Arama Sonuçları
Boş arama ile 861 sonuç bulundu
- Abdurrahim Karakoç
Anadolu insanının karşılaştığı zorlukları ve çektiği sıkıntıları dile getirdiği eserleriyle toplumun geniş bir kesimine ulaşmayı başaran şair ve yazar Abdurrahim Karakoç, eserlerinin yanında kişiliğiyle de hatırlanmaya devam ediyor. (Elmurod Usubaliev - Anadolu Ajansı) Türk şiirine kazandırdığı "Mihriban", "İsyanlı Sükut", "Hak Yol İslam Yazacağız", "Gel Gayrı", "Hasan'a Mektuplar", "Vur Emri" ve "Omuzumda Sevda Yükü" adlı eserleriyle tanınan şair ve yazar Abdurrahim Karakoç... Anadolu insanının karşılaştığı zorlukları ve çektiği sıkıntıları eserlerinde işleyen Karakoç, 7 Nisan 1932’de Kahramanmaraş'ın Elbistan ilçesine bağlı Ekinözü köyünde dünyaya geldi. Karakoç'un annesi Fadime Hanım ile babası Ümmet Efendi çiftçilikle uğraşıyordu. İlkokuldan sonra öğrenimine bir süre devam edemeyen Karakoç, köyünde marangozluk ve çiftçilik yaptı. Dedesi, babası ve kardeşleri şair olan ve kendisi de henüz küçük yaşlarda şiirle tanışan Karakoç, bir açıklamasında şu bilgileri vermişti: "Ebedi kudretin tek sahibinden alınan emir üzerine, 7 Nisan 1932'de dünyaya gelmişim. Çocukluğum şöyle böyle geçti. Kıt imkanlara, kıtlık yıllarına rağmen hala o günleri özlerim. Birçok kimseye o yılları anlatsam, 'Özlenecek nesi var?' diyebilir ama ben hep çocukluk yıllarımı sevdim. Şiir yazmaya küçük yaşlarda başladım. Zaten bizim oralarda her genç, şiir yazar. Bu tutku başka bir meşgalenin veya işin olmayışından kaynaklanıyor gibime geliyor. Ben de avareydim. Boşluğumu şiirle doldurmaya çalıştım. Benimle şiire başlayanlar yalnızlıktan, yardımsızlıktan dökülüp gitti." Şair Karakoç, 1958'de Elbistan Belediyesi'nde muhasebeci olarak çalışmaya başladı, 1981'de emekli olana kadar bu görevini sürdürdü. Yazdığı şiirlerden dolayı hakkında çok sayıda dava açıldı İlk şiirleri iki kitap olacak hacimdeyken beğenmeyip yaktığı söylenen Karakoç'un eserleri ilk olarak Elbistan'da çıkan Engizek gazetesinde yayımlandı. "Şiire nasıl başladınız?" sorusuna "Besmeleyle" cevabını veren Abdurrahim Karakoç, 1958'de kaleme almaya başladığı, birbirinin devamı 22 şiirden meydana gelen "Hasan'a Mektuplar" isimli eserini 1964'te yayımladı. Emekliliğin ardından Ankara'ya yerleşen Karakoç, çeşitli gazete ve dergilerde yazılar yazdı. Mihriban eseriyle toplumun her kesimi tarafından tanınan Karakoç, "Saati Yok Eremi Yok (Ben Hep Seni Düşünürüm)", "Anadolu Sevgisi", "Zikrullah", "Hak Yol İslam Yazacağız", "Bayramlar Bayram Ola", "İsyanlı Sükut" ve "Tut Ellerimden" adlı eserlerin yanı sıra 5 şiirden oluşan "Hasan'dan Gelen Mektup", 8 şiirden oluşan "Haberler Bülteni", 7 şiirden oluşan "Vatandaş Türküsü" ve 5 şiirden oluşan "Masal" adlı çalışmalara imza attı. Yazdığı şiirlerden dolayı hakkında çeşitli davalar açılan Karakoç, kendisine isnad edilen bütün suçlamalardan aklandı. Usta şairin eserleri Fedai, Devlet, Töre, Bizim Ocak dergileriyle kendisinin çıkardığı Yeni Ufuk gazetesinin yanı sıra, Yeni Düşünce, Yeni Hafta ve Gündüz gazetelerinde okuyucuyla buluştu. Karakoç, çocukluğu ve memuriyet hayatı dolayısıyla köy hayatını yakından tanıma fırsatı yakaladı, Anadolu insanının karşılaştığı zorlukları ve çektiği sıkıntıları şiirlerinde ele aldı. Bestelenen 100'e yakın şiiriyle geniş kitlelere ulaştı Temiz Türkçe ve hece vezniyle aşk, ayrılık, özlem, tabiat ve gurbet konulu şiirler yazan Karakoç, şiirindeki ahengi aliterasyon (aynı sesin veya hecenin tekrarlanması) ve asonanslarla (aynı ünlü seslerin tekrarı) sağladı. Usta şairin 100'e yakın şiiri bestelenerek İbrahim Tatlıses, Şükriye Tutkun, Selda Bağcan, Musa Eroğlu, Esat Kabaklı, Gülay, Orhan Hakalmaz, Hasan Sağındık, Selçuk Küpçük, Gülşen Kutlu, Sevcan Orhan, Güler Duman, Gündoğar ve Azerin tarafından seslendirilerek geniş kitlelere ulaştı. Karakoç'un, "Sarı saçlarına deli gönlümü/ Bağlamışlar çözülmüyor Mihriban/ Ayrılıktan zor belleme ölümü/ Görmeyince sezilmiyor Mihriban. Yar deyince kalem elden düşüyor/ Gözlerim görmüyor, aklım şaşıyor/ Lambada titreyen alev üşüyor/ Aşk, kağıda yazılmıyor Mihriban..." eseri, birçok ünlü isim tarafından yorumlanarak unutulmaz türküler arasında yerini aldı. "Lambada titreyen alevin üşüdüğünü yazan kar sesini de bulur" Eseri 1960'ta yazdığını söyleyen Karakoç, bir açıklamasında şunları söylemişti: "Bazıları 'Gerçek mi?' diyor. Gerçek, diyorum ama adı Mihriban değil. O gençliğimde yaşanmış bir aşktı. Ama şimdi adını deşifre etmem, ayıp olur. Benim takmış olduğum sembol bir isimdir Mihriban. Masa başında yazılmış, hayal bir aşk, bu tadı ve lezzeti vermez. Yaşayacaksın ki yazacaksın. O zamanlar elektrik yoktu. Lamba ışığı altında yazıyordum. Şiire başladığımda lambadaki alev titremeye başladı. 'Lambadaki alev üşüyor' çıktı... Bazen aklıma düşüyor. Ben unutursun diyorum ama, insan hiçbir zaman unutamıyor... O bir mektup üzerine yazılmıştır. Benim gönderdiğim bir mektuptan dolayı bir cevap aldım. 'Unutmak kolay mı?' mektubun başlığı..." Aşık Mahzuni Şerif'le dostlukları olan şair bir buluşmayı şöyle anlattı: "Maraşlı şairler ve ozanlar buluşmasının arifesinde Âşık Mahsuni Şerif'i ziyarete gittik. Ökkeş de vardı. Kar sesi üstüne Mahzuni ile bir saate yakın konuştuk, tartıştık. Kar sesi ne demekti. Karın rengini değil de niye sesini mevzubahis ediyor şair. Karın sesi nasıl bir şey? Sonunda Mahsuni bir iltifat yaptı bana: "Lambada titreyen alevin üşüdüğünü yazan kar sesini de bulur." Şair Abdurrahim Karakoç'u konuk alan Bayram Bilge Tokel'in TV programına telefonla bağlanan Aşık Mahzuni Şerif şu şiiri okudu: "Güzel Elbistan’ın eski aslanı/ Yıllar böyle geldi geçti Karakoç/ Bunca bedbin günahkarın içinde/ Felek gardaş beni seçti Karakoç. Siz bir bağda en kızarmış üzümken/ Ben koruktum bütün bağlar bizimken/ Türkmenin güzeli iki gözümken/ Obamız Nurhak’tan göçtü Karakoç. Bilirsin ki yok gönlümün dönesi/ Kekik kokar Ketizmen'in sinesi/ Tarih bin dokuz yüz elli senesi/ Deli gönlüm sevda içti Karakoç Sana ne söylerim bilmem ne derim/ Benim gibi doğdu gitti pederim/ Der Mahzuni ellerinden öperim/ Çünkü sana varmak güçtü Karakoç." Mahzuni Şerif'in aynı programda yaptığı Karakoç değerlendirmesi ise şöyle: "Sevgili Karakoç, Elbistan tarihi kadar Anadolu tarihinin de yirminci yüzyıla sunduğu Hakkın son lütuflarından birisidir. O yüce dostun hem çağdaşı hem meslekdaşı hem de hemşehrisi olmak, şu elli yıllık sanat ve ozansı hayatımda hep gururum olmuştur. Edebiyatımızın ve Elbistanımızın unutulmaz devini buradan kucaklayıp saygılar sunmak istiyorum." "Anadolu halkının ezeli şikayetlerini dile getirir" Doğuş Edebiyat 1983’te, Genç Kardelen 1998’de, Kardeş Kalemler dergisi ise 2012'de "Abdurrahim Karakoç Özel Sayısı" yayımladı. Evli ve 3 çocuk babası olan Karakoç, 7 Haziran 2012'de tedavi gördüğü Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde vefat etti. Cenaze namazı eski Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez tarafından kıldırılan Karakoç'un naaşı, Kocatepe Camisi'ndeki törenin ardından Bağlum Mezarlığı'nda Şeyh Abdülhakim Arvasi Türbesi'nin yanına defnedildi. Yazar ve edebiyat tarihçisi Ahmet Kabaklı, Karakoç'un şiir anlayışı hakkında şu görüşleri aktarmıştı: "Abdurrahim Karakoç, halk şiirine derin düşünce ve davayı genişlemesine, derinlemesine sokan şairdir. Hem bir halk şairi, hem de bir aydın yazar olarak, Anadolu halkının, devletinden, hükümetinden, gazetecisinden, doktorundan, hakiminden ezeli şikayetlerini dile getirir. Abdurrahim Karakoç, öyle bir yerdedir ki hem köylünün, kasaba yoksulunun kendisidir hem de çevresindeki bazı aydınların kusurlarını görüp yüzlerine vuracak derecede görüş sahibidir." Yazar Lütfü Şehsuvaroğlu ise "Şair'in Bir Haberci Olarak Portresi" adıyla hazırladığı Abdurrahim Karakoç biyografisinde, "O yüzyılımızın Karacaoğlan'ı, Aşık Ömer'i, Seyrani'siydi. 35 yıl, köyünde şiir yazdı. Sonraki 35 yıl da ısrarımla Ankara'da geçirdiği yıllar... Aşk, memleket, dava ve tasavvuf şiirleri yazdı. Fakat hepsinde ortak bir özellik göze çarpıyordu. Mihriban'ın şairi aynı zamanda suyun ve dağların şairiydi. O kadar mı? Küçük köyünden 'global köy'e iletiler yayan bir haberciydi. O Mevlana'nın 'hayat haberdar olmaktan ibarettir.' sözüne uygun olarak çağından, etrafından haberdar olmakla kalmıyor, Habermas'ın iletişimsel eylem kuramına göre bir davanın, bir arka-planın dilini oluşturuyordu." ifadelerine yer veriyor. Karakoç kendisini bir şiirinde şöyle tanıtmıştı: "İman kaynağımdır, tevhid havuzum/ İslam'ın dışında arama beni/ Muhammed-ül Emin tek kılavuzum/ Putların peşinde arama beni/ Hak kelâm duyduğum kitap Kur'an'dır/ Başka yok! Uyduğum kitap Kur'an'dır/ Dolduğum, doyduğum kitap Kur'an'dır/ Beşerin 'boş'unda arama beni." Abdurrahim Karakoç'un eserleri Şair ve yazar Abdurrahim Karakoç, "Çobandan Mektuplar" ve "Düşünce Yazıları" gibi düz yazılarının yanı sıra şu şiir kitaplarına da imza attı: "Hasan’a Mektuplar", "El Kulakta", "Vur Emri", "Kan Yazısı", "Dosta Doğru", "Suları Islatamadım", "Beşinci Mevsim", "Akıl Karaya Vurdu", "Yasaklı Rüyalar", "Gökçekimi", "Gerdanlık", "Parmak İzi"
- Nurettin Topçu
"İsyan Ahlakı" eseriyle "Hareket" felsefesini Anadolu'yla buluşturan Cumhuriyet dönemi düşünürü, fikir ve ahlak adamı felsefeci Nurettin Topçu... Anadolu ve İslam medeniyeti sentezi için çabalayan, "Hareket" dergisinin kurucusu, sosyolog, felsefeci, yazar ve öğretmen Nurettin Topçu vefatının 45. yılında anılıyor. Baba tarafından, Erzurumlu Topçuzadeler mensubu olan Topçu, 1909'da İstanbul Süleymaniye'de dünyaya geldi. Topçu'nun Erzurum'da iken hayvancılık ve tahıl işleriyle uğraşan babası Ahmet Efendi, aileden İstanbul'a ilk yerleşen kişi oldu ve Çemberlitaş'ta kasap dükkanı işletti. Kimlikteki adı Osman Nuri olan ve İstanbul'un tarihi semtlerinde yetişen Nurettin Topçu, altı yaşında Bezmialem Valide Sultan Mektebi'nin ana kısmına yazıldı. Sonrasında Büyük Reşit Paşa Numune Mektebi'ne verilen Topçu, burayı birincilikle tamamladı. Topçu, o dönemlerde küçük bir sandıkta kitap ve gazeteler biriktirirken, öğretmeni Nafiz Bey sayesinde Mehmet Akif Ersoy sevgisi ve hayranlığı kazandı. Bir süre Vefa Lisesi'nde okuyan ve 1928'de İstanbul Lisesi'ni bitiren Topçu, aynı yıl Fransa'ya gitti ve hem Fransızca öğrenmek hem fark derslerini tamamlamak için Aix Lisesi'ne başladı. Buradan mezun olduktan sonra Strazburg Üniversitesi'ne geçerek felsefe öğrenimi gören Topçu, felsefe, ahlak, psikoloji, sanat felsefesi, tarih, mantık, sosyoloji, arkeoloji alanlarında eğitim aldı. Sorbon'da felsefe doktorası veren ilk Türk Felsefe doktorasını 1934'te Sorbonne Üniversitesi'nde veren Topçu, Türkler arasında ahlak üzerinde çalışan ilk öğrenci ve Sorbon'da felsefe doktorası veren ilk Türk oldu. Cumhuriyet tarihinin önemli fikir adamlarından biri olan Topçu'nun Fransa'da altı yıl boyunca süren eğitiminin sonucunda verdiği doktora tezi "İsyan Ahlakı" adıyla Türkçeye çevrildi. Topçu, Fransa'da 1934'te, Türkiye'de ise 1990'da Kültür ve Turizm Bakanlığınca yayımlanan başarılı çalışmasından dolayı üniversiteden altın saat, Amerika ve Kuzey Amerika'ya seyahat gibi ödüller almaya hak kazansa da bu ödüllerin hiçbirini kabul etmedi. Ödüllerin yerine üniversitenin giriş ve çıkış kulelerinde 24 saat Türk bayrağının asılmasını isteyen Topçu'nun bu isteği üniversite yönetimi tarafından yerine getirildi. Avrupa'daki hayatı okul, ev, kütüphane arasında geçen Topçu, bu sırada Sosyoloji Cemiyeti'ne girerek, derneğin yayın organında felsefi yazılar yayımladı. Topçu'nun fikirlerinde Maurice Blondel etkisi Samet Ağaoğlu, Ömer Lütfi Barkan, Besim Darkot gibi o yıllarda Fransa'da bulunan Türk öğrencilerle tanışan ve öğrencilik yıllarını Remzi Oğuz Arık ve Ziyaettin Fahri Fındıkoğlu ile geçiren Topçu, burada hareket felsefesinin kurucusu Maurice Blondel ile de tanıştı. Blondel ile tanışması Topçu'nun fikirlerinin olgunlaşmasında önemli bir rol oynarken, hareket felsefesinin etkisinde kalan Topçu, bu felsefenin kavramlarını ve metodunu kullanarak ahlak sorunlarına kendi kültürü açısından baktı. Dr. Adnan Adıvar'ın Türkçe dersi verdiği tasavvuf tarihçisi, Hallac-ı Mansur mütehassısı Fars kökenli yazar ve şair Luis Massignon'a ise daha sonra bu dersi Topçu vermeye başladı. Yunus Emre ve Mevlana Celaleddin Rumi'nin düşüncelerinden de etkilenen Topçu, Sorbon'da başladığı Bergson üzerine çalışmasıyla doçent ünvanı almasına ve İstanbul Üniversitesi'nde iki yıl eylemsiz doçent olarak çalışmasına rağmen kendisine üniversitede kadro verilmedi. Düşünsel ve kültürel alanda çalışmalarının bir bölümünü, kuruluşuna da katıldığı Türk Kültür Ocağı, Türk Milliyetçiler Derneği, Milliyetçiler Derneği ve Anadolu Fikir Derneği'nde sürdüren Topçu, Türkiye'ye döndükten sonra Galatasaray Lisesi başta olmak üzere farklı liselerde öğretmenlik görevi yürüttü. Toplam 40 yıl boyunca öğretmenlik yapan Topçu, 1960 ihtilaline kadar Robert Koleji'nde tarih, İstanbul İmam Hatip Okulu'nda psikoloji, felsefe ve dinler tarihi dersleri verdi. Topçu, vatani görevini 6 Mayıs 1936- 31 Ekim 1937'de levazım asteğmeni olarak, İstanbul Hasköy'de yerine getirirken, TBMM'nin birinci dönem muhalif milletvekillerinden aynı zamanda aile dostları Hüseyin Avni Ulaş'ın kızı Fethiye Hanım'la kısa süren bir evlilik yaptı. 