ANKARA - Türkiye Edebiyat Haritası
Ankara, İç Anadolu bölgesindedir. Türkiye’nin başkenti olan kent,   nüfus açısından, İstanbul’dan sonra ülkenin ikinci büyük ilidir. Anadolu'nun tam ortasında bulunan kent, birçok eski uygarlığın izlerini taşımaktadır.

Ankara’nın kuzeyinde Bolu ile Çankırı, doğusunda Kırıkkale, güneydoğusunda Kırşehir ile Aksaray, güneyinde Konya, batısında da Eskişehir illeri yer alır. İl kodu 06, nüfusu 4.771.716 yüz ölçümü 25.615 kilometrekaredir.

Ankara adı, çeşitli kaynaklara dayanır. Bunlardan birincisi, Stefanos Bizantinos Coğrafya Sözlüğü’dür. Sözlüğe göre Ankara Galatlarca kurulmuştur. Adı Ankyra’dır. Bu sözcük gemi çıpası anlamındadır. Söylendiğine göre Galatlar, Mısırlıları denize kadar sürüp gemilerinin çıpalarına el koydukları için kente bu adı vermişlerdir.

İkinci kaynak olan Pavsanyas’a göre kenti kuran Galatlar değildir. Onlar burayı sonradan ele geçirmiştir. Kenti kuran Gordius’un oğlu Midas’tır. Bu söylencede kentin Ankyra (gemi çıpası) oluşu daha çok açıklık kazanmaktadır. Frig söylencesine göre Midas’a bir gece düşünde kalkıp topraklarında bir gemi çıpasını araması söylenir. “Onu bulduğun yerde bir kent kur.” derler. Midas uyanır uyanmaz adamlarını çevreye salar, çıpayı aratır. Çıpa Ankara yöresinde bulunduğu için o da buraya bir kent kurar. Zaten Pavsanyas, kendi zamanında Zeus tapınağında bir gemi çıpasının olduğunu yazar.

Daha sonra ise kent, Engürü olarak adlan- dırılmıştır. Farsça “engür”den (üzüm) geldiğini söylerler. Bir başka görüşse Ankara Kalesi “angarya” ile yapıldığından “Engürü” sözcüğünün “angarya” sözcüğünün bozulmasından kaynaklandığıdır.

Batı kaynaklarında Angora olarak geçen kentin adı 20. yüzyılın başlarında halk arasında Ankara’ya dönüşmüştür.

İl topraklarında ilk insan yerleşimi, Alt Paleolitik Çağ’a dayanmaktadır. Haymana’nın Dereköy yakınlarındaki Gâvurkale’de bulunan 16 metrelik bir kaya kabartması Hititlere aittir. Ankara yöresindeki vadilerin birçoğunda İlk, Orta ve Son Tunç Çağı’na tarihlenen bir ya da birkaç höyük bulun- maktadır. Polatlı Höyüğü bunlara örnek gösterilebilir. Hititlerle Friglere ait buluntulara ise Gordion, Beşteler ile Gölbaşı'nda rastlanmıştır.

Lidyalılar, İ.Ö. 7. yüzyılda Kızılırmak’a kadar uzanan bölgeyi ele geçirmişlerdi. İ.Ö. 547’de bu topraklara Persler egemen oldu. Heredotos’a göre ordunun, ticaret kervanlarıyla postanın ulaşım yolu olan Kral Yolu, buradan geçiyordu. Kent de bu yol üstündeki önemli bir konaklama ve ticaret merkeziydi. Büyük İskender, Asya seferi dolayısıyla Anadolu’yu geçerken ordularını önce Kelainai (Dinar)'den Gordion’a getirir. Gordion düğümünü kılıcıyla kes- tikten sonra Ankara’yı ele geçirir. Böylece Pers egemenliğine de son verir, Helenistik dönem başlamış olur.

