16. YÜZYIL EDEBİYATINDA ŞEHİR DUYGUSUNUN GELİŞMESİ

16. yüzyılda, Osmanlı Devleti, egemenliğini üç büyük kıtaya kadar genişletmiş; yalnızca siyasî ve askerî anlamda değil, ekonomik ve kültürel anlamda da en önemli merkezleri barındıran bir dünya devleti olmuştur. Başta Anadolu ve Rumeli olmak üzere, Osmanlı’nın egemen olduğu yerlerde, istikrarlı bir barış süreci sağlanmış; halk da bu huzur ve güven ortamında, yerleşik hayata iyice alışmıştır. 11. yüzyıldan sonra yoğunlaşmış olan Orta Asya odaklı göçler tamamlanmış; göçebe olarak Anadolu’ya gelenler, devlet politikası olarak yerleşik hayata teşvik edilmiştir. Göçebe hayattan yerleşik hayata geçişin sağlanmasında, sosyal kurumlara ve ilişkilere büyük önem veren İslâmiyetin önerdiği yaşam tarzı etkili olmuştur. 

Yerleşik hayatın Osmanlı coğrafyasında benimsenmesi ve gelişmesiyle birlikte kültür ve sanat faaliyetleri de çeşitlenmeye, hem nicelik hem de nitelik bakımından artmaya başlamıştır. 

Diğer taraftan padişahlar, Anadolu’dan Avrupa içlerine, Kuzey Afrika’ya, Arabistan’a, Kırım’a ve İran’a kadar uzanan fetihlerin kalıcı hale gelebilmesi için, yoğun çaba göstermişlerdir. Bu sebeple bilim adamları, şairler, yazarlar, her alandan sanatkârlar, mimarlar, musikişinaslar Osmanlı ülkesine davet edilmiş; kendilerine büyük ilgi gösterilip teşvik edilmişlerdir. Böylece başta pâyitaht ve şehzâde sancakları olmak üzere Osmanlı şehirlerinde kültürel ve sanatsal faaliyetler büyük bir yoğunluk kazanmıştır. 

Bununla bağlantılı olarak İstanbul, Edirne, Bursa, Manisa, Kütahya, Amasya, Konya, Kastamonu, Trabzon, Bağdad, Kahire, Üsküp, Bağdat, Şam, Bosna, Sofya, Belgrad, Prizren, Yenice Vardar, Priştine gibi şehirler, Osmanlı Devletinin siyasî ve askerî başarılarının pekiştirildiği ve kalıcı kılındığı merkezler haline gelmişlerdir. 

Bu arada Osmanlı ülkesinde herkes gibi, şehir kültürüne alışan Türkler, ürettikleri edebî eserlerde de bu yeni yaşam tarzının yansımalarına yer vermeye başlamışlardır. Doğal olarak başta mesneviler, kasideler ve şehrengiz gibi türler olmak üzere şiirde ve nesirde Osmanlı ülkesinin önemli şehirleri anlatılmaya, bu şehirlerin güzellikleri dile getirilmeye başlanmıştır. Şüphesiz bu anlamda en çok dikkat çeken şehir İstanbul olmuştur. Öyle ki manzum ve mensur birçok eserin asıl konusunu İstanbul (Stanbul, İslâmbol, Kostantiniyye) oluşturmuştur. Bu anlamda İstanbul kadar olmasa da Edirne (Edrine), Bursa (Burusa), Bağdâd, Manisa (Mağnisa), Amasya, Kütahya gibi merkezlerin de şiirde ve nesirde kendilerine yer buldukları görülmektedir. Bu tür şehirler, edebî eserlerde adları ve genel özellikleriyle olduğu gibi, çeşitli semtleri, eğlence yerleri, güzelleri ve güzellikleri, kültür ve sanat insanları, cami ve medrese gibi mimarî eserleri vesilesiyle yer almışlardır. 

Türk edebiyatında şehir duygusunun gelişmesi, öncelikle huzur ve güven ortamının sağlanmasıyla birlikte yerleşik hayatın benimsenmesi süreciyle yakından ilgili olmuştur. Bu sürecin hızlanması ve büyük ölçüde tamamlanmasıyla birlikte Türk edebiyatında şehir duygusu da hem genel hem özel anlamıyla ortaya çıkmıştır.

KLASİK TÜRK (DİVAN) EDEBİYATI