1939'da "Hareket" dergisini çıkarmaya başladı Çocukluk arkadaşı Sırrı Tüzeer vasıtasıyla Nakşi şeyhi Abdülaziz Bekkine Efendi ve Nakşi Hasib Efendi ile tanışan ve Abdülaziz Efendi'ye intisab eden Nurettin Topçu, düşünce dünyasına yeni bir yön veren şeyhinin ölümünden duyduğu büyük acı ve uğradığı yıkımı, "Taşralı" kitabındaki "Yıldırım'ın Huzurunda" başlıklı yazısıyla anlattı. Topçu, Celal Ökten'den de İslami ilimler yönünden faydalandı ve daha sonra İmam-Hatip okullarının kuruluşunda programların hazırlanmasında Celal Hoca ile mesai arkadaşlığı yaptı. Hareket felsefesinden esinlenerek 1939'da "Hareket" dergisini çıkarmaya başlayan Topçu, bir ekol oluşturdu ve hareket felsefesini Türk okurlarına tanıttı. Topçu, eğitim ve öğretime katkısını öğretmenlikte bırakmayıp felsefe, sosyoloji, psikoloji, mantık ve ahlak dersleri için ders kitapları da yazdı. "Anadoluculuk" düşünce hareketini savundu Usta yazar, Anadolu coğrafyasında yaşayan herkesi merkeze koyan "Anadoluculuk" düşünce hareketini savundu, kadim İslam ve Türk tarihini, tasavvufu ve modern dönemdeki sosyolojik gerçekliği eserlerinde de tahlil etti. Aynı zamanda Anadolu toprağına ve Türk tarihine sıkı sıkıya bağlı bir milliyetçilik anlayışı geliştiren Topçu, milliyetçiliğin "devirlerin tahakküm sermayesi olan siyasi hezeyanlardan sıyrılması" gerektiğini savunurken, "Hareket, Allah'la insanın terkibidir" sözünü ölçü alarak eğitimden ekonomiye, ahlaktan politikaya, felsefeden bilime, insanı ilgilendiren her alanda yazılar yazdı. Nurettin Topçu, 1960 ihtilalinin ardından Ali Fuat Başgil'le birlikte Adalet Partisi'nin kuruluş çalışmalarına katılıp 1961 seçimlerinde Konya'dan aday gösterildiyse de cumhurbaşkanlığı seçimi esnasında Başgil'e gösterilen muameleye karşı ve Süleyman Demirel'in parti başkanlığına getirilmesinin ardından bu çevreyle ilişkisini kesti. İstanbul Erkek Lisesi'nden 1974'te emekliye ayrılan ve düşüncelerini sergilediği "Hareket" dergisini 1975'e kadar aralıklarla yayımlayan Topçu, dergide yayımlanan "Çalgıcılar" başlıklı yazısıyla sürüldüğü Denizli'de Said Nursi ile tanıştı ve onun tüm mahkemelerini takip etti. Fikirlerinin temel dinamiği İslam'a bağlılığı oldu Topçu, Medeniyeti "İnsanlığın muayyen tarihi devirlerinde bir zümre cemiyetin benimsediği vasıtalarla çalışarak ortaya koyduğu ve yaşattığı teknik eserlerin ve yaşayış şekillerinin bütünü", kültürü ise "Bir cemiyetin kendi tarihi içinde meydana getirdiği değer hükümlerinin bütünü" olarak tanımladı. "İsyan"ı da "insanı Allah'a götürecek yolları tıkayan her şeye başkaldırı" olarak tanımlayan Topçu, Batıcılığın ve Batılılaşma çabalarının taklitten öteye gidemeyişinin nedenini kültür ile medeniyetin birbirine karıştırılmasında gördü. "Hareket", "irade" ve "isyan" Topçu'nun düşünce dünyasının temel kavramlarını oluştururken Cumhuriyet devri Türk felsefecileri ve aydınları arasında ahlak konusunda en çok metin kaleme alan ve bu sahadaki vurgularını bütün hayatı boyunca ısrarla sürdüren yine Topçu oldu. Nurettin Topçu, ilk yazılarından itibaren bütünlüğü olan çok taraflı bir fikir mücadelesi yürüttü, bir taraftan da Osmanlı-Cumhuriyet modernleşmesini hesaba katıp onu aşmayı hedefleyerek tenkitçi bir bakış açısıyla "yeni bir insan", "millet", "devlet modeli" keşif ve inşa etmeye çalıştı. Nizam Ahmed imzasıyla da şiirler yayımlayan ve 1975 nisanında pankreas kanserine yakalandıktan sonra aynı yıl 10 Temmuz'da vefat eden Topçu, İstanbul'un Fatih ilçesindeki Kozlu Mezarlığı'nda toprağa verildi. "Topçu hem yerli hem evrensel bir düşünce ve hareket yolu açtı" Nurettin Topçu'yu "Cumhuriyet dönemi Türkiyesi'nin kalbi ve ruhu" olarak tanımlayan Mehmet Kaplan, vefatının ardından Topçu için, "Ben onda Yunus Emre'nin çağın felsefesi ile yoğrulmuş büyük bir temsilcisini buldum. Hiç şüphe etmiyorum ki öbür dünyada yöneldiği yer Mevlana ve Yunus Emre'nin yanıdır." ifadelerini kullandı. Topçu'nun, medeniyet ve teknik hakkındaki görüşleriyle demokrasi tahlillerini bugün ve yakın gelecek için oldukça önemli bulan Ezel Erverdi, "Hareket" dergisinin Topçu'nun vefatının ardından 1982'ye kadar yayınlanmasını sağladı. Hayatı boyunca mücadeleci yapısıyla öne çıkan ve birçok usta ismin düşünce dünyasına büyük katkılarda bulunan Nurettin Topçu'ya dair yazar Mustafa Kutlu birkaç ay önce gerçekleştirdiği röportajında, şunları anlattı: "Nurettin Topçu'ya her zaman yakınlık duydum. Liseden itibaren hissiyatımda hak, adalat duygusu vardı. Bu topraklara ayak basan, esas itibarıyla bu toprakların nomosu sayılan, Türkiye'nin tek filozofu Nurettin Topçu, beni çok allak bullak etmiştir. 'Hareket' dergisindeki yazıları beni çok etkilemiştir. Dolayısıyla esasları itibariyle Nurettin Topçu, benim düşünce çizgimi tayin etmiştir. Son yazdığım 'Kalbin Sesi' kitabı da Nurettin Beyin fikirlerinin bir şekilde neşvünema bulması, yeniden yorumlanmasıdır." Topçu'nun öğrencilerinden olan ve "İsyan Ahlakı Peşinde ve Nurettin Topçu Albümü'' başlıklı bir kitap hazırlayan Prof. Dr. İsmail Kara ise bir söyleşisinde şu değerlendirmelerde bulundu: "Nurettin Topçu, hayatının hiçbir döneminde ideologluğa yönelmedi, aforizmalarla, slogan değeri yüksek ama arkası boş cümlelerle yol almayı benimsemedi. Bu sayede dergi katılmaya ve paylaşmaya, birlikte hareket etmeye açık hale geldi. Herhalde bu sayede farklı bir mektep olabildi. Ama büyük kalabalıklara hitap etmeyi öne alan, onları etkilemeye çalışan, siyasi hareketlenmelere teşne bir yapısı hiç olmadı. Hatta bunlara hayli mesafeli, bazen da karşı durduğu bile söylenebilir. Soğuk savaş sonrası dönemde ve Demokrat Parti iktidarı ile birlikte milliyetçi, muhafazakar ve mütedeyyin kesimlerin kolaylıkla ABD çizgisine ve kapitalist dünya görüşüne doğru hareket etmesine, siyasi merkezle uzlaşmasına, kalkınmacı, sanayileşmeci, maddiyatçı olmasına karşı çıkması da bunun bir uzantısı." "Vefa" ödülüne layık görüldü Merhum Nurettin Topçu'ya, 2017'deki Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri'nde, "İnsanın var oluşunu sadece et, kemik, kan ve maddeden ibaret görmeyip ruhun derinliklerine inen, isyanın da bir ahlakı olduğunu ve bireyin toplumda bir ahlak nizamı çerçevesinde kendine yer edineceğini anlatan, bu millete Anadolu irfanının kıymetini ve düzen kurucu ahlakını kuşanmayı telkin eden, kadim İslam ve Türk tarihini, tasavvufu ve modern dönemdeki sosyolojik gerçekliği tahlil eden eserleri" dolayısıyla "Vefa" ödülü verildi. Ezel Erverdi ve İsmail Kara tarafından Topçu'nun daha önce küçük kitap halinde basılan çalışmalarının yanı sıra makaleleri de taranarak, kitaplara girmemiş yazılarının tasnifiyle bütün eserleri yeniden düzenleniyor. Deneme, inceleme, öykü, roman, çeviri ve ders kitapları kaleme alan Topçu, ardında "İsyan Ahlakı", "Yarınki Türkiye", "İslam ve İnsan", "Ahlak Nizamı", "Ahlak", "Devlet ve Demokrasi", "Mevlana ve Tasavvuf", "Kültür ve Medeniyet", "Türkiye'nin Maarif Davası", "Taşralı", "Bergson", "Mehmet Akif", "Büyük Fetih" gibi birçok eser bıraktı. Usta yazarın aynı zamanda tüm eserleri günümüzde Dergah Yayınları tarafından okuyucuyla buluşturuluyor.
- Yakup Kadri
Şiirden makale ve denemeye, romandan tiyatro oyununa kadar pek çok edebiyat türünde önemli eserler veren Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Türk basın hayatında da iz bıraktı. Kahire'de 27 Mart 1889'da doğan, öğreniminin bir bölümünü Manisa ve İzmir'de, bir bölümünü Mısır'da sürdüren Karaosmanoğlu, İstanbul'da hukuk eğitimi aldı. İsviçre'de 1916-1919'da tüberküloz tedavisi gören ve İstanbul'a döndüğünde İkdam gazetesi yazarı olarak Milli Mücadele'yi destekleyen yazılar kaleme alan Karaosmanoğlu, bu yazılarından dolayı 1921'de Ankara hükümetinin çağrısı üzerine Anadolu'ya geçti. Savaştan sonra Tedkik-i Mezalim Heyeti'nde görevli olarak Kütahya, Simav, Gediz, Eskişehir, Sakarya civarını dolaşan Karaosmanoğlu, Mardin (1923-1931) ve Manisa (1931-1934) milletvekilliği yaptı. Karaosmanoğlu, milletvekilliği süresince Hakimiyet-i Milliye, Cumhuriyet ve Milliyet gazeteleriyle imtiyaz sahipliğini yaptığı Kadro dergisinde edebi ve siyasi yazılar kaleme aldı. Yakup Kadri 1934'ün sonlarından itibaren Tiran, Prag (1935-1939), Lahey (1939-1940), Bern (1942-1949), Tahran (1949-1951) ve tekrar Bern (1951-1954) elçilik görevlerinde bulundu. Türkiye'ye emekli olduğu 1955'te dönen Karaosmanoğlu, 1961'de Cumhuriyet Halk Partisi Manisa Milletvekili seçildi. 1962'de Atatürk ilkelerinden uzaklaştığını öne sürerek partisinden ayrılan, 1965'te siyasi hayata tamamen veda eden Karaosmanoğlu'nun son resmi görevi Anadolu Ajansı Yönetim Kurulu Başkanlığı oldu. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, 13 Aralık 1974'te arkasında birçok edebiyat eseri bırakarak Ankara'da yaşama veda etti. Toplumun ve milletin malı olan sanatı benimsedi Edebi hayatı, Fecr-i Ati'ye girmesiyle başlayan Yakup Kadri'nin yayımlanan ilk eseri "Nirvana" adlı piyes oldu. Daha çok eleştirileriyle tanınan Karaosmanoğlu'nun çeşitli yazıları Çığır, Dergah, Genç Kalemler, Güzel Sanatlar Mecmuası, Hayat, İctihad, İnci, Jale, Meydan, Muhit, Musavver Muhit, Musavver Eşref, Musavver Hale, Peyam-ı Edebi, Nevsal-i Milli, Resimli İstanbul, Rübab, Servet-i Fünun, Şebab, Şiir ve Tefekkür, Tercüman, Tercüman-ı Hakikat, Türk Yurdu, Varlık, Yeni İstanbul, Yeni Mecmua, Yeni Nesil gibi gazete ile dergilerde çıktı. Edebi hayatının başlarında ferdiyetçi sanat anlayışına sahip olan Karaosmanoğlu, işgal yıllarından sonra bağımsız sanat davası yerine, bir toplumun ve milletin malı olan sanatı benimsedi. Karaosmanoğlu, bu düşüncenin sonucu olarak özellikle romanlarında Sultan Abdülmecid devrinden 1950'lerin Türkiye'sine kadar geçen yüzyıl içindeki tarihi olayları ve sosyal değişmeleri ele aldı. Yakup Kadri'nin mensur şiir tarzı denemeleri başta olmak üzere eserlerinde, tasavvufi hikmetler, Kitab-ı Mukaddes'ten kıssalar, Yunus Emre, Fuzuli, Karacaoğlan gibi yerli şairlerin yanında Ibsen, Maeterlinck, Proust, Nietzsche, Bergson gibi Batılı yazar ve filozofların etkileri dikkati çekiyor.