Kral Yolu önemini yitirdikten sonra Ankara da geriledi. İskender’in ölümünden sonra İ.Ö. 3. yüzyılın ilk çeyreğine kadar Selevkosların yönetiminde kaldı. Daha sonra Galatların eline geçti. İ.Ö. 183’de Roma orduları Galatları yenerek bölgeyi Pergamon (Bergama) Krallığı’na bağladı. İ.Ö. 168’de Pergamonlular ile Galatların yaptığı savaş sonucunda bölge yeniden Galatların eline geçti. İ.Ö. 21’de Galatya Roma’ya bağlı bir eyalet olunca Ankara eyalet merkezi oldu. Roma döneminde kent, askerî ve ticari açıdan önem kazandı. İ.S. 2. yüzyılda yeni yapılan yollarla kentin önemi daha çok arttı. Bizans döneminde Ankara önemini koruyarak dokuma ve boyalı kumaş üretimiyle ticaretini geliştirdi. 8. yüzyıl sonları ile 9. yüzyıl başlarında Arapların saldırısına uğradı. Kent, büyük bir zarar gördüyse de sonraki iki yüzyıl sükûnet içinde geçti.

Bizans’ın Doğu ülkeleriyle ticari ilişkileri artınca Ankara da gelişti. 11. yüzyılın ilk yarısındaki veba salgını ile deprem göçlere neden oldu. 11. yüzyıl sonlarıyla 12. yüzyıl başlarında kent Anadolu Selçukluları, Danişmendliler ile Bizans arasında el değiştirdi.

13. yüzyılın ikinci yarısında Moğol akınları başlayınca Moğollardan kaçan birçok esnaf ve zanaatkâr Anadolu’ya geldi. Bir esnaf örgütlenmesi olan Ahilik de bu dönemde kuruldu. Bu nedenle kent ile çevresinde bağcılık, dericilik, sof ve tahıl üretimi gelişti.

Anadolu Selçuklularının dağılma döneminde kent bir süre Ahilerce yönetildi. Osmanlılar ilk kez 1354’te Orhan Bey döneminde Ankara’yı ele geçirdi. Daha sonra Karamanlıların eline geçti. 1402’de Osmanlıların Ankara önlerinde Timur ile yaptıkları savaş yenilgiyle sonuçlandı. 1413’te yeniden Osmanlıların eline geçen Ankara sancak merkezi olarak Anadolu eyaletine bağlandı. II. Murat döneminde imar edilen kent, Fatih Sultan Mehmet döneminde merkezi konumu dolayısıyla ordunun toplanma yeri oldu. 16. yüzyılda bir süre eyalet merkezliği yapan Ankara, sof üretimi, dericilik ile kundura üretimi açısından ticaret merkezi hâline geldi. Sof, hem çevre illere hem de dış ülkelere satılan gözde bir kumaştı.

16. yüzyılın başlarında 15 bin nüfuslu Ankara’nın yüzde 10’u Rum, Ermeni ve Yahudilerden oluşuyordu. Yüzyıl boyunca ekonomik gelişimini sürdüren kentte 43’tür esnaf kolu bulunuyor, nüfusu da 25 bine dayanıyordu.

Celali Ayaklanmaları Ankara’yı da etkileyerek nüfusun azalmasına neden oldu. Ankara 1832’de İbrahim Paşa yönetimindeki Mısır ordusu tarafından işgal edildi.

1873-74’te büyük bir kıtlık yaşadı. Aynı yüzyılda tiftiğin ham madde olarak ihracına izin verilmesi eklenince sof üretimi ile dokumacılığı geriledi. 19. yüzyılın sonlarında Ankara keçisinin California ile Güney Afrika’da yetiştirilmeye başlaması Ankara’nın bu alandaki biricikliğini ortadan kaldırdı. Üretimdeki bu gerileme ticarette dışa açılmada bir çeşitlilik sağladı; 1892’de kente demiryolunun ulaşması kısmen de olsa tarımın ticarete açılmasına neden oldu.

