TÜRK HALK KÜLTÜRÜNDE EFSANELER

Efsane, sözlü ya da sonradan yazıya geçirilmiş halk edebiyatı örnekleri içinde, özellik bakımından üslûptan en fazla arınmış, düz anlatımlı; ancak anlatının gerçek olduğu iddiasını taşıyan, doğaya ilişkin veya olağanüstü yanları olabildiğince aza indirgenmiş kısa anlatım biçimleridir. Efsaneler, anlatının gerçeğe yaklaşması bakımından masaldan tümüyle ayrışırlar ve destana yaklaşırlar. Yani masalla destan arasında yer alan bir biçimdir. Ne var ki destan parçaları biçiminde anlatılan ya da masallarla ortak konular içeren efsaneler de mevcuttur. 

Dünyada efsaneler yaratılış efsaneleri, oluşum efsaneleri ve dönüşüm efsaneleri biçiminde sınıflandırılırlar. Bunlar doğal ve insansız haldeki yeryüzünün bugünkü işlenmiş ve insanlık haline gelişini öyküleştirirler. Türkiye’de ise menkıbe adı verilen biçimi yaygındır. Bu tür efsaneler bir yerin adını açıklayanlar, tarihsel olarak vuku bulmuş bir savaşa ilişkin olanlar, bir hanedanın, bir ermişin, bir kahramanın, bir eşkıyanın ya da ünlü bir aşkın abartılı anlatısını içerenler olmak üzere sınıflandırılabilir. Bir yerin adını açıklayan efsaneler çok yaygındır. Bu efsaneler “Anadolu” adının kaynağına ilişkin olanlardan, neredeyse bütün kent ve kasabaların adına kadar yayılan, literatürde “halk etimolojisi” denilen ve tamamen yakıştırmalardan oluşan bir formda efsaneleştirilmiş öykülerden oluşan geniş bir yelpazeyi içerir. 

Örneğin “Anadolu” adına ilişkin efsanelerden birinde bu isimlendirme, seferde susamış askerlere ayran sunan bir “Ana”ya hitaben “doldur” diye seslenen neferlerden ilham alan bir “Ana-doldur” öyküsüne atfedilir. Ya da Kastamonu’yu kuşatan Türk beyinin, bu kuşatmayı şehri ele geçirmek için değil de bu şehrin beyinin “Moni” isimli kızına duyduğu sevdaya bağlayarak “kastım şehre değil, kastım-moni’ye” diye seslenmesine bağlayan bir anlatıya rastlanır. Osmanlı hanedanının kuruluş öyküsü bilinen hanedan efsaneleri içinde en güçlü olanıdır. Bu efsane Şeyh Edebali’nin Osman Gâzi’nin gördüğü bir rüyayı ona tâbir etmesiyle başlar. Rüyaya göre; Şeyh’in koynundan çıkarak Osman Gazi’nin üzerine doğan ay Osman Gazi’nin vücudundan çıkan bir ulu çınara dönüşür ve yavaş yavaş bütün dünyayı sarar. Bu durum, Şeyh tarafından onun torunlarının bütün dünyaya hâkim olacağı biçiminde yorumlanır. Bir başka büyük hanedan anlatısı İskendernâme veya Zulkarneyn öyküsüdür. Burada tarihin ilk büyük imparatorluğunu kuran Büyük İskender’in fetihleri ve onun şahsında “imparator” kavramı menkıbeleştirilir. 

Genellikle halk kahramanlarının gerçek yaşamları ve tarihsel durumları belirsizdir. Bu kahramanlar halk muhayyilesinde tarihsiz ve abartılı biçimde yaşatılırlar. Onlar büyük ölçüde egemenlere ve haksızlığa karşı ezilen konumdaki halkın tasavvur edilen direncinin simgeleridir ve bu biçimde menkıbeleştirilirler. Örneğin Köroğlu, Kesikbaş, Ger Ali ve benzeri efsaneler böyle efsanelerdir. Ancak Çakırcalı Mehmet Efe, Dadaloğlu gibi yakın zamanlarda yaşamış olan, zamanlarının tarihsel olaylarıyla ilişkilendirilebilen kahramanlar ve onların efsaneleri de mevcuttur. 

Burada efsanelerin bu tür kişilerin insanî ve zayıf yanlarını saklayan, ama bahsettiğimiz direniş öykülerini ve bu öykülere bağlı kişiliklerini abartan bir öyküleştirme söz konusu olur. Ermiş/evliya anlatıları, genellikle doğaüstü olaylarla ve mucizelerle bezelidir. Bu tür öyküler genellikle yazıya geçirilmiştir. Bunlar arasında en önemlileri Ahmet Eflâkî’nin yazıya geçirdiği ve Mevlâna’yı anlattığı Menakıb’ü-l ‘Arifîn, Hacı Bektaş Velî Menakıbnâmesi, Hacım Sultan Vilâyetnâmesi, Abdal Musa Vilâyetnâmesi, Kaygusuz Baba Menakıbnâmesi, Dâsitan-ı Seyyid Battal Gâzi, Seyyid Ali Sultan Vilâyetnâmesi, Sarı Saltık Saltıknâmesi, Sultan Şucâüddin Vilâyetnâmesi, Otman Baba Vilâyetnâmesi, Hz. Ali ve Eyüb Sultan menâkıbnâmeleridir. Büyük aşk anlatıları arasında ise Leylâ ile Mecnûn, Yusuf ile Züleyha, Kelile ve Dimne ve Kerem ile Aslı efsaneleri yer alır. 

Efsaneler anlatılırken, bütün Osmanlı coğrafyasını gezmiş ve buradaki yerel unsurlara azamî yer vermiş olan 16. yüzyılın büyük gezgini Evliyâ Çelebi’den bahsedilmelidir. Evliyâ Çelebi, gezdiği yerlerde duyduğu bütün evliyâ menkıbelerini, yer adlarıyla ilgili öyküleri bütün ayrıntılarıyla yazıya geçirmiştir. Bunun gibi 18. yüzyılda yaşamış İsmail Paşaoğlu Abdullah’ın Tezkire‘t-ül Evliyâ’sında da yüz civarında evliyâ menkıbesi hakkındaki halk anlatısı biraraya getirilmiştir.