- Cahit Sıtkı Tarancı
"Yaş Otuz Beş" ve "Memleket İsterim" eserleriyle, Türk şiirinin unutulmazları arasına giren şair ve yazar Cahit Sıtkı Tarancı... Arife Hanım ile Diyarbakır'da ticaret ve ziraatle uğraşan Pirinççizadeler ailesinden Bekir Sıtkı Beyin ilk çocukları olarak 1910'un ekim ayında doğan Tarancı'ya ailesi tarafından ilk olarak "Hüseyin Cahit" ismi verildi. Soyadı Kanunu çıktığı yıl akrabaları "Pirinççioğlu" soyadını alsa da şairin babası, o dönem pirinç ekiminden çok zarara uğradığı için "Pirinççioğlu" yerine "çiftçi" anlamına gelen "Tarancı" soyadını aldı. İlkokulu Diyarbakır'da okuyan, orta öğrenim için Kadıköy Fransız Saint Joseph Lisesi'ne devam eden, lise yıllarında şiir yazmaya başlayan Tarancı, 1931'de Galatasaray Lisesi'nden mezun oldu. İlk şiir kitabı "Ömrümde Sükut" 1933'te yayımladı Tarancı'nın ilk eserleri, Galatasaray Lisesi'nin çıkardığı "Akademi" ile dönemin ünlü "Servet-i Fünun" dergilerinde yayımlandı. Fransızcayı ilerleterek, Stephane Mallarme, Charles Baudelaire ve Arthur Rimbaud gibi Fransız şairlerin eserlerini okumaya başlayan şair, "Garip" akımından etkilendi ve bu dönem serbest şiir denemeleri yaptı. Cumhuriyet döneminin önemli şair ve yazarlarından Ziya Osman Saba ile 1928'de tanışarak yakın dost olan Tarancı ile Saba arasında Türk edebiyatını etkileyen yazışmalar, Tarancı'nın vefatına dek sürdü. Cahit Sıtkı Tarancı, 1931'de girdiği Mülkiye Mektebi'nden ikinci senenin sonunda atılınca, eğitimine Yüksek Ticaret Okulu'nda devam etti ancak memuriyet sınavını kazanıp Sümerbank'ta çalışmaya başlayınca bu okuldan da ayrıldı. "Ömrümde Sükut" adlı ilk şiir kitabını 1933'te Mülkiye Mektebi'ndeyken yayımlayan Tarancı, Karabük'e atanınca Sümerbank'taki memuriyetten ayrıldı ve öykülerini yayımladığı Cumhuriyet gazetesinde çalışmalarını sürdürdü. Aynı yıllarda Peyami Safa ile tanışan usta şair, Cumhuriyet gazetesi sahipleri Nadir Nadi ve Doğan Nadi'nin desteğiyle üniversite öğrenimini tamamlamak üzere Paris'e gitti. Paris Radyosu'nda Türkçe yayınlar spikerliği de yapan Tarancı, 1938-1940'ta Sciences Politiques'te yüksek lisans yaptı ve Paris'teki yaşamı sırasında Oktay Rıfat ile tanıştı. "Otuz Beş Yaş" ile birinci oldu İkinci Dünya Savaşı'nın başlamasıyla arkadaşlarıyla birlikte Paris'ten bisikletle kaçan Tarancı, günlerce süren yolculuğun ardından Lyon üzerinden İsviçre'ye, oradan da trenle Türkiye'ye ulaştı. Tarancı, 1941-1943'te Balıkesir'in Burhaniye ilçesinde yaptığı vatani görevi sırasında Türk şiirinin önemli örneklerinden biri olan "Haydi Abbas" eserini kaleme aldı. Askerliğinin ardından İstanbul'a yerleşen ailesinin yanına gelen Tarancı, kısa bir süre babasının iş yerinde çalıştı. Cahit Sıtkı Tarancı, daha sonra Ankara'ya taşınarak, Anadolu Ajansı'nda ve Çalışma Bakanlığı'nda görev yaptı. Türk şiirinin klasikleri arasına giren "Otuz Beş Yaş" şiiriyle 1946'da Cumhuriyet Halk Partisi'nin düzenlediği şiir yarışmasında birincilik elde eden şair, 1951'de Cavidan Tınaz ile evlendi. Cahit Sıtkı, şiir yazmanın hayatının en büyük amacı haline gelişini, "Sanat, şiir benim için bir teselli vesilesi, bir kurtuluş kapısıdır... Ona dört elle sarılmaklığım tabii bir neticedir. Tutunduğum yegane dal..." sözleriyle anlatmıştı. Evlendikten sonra yazdığı şiirlerini "Düşten Güzel" adlı kitapta bir araya getiren Tarancı, eşinden ayrıldığı 1954'te kalp rahatsızlığından dolayı kriz geçirince hastaneye kaldırıldı. Cahit Sıtkı, daha sonra sağ tarafından felç geçirerek konuşma yetisini kaybetti, İstanbul ve Ankara'da çeşitli hastanelerde tedavi gördü. Yaklaşık bir yıl kadar da Diyarbakır'daki baba evinde bakılan, tedavi için devlet tarafından 1956'da Avrupa'ya götürülen Cahit Sıtkı, zatülcenp olarak bilinen akciğer zarı iltihaplanması hastalığına yakalanarak 13 Ekim 1956'da Viyana'da vefat etti. Hayatını kaybettiğinde "yolun yarısı" dediği 35 yaşını henüz 11 yıl geçirmiş olan şairin cenazesi Ankara'da Cebeci Asri Mezarlığı’na defnedildi. Cahit Sıtkı Tarancı'nın ailesinin Diyarbakır'daki evi 1973'te "Cahit Sıtkı Müze Evi" olarak da ziyarete açıldı. "Şiir yazmak için yer seçmezdi" Cahit Sıtkı, ailesinden ayrılmasıyla oluşan özlemi, yalnızlığı, çevresindeki insanlara sitemleri, sevgisi ve birçok duygusunu ifade ederek yaşadıklarını şiirine yansıttı. Fazıl Hüsnü Dağlarca, bulunduğu her ortamda şiir yazan Tarancı için "Şiir yazmak için yer seçmezdi" derken, Haldun Taner ise şu ifadeleri kullanmıştı: "Kısa ömrü boyunca Türkçenin tadını çıkaran, akıllarda kalan güzel şiirler yazdı... Müstesna incelikte, bütünüyle kendini şiire adamış bir insandı. İnsan onun hesap yaptığına, günlük alelade şeyler konuştuğuna inanamazdı." Şiirde samimiyete önem veren Tarancı'nın şiiri, çok sevdiği Ahmet Haşim, Yahya Kemal gibi isimler tarafından da takdir edilmişti. "Yüzü her zaman çok temiz ve güzeldi" Cahit Külebi'nin Tarancı hakkındaki görüşleri ise şu cümlelerine yansımıştı: "Cahit Sıtkı, dış görünüşüyle her zaman iyimser ve neşeli, dokunmayıcı biçimde şakacı ve herkes için iyilikseverdi. Ufak tefek, zayıftı. Bir Uzak Doğuluya benzeyen yüzü her zaman çok temiz ve güzeldi. Oldukça 'harabati' olan böyle birinin o denli temiz oluşuna gerçekten şaşardım." Usta şair, "Sanat için sanat" ilkesiyle yazdığı şiirlerinde, yaşama sevinci, aşk gibi konuların yanı sıra ölüm temasına fazlaca yer verirken yalnızlık ve çocukluğuna duyduğu özlemi de şiirlerinde ele aldı. "Yaş 35" şiirinin yanı sıra edebiyat dünyasında ilgi uyandıran "Memleket İsterim" adlı ünlü eserini de 1946'da kaleme alan usta şair, bu eserinde ise barış, sevgi ve huzur dolu bir memleket isteğini anlattı. "Varlık", "Kültür Haftası", "Yücel", "İnsan", "Ülkü" ve "Pınar" dergilerinde eserleri yayımlanan ve şiirin kelimelerle güzel şekiller kurma sanatı olduğunu belirten Tarancı, edebiyat tarihçileri ve araştırmacıları tarafından Türk edebiyatında "saf şiir" anlayışının önemli temsilcilerinden biri olarak görüldü. Kitaplarında yayınlanmayan eserler ve kendisi için yazılanlar "Sonrası" adlı kitapta toplandı Tarancı'nın, "Şiir, ulaşmak istediğim esas mefkuredir. Şekilsizlik içinde güzellik avına çıkanlar, kendi kendilerini avutmaktan başka bir şey yapmazlar. Şiirdeki esas rol, kelimelerin istifidir." açıklamaları uzun yıllar edebiyat dünyasında merak uyandırdı. Eserlerinde genellikle açık ve sade bir üslup kullandığı yaşamı boyunca birçok esere imza atan Tarancı, 1933'te "Ömrümde Sükut", 1946'da "Otuz Beş Yaş", 1952'de "Düşten Güzel" adlı kitapları okuyucuyla buluşturdu. Tarancı'nın vefatından sonra, kitaplarında olmayan şiirler, şiir çevirileri ve kendisi için yazılanlar "Sonrası" adlı kitapta toplanarak 1957'de yayımlandı. Arkadaşı Ziya Osman Saba'ya yazdığı mektuplar da aynı yıl, "Ziya’ya Mektuplar" adlı kitapta toplandı. Gazetelerde çıkan 22 öyküsü ise Selahattin Öner tarafından 1976'da "Cahit Sıtkı Tarancı'nın Hikayeciliği ve Hikayeleri" adlı eserde bir araya getirildi. Daha sonra usta şairin vefatının 50. yılında gazetelerde çıkan öykülerinin önemli bir kısmı Can Yayınları tarafından "Gün Eksilmesin Penceremden" başlığıyla edebiyatseverlerin beğenisine sunuldu. Usta şairin yaşamı boyunca kaleme aldığı şiirlerden bazıları şöyle: "Abbas", "Aşk Vakti", "Batan Gemi", "Ben Aşk Adamıyım", "Bir Umut", "Bir Kapı Açıp Gitsem", "Bugün Hava Güzel", "Can Yoldaşı", "Çilingir Sonrası", "Gidiyorum", "Hatıralar", "Hepimize Dair", "İlk Aşklar", "İki Ses", "Gündüz", "Her Günkü Ölüm" ve "Gün Eksilmesin Penceremden."
- Ayşe Şasa
Senaryo yazarı Ayşe Şasa 1941'de İstanbul'da dünyaya geldi. Yetişme çağındayken dadılara teslim edilen Şasa, bir açıklamasında çok yalnız ve bedbaht bir çocukluk yaşadığını belirterek, bu dönemi, "Ailem, bana çok büyük bir iyilik yapmış olduğunu düşünerek, beni hepsi de İkinci Dünya Savaşı cehenneminden kaçmış ve ruhen sakat olan kimi Yahudi kimi Katolik kimi Protestan birtakım dadılara teslim etti. Ailem, bu insanları kafasında idealize ettiğinden, dadılarımdan fiziksel ve ruhi çok şiddet gördüm." sözleriyle dile getirmişti. Şasa, şimdiki adı Robert Kolej olan Arnavutköy Amerikan Kız Koleji'nden 1960'ta mezun oldu. Öğrencilik yıllarından itibaren sinemaya ilgi duymaya başlayan Şasa, "Yaşadığımız Yıllar" adlı ilk oyununu liseden mezun olacağı yıl yazdı. 1963-1965 yılları arasında Robert Kolej'in İdari Bilimler Bölümü'ne devam etti. Başarılı senarist, hayatının "dönüm noktası" olarak tanımladığı yazar Kemal Tahir'le tanışmasının ardından, Tahir ile güçlü bir dostluk kurdu. 1963'te senaryo yazmaya başladı Yönetmen, yapımcı ve senarist Atıf Yılmaz'a asistanlık yapan Şasa, 1963'te senaryo yazmaya başladı. Senarist Şasa, 30 yaşından 48 yaşına kadar ağır bir ruhsal çöküş yaşadığına işaret ettiği bir konuşmasında, şu sözlere yer vermişti: "Bir zamanlar hem Ateist hem de Marksisttim. Bugün geriye döndüğüm zaman, hayat hikayemi bir film sinopsisi gibi özetleyebiliyorum. 1960 yılında 18 yaşımda sinemaya adım attığımda, Marksist dünya görüşünü beyaz perde aracılığıyla yaymayı kendime görev tayin etmiştim. Türk sinema seyircisi, Türk filminin varlığında beni kendimle yüzleştirdi. Bana tutulan bu aynada kendimi, gerçek kimliğimi kavrayışımı, Müslümanlığımı idrak edişimi, beni kendimle yüzleştiren sinema seyircisine borçluyum." Kısa süren ilk evliliğini Atilla Tokatlı ile yapan Şasa, ikinci evliliğini yönetmen Atıf Yılmaz ile gerçekleştirdi. Ayşe Şasa, 1980'li yıllarda geçirdiği ağır rahatsızlık sonrası sinema dünyasından 10 yıl uzak kalırken, bu süreçte üçüncü eşi usta senarist Bülent Oran kendisine destek oldu. İnziva döneminde düşünsel anlamda kendisini değiştiren Şasa, daha bilimsel, sezgici bir hayat sürmeye başladı ve bu yeni yaşam tarzı, eserlerine de yansıdı. İbnü'l Arabi'nin "Fusüsu'l-Hikem" kitabıyla İslam'a yöneldi İbnü'l Arabi'nin "Fusüsu'l-Hikem" kitabının çevirisini 1981'de okuduktan sonra çok etkilenen Şasa, İslam'a ve İslam tasavvufuna yönelmesinin, bütünüyle bu kitaba bağlamış ve 18 yıl boyunca yaşadığı ağır sinir hastalığından bütünüyle kurtulduğunu ifade etmişti. Senaryoları, yazıları ve kitaplarıyla, daima Türk sinemasının ve kültür hayatının merkezinde yer alan usta senarist, 1993'te sinemayla ilgili "Yeşilçam Günlüğü" adlı denemeleri okuyucuyla buluşturdu. "Son Kuşlar", "Ah Güzel İstanbul", "Utanç" ve "Gramofon Avrat" gibi filmlere senarist olarak imza atan Şasa, "Bir Ruh Macerası", "Yeşilçam Günlüğü", "Delilik Ülkesinden Notlar", "Şebek Romanı" adlı kitapları kaleme aldı. Şasa, Sadık Yalsızuçanlar ve İhsan Kabil ile "Düş Gerçeklik Sinema", Ömer Tuğrul İnançer ve Berat Demirci ile de "Vakte Karşı Sözler" kitaplarını kaleme yazdı. Ayşe Şasa, 1963'te "Çapkın Kız", 1965'te "Son Kuşlar" ve "Murat'ın Türküsü", 1966'da "Toprağın Kanı" ve "Ah Güzel İstanbul", 1967'de "Harun Reşid'in Gözdesi", "Balatlı Arif" ve "Kozanoğlu",1968'de "İlk ve Son", "Köroğlu" ve "Cemile",1971'de "Battal Gazi Destanı", "Unutulan Kadın", "Güllü" ve "Yedi Kocalı Hürmüz", 1972'de "Utanç" ve "Cemo", 1973'te "Kambur", 1981'de "Deli Kan", 1982'de "Hacı Arif Bey", 1983'te "Ve Recep ve Zehra ve Ayşe", 1984'te "Ölmez Ağacı", 1986'da "Merdoğlu Ömer Bey", 1987'de "Gramofon Avrat", 1988'de "Arkadaşım Şeytan", 1989'da "Hiçbir Gece", 1992'de "Her Gece Bodrum",1993'te ise "Kanayan Yara Bosna" adlı yapımların senaryosuna imza attı. "Delilik Ülkesinden Notlar" kitabı Şubat 2003'te piyasaya sunulan Şasa, son olarak 2008'de "Dinle Neyden" isimli filmle sinemaya dönüş yaptı. Zatürre sebebiyle 16 Haziran 2014'te hayatını kaybeden Şasa, Sahrayıcedid Mezarlığı'na defnedildi.