Osmanlı Devleti’nin I.Dünya Savaşı'ndaki yenilgisinin ardından, ulusal direnişin örgütlenmesi sırasında, Ankara Kurtuluş Savaşı’nın merkezi hâline geldi.  Sivas Kongresi kararlarını yürütmek için tam yetkiyle donatılan Heyet-i Temsiliye 27 Aralık 1919’da Sivas’tan Ankara’ya taşındı. 16 Mart 1920’de İstanbul’un İtilaf Devletlerince işgali, Heyet-i Mebusan’ın dağıtılması üstüne Mustafa Kemal 23 Nisan 1920’de Ankara’da TBMM’yi topladı. Ankara Hükûmeti’nin çalışmaları sırasında 13 Ekim 1923’te Malatya Mebusu İsmet Paşa (İnönü) ile 14 arkadaşının verdiği önergeyle Ankara başkent ilan edildi.

Ankara, İç Anadolu bölgesinin en canlı ticaret merkezlerindendir. Ankara’da toplanan değişik tüketim maddeleri öteki illere buradan dağıtılır. Bölgede üretilen çeşitli tarım ve sanayi ürünleri de aynı şekilde Ankara’da satışa sunulduğu gibi başka merkezlere de gönderilmek için burada toplanır. En çok ihraç edilen ürünler makine, mekanik cihazlar, elektrikli makine ile cihazlardır. Önde gelen ithal malları da gene makine ile mekanik cihazlar bir de hava taşıtlarıdır. Kentte dokumacılık, doğrama, hazır giyim, madenî eşya, mobilya, kaporta ve torna atölyelerinden oluşan bir küçük sanayi faaliyeti yaygındır.

Ankara, eskiden tarımsal üretim açısından Konya’dan sonra ikinci ilimizdi. Bugün aynı konumda olmasa da 100 bin tondan fazla üretilen başlıca bitkisel ürünler arasında buğday, arpa, şeker pancarı sayılabilir. Kimi sebze ve meyvelerin üretildiği ilde ürünler- den biri olan Ankara armudu ilin adını taşır. Hayvancılık açısından önemli sayılmasa da Türkiye tiftik üretiminin yüzde 39’unu sağ- laması açısından başı çekmektedir.

Ankara, yer altı kaynakları bakımından da pek zengin sayılmaz. İşletilen başlıca yer altı kaynakları Keçiören’deki andezit, Bey- pazarı, Çankaya, Gölbaşı, Kızılcahamam, Nallıhan ile Yenimahalle’deki linyit, Elmadağ, Haymana, Nallıhan ile Yenimahalle’deki mermer yataklarıdır. Bunun dışında ilin çeşitli yerlerinde maden suyu kaynakları bulunmaktadır.

Kentin tarihsel yapıları arasında başlangıcı Hitit dönemine uzanan Ankara Kalesi başta gelir. Kent içinde bulunan kalıntılardan bir bölümü, yeni yapıların altında kalmış durumdadır. Roma dönemine ait önemli kalıntılar Roma ve Augustus Tapınağı ile Caracolla Hamamı’dır. Ulus’ta bulunan Julian Sütunu'nun, 362’de İmparator Julianus’un Ankara’yı ziyareti dolayısıyla dikildiği sanılıyor. 1983’te Anadolu Mede- niyetleri Müzesi uzmanlarınca ortaya çıkarılan tiyatro 2. yüzyılın ilk yarısında yapılmış, skene ve proskenion bölümleriyse daha sonra 5.-6. yüzyıllarda eklenmiştir. Eski Ankara Adliyesinin kuzey yanındaki duvar St. Clemens Kilisesi’ne aittir. Yapı kimi kaynaklara göre Roma dönemi 3. yüz- yıla, kimi kayıtlara göre de Bizans dönemi 9. yüzyıla aittir.

Ankara’daki en eski Türk yapısı iç kaledeki Alaeddin Camisi’dir. Minberi 1197/98’den kalma olan cami, sonraki dönemlerde değiştirilerek özgün biçimini yitirmiştir.

13. yüzyılın başında yapılmış olup bugünkü görünümünü 1289/90’da alan Arslanhane Camisi, kentin en önemli Selçuklu anıtıdır. Bunların dışında 1288’de yapılan Saraç Sinan Mescidi ile 1222’de yapılan Akköprü anılabilir.

