top of page

Arama Sonuçları

Boş arama ile 861 sonuç bulundu

  • Divan Edebiyatında Kullanılan Nazım Biçimleri

    Divan edebiyatı, Osmanlı döneminde gelişmiş ve klasik Türk şiirinin en önemli dallarından biri olmuştur. Bu edebiyat türünde kullanılan nazım biçimleri, hem şiirin yapısını hem de anlamını şekillendirir. Lise öğrencileri ve YKS'ye hazırlananlar için divan edebiyatının nazım biçimlerini anlamak, bu alandaki başarıyı artırmak açısından büyük önem taşır. Bu yazıda, divan edebiyatında sıkça kullanılan nazım biçimlerini açık ve anlaşılır bir dille inceleyeceğiz. Divan Edebiyatında Nazım Biçimlerinin Önemi Nazım biçimleri, şiirin dizelerinin düzenlenme şeklidir. Divan edebiyatında bu biçimler, şiirin ahenkli ve anlamlı olmasını sağlar. Her nazım biçimi, belirli kurallara ve kalıplara sahiptir. Bu kurallar, şiirin hem ritmini hem de anlamını etkiler. Örneğin, gazel nazım biçiminde her beyit kendi içinde anlam bütünlüğü taşır ve genellikle aşk, doğa veya tasavvuf temaları işlenir. Nazım biçimlerini öğrenmek, şiirin yapısını kavramak ve metinleri daha iyi analiz etmek için gereklidir. Ayrıca, sınavlarda karşılaşılan soruların çözümünde de büyük kolaylık sağlar. Divan edebiyatı el yazması örneği Divan Edebiyatında En Çok Kullanılan Nazım Biçimleri Divan edebiyatında birçok nazım biçimi kullanılmıştır. Ancak bazıları diğerlerine göre daha yaygın ve önemlidir. Bunlar: Gazel Gazel, divan edebiyatının en popüler nazım biçimidir. Genellikle aşk, doğa, tasavvuf gibi temalar işlenir. Gazel, aruz ölçüsüyle yazılır ve her beyit kendi içinde anlam taşır. Gazelin son beytinde şair, mahlasını kullanarak kendisinden bahseder. Örnek: Fuzuli'nin gazelleri, bu nazım biçiminin en güzel örneklerindendir. Kaside Kaside, genellikle övgü amacıyla yazılan uzun şiirlerdir. Padişahlar, devlet büyükleri veya önemli kişiler için kaleme alınır. Kasidede, methiye (övgü), tegazzül (istek), fahriye (övgü devamı) gibi bölümler bulunur. Mesnevi Mesnevi, uzun anlatımlı şiirlerdir. Genellikle dini, ahlaki veya aşk temalarını işler. Her beyit kendi içinde anlamlıdır ve aruzun belirli kalıplarıyla yazılır. Mesnevi, hikaye anlatmak için ideal bir nazım biçimidir. Rubai Rubai, dörtlüklerden oluşan kısa şiirlerdir. Genellikle felsefi ve tasavvufi konulara değinir. Rubailerde anlam derinliği ve özlü anlatım ön plandadır. Murabba ve Terkib-i Bent Murabba, dörtlüklerden oluşan şiirlerdir. Terkib-i bent ise bentlerden oluşur ve her bentte birer musammat (tekrarlanan dize) bulunur. Bu nazım biçimleri, divan şiirinde farklı anlatım teknikleri sunar. Divan şiiri sayfası örneği Divan Edebiyatında Nazım Biçimlerinin Özellikleri Her nazım biçiminin kendine özgü yapısal özellikleri vardır. Bu özellikler, şiirin anlamını ve estetiğini belirler. Örneğin: Aruz Ölçüsü: Divan şiirinde kullanılan temel ölçüdür. Belirli kalıplar ve hece uzunluklarıyla oluşturulur. Beyit: İki dizeden oluşan şiir birimi. Gazel ve mesnevi