- Sait Faik Abasıyanık
"Semaver", "Şahmerdan", "Kumpanya" ve "Alemdağda Var Bir Yılan" gibi birçok esere imza atan şair, öykü ve roman yazarı Sait Faik Abasıyanık... ( Mahmut Resul Karaca - Anadolu Ajansı ) Mehmet Faik Bey ile Makbule Hanım'ın oğlu olarak 23 Kasım 1906'da Sakarya'da dünyaya gelen Abasıyanık, ilköğrenimini yabancı dilde eğitim veren Rehber-i Terakki okulunda bitirdi. Yazı hayatına şiirle başlayan ve Adapazarı Lisesinde okurken "Hamal" isimli ilk şiirini kaleme alan Abasıyanık, daha sonra İstanbul Erkek Lisesine gitse de meşhur "iğne hadisesi" nedeniyle 1925'te arkadaşlarıyla birlikte okuldan atıldı. Eğitim hayatına Bursa Lisesinde devam eden Abasıyanık, ilk öyküsü "İpekli Mendil"i edebiyat dersinin ödevi olarak burada kaleme aldı. Asıl ününü öykülerle elde eden usta edebiyatçının ilk yayınlanan hikayesi "Uçurtmalar" ise 9 Aralık 1929'da Milliyet gazetesinin sanat sayfasında okurlarla buluştu. Usta yazar, ekonomi eğitimi almak üzere 1931'de babasının isteğiyle gittiği İsviçre'nin Lozan kentinden kısa bir süre sonra Fransa'ya geçti. Grenoble Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde eğitimine devam etse de Fransa'daki düzensiz ve bohem yaşamı sebebiyle babası tarafından geri çağrılan Abasıyanık, öğrenimini yarıda bırakarak 1934'te İstanbul'a döndü. Sonrasında Halıcıoğlu Ermeni Yetim Okulunda 6 ay kadar Türkçe ders veren Abasıyanık, babasının teşvikiyle başladığı ticarette de başarılı olamadı. Abasıyanık, 1934-1940 arasında "Varlık", "Ağaç", "Servet-i Fünun", "Uyanış", "Ses", "Yeni Ses", "Yaprak", "Yenilik" gibi dergilerde yayınlanan öyküleriyle edebiyat dünyasında ses getirdi. İlk kitabı "Semaver", Remzi Kitabevi tarafından baskı maliyetini babasının karşılamasıyla yayımlanan Abasıyanık, ilk kez 1937'de "Kurun"da ve ardından 1940'ta "Varlık"ta yayımlanan "Çelme" öyküsü sebebiyle, Askeri Mahkeme'de yargılandı fakat görülen dava sonucunda beraat etti. Abasıyanık, babasını ağır bronşitten dolayı 1938'de kaybetmesi üzerine kışları Şişli'deki evde, yazları ise Burgazada'da annesiyle birlikte yaşamaya başladı. "Yazmasam deli olacaktım" "Sarnıç" kitabı 1939'da, "Şahmerdan" kitabı 1940'ta Çığır Kitabevi tarafından yayımlanan Abasıyanık, yazmayla arasındaki ilişkiyi "Haritada Bir Nokta" öyküsünde şu sözlerle aktarmıştı: "Söz vermiştim kendi kendime. Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da bir hırstan başka ne idi? Burada, namuslu insanların arasında, sakin ölümü bekleyecektim. Hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye. Kalem, kağıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkarttım. Kalemi yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım..." Yazarın 1944'te yayımlanan "Medar-ı Maişet Motoru" adlı romanı asılsız bir ihbar üzerine toplatılırken, hikaye ve diğer yazıları "Milliyet", "Kurun", "Vakit" gazeteleri ile başta "Varlık" olmak üzere "Ağaç", "Büyük Doğu", "Yücel", "Yeni Mecmua", "Servet-i Fünun", "İnkılapçı Gençlik", "Yürüyüş" ve "Yedigün" dergilerinde yayımlandı. "Haber-Akşam Postası" gazetesi için 1942'de bir ay kadar mahkeme muhabirliği yapan Abasıyanık, bu süreçte 28 mahkeme röportajı yazdı. Bu yazılar 1956 yılında, Varlık Yayınları tarafından "Mahkeme Kapısı" ismiyle kitaplaştırıldı. Usta öykücünün Mark Twain Cemiyeti'ne fahri üye seçilmesi üzerine yazar Yaşar Kemal, onunla yaptığı röportajın girişinde şu ifadelere yer vermişti: "Akşamüstleri Tünel'den Taksim'e doğru sol kaldırımdan yürürseniz, gözünüze dalgın, siyah gözlüklü, yüzü kederli ama müthiş kederli-yüzündeki keder besbellidir, elle tutulacak gibi, yüzde donup kalmıştır-, pantolonu ütüsüz, ağarmış saçları kabarmış bir adam çarpar. Bu adamın, bu Beyoğlu kalabalığı içinde bir hali vardır ki (daha doğrusu her hali) size bu koskocaman şehirde yalnız, yapayalnız olduğunu söyler. Bu neden böyledir? Orasını kimse de bilmez. Bazı adam vardır, insan yüzünde sırf hınç, kin okur. Bazısında gurur, bazısında neşe, bazısında bayağılık, aşağılık… Bu adamın üstünden başından da yalnızlık akar. Bir de bu adama, Kadıköy İskelesi'nin kanepelerinden birine oturmuş, heybeli köylüleri, çıplak ayaklı serseri çocukları, hanımefendileri seyrederken rastlarsınız. Bu adam hikayeci Sait Faik'tir." Siroza yakalandı Yaşadığı düzensiz hayat ve alkol düşkünlüğü nedeniyle 1945'te rahatsızlanan ve vaktinin çoğunu Burgazada'da geçirmeye başlayan Abasıyanık'a, 1948'de kesin siroz teşhisi konuldu. Abasıyanık, 1951'de tedavi için Paris'e gitse de tetkikler için 15 gün orada kalması gerekirken 5 gün sonra Türkiye'ye döndü. Merkezi Amerika'da olan Mark Twain Cemiyeti tarafından 1953'te şeref üyeliğine seçilen yazar, 5 Mayıs 1954'te ani bir krizin ardından hastaneye kaldırıldı. Abasıyanık, yemek borusu kanamasıyla başlayan kan kaybı nedeniyle komaya girdi ve 11 Mayıs 1954'te vefat ederek Zincirlikuyu Mezarlığı'na defnedildi. Yaşamı boyunca hiç evlenmeyen yazarın ölümünden sonra Makbule Hanım, 8 Kasım 1954'te hazırladığı vasiyetinde mal varlıklarının çoğunu, yazarın eserlerinin telif haklarını ve Sait Faik Abasıyanık Müzesi yapılması koşuluyla Burgazada'daki köşkü Darüşşafaka Cemiyeti'ne bıraktı. Darüşşafaka Cemiyeti, kendilerine 1964'te intikal eden bu vasiyete sahip çıkarak, Sait Faik Abasıyanık Müzesi adıyla 22 Ağustos 1959'da halka açılan evin bakım, onarım gibi sorumluluklarını üstlendi. Vasiyetinde, oğlunun adına her yıl bir hikaye armağanı verilmesi şartını da koşmuş olan Makbule Hanım'ın bu isteği de 1964'ten bu yana Darüşşafaka Cemiyeti tarafından yerine getiriliyor. Yazarın bazı eserleri şöyle: Hikaye: "Semaver (1936)", "Sarnıç (1939)", "Şahmerdan (1940)", "Lüzumsuz Adam (1948)", "Mahalle Kahvesi (1950)", "Havada Bulut (1951)", "Kumpanya (1951)", "Havuz Başı (1952)", "Son Kuşlar (1952)", "Alemdağda Var Bir Yılan (1954)", "Az Şekerli (1954)", "Tüneldeki Çocuk (1955)" Şiir: "Şimdi Sevişme Vakti (1953)" Roman: "Medar-ı Maişet Motoru (1944)", "Bir Takım İnsanlar adıyla (1952)", "Kayıp Aranıyor (1953)" Röportaj: "Mahkeme Kapısı (1956)" Diğer eserleri: "Balıkçının Ölümü (1977)", "Açıkhava Oteli (1980)", "Yaşasın Edebiyat (1981)", "Müthiş Bir Tren (1981)", "Sevgiliye Mektup (1987)" Çeviri: "Yaşamak Hırsı (Georges Simenori’dan, 1954)"
- Muallim Naci
Yazar, şair, öğretmen ve eleştirmen Muallim Naci, hayatı boyunca Türk edebiyatına önemli eserler kazandırdı. ( Elmurod Usubaliev - Anadolu Ajansı ) Asıl adı Ömer olan Muallim Naci, saraç ustası Ali Bey ile Varnalı göçmen bir ailenin kızı olan Fatma Zehra Hanımın çocuğu olarak 1850'de İstanbul Saraçhanebaşı'nda dünyaya geldi. Döneminin şairleri gibi "yeni şiir" yazmak yerine, daha çok divan şiiri kaleme alan, bu sebeple "eski Türk edebiyatı"nın son temsilcisi olarak görülen şair, öğrenim hayatına Fevziye Mektebi'nde başladı. Küçük yaşta Kur'an-ı Kerim'i ezberleyen şair, babasının vefatı üzerine annesiyle gittiği Varna'da medreseye gitti ve oradaki hocası Müftüzade Abdülhalim Efendi'nin verdiği "Hulusi" mahlasıyla sülüs levhalarla bir Kur'an-ı Kerim yazdı. "Naci" mahlasını hayranı olduğu hikaye kahramanından aldı Muallim Naci, Giritli Aziz Ali Efendi'nin "Muhayyelat" adlı eserindeki bir hikayenin kahramanı olan "Naci"ye duyduğu sevgi dolayısıyla bu ismi kendisine mahlas olarak seçti. Varna'da Rüştiye Mektebi'nde 1867'de ikinci öğretmen olarak göreve başlayan Muallim Naci, Farsça ve Arapçanın yanı sıra Fransızca öğrenmeye başladı, telhis ve aruz dersleri aldı. Naci'nin şiir ve makaleleri Tuna gazetesinde yayımlanırken, Mutasarrıf Süleymaniyeli Mehmet Said Paşa ile tanıştıktan sonra 10 yıldır sürdürdüğü öğretmenlikten ayrıldı ve paşanın özel katibi olarak 1876'da Rumeli ve Anadolu'nun birçok şehrini dolaştı. Bu sebeple üç sene kaldığı Sakız Adası'nda şiirler yazan Naci'nin, daha sonra kaleme aldığı "Kuzu", "Nusaybin Civarında Bir Vadi" ve "Şam-ı Gariban" adlı şiirleri, "Tercüman-ı Hakikat"te yayımlandı. Tercüman-ı Hakikat'in edebiyat sütununu yönetti Said Paşa ile 1883'te İstanbul'a dönen ve Hariciye Nezareti'nde çalışan Naci, daha sonra Almanya'ya elçi olarak tayin edilen paşayla gitmeyerek İstanbul'da kaldı. Naci, ilk şiir kitabı "Ateşpare"nin de yayımlandığı aynı yıl, memuriyetten istifa ederek gazeteciliğe başladı ve Ahmet Mithat Efendi'nin teklifi üzerine "Tercüman-ı Hakikat" gazetesinde edebiyat sayfasını yönetti. Ahmet Mithat Efendi'nin besteci kızı Mediha Hanım ile 1884'te evlenen Naci'nin, "Tercüman-i Hakikat"te yayımlanan şiirleri ve Fransızcadan yaptığı çevirilerle kısa sürede şöhrete kavuşurken, dönemin şairleri tarafından yazılan nazireler şöhretinin belli bir çevrede yayılmasını sağladı. Tanzimat döneminde "eski şiir" ile "yeni şiir" arasında kurduğu köprüyle birçok taraftar toplayan Muallim Naci, döneminin yeni şiir taraftarı şairleri tarafından bu sebeple eleştirildi. Naci'nin gazel, şarkı, kıt'a, rubai ve benzeri divan tarzındaki şiirlerini topladığı "Şerrare" adlı kitabı, 1884'te okuyucuyla buluştu. "Tercüman-ı Hakikat"ten ayrılan Naci'nin yazıları 1885'ten itibaren "Saadet" ve "Mürüvvet" gazetelerinde çıkmaya başladı. Usta şairin Şeyh Vasfi ve birkaç arkadaşıyla çıkardığı "İmdadü'l Midad" gazetesinde 1885'te yayımlanan "Köylü Kızların Şarkısı" adlı şiiri, Türk edebiyatının köyden bahseden ilk şiiri olarak kabul edildi. Kendi devrinde "eski" olarak tanımlanan edebiyatı en iyi bilen kişi olarak anılan Naci, yeni tarzda da oldukça başarılı manzumeler yazdı. Fransızcayı öğrenmesi, Batı edebiyatından yaptığı çeviriler, eski edebiyatın biçim ve içerik özelliklerinin yanı sıra Batıdan gelen yeni nazım şekillerini kullanması onun Batı kültürüne karşı olmadığının göstergesi olarak değerlendirildi. Naci'nin 8 yaşına kadar yaşadığı hatıralarını anlattığı "Ömer'in Çocukluğu" adlı eseri 1898'de Almancaya, 1914'te ise Rusçaya çevrildi. Haftalık dergi "Mecmua-i Muallim"i 1887'de çıkaran, 1889'da Stockholm'de gerçekleşen "8. Müsteşrikler Kongresi"nde Türkçeye hizmetlerinden ötürü ödül alan Naci, "Sünbüle" adlı şiir kitabını 1890'da yayımladı. Muallim Naci, "Gazi Ertuğrul Bey" adlı manzum eserini 1891'de Sultan 2. Abdülhamid'e sunarak padişahın takdirini kazandı ve "Tarih-nüvis-i Selatin-i Al-i Osman" unvanıyla ödüllendirilerek maaşa bağlandı. Farklı alanlarda eser veren Muallim Naci'nin en önemli yönü şairliği olurken, "Kuzu", "Kebuter", "Dicle", "Feryad", "Şam-ı Gariban", "Nusaybin Civarında Bir Vadi" ve "Avcı" gibi şiirleri şekil bakımından olduğu kadar muhteva bakımından da "yeni" kabul edildi. Muallim Naci Türk edebiyatının, Batı edebiyatının seçkin eserlerinden de yararlanması gerektiğini savundu ancak yenilikleri kabul ederken Türkçeden ve Türk kültüründen taviz verilmemesi gerektiğini ifade etti. 2. Abdülhamid'in yönlendirmesi sonucu Osmanlı tarihini yazmaya başlayan Naci, bu arzusunu yerine getiremeden 12 Nisan 1893'te kalp krizi nedeniyle vefat etti. Cenaze masrafları padişahın emriyle Hazine-i Hassa'dan karşılanan şair, cenaze namazının Ayasofya'da kılınmasının ardından Sultan Mahmud Türbesi'ne defnedildi. Şair'in mezar taşında ise kendi beyiti olan "Hak perestim arz-ı ihlas ettiğim dergah bir/Bir nefes tevhidden ayrılmadım Allah bir" ifadesi bulunuyor. "Tanzimat edebiyatının en çok tartışılan sanatçılarından biridir" Edebiyat araştırmacısı Prof. Dr. İsmail Parlatır, Muallim Naci'nin Tanzimat edebiyatının ikinci döneminde yeniliklerin karşısında gibi görünen ama yeniliklerden kopuk olmayan bir figürü olduğuna dikkati çekerek, "Onu böylesine bir tavır almaya götüren sebepler arasında, Recaizade Mahmud Ekrem'le biraz da şahsiyata kadar uzanan gereksiz