15. yüzyılda kentte imar etkinliğinin hızlandığı biliniyor. Buna karşılık 14. yüzyılda yapılan Ahi Elvan Camisi dışında bu yüz- yılda yapıldığı bilinen hiçbir yapıya rastlanmıyor. Karacabey Camisi, Hacı Bayram Camisi, bugün Ankara Kalesi'nde Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nin yer aldığı Kurşunlu Han ile Mahmud Paşa Bedesteni gibi yapılar 15. yüzyılda yapılmıştır. 16. yüzyılda yapılan en önemli mimari yapı ise 1565/66 tarihîni taşıyan Mimar Sinan’ın Cenabı Ahmet Paşa Camisi’dir.

16. ve 17. yüzyıllarda kentin ticari öne- minin artmasının sonucu çok sayıda han yapıldıysa da bunlardan yalnızca Çengel Han (1522-23), Hasan Paşa Hanı ile Çukur Han bugüne kalabilmiştir. Sonraki yüzyıllarda Ankara’da önemli bir yapılanmaya rastlanmaz. Cumhuriyet’ten önce yapılan tek bina Vedat Tek’in tasarımı olan, sonraki ikinci TBMM binası olarak kullanılan Halk Fırkası Kulübü’dür. Binanın bitirilişi 1924’ü bulmuştur.

1920’lerden başlayarak kent bir tür mimarlık müzesi ya da laboratuvarını andırır. I. Ulusal Mimarlık Akımı’nın en ilginç örnekleri arasında Ankara Palas, Ankara Etnografya Müzesi, G. Mongeri’nin 1929’da gerçekleştirdiği Ziraat Bankası Genel Müdürlüğü, Arif Hikmet Koyunoğlu'nun 1927’de yaptığı Maarif Vekâleti olarak yapılan bugünkü Gümrükler Genel Müdürlüğü, Türk Ocakları Genel Merkezi olarak yapılan bugünkü Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi, G. Mongeri’nin 1929’da yaptığı İş Bankası Ulus Şubesi sayılabilir.

Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin Batılılaşma politikası mimarlık alanında da kendini göstermiştir. 1930’la 1940 arasında gerçekleştirilen işlevsel mimarlık döneminin başlıca yapıları arasında Cumhurbaşkanlığı Köşkü, Ş. Balmumcu'nun 1935’te yaptığı, sonradan Büyük Tiyatro binasına dönüştürülen Sergievi, Sedat Hakkı Eldem’in 1938’de yaptığı eski Başbakanlık, S. Alkan’ın 1936’da yaptığı Hariciye Köşkü ile B. Taut’un 1938’de yaptığı Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi sayılabilir.

1940’larda yapılan yapılara  II.   Ulusal Mimarlık Akımı’nın etkin olduğu Anıtkabir’le Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi binasını örnek gösterebiliriz.

1950’ler modern mimariye dönüşün örneklerini sergiler. Bunların başlıcaları arasında Ulus İşhanı ve Çarşısı (1955), Türk Standartları Enstitüsü (1959), ODTÜ Mimarlık Fakültesi (1962-63), Anadolu Kulübü (1965), TBMM Camisi, TBMM Genel Kurul Salonu (1998) gösterilebilir.

Bu arada 1927’de Avusturyalı Heykelci Heinrich Krippel’in yaptığı Ulus Cumhuriyet Anıtı Ankara’nın simgesi olmuştur.

Ankara yöresi halk edebiyatı söylenceler, türküler, ağıtlar, yerel deyişler açısından zengindir. Halk ozanları bu kültür kalıtı içinde pek yer tutmazsa da Hacı Bayram Veli (1352-1429), Âşık Süleyman gibi Ankara doğumlu ozanların yanı sıra Ankara doğumlu olmasalar da yaşamlarını bu kentte geçiren Hasan Dede (XV. yüzyıl), Dertli (1772-1845) gibi ozanlar yörede etkili olmuştur. Ankara söylencelerinin en ünlüleri “Hüseyin Gazi” söylencesi ile “İmr al Kays” söylencesidir.

Ankara yöresi, yerel ağız ile deyişler yönün- den de zengindir. Türklerin ilk yerleştiği yer olması bakımından yöre kültürünü etkilemişlerdir. “Dağ yer, gölden içer”,  “Çalıya asıyor, çamura basıyor” gibi deyişlerin yanında ababura, adırık, çödürük, kalcık, kerneşmek gibi özgün sözcükler de yer alır.