gibi nazım biçimlerinde beyitler önemlidir. Kafiye Düzeni: Her nazım biçiminde farklı kafiye düzenleri bulunur. Örneğin, gazelde her beyitin ikinci dizesi kafiyelidir. Mahlas Kullanımı: Şairler, gazelin sonunda kendi mahlaslarını kullanarak şiire kişisel bir dokunuş katarlar. Bu özellikler, divan edebiyatının zenginliğini ve çeşitliliğini ortaya koyar. Divan Edebiyatı Nazım Biçimleri Hakkında Pratik Bilgiler Divan edebiyatı nazım biçimlerini öğrenirken dikkat edilmesi gereken bazı noktalar vardır: Nazım biçimlerini ezberlemek yerine anlamaya çalışın. Örneğin, gazelin yapısını kavrayarak farklı gazelleri daha kolay çözümleyebilirsiniz. Örnek şiirler okuyun ve analiz edin. Bu, nazım biçimlerinin nasıl kullanıldığını görmek için faydalıdır. Aruz ölçüsünü temel olarak öğrenin. Aruz kalıplarını bilmek, divan şiirini anlamada büyük avantaj sağlar. Şairlerin mahlaslarını tanıyın. Bu, şiirin sonunda şairin kim olduğunu anlamanızı kolaylaştırır. Farklı nazım biçimlerini karşılaştırın. Örneğin, gazel ile kaside arasındaki farkları belirlemek, sınavlarda işinizi kolaylaştırır. Bu pratik bilgiler, divan edebiyatı nazım biçimlerini daha etkili öğrenmenize yardımcı olur. Divan Edebiyatı Nazım Biçimleri ile İlgili Sıkça Sorulan Sorular Nazım biçimleri neden önemlidir? Nazım biçimleri, şiirin yapısını ve anlamını belirler. Doğru nazım biçimini bilmek, şiiri daha iyi anlamayı sağlar. Gazel ve kaside arasındaki fark nedir? Gazel genellikle aşk ve tasavvuf temalı kısa şiirlerdir. Kaside ise övgü amacıyla yazılan uzun şiirlerdir. Aruz ölçüsü nedir? Aruz, hece uzunluklarına dayanan ve belirli kalıplarla oluşturulan bir ölçüdür. Divan şiirinin temel ölçüsüdür. Mahlas nedir? Mahlas, şairin şiirin sonunda kullandığı takma addır. Şairin kimliğini belirtir. Mesnevi hangi konularda yazılır? Mesnevi genellikle dini, ahlaki ve aşk temalarını işler. Uzun hikayeler anlatmak için kullanılır. Divan Edebiyatı Nazım Biçimlerini Öğrenmenin Yolları Divan edebiyatı nazım biçimlerini öğrenmek için şu yöntemler faydalıdır: Ders kitaplarını dikkatle okuyun. Temel bilgileri sağlamlaştırır. Online kaynaklardan yararlanın. İnteraktif dersler ve videolar öğrenmeyi kolaylaştırır. Şiirleri yüksek sesle okuyun. Aruzun ritmini hissetmek için önemlidir. Kendi şiirinizi yazmayı deneyin. Nazım biçimlerini uygulamalı öğrenmek için etkili bir yöntemdir. Soru çözerek bilgilerinizi pekiştirin. YKS ve diğer sınavlarda karşılaşabileceğiniz sorulara hazırlıklı olun. Bu yöntemler, divan edebiyatı nazım biçimlerini kalıcı olarak öğrenmenize yardımcı olur. Divan edebiyatı, zengin nazım biçimleriyle Türk edebiyatının önemli bir parçasıdır. Bu yazıda, divan edebiyatında kullanılan temel nazım biçimlerini ve özelliklerini detaylı şekilde ele aldık. Eğer daha fazla bilgi edinmek isterseniz, divan edebiyatı nazım biçimleri sayfasını ziyaret edebilirsiniz. Böylece hem sınavlarda hem de edebiyat çalışmalarınızda daha başarılı olabilirsiniz.