çatışmasını da göstermek mümkündür. Hatta bu durumun biraz da inatlaşmadan kaynaklandığını da gözden uzak tutmamak gerekir. Aslında o dönemde geniş bir okuyucu kitlesine seslenmesi, yeni yetişen pek çok genci yanında tutabilmesi ve bir otorite olarak kendini kabul ettirmesi hiç de küçümsenecek bir durum değildir." değerlendirmesini yapıyor. Hitit Üniversitesi'nden Dr. Öğr. Üyesi Hiclal Demir ise "Muallim Naci: Eski mi, yeni mi?" isimli makalesinde, Muallim Naci için şu ifadeleri kullanıyor: "Muallim Naci, Tanzimat edebiyatının en çok tartışılan sanatçılarından biridir. İlk eseri olan 'Ateşpare'de yeni tarz şiirlere yer veren Naci, 'Tercüman-ı Hakikat'in edebi kısmında yaptığı şiir eleştirileriyle divan edebiyatını canlandırmakla suçlanmış, daha sonra Recaizade Mahmud Ekrem'le giriştiği kalem kavgası onu ister istemez eski taraftarı şairlerin lideri konumuna getirmiştir. Halbuki Naci, Türk edebiyatının, kendi geleneğinin yanı sıra Batı edebiyatının seçkin eserlerinden de yararlanması gerektiğini savunmuştur. Özellikle, Türkçenin sadeleştirilmesi ve dilin korunması için bir kurumun gerekliliği yönündeki görüşleri, çağının çok ötesindedir." Birçok yazı türünde eserler kaleme aldı "Lügat-ı Naci" adıyla bir sözlük ile "Heder" ve "Musa Bin Ebi’l-Gazan" adında oyunlar kaleme alan Muallim Naci'nin başlıca eserleri arasında şiir türünde, "Ateşpare", "Şerare", "Füruzan", "Sümbüle", "Yadigar-ı Naci", eleştiri türünde "Muallim", "Demdeme I", Demdeme II", Demdeme III" ve "Yazmış Bulundum", anı türünde "Medrese Hatıraları", "Ömer'in Çocukluğu", araştırma alanında "Osmanlı Şairleri", "İstilahat-ı Edebiye", "Esami", mektup türünde ise "Muhaberat ve Muhaverat", "Şöyle Böyle", "Mektuplarım" isimli eserleri yer alıyor.
- Cemil Meriç
Görme yetisini 38 yaşında kaybeden ve tercümeleri dışındaki bütün kitaplarını gözlerini tamamen kaybettikten sonra kaleme alan Cemil Meriç... (Grafik: Ahmet Burak Özkan/AA) Tam adıyla Hüseyin Cemil Meriç, Birinci Balkan Savaşı sürerken 1912'de Meriç nehri yakınlarındaki Dimetoka'dan Antakya'ya göçmüş bir ailenin çocuğu olarak 12 Aralık 1916'da Reyhanlı ilçesinde dünyaya geldi. Okumayı 4 yaşında söken, ilk ve orta öğrenimini Arapça, Fransızca, Kur'an, tecvid, ahlak eğitimi de aldığı Reyhanlı Rüştiyesi'nde tamamlayan Meriç, ardından Fransız idaresindeki Antakya'ya giderek Fransız eğitim sistemi uygulayan Antakya Sultanisi'nde okudu. Meriç, "Benim üniversitem" dediği lisede, Fransız ve Türk hocalardan özel dersler alırken, Ali İlmi Fani'nin kılavuzluğunda divan edebiyatını keşfetti. "Geç Kalmış Bir Muhasebe" başlıklı ilk yazısısı 1933'te "Yenigün" isimli yerel gazetede yayımlanan Meriç, Nurullah Ataç ve Reşat Ekrem Koçu'nun da öğretmenlik yaptığı İstanbul'daki Pertevniyal Lisesi'ne 1936'da geçti. Meriç, bir yazısında bazı hocalarını eleştirdiği için 12'nci sınıfta liseden ayrılmak zorunda kalırken, aynı yıl Nazım Hikmet ve Kerim Sadi ile tanıştı. Geçim sıkıntısı nedeniyle 1937'de gittiği İskenderun’un Haymaseki köyünde 9 ay öğretmenlik yapan yazar, daha sonra sınavla girdiği İskenderun Tercüme Bürosu'na reis muavini oldu. İlk çeviri kitabı, Balzac'ın "Altın Gözlü Kız" romanı 1943'te yayımlandı Cemil Meriç, 1938'de çeşitli geçici işlerde çalıştı, 1939'da ise Hatay hükümetini devirmek iddiasıyla tutuklanıp Antakya'ya götürüldü. İdam talebiyle yargılanan Meriç, iki ay sonra beraat etti ve Hatay aynı yıl 29 Haziran’da Türkiye'ye katıldı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinin Felsefe Bölümü'ne 1940'ta başlayan yazar, üniversiteden çok kütüphanelere gittiği için bu bölümü bitiremedi. Meriç'in yazıları 1941'den itibaren "İnsan", "Yücel", "Gün", "Ayın Bibliyografyası" dergilerinde yayımlanırken, 1942'de Fevziye Menteşeoğlu ile evlendi ve çiftin oğulları Mahmut Ali ile kızları Ümit dünyaya geldi. İlk çeviri kitabı Balzac'ın "Altın Gözlü Kız" romanı 1943'te yayımlanan Cemil Meriç, burslu kabul edildiği İstanbul Üniversitesi Yabancı Diller Yüksekokulu'nun Fransız Filolojisi Bölümü'nden 1944'te mezun oldu. Usta edebiyatçı, 1944-1974'te Elazığ Lisesi ve İstanbul Işık Lisesi'nde öğretmenlik, İstanbul Üniversitesi'nde ise Fransızca okutmanlığı yaptı. Gözleri 1954'te zayıflayan ve başarısız göz ameliyatlarının ardından 1955’te görme yetisini tamamen yitiren Meriç, çevresindekilere okuttuğu Fransızca ve İngilizce metinleri sözlü olarak çevirip yardımcılarına yazdırdı, basılmamış olan Fransızca grameri hazırladı, dikte etmek suretiyle makaleler yazmaya devam etti. İlk telif kitabı "Hint Edebiyatı" 1964’te yayımlandı Meriç'in Doğu medeniyetlerine olan önyargıları yıkmayı amaçlayan ve dört yıllık bir çalışmanın sonucu olarak ortaya çıkan ilk telif kitabı "Hint Edebiyatı" 1964’te yayımlandı ve eser daha sonra "Bir Dünyanın Eşiğinde" başlığıyla iki kez daha basıldı. Batı düşüncesinin önemli bir yönünü aydınlatmayı amaçlayan Meriç'in "Saint Simon - İlk Sosyolog İlk Sosyalist" eseri 1967’de okurla buluşturulurken, yazı ve çevirileri 1965-1973'te çeşitli dergilerde yayımlandı. Cemil Meriç, "Hisar" dergisinde "Fildişi Kuleden" başlığıyla denemeler yazdı ve "Bu sayfalarda hayatımın bütünü, yani bütün sevgilerim, bütün kinlerim, bütün tecrübelerim var. Bana öyle geliyor ki, hayat denen mülakata bu kitabı yazmak için geldim; etimin eti, kemiğimin kemiği” dediği "Bu Ülke" kitabını 1974'te yayımladı. Aynı yıl, medeniyet kavramını tartıştığı “Umrandan Uygarlığa” adlı eseri okurla buluşturan, edebiyat ve düşünce tarihi niteliği taşıyan "Kırk Ambar" eseriyle 1980'de Türkiye Milli Kültür Vakfı Ödülü'ne layık görülen usta kalem, Türkiye Yazarlar Birliği tarafından 1981'de "Yılın Yazarı" seçildi. Meriç, aynı yıl basılan yarı derleme, yarı telif "Bir Facianın Hikayesi" adlı eserde ise yakın tarihi ele aldı ve İletişim Yayınları’nın iki yıl sonra çıkardığı "Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi"ne makaleler yazdı. Sağlığında basılan son eserleri "Işık Doğudan Gelir" ile "Kültürden İrfana" oldu Eşi Fevziye Hanım'ı 1983'te kaybeden, aynı yıl beyin kanaması geçirerek sol tarafına felç inen Meriç'in sağlığında basılan son eserleri "Işık Doğudan Gelir" ile "Kültürden İrfana" oldu. Cemil Meriç, 13 Haziran 1987'de, 71 yaşında hayata veda ederek, Karacaahmet Mezarlığına eşinin yanına defnedildi. Kendisine has üslubu ve temiz Türkçesiyle dikkati çeken Meriç'in çeviri ve makaleleri başta "İnsan", "Amaç", "19. Asır", "Gün", "Yeni İnsan", "Hisar", "Hareket", "Yirminci Asır", "Türk Edebiyatı", "Kubbealtı Akademi", "Köprü" ve "Gerçek" olmak üzere 40 kadar derginin yanı sıra "Yeni Devir" ve "Orta Doğu" gazeteleriyle ansiklopedilerde okuyucuyla buluştu. Meriç, "Umrandan Uygarlığa" kitabıyla 1974'te, "Kırk Ambar" kitabıyla 1980'de Türkiye Milli Kültür Vakfı Armağanı'nı alırken, Türkiye Yazarlar Birliğinin Üstün Hizmet Ödülünü 1981'de Mehmet Kaplan ve Emin Bilgiç ile paylaştı. Kayseri Sanatçılar Derneğinden 1982’de inceleme dalında, 1986'da ise fikir dalında ödül kazanan ve Hatay'ın Reyhanlı ilçesindeki evi 2014'te müzeye dönüştürülen mütefekkir, 2015'te de Cumhurbaşkanlığı tarafından verilen Kültür ve Sanat Büyük Ödülü'ne layık görüldü. Yazarın kütüphanesindeki her biri eşsiz 300 Osmanlıca eser, başta araştırmacılar olmak üzere insanlığın istifadesine sunulmak üzere, kızı Prof. Dr. Ümit Meriç tarafından geçen yıl Cumhurbaşkanlığı Kütüphanesine bağışlandı. "Jurnal" adlı kitabında kendisini "Hayatını Türk irfanına adayan, münzevi ve mütecessis bir fikir işçisi" olarak ifade eden Cemil Meriç, başta dil, tarih, edebiyat, felsefe ve sosyoloji olmak üzere sosyal bilimlerin birçok alanında araştırma yaparak, yazılar yazdı. Gözlerini 38 yaşında tamamen kaybeden Cemil Meriç, tercümeleri dışındaki bütün kitaplarını kör olduktan sonra kaleme aldı. Avrupalılaşmak, çağdaşlaşmak ya da yabancılaşmayı birbirinden ayrı görmeyen Cemil Meriç, "Bu Ülke" eserinde okuyucularıyla şu tespitleri paylaştı: "Batılılaşma miti eskiyince yeni bir yalan çıktı sahneye… Daha doğrusu aynı nazenin taze bir makyajla arz-ı endam etti. Filhakika intelijansiyamızın (aydınlar takımı) şerefine şampanya şişeleri patlattığı bu sözde bakire Tanzimat'tan beri tanıdığımız Batılılaşmanın ta kendisi. Çağdaşlaşmak, karanlık, kaypak, rezil bir kavram. Rezil, çünkü tehlikesiz, masum, tarafsız bir görünüşü var. Çağdaşlaşmak elbette ki Avrupalılaşmaktır. Avrupalılaşmak yani yok olmak. Avrupa bizi çağdaş ilan etti. Zira apayrı bir medeniyetin çocuklarıyız, düşman bir medeniyetin, bambaşka bir ölçüleri olan, çok daha eski, çok daha asil, çok daha insanca bir medeniyetin." Meriç, "İzm'ler idrakimize giydirilen deli gömlekleri. İtibarları menşe'lerinden geliyor. Hepsi de Avrupalı." sözüyle hafızlarda yer edinirken, "Kitap fazla ciddi, gazete fazla sorumsuz. Dergi, hür tefekkürün kalesi. Belki serseri ama taze ve sıcak bir tefekkür. Kitap, çok defa tek insanın eseri, tek düşüncenin yankısı; dergi bir zekalar topluluğunun. Bir neslin vasiyetnamesidir dergi; vasiyetnamesi, daha doğrusu mesajı. Kapanan her dergi, kaybedilen bir savaş, hezimet veya intihar..." ifadeleriyle dergilerin önemine değindi. "Okuma, içimizdeki meçhul alemin kapılarını açan bir anahtar" Doğu-Batı çatışmasını düşüncesinin ana omurgasına yerleştiren, oryantalizmi sömürgeciliğin keşif kolu olarak gören Meriç, "Osmanlı irfandır, Avrupa kültürdür" değerlendirmesiyle "Kültürden İrfana" adlı eserinde şu önerilerde bulundu: "Hadis-i Şerif, 'Kendini tanıyan Rabbini de tanır' buyuruyor. Önce kendilerini tanımalılar, kendilerini yani ikbal ve idbarlarıyla tarihlerinin bütününü, kendi dillerini, kendi dinlerini, kendi irfanlarını... Sonra insanlığın tarihine eğilmek, Asya ve Avrupa’nın her düşüncesini hiçbir peşin hükme saplanmadan incelemek... Bu çetin yolculukta iki çetin yardımcıya ihtiyaç var. 1) Milli irfan hazinelerini taramaya yetecek zengin ve köklü bir Türkçe (İslam harflerini öğrenmeden böyle bir fethe çıkılabileceğini sanmıyorum) 2) Bir Batı dili, Avrupa'yı, imtiyazlı birkaç züppenin vesayetine ihtiyaç duymadan bizzat tetkik etmek için bir Batı dilini bilmekten başka çare yoktur. Sonra 'ikra (oku)' emr-i celiline uymak..." Kızı Ümit Meriç ise daha önce Anadolu Ajansı'na verdiği bir röportajında, kitaptan değil kitapsızlıktan korkulması gerektiğini söyleyen ve okumayı "İçimizdeki meçhul alemin kapılarını açan bir anahtar" olarak tanımlayan babasını şu sözlerle anlattı: "Cemil Meriç'in her günü, eserinin bir sayfasında mündemiçtir. Hiçbir gününü değil, görmediği halde bir dakikasını boş geçirmeyen bir insandır. Ağzından en çok çıkan söz 'Oku evladım' ve arkasından 'Yaz evladım' olmuştur. Onu bir insanlık kahramanı olarak değerlendirmemiz bu açıdan çok önemli. Hepimize, bütün beşeriyete vereceği bir mesaj var. Bunu hiç unutmadan her nefesimizi alıp vermemiz gerekiyor." Meriç'in eserleri Cemil Meriç, deneme, inceleme dalında "Hind Edebiyatı (Bir Dünyanın Eşiğinde)", "Saint Simon - İlk Sosyolog İlk Sosyalist", "İdeoloji", "Bu Ülke", "Umrandan Uygarlığa", "Mağaradakiler", "Kırk Ambar", "Bir Facianın Hikayesi", "Işık Doğudan Gelir", "Kültürden İrfana", "Jurnal I-II", "Sosyoloji Notları ve Konferanslar" eserlerini kaleme aldı. Yazar ayrıca "Onüçlerin Romanı - Altın Gözlü Kız", "Otuzundaki Kadın", "Onüçlerin Romanı - Ferragus", "Kibar Fahişelerin İhtişam ve Sefaleti", "Hernani", "Marion de Lorme", "Ziya Gökalp Türk Milliyetçiliğinin Temelleri", "Köprüden Düşenler", "Dillerin Yapısı ve Gelişmesi (Berke Vardar ile birlikte)" ve "İslam'ın Mirası - Batıyı Büyüleyen İslam" adlı eserlerin çevirisine imza attı.
