13. YÜZYILDA KENTSEL TASARIM VE FİZİKSEL ÇEVRE

Malazgirt Savaşı ile birlikte, Türklerin Anadolu’ya yerleşmeleri sürecinin, ülkenin yalnızca demografik yapısını değil, aynı zamanda yerleşim düzenini de köklü biçimde değiştirdiği kesindir. Ne var ki, Türk fethinin erken dönemlerinde Anadolu kentlerinin fizikî strüktürüne ilişkin pek az bilgi mevcuttur. 12.yüzyılın sonlarından başlayarak artan uzun mesafe ticareti ve Selçuklu Sultanlarının adeta bir devlet politikası haline getirerek ana yol güzergâhları üzerine inşa ettirdiği hanlar ile ayrıca ticareti himaye ve teşvik eden  antlaşmaların, Selçuklu çağı Anadolu kentlerinin gelişme süreçlerinde büyük rol oynadığı söylenebilir. 


Örneğin Sivas’ın 13.yüzyıldaki nüfusunun 120.000 olduğu, Kayseri’de ise 100.000 kişinin yaşadığı bilinir; sayılar abartılı bile olsa, bu rakamlar yine de 13.yüzyılda yoğun biçimde kentleşmiş bir Türkiye imgesi yaratmaktadır.   Bu çağın, Alâiyye (Alanya), Antalya, Kastamonu, Konya, Sivas, Malatya ya da Erzurum gibi daha pek çok kentinin tipik özelliği, yerleşme alanı surla çevrili bir kale-kent modeline sahip olmalarıdır. Bu tür kentlerin hemen hepsinde, içinde yönetsel bir birim olarak Saray’ı barındıran bir İçkale yer aldığı gibi, ayrıca, dış surla çevrili yerleşim alanında, sura içten eklemlenmiş  Ehmedek adı verilen ikinci bir tahkimat da bulunmaktadır. Kent kapısına yakın konumda inşa edilmiş donjon fonksiyonu gören bu binalar, kentin savunmasından sorumlu askerî garnizonu barındırmaktaydılar. 


Alanya Kalesi’ndeki Ehmedek, Selçuklu çağından günümüze ulaşabilen tek örnektir.   Selçuklu çağı kentlerinden ne yazık ki hiçbir konut örneği günümüze ulaşabilmiş değildir; buna karşılık, kırsal kesimdeki köşk ya da kasır türü sivil yapıların, masif duvarlı, az pencereli, olasılıkla düz damlı, tek ya da iki katlı plan özellikleri, ocak ya da tüteklik gibi ısınma donanımları ve kimi kez içlerindeki çini, alçı ya da duvar resimleriyle içe dönük bir yaşama modeline göre inşa edildikleri söylenebilir.   

Kentlerin fizikî strüktürünü belirleyen yollar ve ana arterlerin durumunu, binaların bugünkü kent fiziği içindeki konumlarına bakarak anlayabilme imkânı kalmamıştır. Yine de, topoğrafik zorunluluklar bir kenara bırakılırsa, büyük külliyeler gibi dinsel ya da kamusal nitelikli vakıf binalarının arazideki yerleştiriliş şekilleri ve kent içindeki homojen dağılımları, Ortaçağ yerleşmelerinde planlı sayılabilecek bir yol şebekesinin mevcut olduğunu gösterir. Bu çağa yönelik arkeolojik kazılar, kent fiziği içinde, düzenli sayılabilecek bir su sisteminin de mevcut olduğunu göstermektedir.   


Böyle bir doku içinde, anıtsal binalara değil, fakat olasılıkla kimi bânîlerin adlarıyla anılan mahallelere de tesadüf edilebilmektedir.  Hiç şüphesiz, meydanlar da, bu fizikî çevrenin önemli kentsel mekânlarından biriydi.   


Ortaçağın kentsel tasarımının belki de en önemli merkez binası, kentin en eski ve en büyük dinsel kurumu konumundaki Ulucamilerdir. Hiç şüphe yok ki, kentlerin örgütlü ticaret alanlarını oluşturan hanlar ve arastalar ile sûk, çarşı ya da pazar yerleri de bu anıtsal inşaatların  yakın çevresinde bulunmaktaydı.   Bugün büyüyen kentlerin fizikî sınırları içinde tekil örnekler olarak kalabilmiş Selçuklu çağına ait türbelerin ise, eğer bir külliye ile birlikte tasarlanmamışlarsa, çoğunlukla kentlerin dışında ve olasılıkla eski mezarlıklar içinde inşa edildikleri anlaşılmaktadır. Bunlara, çoğunlukla kent dışında inşa edilmiş hanikâh ya da zaviye gibi tarikat binaları da dahil edilebilir.

KLASİK TÜRK ‎(DİVAN)‎ EDEBİYATI