  • Şiir Tahlili Yapmanın İncelikleri

    Şiir, duygu ve düşüncelerin estetik bir biçimde ifade edildiği edebi bir türdür. Ancak bir şiiri anlamak ve yorumlamak, sadece metni okumaktan çok daha fazlasını gerektirir. Şiir tahlili, şiirin anlamını, yapısını, dilini ve sanatını derinlemesine inceleyerek okuyucuya yeni bakış açıları kazandırır. Bu yazıda, şiir tahlili yapmanın inceliklerini açık ve anlaşılır bir dille ele alacağız. Böylece lise öğrencileri, YKS'ye hazırlananlar ve edebiyat meraklıları için şiirleri daha kolay çözümlemek mümkün olacak. Şiir Tahlilinin Temel Unsurları Şiir tahliline başlamadan önce, şiirin temel unsurlarını bilmek gerekir. Bu unsurlar, şiirin anlamını ve etkisini ortaya çıkarır. İşte şiir tahlilinde dikkat edilmesi gereken başlıca noktalar: Tema: Şiirin ana düşüncesi veya mesajıdır. Örneğin, aşk, doğa, ölüm gibi evrensel temalar olabilir. Dil ve Üslup: Şairin kullandığı kelimeler, cümle yapıları ve anlatım biçimi. Örneğin, mecazlar, benzetmeler, kişileştirmeler şiirin dilini zenginleştirir. Yapı: Şiirin dizeleri, kıtaları, kafiyeleri ve ölçüsü. Serbest şiir veya hece ölçüsü gibi farklı yapılar olabilir. Duygu: Şiirin okuyucuda uyandırdığı hisler. Hüzün, sevinç, özlem gibi duygular şiirin etkisini artırır. Sanat Unsurları: Alegori, ironi, metafor gibi edebi sanatlar şiirin anlamını derinleştirir. Bu unsurların her biri, şiirin farklı yönlerini ortaya koyar ve tahlilin temel taşlarını oluşturur. Şiir tahlilinde kullanılan temel unsurlar Şiir Tahlilinde Dikkat Edilmesi Gereken Noktalar Şiir tahlili yaparken bazı önemli noktalara dikkat etmek gerekir. Bunlar, tahlilin doğru ve etkili olmasını sağlar. Şiiri Birkaç Kez Okuyun: İlk okumada şiirin genel havasını kavrayın. Sonraki okumalarınızda detaylara odaklanın. Anlam Katmanlarını Araştırın: Şiirin yüzey anlamının yanı sıra, derin anlamlarını da keşfedin. Örneğin, mecazların neyi ifade ettiğini düşünün. Şairin Dönemini ve Hayatını İnceleyin: Şairin yaşadığı dönem ve kişisel deneyimleri, şiirin anlamını etkileyebilir. Dil ve Üslubu Analiz Edin: Şiirde kullanılan kelimelerin seçimi, tekrarlar, ses oyunları gibi unsurları inceleyin. Duygusal Etkiyi Değerlendirin: Şiirin sizde uyandırdığı duyguları not edin ve bu duyguların şiirin genel anlamıyla nasıl bağlantılı olduğunu düşünün. Bu adımlar, şiir tahlilini sistematik ve kapsamlı hale getirir. Şiir Tahlili Örnekleri Üzerinden Anlama Şiir tahlilini daha iyi kavramak için somut örnekler üzerinden gitmek faydalıdır. Örneğin, Nazım Hikmet’in “Kız Çocuğu” şiirini ele alalım. Tema: Savaşın çocuklar üzerindeki yıkıcı etkisi. Dil: Basit ve anlaşılır bir dil kullanılmıştır. Ancak “ateşler içinde” ifadesi savaşın dehşetini güçlü bir şekilde yansıtır. Yapı: Serbest ölçü kullanılmıştır, bu da şiirin doğal ve akıcı olmasını sağlar. Duygu: Şiir, okuyucuda derin bir üzüntü ve empati duygusu uyandırır. Sanat Unsurları: Kişileştirme (ateşler içinde yanıyor) ve mecazlar (gözyaşları, kan) kullanılmıştır. Bu örnek, şiir tahlilinin nasıl yapılacağına dair pratik bir bakış sunar. Daha fazla ve farklı türlerde şiir tahlili örnekleri incelemek, bu beceriyi geliştirmek için oldukça yararlıdır. Şiir tahlili örnekleri için notlar ve analizler Şiir Tahlilinde Sıkça