- Rıfat Ilgaz"
Hababam Sınıfı"nı edebiyat ve sinema dünyasına armağan eden şair ve yazar Rıfat Ilgaz... ( Mahmut Resul Karaca - Anadolu Ajansı ) Tam adıyla Mehmet Rıfat Ilgaz, Fatma Hanım ve Hüseyin Vehbi Bey'in 7'nci ve son çocuğu olarak 7 Mayıs 1911'de Kastamonu'da dünyaya geldi. Ilgaz, ilk ve orta okul eğitimini Kastamonu'da aldı ve yatılı öğrenim gördüğü Muallim Mektebinden 1930'da mezun oldu. Şiir yazmaya öğrencilik yıllarında başlayan ve ilk şiiri "Sevgilimin Mezarında"yı 1936'da kaleme alan Ilgaz, aynı yıl Gazi Eğitim Enstitüsünde edebiyat eğitimi aldı ve yükseköğreniminin son yıllarında yakalandığı verem ilerleyince bir süre İstanbul Süreyya Paşa Sanatoryumunda tedavi gördü. Ilgaz, 6 yıl süreyle Gerede, Akçakoca, Gümüşova'da ilkokul, daha sonra tayin olduğu İstanbul'da Karagümrük Ortaokulu ile Nişantaşı Lisesinde Türkçe öğretmeni olarak görev yaptı. Edebi kişiliği ve yazı hayatı Felsefe eğitimi de alan ve eserleri 1940'ta "Çığır", "Oluş", "Ulus", "Güneş", "Yücel", "Varlık", "Hamle" ve "Yeni İnsanlık" gibi birçok dergide yayımlanan Ilgaz, aynı yıllarda Hasan Tanrıkut, Sabahattin Kudret Aksal, Salah Birsel'le tanıştı. Ömer Faruk Toprak ile 1942'de "Yürüyüş Dergisi"ni çıkaran Ilgaz, bu dergide Orhan Kemal, Sait Faik Abasıyanık, Cahit Irgat, İbrahim Abdülkadir Meriçboyu, Nazım Hikmet gibi şairlerle birlikte çalıştı. Ilgaz, "Yarenlik" isimli ilk şiir kitabını 1943'te edebiyatseverlerle buluştururken, 1944'te yazdığı, 25 gün piyasada kaldıktan sonra toplatılan "Sınıf" adlı şiir kitabından dolayı 6 ay hapis cezası aldı. Hapisten çıktıktan sonra atandığı Yozgat Boğazlıyan'da görev yaparken yeniden rahatsızlanarak İstanbul Validebağ Sanatoryumuna yatan Ilgaz, 1947'de sanatoryumdan çıkarıldı. Rıfat Ilgaz, aynı yıl öğretmenlik görevinden de alındı ve bu tarihten sonra bir daha mesleğine dönemedi, gazetecilik yapmaya başladı. Yaklaşık 8 yıl farklı hastanelerde verem tedavisi gören Rıfat Ilgaz, kendi yaşantısından yola çıkarak "Pijamalılar" romanını yazdı ve bu eserinde verem hastanelerinde yaşam mücadalesi veren hastaların hem güldürüsü hem de dramını kaleme aldı. Yazılarında ve yaşamında toplumcu gerçekçi bir çizgi devam ettirmeye çalışan Ilgaz'ın 1953'te yazdığı "Devam" adlı kitabı da toplatıldı. Yazıları ve şiirleri nedeniyle kovuşturmaya tabi tutulan Ilgaz, yaklaşık 5,5 yıl mahkumiyet alsa da hem hastalığından dolayı hem af kapsamına girdiği için cezasının bir kısmını yattı. İnceleme yazarı ve eleştirmen Asım Bezirci, "Papirüs" dergisinin 19'uncu sayısında, bu dönem şiirlerinde Faruk Nafiz Çamlıbel, Ahmet Kutsi Tecer, Halit Fahri Ozansoy gibi hececi şairlerin etkisinde kalan Ilgaz için, "Rıfat Ilgaz'ı çoğumuz oldum bittim 'toplumcu' bir şair diye tanırız. Uzun bir süre 'toplumcu olmayan' şiirler de yazdığını bilmeyiz. Çünkü, bu tür şiirler eski dergilerin sayfaları arasında kalmıştır. Ilgaz onları hiçbir kitabına almamıştır. Bundan ötürü de oldum olası, toplumsal konuları işleyen bir şair sayılmıştır. Oysa, Ilgaz'ın toplumcu bir şair olarak başarı kazanmasında bu şiirlerin de bir payı vardır." ifadelerini kaleme aldı. Rıfat Ilgaz, Aziz Nesin ve Esat Adil gibi isimlerle "Gerçek" gazetesini, sonrasında ise "Yığın" dergisini çıkarırken, "Markopaşa" adlı mizah dergisinde de yazı işleri müdürlüğü yaptı. Necati Sözen'in sahibi olduğu "Adembaba" dergisinde 1952'de yazmaya başlayan usta yazar, o dönemde popüler olan "Dolmuş", "Külah" ve "Taş" gibi mizah dergilerinde yazılarını yayımladı. Öğretmenlik yaparken öğrencileriyle kendi çocukları gibi ilgilenen, daha sonra çocuk edebiyatında da eserler veren Ilgaz, okullardaki gözlemlerini eserlerine de yansıttı. Oğlunun maceralarından "Hababam Sınıfı"na Ilgaz, 1952-1960'ta "Tan" gazetesinde düzeltmen, dizgici ve röportaj yazarı olarak çalışırken "Dolmuş" dergisinde "Stepne" takma adıyla "Hababam Sınıfı", "Bizim Koğuş" ve "Don Kişot" eserlerini dizi olarak okuyucuyla buluşturdu. "Hababam Sınıfı"nı oğlu Aydın'ın okul maceralarını anlatması ile yavaş yavaş oluşturan Ilgaz, bu öykülere kendi öğretmenlik yıllarının anı ve gözlemleri de ekledi. Asıl ününü, 1959'da kaleme aldığı "Hababam Sınıfı" kitabıyla kazanan Rıfat Ilgaz'ın bu romanı 1966'da oyunlaştırılarak Ulvi Uraz Tiyatro Topluluğu tarafından sahnelendi. Aynı oyun 1969'da İstanbul Tiyatrosu'nda da sahneye koyuldu ve Ertem Eğilmez'in yönetmenliğinde 1975'te beyaz perdeye aktarıldı. Mehmet Saydur, "Rıfat Ilgaz'lı Yıllar" adlı anı kitabında, yaşadığı dönemde eğitim sisteminde gördüğü aksaklıkları ele alan Ilgaz'ın "Hababam Sınıfı"nı yazma amacını şu sözlerle açıkladığını anlattı: "Hababam Sınıfı bir eğitim yergisidir. Mizah beyazdır, olumludur. Mizahta gülme ana öğe değildir. İsteyen ağlar, isteyen güler. Ben yergi yapıyorum, komedi bile düşünmüyorum. Hababam Sınıfı'nda üç şeyin yergisi yapışmıştır, kopyanın, ezberin, uydurma saygının. Benim mizahım düşündürmeye dayanır. Hababam Sınıfı'nda bize yakışmayan eğitimsel şeylerin yergisini yapıyorum." Ilgaz, "Vatan", "Demokrat İzmir", "Yeni Gün", "Yeni Ulus" gazeteleri ile "Akbaba" dergisinde de yazılar yazdı ve sonra Sınıf Yayınları'nı kurarak kendi kitaplarını buradan yayımladı. Basın Şeref Kartı'nı 1970'te alan, 1974'te emekli olup doğum yeri olan Cide'ye yerleşen Ilgaz, 12 Eylül 1980 darbesinde de gözaltına alındı. Ilgaz, "Yıldız Karayel" adlı eseriyle 1982'de "Madaralı Roman Ödülü" ve "Orhan Kemal Roman Ödülünü", "Ocak Katırı Alagöz" ile de 1987'de "Ömer Faruk Toprak Şiir Ödülü"nü aldı. Yaptığı beş evliliğinden Gönül, Aydın, Defne ve Yıldız adında dört çocuğu bulunan Rıfat Ilgaz, 7 Temmuz 1993'te İstanbul'da vefat etti ve Zincirlikuyu Mezarlığına defnedildi. "İnsan sonradan mizahçı olmaz, mizahçı doğar" Ilgaz, "İnsan sonradan mizahçı olmaz, mizahçı doğar" düşüncesini savunurken, bir etkinlikte yaptığı konuşmada mizahı yönünü şöyle anlattı: "Ben mizahçı olduğumu çok geç anladım. Neden? Hababam Sınıfı'ndan sonra. Baktım ki halk sevdi, gülmeye başlıyor. 'Ben kendimi yalnız şair zannederdim, mizahçıymışım da...' dedim kendi kendime. Sonradan düşündüm acaba ben okuduğum edebiyat dalındaki hocalardan mı öğrendim bu mizahı?' Bir incelemeye başladım, şiirlerimi de aradım. Benim için yapılan bir toplantıda Ahmet Gülhan 'Mıstabey' şiirimi okudu. Herkes ciddi ciddi dinleyecek, belki de üzülecek... İkinci Dünya Savaşı'ndan, Almanlardan bahsediyorum şiirde... Baktım millet gülüyor. Ben bunu, çok trajik bir olayı anlatayım diye yazmıştım..." "Şair" tarafına toz konduramadığı için ilk başlarda şiir haricindeki yazılarını takma ad kullanarak yazan Rıfat Ilgaz, bir röportajında ise mizahla alakalı şu ifadeleri kullandı: "Mizah diye bir yazı türü yoktur. Yazı türü romandır, öyküdür, köşe yazılarıdır, anılardır. Mektup bile bir yazı türüdür de mizah bir yazı türü değildir. Tür olsaydı tekniği olurdu. Mizah bir biçemdir. Topluma bakış açısıdır. Mizah şiir, öykü, roman olabilir: tür değil, biçimdir. Mizacımızdan gelen bir özelliktir, bir çeşnidir. Yazı türleri beceri ister, teknik ister. Bunları sağladın mı başarı tamdır. Mizah ne ister? Mizah insanın mizacından geldiği için bilgi değildir edinilemez. Teknik de değildir. İnsanın yaradılışında bu özellik varsa mizah başarılı olabilir." Ilgaz'ın bazı eserleri ise şöyle: Şiir: "Yaşadıkça", "Devam", "Üsküdar'da Sabah Oldu", "Soluk Soluğa", "Karakılçık", "Uzak Değil", "Güvercinim Uyur mu?", "Kulağımız Kirişte", "Çocuk Bahçesi (çocuk şiirleri)" Hikaye: "Radarın Anahtarı", "Don Kişot İstanbul'da", "Kesmeli Bunları", "Al Atını", "Palavra", "Bunadı Bu Adam", "Tuh Sana", "Çalış Osman Çiftlik Senin", "Hababam Sınıfı Uyanıyor", "Hababam Sınıfı Baskında", "Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı" Roman: "Hababam Sınıfı", "Bizim Koğuş", "Karadeniz'in Kıyıcığında", "Karartma Geceleri", "Meşrutiyet Kıraathanesi", "Apartıman Çocukları", "Hoca Nasrettin ve Çömezleri" Tiyatro: "Hababam Sınıfı", "Hababam Sınıfı Baskında", "Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı", "Çatal Mata Kaç Çatal", "Abbas Yola Giden" Hatıra: "Kırk Yıl Önce Kırk Yıl Sonra", "Yokuş Yukarı", "Biz de Yaşadık" Çocuk Edebiyatı: "Bacaksız Kamyon Sürücüsü", "Bacaksız Okulda", "Bacaksız Paralı Atlet", "Öksüz Civciv", "Küçükçekmece Okyanusu", "Cankurtaran Yılmaz", "Kumdan Betona"
- Fakir Baykurt
"Yılanların Öcü", "Irazcanın Diriliği", "Onuncu Köy" eserleriyle edebiyat dünyasında önemli bir yer edinen eğitimci, sendikacı ve yazar Fakir Baykurt... ( Murat Usubaliev - Anadolu Ajansı ) Asıl adı Tahir olan yazar, Elif ve Veli Baykurt çiftinin oğlu olarak 1929'da Burdur'un Yeşilova ilçesine bağlı Akçaköy'de dünyaya geldi. 1936'da Akçaköy İlkokulu'nda öğrenime başlayan Baykurt, 1938'de babasının vefatı üzerine dayısı Osman Erdoğuş'un yanına, Balıkesir'e taşındı. O dönem İkinci Dünya Savaşı'nın başlamasıyla dayısı askere alınan Baykurt, tekrar Akçaköy'e döndü. Baykurt, 1942'de ağır bir sıtma geçirdikten sonra 1943'te ilkokul eğitimini bitirdi. Şiir yazmaya bu dönem başlayan yazar, 1948'de Isparta Gönen Köy Enstitüsü'nden köy öğretmeni olarak mezun oldu. Edebiyatla ilgilenmesi üzerine Köy Enstitüsü'ne kütüphane başkanı seçilen Baykurt, bu kütüphane vesilesiyle de kendini geliştirme fırsatı yakaladı. İlk şiiri "Fesleğen Kokulum"u 1945'te yayımladı "Fesleğen Kokulum" adlı ilk şiirini 1945'te "Türke Doğru" adlı dergide yayımlayan usta yazarın şiirleri, 1947'de "Kaynak" adlı dergide okurla buluştu. Şair, bu yıllardan itibaren yokluk ve mücadeleyle geçen hayatı üzerine eserlerinde "Fakir Baykurt" adını kullanmaya başladı. Baykurt, enstitüden sonra Kavacık ve Dereköy köylerinde 5 yıl öğretmenlik yaptı ve 1951'de Muzaffer Hanım ile evlendi. Bu evlilikten Tonguç adında bir oğluyla Işık ve Sönmez adında iki kızı olan Baykurt, 1953'te Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü'ne başladı. Burada "Gayret" adlı dergide yazmaya başlayan Baykurt, bazı yazıları sebebiyle soruşturmaya tabi tutuldu. Köy hayatını anlatan ilk romanı "Yılanların Öcü"nü 1954'te kaleme alan Baykurt'un bu romanı daha sonra tiyatroya ve sinemaya uyarlandı. Baykurt, Edebiyat Bölümü'nden 1955'te mezun oldu ve Sivas'ın Hafik ilçesine öğretmen olarak atandı. 