Atasözleri, bilmeceler, ilençler ya da iyi dilek bildiren yerel deyişler de bu kültürün ögeleridir.

Ankara folklorunda halk müziği ile geleneksel oyunlar genellikle iç içedir. Oyunların bir bölümü türkü eşliğinde oynanır. Zeybekten kaşık havalarına, halaydan semaha kadar gerçek bir zenginlik gösterir.

Geleneksel halk oyunlarından olan “Ankara Halayı” müzik eşliğinde oynanan oyunlardandır. Ankara oyunlarının önemli bir bölümü halaylar ve zeybekler ile “Misket”, “Hüdayda”, “Morkoyun”, “Sabahi”, “Yıldız” gibi düz oyunlardır. “Arap Oyunu”, “Hortlak Oyunu”, “Topal Oyunu” ise yöredeki köy seyirlik oyunlarının yaygın örneklerindendir.

Ankara, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın yöne- tim yeri oluşu, zaferden sonra toplumsal açıdan hızla gelişen bir kent, özellikle de başkent oluşuyla edebiyatımızda büyük ölçüde yer almıştır.

Ahmet Hamdi Tanpınar Beş Şehir’de (1946) Ankara’yı Kurtuluş Savaşı'ndan sonra geçmişini yakmış, her bakımdan yenilenmiş bir kent olarak anlatır.

Kurtuluş Savaşı yılları, Yakup Kadri’nin Ankara (1934) romanında gerçekçi ve etkili bir biçimde Ankara’da yaşananları dile getirir.

Ankara’nın Kurtuluş Savaşı günlerini yansıtan romanlardan biri de Aka Gündüz’ün Dikmen Yıldızı (1928) romanıdır. Bu kitapta da Ankara görünümleri yer alır.

Ankara’nın bu dönemini konu edinen bir başka yazar da Halide Edip Adıvar’dır. Bu konuda Türkün Ateşle İmtihanı (1932) önemlidir. Fatih Rıfkı Atay, Zeytindağı (1932) ile Çankaya (1969) kitapları Ankara’dan anılarına dayanan yaşamsal izlenimler yansıtır. Celal Hafifbilek’in Ankara 1920 romanında Kurtuluş Savaşı günleri Ankara’sında yaşananları, gündelik yaşamı konu edinir. Sadri Ertem, Çıkrıklar Durunca (1931) romanında Ankara yöresindeki köylülerin tiftik üreticiliğinin öyküsünü, emperyalizmin Anadolu içlerine girerek yerli sanayiyi yok edişini toplumcu gerçekçi bir anlayışla anlatır.

Memduh Şevket Esendal Ayaşlı ve Kiracıları (1934) romanında cumhuriyet coşkusunun durulduğu yıllarda, cumhuriyetin kente, kentteki yaşayanlara getirdiklerini, bir anlamda kentteki yeni oluşumu konu alır.

Faik Baysal’ın Rezil Dünya’sı (1955) İkinci Dünya Savaşı yılları Ankara’sının zorlu günlerini anlatır.

Mehmed Kemal Acılı Kuşak (1968) adlı anılarını anlattığı kitabında, Ankara’da siyasal baskılar altındaki aydın ve yazarların yaşamlarını yansıtır.

Mehmet Başaran’ın Mehmetcik Mehmet (1978) romanında Hasanoğlan Köy Enstitüsündeki yaşamla Ankara’nın görünümleri yer alır.

1950 sonrasında Demokrat Partinin iktidara gelişiyle Ankara halkın odağı hâline gelir. Kentteki yaşamdan söz edilmese de birçok edebiyat yapıtında bağlantılı olarak Ankara yer alır. Talip Apaydın’ın Sarı Traktör (1958) romanı bunlardan biridir. Aziz Nesin’in Zübük (1961) mizah romanında Ankara’nın politik kulislerine değinilir. Kemal Tahir Bozkırdaki Çekirdek (1967) romanında Köy Enstitülü öğrencilerin Ankara’yla karşı karşıya gelişlerini betimler.