Yapılan Hatalar Şiir tahlili yaparken bazı yaygın hatalardan kaçınmak gerekir. Bu hatalar, tahlilin kalitesini düşürür ve şiirin gerçek anlamını kaçırmaya neden olur. Yüzeysel Okuma: Şiiri sadece ilk anlamıyla değerlendirmek, derin anlamları gözden kaçırır. Klişelere Saplanmak: “Şiir sadece duygudur” gibi genellemeler yapmak, şiirin çok yönlü yapısını görmezden gelir. Şairin Niyetini Kesin Yargıyla Belirlemek: Şairin ne düşündüğünü kesin olarak söylemek zordur. Yorumlar açık ve esnek olmalıdır. Dil ve Sanat Unsurlarını Göz Ardı Etmek: Şiirin dilindeki incelikler ve sanatlar, anlamı güçlendirir. Bunları atlamak tahlili eksik bırakır. Duygusal Yargıları Objektiflikten Ön Plana Koymak: Şiir kişisel duygulara hitap eder ama tahlilde objektif olmak önemlidir. Bu hatalardan kaçınmak, şiir tahlilinin kalitesini artırır ve daha doğru sonuçlar elde edilmesini sağlar. Şiir Tahlili Becerisini Geliştirmek İçin Öneriler Şiir tahlili yapmak, pratikle gelişen bir beceridir. İşte bu beceriyi geliştirmek için bazı öneriler: Düzenli Şiir Okuyun: Farklı şairlerin eserlerini okuyarak dil ve üslup çeşitliliğini keşfedin. Notlar Alın: Şiiri okurken önemli gördüğünüz kelimeleri, imgeleri ve duyguları not edin. Farklı Yorumları İnceleyin: Başkalarının şiir yorumlarını okuyarak farklı bakış açıları kazanın. Kendi Yorumlarınızı Yazın: Şiir hakkında kendi düşüncelerinizi yazıya dökün. Bu, analiz yeteneğinizi artırır. Edebiyat Derslerine ve Kaynaklarına Başvurun: Türk Dili ve Edebiyatı portalı gibi güvenilir kaynaklardan faydalanın. Bu öneriler, şiir tahlili yaparken daha bilinçli ve etkili olmanızı sağlar. Şiir tahlili, şiirin derinliklerine inmek ve onun sunduğu zengin anlam dünyasını keşfetmek için önemli bir araçtır. Temel unsurları öğrenmek, dikkat edilmesi gereken noktaları bilmek ve pratik yapmak, bu beceriyi geliştirmek için gereklidir. Böylece şiirler sadece okunmakla kalmaz, aynı zamanda anlaşılır ve yorumlanır hale gelir. Bu da edebiyat yolculuğunuzda size büyük katkı sağlar.

  • Roman Özeti Çıkarmanın Yolları: Etkili ve Pratik Yöntemler

    Roman okumak, edebiyat dünyasının kapılarını aralamak için önemli bir adımdır. Ancak, özellikle lise öğrencileri ve YKS'ye hazırlananlar için romanları anlamak ve özetlemek bazen zorlayıcı olabilir. Roman özeti çıkarmak, hem metni daha iyi kavramak hem de sınavlarda başarılı olmak için kritik bir beceridir. Bu yazıda, roman özeti çıkarmanın yolları detaylı ve anlaşılır bir şekilde ele alınacaktır. Roman özeti çıkarma sürecinde dikkat edilmesi gereken noktalar, uygulanabilecek teknikler ve pratik öneriler bu rehberde yer alacak. Böylece, edebiyat metinlerini daha kolay analiz edebilir ve etkili özetler hazırlayabilirsiniz. Roman Özeti Nedir ve Neden Önemlidir? Roman özeti, bir romanın ana fikirlerini, olaylarını ve karakterlerini kısa ve öz bir şekilde anlatan metindir. Özet çıkarırken, romanın temel unsurlarını kaybetmeden, gereksiz detaylardan kaçınmak gerekir. Özet çıkarmanın önemi şu şekildedir: Anlamayı kolaylaştırır: Romanın temel yapısını kavramak, metni daha iyi anlamaya yardımcı olur. Zaman kazandırır: Uzun romanları tekrar okumak yerine, özet üzerinden hızlıca bilgi edinilebilir. Sınavlarda avantaj sağlar: Özellikle YKS gibi