GENEL HATLARIYLA 14. YÜZYIL KLASİK TÜRK (DİVAN) EDEBİYATI

14. yüzyıl Anadolu’da Türk beyliklerinin egemen olduğu bir dönemdir. Bu sebeple ‘Beylikler Dönemi’ olarak da adlandırıldığı olur. Bu dönemin Türk edebiyatı açısından en büyük özelliği, şair ve yazarlarca Türkçeye büyük ilgi gösterilmiş olmasıdır. Öyle ki bu dönemde yazılan eserlerin dili sonraki dönemlerle karşılaştırıldığında oldukça sade ve anlaşılırdır. Arapça ve Farsça kelime sayısı sınırlıdır. 

14. yüzyılda Türkçeye gösterilen bu ilginin iki temel sebebi olduğu söylenebilir. Birincisi yöneticilerin eğitim durumu, ikincisi edebî ürünlerden beklenen sonuçlarla ilgilidir. Bu yüzyılda Türk beylerinin başında bulunan yöneticiler, sınır boylarında bulunmalarından ve sürekli düşmanla temas halinde olmalarından dolayı, çok iyi bir eğitim alamamışlar; dolayısıyla Arapça ve Farsçayı da yeterince öğrenme fırsatı bulamamışlardı. Diğer yandan bu dönemde edebî ürünler, öncelikle İslâmî duygu ve inanç esaslarıyla ibadetlerin halka öğretilmesi ve benimsetilmesi amacına yönelikti. Dolayısıyla edebî eserlerin halkın anlayabileceği bir dille yazılmasına büyük önem gösterilmişti. 

14. yüzyılın, bir başka deyişle ‘Beylikler Dönemi’nin diğer bir önemli özelliği de edebî faaliyetlerin 13. yüzyılda olduğu gibi daha çok çeviriye dayalı olmasıdır. Çeviri faaliyetlerinin bu yüzyılda yoğunlaşmış olmasının da yukarıdakilerle aynı gerekçelere dayandığı söylenebilir. Zira Arapça ve Farsça bilmeyen yöneticilerin ve halkın başta İslâmî konularla ve yerleşik toplumsal yaşamla ilgili olmak üzere kendilerini geliştirmeleri için bu konuda daha deneyimli toplumlarda üretilmiş eserlerden yararlanmaları gerekmekteydi. 

Bu açılardan bakıldığında; Garîbnâme, Fakrnâme, Vasf-ı Hâl (=Hikâye), Kimyâ Risâlesi, Elifnâme [Âşık Paşa]; Mantuku’t-Tayr (=Gülşennâme), Feleknâme, Arûz-ı Gülşehrî, Kerâmât-ı Ahî Evrân, El Muhatasar Tercümesi [Gülşehrî], Süheyl ü Nevbahâr (=Kenzü’l-bedâyî), Ferhengnâme-i Sa‘dî [Hoca Mes‘ûd]; Yûsuf u Zelîhâ, Dâstân-ı Sultân Mahmûd, Ahvâl-i Kıyâmet [Şeyyâd Hamza]; Çerhnâme, Kitâbu Evsâfı Mesâcidi’ş-Şerîfe [Ahmed Fakîh]; Kenzü’l-küberâ Mehekkü’l-ulemâ, Marzubannâme, Kâbûsnâme çevirisi, Tâberî Tarihi, Hûrşîd ü Ferahşâd [Şeyhoğlu Mustafa]; Sîretü’n-Nebî, Fütûhu’ş-Şâm, Yüz Hadis Tercümesi, Yûsuf u Züleyhâ [Erzurumlu Darîr]; Dâsitân-ı Hamâme, Dâsitân-ı Ejderhâ, Hikâye-i Delletü’l-Muhtel, Kesikbaş Destanı [Kirdeci Ali]; Varka ve Gülşâh, Hâmûşnâme, Dâsitân-ı İblîs, Maktel-i Hüseyn [Yusuf Meddâh]; Menâkıbu’l-Ârifîn, Kul Mes‘ûd’un Kelile ve Dimne Tercümesi [Eflâkî], Hamzanâme [Hamzavî], Kıssa-i Mukaffâ, Muhammed Hanefî Cengi; [Tursun Fakı], Tavus Mucizesi [İzzetoğlu], Mu‘cize-i Muhammed Mustafâ, Dâstân-ı Geyik [Sadreddîn]; Maktel-i Hüseyn; İbrahim’in Dâstân-ı Yiğit [Kastamonulu Şâzî]; Dâstân-ı Vefât-ı İbrâhîm [Kırşehirli İsâ], Mesnevî [İslâmî], Hüsrev ü Şîrîn [Fahrî], Işknâme [Mehmed], Gül ü Hüsrev [Tutmacı], Menâkıbu’l-Kudsiye [Elvan Çelebi], Keşfü’l-me‘ânî [Lâdikli Mehmed], Ferahnâme [Kemaloğlu İsmail], Bahtiyarnâme [Pîr Mahmûd] gibi edebî ürünlerin beylikler dönemi olarak da adlandırılan 14. yüzyılda Anadolu’nun değişik bölgelerinde yarı yerleşik yarı göçebe bir yaşam tarzına sahip olan ve beylikler halinde yaşayan Türklerin hem İslâmiyeti öğrenip benimseme hem de yerleşik hayata uyum sağlama noktalarında önemli katkı sağladıkları anlaşılmaktadır. 


Beylikler Döneminin dîvân sahibi üç ismi; Ahmedî, Seyyîd Nesîmî ve Kadı Burhâneddîn klâsik geleneğin temsilcileri olarak dikkat çekmektedirler. Bu şairlerin eserleri şunlardır: Dîvân, İskendernâme, Mirkatü’l-Edeb, Mîzânü’l-Edeb, Mi‘yârü’l-Edeb, Bedâyiu’s-Sihr fî Sanâyi‘i’ş-Şi‘r, Cemşîd u Hûrşîd, Tervîhu’l-Ervâh, Kasîde-i Sarsarî Şerhi, Hayetü’l-ukalâ, Yûsuf u Züleyhâ [Ahmedî]; Türkçe Dîvân, Farsça Dîvân [Seyyîd Nesîmî]; Türkçe Dîvân, İksîru’s-Sa‘âdât fî Esrâri’l-İbâdât, Tercîhu’t-Tavzîh [Kadı Burhaneddîn]. 

Yukarıdaki edebî ürünlerden de anlaşılacağı gibi 14. yüzyılda klâsik Türk edebiyatı henüz oluşum aşamasında bulunduğundan bu geleneğe tamamen uygun eser sayısı istisnaî ölçüde azdır. Tespit edilecek birkaç örnek de klâsik geleneğin gerek dış yapı gerek iç yapı bakımından gerekli bütün şartlarıyla birebir uyumlu değildir. En azından klâsik geleneğin vezin, dil, anlatım ve içerik gibi hususlarda sahip olduğu sağlam yapıyı bu dönemin eserlerinde birebir tespit etmek mümkün olmamaktadır.

KLASİK TÜRK (DİVAN) EDEBİYATI