

Genellikle yaratıcısı belli olmayan, masalların anlatımı da oldukça yalın bir konuşma diliyle gerçekleştirilir ve sözlü anlatı türünün doğallığını, rahatlığını yansıtır. Böyle olunca, öteki bazı edebi türlerde yer alan ve ancak yazı dilinin kalıcılığıyla saptanabilen uzun uzun doğa betimlemeleri ve ruh çözümlemeleri masalda pek görülmez. Bu tür betimlemeler, yalnızca birkaç sözle geçiştirilir.

Masalda çoğunlukla olayların geçtiği yerler ve zamanlar da belirsizdir. Bu nedenle de masallar "Zamanlardan bir zamanda", "Var olan olmayan zamanın birinde", Evvel zaman içinde", "Bir zamanlar", "Ülkenin birinde", "Dünyanın bir yerinde", "Uzak ülkelerden birinde", "Zamanın birinde bir memlekette", "Zamanın birinde Kafdağı'nın ötesinde" gibi sözlerle başlarlar.

Kahramanları da yine çoğunlukla cin, peri, dev, ejdarha, cadıkarı, keloğlan, arap, padişah, şehzade, vezir, yoksul kız, akıllı küçük oğlan gibi genel tiplemeler olup belirli kişilerle sınırlı değildir.

Bu üçlü belirsizlik (yer, zaman, kahraman belirsizliği) nedeniyle de masalın tarihi evrimini belirlemek, öteki edebi türlerin zaman içindeki evrimini belirlemekten daha zordur. Fakat bu zorluk, insanoğlunun kafasında, "Masallar nasıl doğmuştur, bunları yaratanlar kimlerdir, günümüze kadar nasıl gelip hangi değişimleri göstermiştir?" gibi soruların doğmasını engellememiştir. Çünkü insanoğlu daima en özelinden en geneline kadar, bilinmeyeni bilmek ister ve bu konuda şu veya bu biçimde, ama basit ama bilimsel kafa yorar. Bu "kafa yormalar"ın sonucunda da masalların kaynağı konusunda, ortaya çeşitli görüşler atılmıştır.

Türk masalları ilk kez 18. yüzyılın sonlarında, Batılı araştırmacıların ilgisini çekmeye başlamıştır. Bu araştırmacıların içinde en tanınmış olanı, Anadolu ve Rumeli'den Türk masalları derleyip yayınlayan Macar Türkolog "Kunos"tur.

Bizde ise Türk masallarını derleme, yayınlama ve inceleme çalışmaları Cumhuriyet Dönemin'de yoğunlaşmış, Ziya Gökalp, Eflatun Cem Güney, Tahir Alangu ve Naki Tezel derledikleri masalları, edebi bir biçim vererek yayınlamışlardır. Başta Pertev Naili Boratav olmak üzere Mehmet Tuğrul, Warren Walker ve Ahmet Edip Uysal gibi yazar ve araştırmacılar da Türk masalları üzerine derleme ve incelemeler yapmışlardır. Boratav, W. Eberhard'la birlikte hazırladığı Typen Türkischer Volksmarchen (1953, Türk Halk Masallarının Tipleri) adlı çalışmada, 2500 Türk masalını inceleyerek 378 masal tipine yer vermiştir.

Bizim masal geleneğimizde "gerçekçi masallar" önemli bir yer tutar. Bu bir rastlantı değildir. Çünkü toplumumuzun geleneği, sezgisi, yaşam felsefesi, değerlendirme ve yorum gücü en masalımsı, en olağanüstü anlatıları bile gerçeğe yaklaştırma, gerçekle ilişkilendirme eğilimindedir.

Bizim masallarımızda "sıradan; yoksul insan masalları"nın çok oluşu da bir rastlantı olamaz. Bu masalların kahramanlarından sıradan birisi olan yoksul delikanlı Keloğlan, aklıyla, kurnazlığıyla , zaman zaman da iyilikseverliğiyle edindiği olağanüstü güçlere sahip dostları aracılığıyla padişahın bütün koşullarını yerine getirerek onun kızıyla evlenebilir veya yoksul ama akıllı, güzel bir kız, yine böylesi yollarla şehzadeyle evlenip saraya gelin olabilir. Boratav bu konuda şöyle der: "Türk masallarının bu iki tipinin, yani en sonuda (olmazları olur yapıp) bahtlarından gülen Keloğlan ile akıllı kızın, yüzyıllar boyunca köklü bir değişikliğe uğramadan sürüp giden Osmanlı toplum düzeninde, gerçek örnekleri var olsa gerek." Osmanlı toplumunda, kan soyluluğuna dayanan bir aristokrasi ve Batılı anlamda bir burjuvazi yoktu. İkbal, servet, devlet, oldukça geçici ve kökü hangi zümreden olursa olsun, her işini becerenin erişebileceği mutluluklardı. Elbette onlara ulaşabilmek için girişilecek savaş da çetindi. Masallarda erkek olsun kadın olsun, bu çeşit olumlu kahramanların, yani sıfırdan başlayıp akılları ve beceriklilikleri sayesinde keçelerini sudan çıkarmasını, engelleri aşıp muratlarına ermesini başaran tiplerin böylesine keskin çizgilerle canlandırılmış olmalarının bir nedeni de bu olsa gerek. Osmanlı vakanüvisleri bize kulluktan vezirliğe, sadrazamlığa, padişah damatlığına cariyelikten gözdeliğe, kadınefendiliğe yükselmiş birçok ünlü kişileri haber verirler, ama kitaplarında onların bu yüce makamlara eriştikten sonraki hayatları anlatılmıştır. Masalda ise daha önceki maceraları yer alır. Sanki masal, kalıplaşmış birer anlatı biçimi içinde, bu kişilerin resmi tarih kitaplarında baş tarafı anlatılmayan hayat mecaralarını tamamlamak vazifesini üzerine almıştır."