sınavlarda, roman konularını hızlıca hatırlamak için özetler çok faydalıdır. Analiz becerisini geliştirir: Özet çıkarma süreci, metni analiz etme ve yorumlama yeteneğini artırır. Örneğin, bir romanın ana karakterlerinin özelliklerini ve hikayenin temel çatışmasını kısa cümlelerle ifade etmek, hem metni anlamayı kolaylaştırır hem de sınavlarda hızlıca hatırlanmasını sağlar. Roman Özeti Çıkarmanın Temel Adımları Roman özeti çıkarmak için izlenmesi gereken belli başlı adımlar vardır. Bu adımlar, süreci sistematik hale getirir ve daha etkili sonuçlar alınmasını sağlar. 1. Romanı Dikkatle Okuyun Romanı anlamak için ilk adım, metni dikkatlice okumaktır. Okurken şunlara dikkat edin: Ana karakterler kimler? Olaylar nasıl gelişiyor? Romanın teması nedir? Yazar hangi mesajı vermek istiyor? Okuma sırasında önemli yerlerin altını çizin veya not alın. Bu, özet çıkarırken işinizi kolaylaştırır. 2. Ana Fikirleri Belirleyin Romanın ana fikrini ve temel konusunu tespit edin. Ana fikir, romanın vermek istediği genel mesajdır. Örneğin, bir romanın ana teması "adalet" veya "aşk" olabilir. 3. Olayları Sıralayın Romanın olaylarını kronolojik sırayla listeleyin. Bu, özetin akıcı ve anlaşılır olmasını sağlar. Olayların başı, gelişimi ve sonucu net olmalıdır. 4. Karakterleri Tanımlayın Özette, ana karakterlerin kim olduğu ve özellikleri kısa şekilde belirtilmelidir. Karakterlerin hikayedeki rolleri ve gelişimleri özetlenmelidir. 5. Gereksiz Detaylardan Kaçının Romanın her detayı özetlenmez. Sadece ana olaylar ve önemli bilgiler yer almalıdır. Detaylar, özetin uzunluğunu gereksiz yere artırır. Roman okuma ve not alma süreci Roman Özeti Çıkarmada Kullanılabilecek Teknikler Roman özeti çıkarırken farklı teknikler kullanmak, süreci daha verimli hale getirir. İşte bazı etkili yöntemler: Zihin Haritası Oluşturma Romanın ana unsurlarını ve olaylarını görsel olarak organize etmek için zihin haritası kullanılabilir. Ana tema ortada yer alır, çevresinde karakterler, olaylar ve önemli detaylar dallanır. Soru-Cevap Yöntemi Romanı okurken kendinize sorular sorun: Bu karakter ne yapıyor? Olay neden gerçekleşti? Yazar ne anlatmak istiyor? Bu sorulara verdiğiniz cevaplar, özetin temelini oluşturur. Paragraf Paragraf Özetleme Romanı bölümlere ayırarak her bölümün kısa özetini çıkarın. Sonra bu özetleri birleştirerek genel bir roman özeti oluşturun. Anahtar Kelimelerle Çalışma Romanın önemli kelimelerini ve kavramlarını belirleyin. Bu kelimeler üzerinden özetinizi şekillendirin. Roman Özeti Nasıl Çıkarılır? Pratik Öneriler Roman özeti çıkarma sürecinde dikkat edilmesi gereken bazı pratik noktalar vardır. Bunlar, hem zaman yönetimi hem de anlama açısından faydalıdır. Okuma sırasında not alın: Önemli cümleleri, karakter özelliklerini ve olayları not etmek, özet çıkarırken büyük kolaylık sağlar. Kendi cümlelerinizle yazın: Özet, romanın aynısı olmamalıdır. Kendi kelimelerinizle ifade etmek, metni daha iyi anlamanızı sağlar. Kısa ve net cümleler kullanın: Uzun ve karmaşık cümlelerden kaçının. Anlaşılır ve sade bir dil tercih edin. Önceliklendirme yapın: En önemli olayları ve bilgileri öne çıkarın, detayları arka plana atın. Tekrar yapın: Özetinizi birkaç kez okuyun ve gerekirse sadeleştirin. Bu öneriler, özellikle