1960 sonrasındaysa yaşanan toplumsal olaylar, bütün Türkiye’yi olduğu gibi, Ankara’yı da konu alır. Genelde Ankara yazarı olan Sevgi Soysal, birçok yapıtında bu kenti, siyasal oluşumları, toplumsal çalkantıları ve bireysel yazgılarıyla ele alır. Yenişehir’de Bir Öğle Vakti (1973) bunlardan biridir. Ankara’nın 27 Mayıs 1960 öncesi günlerini yansıtır.

1960’larda, bütün Türkiye’de olduğu gibi, Ankara’da da kentleşme ile gençlik eylemleri gündemdedir. Ayla Kutlu Kaçış (1979) romanında bu dönem Ankara’sını anlatır. Adalet Ağaoğlunun Yüksek Gerilim’de


(1975) topladığı öykülerle Ölmeye Yatmak (1973), Bir Düğün Gecesi (1979) romanlarında Cumhuriyet kuşağını, özellikle de kadınını irdelemiştir.

Yaşamının büyük bir bölümünü Ankara’da sürdüren Fakir Baykurt’un Yılanların Öcü'nde (1958) anlattığı Kara Ahmet, Kara Ahmet Destanı'nda (1977) köyünden ayrılarak Ankara’ya yerleşir. Üniversiteye gitmeye başlayan oğlu Ahmet de gençlik eylemlerini başlatanlardandır. Baykurt’un öteki romanlarından Kaplumbağalar (1967) ile Amerikan Sargısı (1967) yöre köylülerinin yaşamını sergiler.

Ankara’da 1965 sonrasında yaşananları yansıtan kitaplar bunlarla sınırlı kalmaz. Sevgi Soysal Yürümek (1970), Hoşgeldin Ölüm (1980) ile gençlik kesiminin yaşamını yansıtır. Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu (1967) cezaevi anıları ile Ankara’nın o günlere kadar yansıtılmamış bir yanından söz eder. Nitekim Fakir Baykurt da (1976) İçerideki Oğul’da 12 Mart’tan sonra bambaşka bir görünüm kazanan Mamak’ı anlatır.

Kitaplarında Ankara’yı yansıtan yazarlar arasında Haziran (1972) öykü kitabıyla Selçuk Baran’ı, Günce’leriyle Muzaffer Buyrukçu’yu, Yapma Çiçek Ustaları (1976) ile Ankara öğrenci gençliğinin sorun- larını el alan Ayşe Kilimci’yi, Ah Bayım Ah (1976), Geceyi Tanıdım (1980) öykü kitaplarıyla Nazlı Eray’ı, Yaralısın (1974) romanı ve Kanayan (1973) öykü kitabıyla Ankara’nın 12 Mart sonrası baskı günlerini anlatan Erdal Öz’ü, Kente İndi İdris (1981) romanıyla Ankara’nın gecekondu semtle- rini anlatan Talip Apaydın’ı sayabiliriz.

Ankara yaşamı bireysel ya da toplumsal yanlarıyla romanlara öykülere yansıdığı kadar şiirlere pek yansımamıştır. Kurtuluş Savaşı dönemiyle Cumhuriyet’in coşkulu yıllarında yazılan şiirlerdeki Ankara ger- çekçi çizgilerden uzaktır. Bu şiirler simgesel ya da idealist bir anlam yüklenmiştir.

Uzun yıllar Ankara’da yaşamış olan Ahmet Muhip Dıranas ile Ahmed Arif ’in şiirle- rinde kent yaşamıyla ilgili kimi izlenimler yer almıştır.

Attilâ İlhan, “Ankara şiirleri” olarak andığı şiirlerini topladığı Böyle Bir Sevmek’te (1977) Ankara’yı çağdaş anlamda bir metropol olarak anlatır. “Kavaklıdere Balladları” bölümünde metropol niteliğiyle yer alan Ankara şiirlerinin yanında “Gündelik Şeyler” bölümünde vurulan, tutuklanan öğrencilerle işçilere yer verilmiştir.