1957'de Ankara Piyade Yedek Subay Ortaokulu'nda vatani görevini tamamlayan Baykurt, askerlikten sonra Artvin'in Şavşat ilçesinde öğretmenliğe devam etti. Bu dönem Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan yazıları nedeniyle öğretmenlikten alınan yazar, Ankara Yapı İşleri Müdürlüğünde görevlendirildi ve 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra da Ankara ilköğretim müfettişliğine getirildi. 1962-1963 yılları arasında ise ABD'de eğitim gördü Yazar, 1962-1963'te ABD'de Indiana Bloomington Üniversitesinde ders araçları konusunda uzmanlık eğitimi gördü ve Türkiye'ye dönmesinin ardından bir süre müfettişlik yaptıktan sonra Türkiye Öğretmenler Sendikasının (TÖS) kuruluşunda rol alarak, başkanlık görevini üstlendi. Türkiye Öğretmenler Dernekleri Milli Federasyonunun (TÖDMF) genel başkanlığını da yapan Baykurt, 1966'da Milli Folklor Enstitüsüne uzman olarak atandı ve aynı yıl Kültür ve Turizm Bakanlığında danışmanlık yaptı. 1969'da Türkiye çapındaki ilk öğretmenler boykotuna katıldığı için bir kez daha açığa alınan yazar, 12 Mart 1971'deki darbeden sonra da uzun süre tutuklu kaldı. Orta Doğu Teknik Üniversitesinde halkla ilişkiler ve yayın müdürlüğü görevlerinde de çalışan Fakir Baykurt, daha sonra Almanya'nın Duisburg şehrinde Yabancı Çocuk ve Gençlerin Teşvik ve Bölgesel Çalışma Kurumunda eğitim uzmanlığı yaptı. Yazar, 1977'de İsveç'te öğretmen yetiştirme çalışmalarına katıldı ve 1979'dan sonra Almanya'nın Essen eyaletinin Duisburg şehrinde yaşamaya başladı. Burada 1986'da öğretmenliğe başlayan Baykurt, yurt dışında oluşan Türkiye Aydınlarıyla Dayanışma Girişimi'nin yönetiminde de görev aldı. Baykurt, 1995'te Almanya'da öğretmenlik yaptığı Pestalozzi Okulundan emekli oldu. Toplumcu, gerçekçi bir yaklaşımla kısa öyküler kaleme aldı Fakir Baykurt, sonraları toplumcu gerçekçi bir yaklaşımla kısa öyküler kaleme aldı ve "Yeditepe", "Yücel", "Varlık", "Fikirler", "Kaynak", "İmece", "Yazın", "Sanat Olayı", "Cumhuriyet", "Evrensel" ile "Yön" gibi gazete ve dergilere yazılar yazdı. Diline doğal, yalın, şiirsel bir halk Türkçesi hakim olan ve 1950-1970 döneminde etkili olan "köy edebiyatı hareketi"nin önde gelen temsilcisi olarak da gösterilen yazar, "Tırpan", "Kaplumbağa" gibi romanlarında imgesel öğelerden yararlandı. Fakir Baykurt, 11 Ekim 1999'da Almanya'nın Essen kentinde pankreas kanseri nedeniyle 70 yaşında hayatını kaybetti ve Zincirlikuyu Mezarlığına defnedildi. Eserleri Bulgarca ve Rusça başta olmak üzere birçok dile çevirilen yazarın ödülleri şöyle: "1958 - Yunus Nadi Roman Ödülü (Yılanların Öcü), 1970 - TRT Sanat Ödülleri (Tırpan), 1970- TRT Sanat Ödülleri (Sınırdaki Ölü), 1971- Türk Dil Kurumu Roman Ödülü (Tırpan), 1974- Sait Faik Hikaye Armağanı (Can Parası), 1978 -Orhan Kemal Roman Armağanı (Kara Ahmet Destanı), 1979 -Tiyatro 79 Dergisi tarafından Yılın Oyunu Ödülü (Sakarca), 1980 -Avni Dilligil Tiyatro Ödülü (Tırpan), 1984 -Berlin Senatosu Çocuk Yazını Ödülü (Barış Çöreği), 1985- Alman Endüstri Birliği (BDI) Yazın Ödülü (Gece Vardiyası), 1998- Sedat Simavi Roman Ödülü (Yarım Ekmek), 1998- Yaşam Radyo Ustalara Saygı Onur Ödülü, 1999- Pir Sultan Abdal Derneği Ödülü" Yazarın yarım asra yakın edebiyat hayatı boyunca kaleme aldığı eserleri ise şunlar: Roman: "Yılanların Öcü", "Irazcanın Dirliği", "Onuncu Köy", "Amerikan Sargısı", "Tırpan", "Köygöçüren", "Keklik", "Kara Ahmet Destanı", "Yayla", "Yüksek Fırınlar", "Koca Ren", "Yarım Ekmek" , "Kaplumbağalar" Öykü: "Çilli", "Efendilik Savaşı", "Karın Ağrısı", "Cüce Muhammet", "Anadolu Garajı", "On Binlerce Kağnı "Can Parası", "İçerdeki Oğul", "Sınırdaki Ölü", "Gece Vardiyası", "Barış Çöreği", "Duirsbug Treni", "Bizim İnce Kızlar", "Dikenli Tel" Toplum ve Eğitim Yazıları: "Efkar Tepesi", "Şamaroğlanları", "Kerem ile Aslı", "Kale Kale", "Kaplumbağalar"(Çocuk Kitapları) "Topal Arkadaş", "Yandım Ali", "Sakarca", "Sarı Köpek", "Dünya Güzeli", "Saka Kuşları" (Şiir) "Bir Uzun Yol", "Dostluğa Akan Şiirler"
- Cahit Zarifoğlu
"Yedi Güzel Adam" şiiriyle hafızalarda ve gönüllerde yer bulan şair ve yazar Cahit Zarifoğlu... Hakimlik görevinde bulunan Niyazi Bey ile Şerife Hanımın oğlu Cahit 1 Temmuz 1940'ta Ankara'da dünyaya gelir Şair, okuma-yazmayı, resim yapmayı ve Kur'an-ı Kerim okumayı, okula başlamadan önce, annesi Maraşlı Evliyazadelerden Şerife Hanım ile anneannesi ve mahalle hocalarından öğrendi. Zarifoğlu, Şanlıurfa'da başladığı ilköğrenimini, 1951'de Kahramanmaraş'ta tamamladı. Babasının görevi sebebiyle Zarifoğlu'nun çocukluğu Silvan, Baykan, Siirt, Siverek ve Kızılcahamam'da geçti. Usta kalem, lise son sınıfta edebiyat ve matematik derslerinden bütünlemeye kaldığı için 1955'te başladığı lise öğrenimini 1961'de bitirdi. Kahramanmaraş'a dönerek kısa bir süre vekil öğretmenlik yapan Zarifoğlu bir gazetede çalışmaya başladı. Başarılı edebiyatçının ilk şiirleriyle denemeleri, yerel gazete ve dergilerde yayımlandı. Lisede Türk edebiyatının önemli isimleriyle dostluklar kurdu Zarifoğlu ile Türk edebiyatının önemli isimlerinden Rasim Özdenören, Alaeddin Özdenören, Erdem Bayazıt ve Mehmet Akif İnan'ın Maraş Lisesinde başlayan arkadaşlıkları, "Diriliş", "Edebiyat" ve "Mavera" dergilerinde sürdü. Nuri Pakdil'in Maraş'ta çıkardığı "Hamle" dergisinde ürünleri yayımlandı. Daha sonra "Yedi Güzel Adam" olarak da hatırlanacak olan aynı arkadaş grubu, 1956-1959 arasında "Yenilik", "Yeni Ufuklar", "Seçilmiş Hikayeler", "Türk Sanatı", "Varlık", "Yeditepe", "Dost", "Pazar Postası" gibi yayınlarda yer alarak, "Maraş'ın Sesi" gazetesinin sanat sayfasında yazı ve eleştiriler kaleme aldı. Cahit Zarifoğlu, Eskişehir'de Türk Hava Kurumu'nun uçuş kurslarına katılarak Milli Model Uçak B Sertifikası aldı. Jet pilotu olmak istediyse de kulağındaki rahatsızlık nedeniyle Hava Harp Okulu'na devam edemedi. Çıkmasına ön ayak olduğu "İnkılap" gazetesinde yaptığı haberlerin yanı sıra günlük yazılar yazan ve sanat sayfası hazırlayan Zarifoğlu'nun bu sayfalardaki yazıları, 1980'de çıkan "Yaşamak" kitabında topladığı günlüklerinin ilk örnekleri oldu. Zarifoğlu, 1961'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümüne girdi, uzun süren öğrenciliğinin ardından 1971'de mezun oldu. Kısakürek ve Karakoç'un, Zarifoğlu üzerinde büyük etkisi oldu İstanbul'da üniversite öğrenimi gördüğü dönemde Cahit Zarifoğlu'nun kişiliği ve şiiri üzerinde, Necip Fazıl Kısakürek ile Sezai Karakoç'un büyük etkisi oldu. Yazı hayatı boyunca lisedeki arkadaş grubuyla birlikte hareket eden Zarifoğlu'nun şiirleri, mart 1966'da yeniden çıkmaya başlayan "Diriliş" dergisiyle "Türk Dili" ve "Soyut" dergilerinde, Cemal Süreya'nın "Papirüs"ü, Memet Fuat'ın "Yeni Dergi"sinde yayımlandı. Cahit Zarifoğlu, haftalık "Yeni İstiklal" gazetesinin Rasim Özdenören tarafından yönetilen sanat sayfasında 1965'te asıl başlangıcını yaptı. Abdurrahman Cem ve Cahit Zarifoğlu imzalarıyla peş peşe 13 şiir kaleme alan başarılı edebiyatçı, bu şiirleri 1967'de yayımladığı ilk kitabı "İşaret Çocukları"na aldı. Zarifoğlu, 1967 ve 1973'te gittiği Almanya'da Goethe Enstitüsü'nün dil eğitimi kurslarına gitti, ayrıca otostop yaparak Avrupa'yı dolaştı. Kısa bir süre tercümanlık da yapan Zarifoğlu, 1969-1970'te ise "Hakimiyet" gazetesinde teknik sekreterlik yaptı. Usta şair, yoğun çalışması dolayısıyla üniversiteyi 10 yılda tamamladı. "Yedi Güzel Adam" kitabı 1973'te çıktı Bir süre kağıt ve otomobil firmalarında da çalışan Zarifoğlu, 1972-1973'te, İstanbul'daki bir kolejde Almanca öğretmeni olarak çalıştı. Usta şair, 1973'te İstanbul Tuzla'da yedek subay olarak başlayan ve Kars'ta devam eden askerlik görevini 1975'te Kıbrıs'ta tamamladı. Askerliğin hemen ardından Zarifoğlu, makine kimya endüstrisinde memuriyete başladı. Edebiyat çevrelerinde ilgiyle karşılanan, ilk kitabını kendi parasıyla çıkaran ve yeterince dağıtamadığı için büyük kısmı elinde kalan Zarifoğlu'nun eylül 1973'te çıkan ikinci kitabı "Yedi Güzel Adam" en bilinen eserlerinden biri oldu. Şairin "İns" adlı eseri 1974'de Edebiyat Dergisi Yayınları arasında çıktı. Nikah şahitliğini Necip Fazıl yaptı Zarifoğlu, mütercim sekreter olarak 1976'da TRT'ye geçti. Necip Fazıl Kısakürek'in aracılığıyla, Abdülhakim Arvasi'nin soyundan gelen, Van müftüsü Kasım Arvas'ın kızı Berat Hanım'la tanışan şair, 19 Ağustos 1976'da evlendi. Zarifoğlu'nun Van'da gerçekleşen düğününde Kısakürek nikah şahidi oldu. Şairin, Fatma Betül, Ayşe Hicret, Ahmet ve Arife adında 4 çocuğu dünyaya geldi. Zarifoğlu, 1983'te TRT İstanbul Radyosuna atandı. Amatör çizimler yapan başarılı edebiyatçıya, Kısakürek'in "artist" diye seslenmesinin ardından, liseden itibaren "Aristo" olan lakabı, "Artist" oldu. İçine kapanık bir karakteri olan ve şiirini temelde "İkinci Yeni"nin kazanımları üzerine kurarak bu akımda kendi yeniliğinin peşine düşen Zarifoğlu, alışılmadık söz dizimiyle, imge ve bütünlüğe verdiği önemle, Türk şiirine kendi orijinalliğini getirebilen şairlerden biri oldu. Cahit Zarifoğlu, "Yeni Devir", "Milli Gazete" ve "Zaman" gazetelerinde ve "İslam" dergisinde Ahmet Sağlam, Abdurrahman Cem ve Vedat Can müstear isimleriyle günlük yazılar kaleme aldı. Şiir yazmakta zorlanmayan, kendi deyimiyle "ilhamı ele geçiren" Zarifoğlu'nun şiirleri İngilizce ve Arapçaya da çevrildi. Başarılı edebiyatçı, ömrünün son yıllarında yöneldiği çocuk edebiyatında kaleme aldığı "Yürekdede ile Padişah" eseriyle, 1984'te Türkiye Yazarlar Birliği Çocuk Edebiyatı Ödülünü kazandı. Gül Çocuk dergisinde de yazan Zarifoğlu, "Çocuklar için yazmak, acılarımı azaltıyor." ifadelerini kullanmıştı. Usta şair, pankreas kanseri nedeniyle, 7 Haziran 1987'de İstanbul'da vefat etti. Zarifoğlu, "Sultan" şiirinde