TÜRK HALK KÜLTÜRÜNDE SÖZLÜ TARİH ANLATIMLARI

Belgelere dayalı olarak yapılan klasik tarih yazıcılığı, yönetenlerin yazıya aktardıkları ve onların ürettiği belgeler üzerinden yapılan bir tarihçiliktir. Oysa bunun dışında halkın yaşadığı başka bir tarih vardır. Bu tarih büyük ölçüde yazıya geçmemiştir ve toplumsal hafızada yaşamaktadır. Halkın geçmiş yaşantısı, gelenekleri, alışkanlıkları, üretim-tüketim ve pazar ilişkileri, yazıya geçmemiş biçimiyle, ancak kişilerin anlatımlarından elde edilebilecek verilerle yeniden canlandırılabilir. Sözlü tarih, bu anlamda, kişilerin bireysel hatıralarını, gördüklerini, izlenimlerini ve zihniyet kalıplarını onlara anlattırmak suretiyle kayıt altına almak ve buradan çoğul bir tarih kurmak için kullanılan bir yöntemdir. Bu tarih yazımı, Joseph Gould’un deyişiyle “kısa gömleklilerin, yani halkın işleri, aşkları, üzüntüleri, yaşam deneyimleri hakkında söylediklerini” içerir. Bu bir tür “aşağıdakilerin sesi”dir. 

Sözlü tarih yöntemi, aynı zamanda, sözlü kültürün nasıl yaşandığına ilişkin bilgiler sunmasıyla, halkbilimsel bir yöntemdir. Sözlü tarih yöntemi deneyim kavramını esas alır. Bu yönteme göre, yaşamakta olan her bireyin deneyimi önemlidir ve her bir deneyim bizim daha önce bilmediğimiz ya da daha önce yazılı olarak kaydedilmemiş bilgiler ihtiva edebilir. Deneyimlere ilişkin izlenimler ve kayıtlar, kayda geçmemiş gündelik hayatın tarihini görmemize yardım etmektedir. Bu anlamda sözlü tarih, “geçmişin yaşayan belleğidir” ve herkesin kendi hayatına ilişkin anlatacakları bulunduğuna ilişkin bir kanaatten beslenir. Her yaşam öyküsü, yakın tarihi yansıtan değerli bilgiler içerir. Bu bilgiler, insanlar üzerinde etkiler yaratmış dönem ve olayların, yaşayan erkek ve kadınlar tarafından doğrudan anlatımından elde edilir. Eğer bu anlatımlara başvurulmazsa, buradan elde edilebilecek bilgiler sonsuza kadar yok olacaktır. 

Bu bakımdan sözlü tarih, hem en eski hem de en yeni tarih formudur. Yazıya geçirilmeden önce bütün tarih, esas itibarıyla kuşaktan kuşağa anlatılarak yaşayan bir anlatılar bütünüydü. Samuel Johnson’un deyişiyle, “tüm tarih başlangıçta sözlüydü” ve bildiğimiz ilk yazılı ürünler, aslında bu sözlü geleneğin yazıya geçirilmesinden başka bir şey değildi. Bugün sözlü tarih yeniden değer kazanmış ve canlanmıştır. 

Bu canlanmada teknolojik kayıt olanaklarının, tarihsel kaynak olarak kullanılabilecek malzemenin (sözlü anlatımın yanı sıra, kişisel mektup ve yazışmalar, TV ve radyo kayıtları, hatta internet yoluyla) oldukça zenginleşmesi ve tarihin çok hızlı akışının rolü büyüktür. Sözlü tarih, her kesimden insanın erişilmemesi durumunda tarih yazımına yansımayacak deneyimlerini kayda almakla, yazılı kaynaklardan elde edilemeyecek eşsiz kayıp bağlantıları kurmanın başlıca aracıdır.