kendisine şöyle seslenmişti: "Seçkin bir kimse değilim/ ismimin baş harfleri acz tutuyor/ Bağışlamanı dilerim /Sana zorsa bırak yanayım/ Kolaysa esirgeme/ Hayat bir boş rüyaymış/ Geçen ibadetler özürlü/ Eski günahlar dipdiri/ Seçkin bir kimse değilim/ İsmimin baş harflerinde kimliğim/ Bağışlanmamı dilerim/Sana zorsa bırak yanayım/ Kolaysa esirgeme/ Hayat boş geçti/ Geri kalan korkulu/ Her adımım dolu olsa/ İşe yaramaz katında/ Biliyorum/Bağışlanmamı diliyorum" "Zarifoğlu, çocukluğun izinde koşmuştur hep" Çocuk kitapları çıkardığı dönem birlikte çalıştığı Mustafa Ruhi Şirin, yaptığı bir açıklamada, "Onu yakından tanıyanlar bilir, Zarifoğlu çocukluğun izinde koşmuştur hep. Çocukluğunu büyüterek koruması, çocuk saflığında çoğalması, Zarifoğlu'nun portresini verir bize." ifadelerini kullanmıştı. Zarifoğlu'na dair çeşitli belge ve mektuplar zaman içinde gün yüzüne çıkmaya devam ederken aylık edebiyat ve fikir dergisi "Muhit"in usta şaire ayırdığı 2020 Haziran sayısında, şairin ilk kez gün yüzüne çıkan eskiz defterinden çizimlerin yanı sıra Zarifoğlu'nun vefatından 35 gün önce yayınladığı ancak eserlerinde yer almayan "İşkence" şiiri de yer buldu. Yazar Mehmet Narlı, Muhit dergisinin Cahit Zarifoğlu dosyasıyla çıkan sayısında, şunları aktardı: "Tüm parasını, ilk kitabı İşaret Çocukları'nın basımı için harcar ama kitabın dağıtımını sağlayamaz; bir arkadaşının dayısının yazıhanesine bırakır. Fakat kitaplar, birkaç ay sonra ısınmak için dükkan sahibi tarafından yakılmıştır. Necip Fazıl'ın desteği ve tavsiyesiyle Berat Hanım'la evlenir. Çocukları olur. Onlara ve diğer çocuklara 'Ağaçkakanlar', 'Motorlukuş', 'Yürekdede ile Padişah' gibi modern masallar yazar. Dostu Erdem Bayazıt, kendi çocuklarının kendilerinden fazla Cahit'le anlaştığını söyler. Böyledir. Dilinde ve yaşayışında çocukluğun özgünlüğü hep vardır." "Yedi İklim" dergisinin usta şaire geniş yer ayırdığı sayısında ise Zarifoğlu'nun Eski Kültür ve Turizm Bakanı, AK Parti Eskişehir Milletvekili Nabi Avcı ile Mavera dergisinin İstanbul dağıtım sorumlusu Nevzat Çeviker'e yazdığı mektuplar ilk kez okuyucuyla buluştu. "Anadan doğma şair" Zarifoğlu'nun şiiri hakkında yakın dostu Rasim Özdenören, "Şiiri bunca anlaşılmaz, kapalı ya da zor anlaşılır bulunmasına rağmen, şimdiye kadar hiçbir aklı başında şiir okuyucusu, (eleştirmen ya da okuyucu olarak) bu şiirleri reddetmek, yok saymak cesaretini gösterememiştir." yorumunda bulunurken, yine yakın arkadaşı Erdem Bayazıt, "Cahit Zarifoğlu o hale gelmişti ki kendi dünyası içinde bir şiir dili kurmuştu ve bunu çok iyi kullanırdı. Yani şiire, o anlatılmaz olana ait bir durum çıktığı, bir algılama olduğu zaman onu hemen anında şiire döküverirdi." yorumunu yapmıştı. Şair Akif İnan'ın "anadan doğma şair" olarak tarif ettiği Zarifoğlu hakkında, Cemal Süreya da "Ece Ayhan'a sordum, ona göre Cahit Zarifoğlu şiirde yapı sorununu en iyi kavramış, bu konuda örnek gösterilebilecek sanatçılardan biri. Kolsuz bir Hattat'ta da ayrıca belirtmiş bunu." şeklinde görüşlerini dile getirmişti. Şair İsmet Özel ise Zarifoğlu'nu şu sözlerle anlatmıştı: "Kendinden sonra yazmaya başlayan genç Müslüman şairlere, hangi özellikleriyle yol göstermiş olursa olsun, ondan sonrakiler onda ders alınacak bir taraf bulacaktır, hem şiirin kendine mahsus kaliteleri bakımından hem Müslüman bir şairin dünya hayatındaki temayülleri bakımından." Vefatından sonra Yedi İklim, Muhit, Mavera, Beyaz Bulut, Seferber, Kitap/Haber, Hece ve Bürde'nin arasında bulunduğu dergilerde özel sayılarla yad edilen ve adına şiir ödülleri verilen Zarifoğlu hakkında ayrıca Nazım Elmas, Mustafa Yeşilkaya, Ali Pulat, Hüseyin Çolak, Rıdvan Çınar tarafından yüksek lisans tezleri hazırlandı. "İşaret Çocukları", "Yedi Güzel Adam", "Menziller", "Korku ve Yakarış", "Şiirler" isminde şiir kitapları olan Zarifoğlu, "Serçekuş", "Ağaçkakanlar", "Katıraslan", "Yürekdede ile Padişah", "Motorlu Kuş", "Küçük Şehzade", "Kuşların Dili", "Gülücük" ve "Ağaçokul" isminde çocuk kitapları da kaleme aldı. Zarifoğlu, günlük türünde "Yaşamak", roman türünde "Savaş Ritmleri" ve "Anne" eserlerini yazarken, deneme türündeki "Bir Değirmendir Bu Dünya" ve "Zengin Hayaller Peşinde" isimleriyle toplanan eserlerinin yanı sıra, "Sütçü İmam" adlı tiyatro oyununa da imza attı. Şairin üniversite tezi "Rilke'nin Romanında Motifler" adıyla kitaplaştırıldı. Beyan Yayınları ayrıca "Konuşmalar", "Romanlar," "Hikayeler", "Çocuklarımızla Atlara Biniyorduk", "Okuyucularla", "Mektuplar" ve "Radyo Oyunları"nı okurla buluşturdu.
- Abdülhak Hamid Tarhan
Türk edebiyatına "Makber" adlı şiiri kazandıran, şair ve yazar Abdülhak Hamid Tarhan... Türk edebiyatına "Makber" adlı unutulmaz eseri kazandıran Tarhan, tarihçi Hayrullah Efendi ile Münteha Nasib Hanım'ın üçüncü çocuğu olarak 2 Ocak 1852'de, dedesi Hekimbaşı Abdülhak Molla'nın yalısında dünyaya geldi. Köklü bir aileye sahip olan Tarhan, ilk öğrenimine Bebek'teki mahalle mektebinde başladı. Usta yazar, Evliya Hoca, Bahaeddin Efendi ve ona şiir zevkini aşılayan Hoca Tahsin Efendi'den özel dersler aldı, kısa bir süre Rumelihisarı Rüştiyesi'nde eğitim gördü. Ailesinin isteği üzerine ağustos 1863'te ağabeyleri Nasuhi Bey ve Tahsin Efendi ile Paris'e giden şair, bir buçuk yıl Hortus College'da eğitim gördü. Abdülhak Hamid Tarhan, 1864'te, ağabeyleriyle İstanbul'a dönerek, Fransız mektebine devam etti. Fransızcasını geliştirmek için tercüme odasında çalışmaya başlayan yazar, babasının 1865'te Tahran Büyükelçiliğine atanmasıyla İran'a gitti ve Farsça öğrenmeye başladı. Birçok devlet görevinde çalıştı Unutulmaz edebiyatçı, babasının ölümü nedeniyle 1867'de İstanbul'a döndü. Maliye Bakanlığı Özel Kalem Müdürlüğü ve Başbakanlık Özel Kalem Müdürlüğü'nde çalıştı. Tarhan, memuriyeti esnasında sırasında tanıştığı Ebuzziya Tevfik vasıtasıyla Samipaşazade Sezai, Namık Kemal, Recaizade Ekrem ve Mizancı Murad'la arkadaş oldu. "Macera-yı Aşk" adlı ilk piyesini 1873'te kaleme alan edebiyatçı, 1874'te "Sabrü Sebat" ve "İçli Kız", 1875'te "Duhter-i Hindu", 1876'da "Nazife"yi yazdı. Abdülhak Hamid Tarhan, Pirizade Fatma Hanım ile 1874'te evlendi. İkinci katip olarak atandığı Paris Büyükelçiliğinde görev yapan Tarhan, 1876'da şiir yazmaya başladı. "Belde yahut Divaneliklerim" adlı şiirleriyle "Nesteren" adlı piyesi bu dönemde yayımlanan usta edebiyatçının, kaleme aldığı bir eser dolayısıyla 1878'de Paris'teki görevine son verildi. Tarhan, 1883 sonlarında Bombay şehbenderliğine tayin edildi. Zorlu Hindistan tabiatından etkilenen Tarhan, "Kürsi-i İstiğrak", "Külbe-i İştiyak" ve "Zamane-i Ab" adlı şiirleri yazdı. Eşinin ölüm acısıyla Makber'i yazdı İstanbul'da vereme yakalanan ve iyileşir ümidiyle Hindistan'a getirdiği eşi, Fatma Hanım'ın durumu kötüleşince İstanbul’a dönmek üzere yola çıkan Tarhan, hastalık yolda daha da artınca, ağabeyi Nasuhi Bey'in valilik yaptığı Beyrut'ta karaya çıktı. Fatma Hanım, 21 Nisan 1885'te Tarhan'ın ağabeyinin evinde hayatını kaybetti. Eşinin ölüm acısıyla "Makber" adlı eseri kaleme alan Tarhan, İstanbul'a döndükten bir süre sonra Londra sefareti başkatipliğine tayin edildi. Londra'ya gidişi, Tarhan'ın eserlerinde de etkisini gösterdi. Başarılı yazar, 1890'da Londra'da Nelly Clower ile evlendi. Londra'da, "Zeynep" ve İngiltere'nin Victoria dönemi özelliklerini yansıtan "Finten" adlı iki piyes kaleme aldı. Abdülhak Hamid Tarhan, 1895'te Lahey Büyükelçiliğine, 2 yıl sonra ise kendi isteğiyle Londra Büyükelçiliği müsteşarlığına atandı. Eşi Nelly'nin hastalanması nedeniyle İstanbul'a gelen Tarhan, Brüksel Orta Elçiliği'ne atandığı 1906'ya kadar burada kaldı. Tarhan, eşi Nelly'nin 8 Şubat 1911'de vefat etmesinden bir yıl sonra Belçikalı Lüsyen (Lucienne) hanımla evlendi. İstanbul'a dönen yazar, 1914'te Ayan Meclisi üyesi oldu ve meclisin ikinci başkanlığına getirildi. Görevi 1922'de sona erince ailesiyle Avrupa'ya giden Tarhan, Cumhuriyetin ilanından sonra emekliye ayrıldı, 1928'de İstanbul milletvekili seçildi. Usta edebiyatçı, 13 Nisan 1937’de hayata veda etti. Tarhan, Atatürk'ün talimatıyla Zincirlikuyu Mezarlığı'na defnedilen ilk kişi oldu. "Şair-i Azam" ve "tezatlar şairi" olarak anıldı Şair, yazar Tarhan Türk şiirine batıdan yeni konular, serbest düşünce ve yeni bir şekil getirdi. Modern edebiyatın doğuşunda etkin bir isim olarak bilinen Tarhan, Batılı yazarlardan etkilenerek yazdığı oyunlarla Türk tiyatrosuna felsefi düşünceyi soktu. Basında "Şair-i Azam" ve "tezatlar şairi" olarak anılan, Türk şiirine batılı bir anlayış ve nazım yenilikleri getiren Tarhan, felsefi duyuş ve hayal gücünü tüm eserlerinde ustalıkla sergiledi. Geniş bir coğrafyayı tanıma fırsatı bulan usta yazar, çoğunu manzum olarak kaleme aldığı tiyatro eserlerinde, Türk, Arap, Asur ve Yunan tarihinde geçen olayları anlattı, tabiat ve aşk kavramlarını işlediği şiirlerle tiyatro eserleri yazdı. Birinci ve İkinci Meşrutiyet'i gören, ardından da Cumhuriyet'in kuruluşuna tanık olan Tarhan, eserlerinde dönemin etkilerini kaleme aldı. Uzun yıllar hem Doğu hem de Batı ülkelerinde diplomatlık yapmasından dolayı karşılaştırmalı edebiyata da hakim oldu. Eserlerinden bazıları Abdülhak Hamid Tarhan'ın Sahra (1879), Makber (1885), Ölü (1885), Hacle (1886), Bunlar Odur (1885), Divaneliklerim Yahut Belde (1885), Bir Sefilenin Hasbihali (1886), Bala'dan Bir Ses (1912), Validem (1913), İlham-ı Vatan (1916), Tayflar Geçidi (1917), Ruhlar (1922) ve Garam (1923) gibi şiirleri bulunmaktadır. Tarhan, İçli Kız (1875), Nesteren (1876), Sabr-ü Sebat (1880), Duhter-i Hindu (1875), Nazife yahut Feda-yı Hamiyet (1876, 1919), Tarık yahut Endülüs Fethi (1879, 1970), Eşber (1880, 1945), Zeynep (1908), Macera-yı Aşk (1873), İlhan (1913), Turhan (1916) İbn-i Musa yahut Zatülcemal (1917), Sardanapal (1917), Abdullah-i Sagir (1917), Finten (1918, 1964), İbni Musa (1919, 1927), Yadigar-ı Harb (1919), Hakan (1935) oyunlarını da kaleme aldı.