sınav hazırlığında zamanınızı daha verimli kullanmanızı sağlar. Roman özeti nasıl çıkarılır konusunda daha detaylı bilgi almak için buraya tıklayabilirsiniz . Roman özeti çıkarma için not alma ve planlama Roman Özeti Çıkarırken Dikkat Edilmesi Gereken Yaygın Hatalar Roman özeti hazırlarken yapılan bazı yaygın hatalar, özetin kalitesini düşürür. Bu hatalardan kaçınmak önemlidir. Detaylara fazla takılmak: Romanın her ayrıntısını yazmak, özetin gereksiz yere uzamasına neden olur. Ana fikri atlamak: Romanın temel mesajını belirtmemek, özetin eksik kalmasına yol açar. Karakterleri yeterince tanımlamamak: Ana karakterlerin özellikleri ve rolleri özetin önemli parçalarıdır. Kopyala-yapıştır yapmak: Romanın cümlelerini aynen almak, özgünlükten uzak ve etkisiz olur. Düzensiz ve karışık yazmak: Özetin anlaşılır olması için olayların ve bilgilerin mantıklı sırayla verilmesi gerekir. Bu hatalardan kaçınarak, daha etkili ve anlaşılır özetler hazırlamak mümkündür. Roman Özeti Çıkarma Becerisini Geliştirmek İçin Öneriler Roman özeti çıkarma becerisi, pratik yaparak gelişir. İşte bu beceriyi artırmak için bazı öneriler: Farklı türlerde romanlar okuyun: Klasik, modern, polisiye gibi farklı türlerde romanlar okuyarak çeşitlilik kazanın. Özet örnekleri inceleyin: Başarılı özet örneklerini okuyarak nasıl yazıldığını öğrenin. Arkadaşlarınızla tartışın: Roman hakkında konuşmak, farklı bakış açıları kazanmanızı sağlar. Düzenli not tutun: Okuduğunuz her roman için kısa notlar çıkarın. Özet yazma pratiği yapın: Her okuduğunuz roman için mutlaka özet çıkarın. Bu öneriler, hem akademik başarıyı artırır hem de edebiyat sevgisini pekiştirir. Roman özeti çıkarmak, edebiyat metinlerini anlamak ve sınavlarda başarılı olmak için temel bir beceridir. Yukarıda anlatılan yöntemler ve öneriler, bu süreci kolaylaştıracak ve daha etkili hale getirecektir. Düzenli pratik yaparak, kısa sürede roman özetleri hazırlamakta ustalaşabilirsiniz. Unutmayın, iyi bir özet, romanın ruhunu ve ana mesajını yansıtmalıdır. Bu nedenle, metni dikkatle okumak ve anlamak her zaman ilk adımdır. Başarılar!

  • Milli Edebiyatın Önemli Romanları ve Özellikleri

    Türk edebiyatının önemli dönemlerinden biri olan Milli Edebiyat Dönemi , özellikle roman türünde önemli eserlerin ortaya çıktığı bir süreçtir. Bu dönemde yazılan romanlar, hem toplumsal gerçekleri yansıtması hem de milli değerleri ön plana çıkarmasıyla dikkat çeker. Bu yazıda, milli edebiyatın önemli romanları ve bu romanların özellikleri detaylı bir şekilde ele alınacaktır. Milli Edebiyatın Önemli Romanları Milli Edebiyat Dönemi, 1911-1923 yılları arasında etkili olmuş ve Türk edebiyatında milli bilinç ve milli değerlerin ön plana çıktığı bir dönemdir. Bu dönemin romanları, genellikle Anadolu insanının yaşamını, sorunlarını ve milli mücadele ruhunu anlatır. Öne çıkan romanlar arasında Halide Edip Adıvar ’ın Sinekli Bakkal ve Ateşten Gömlek , Yakup Kadri Karaosmanoğlu ’nun Yaban ve Kiralık Konak , Reşat Nuri Güntekin ’in Çalıkuşu ve Dudaktan Kalbe gibi eserleri sayılabilir. Bu romanlar, hem dönemin sosyal yapısını hem de bireylerin iç dünyalarını başarılı bir şekilde yansıtır. Milli Edebiyat Dönemi romanlarından bir kitap sayfası Bu romanlarda, Anadolu'nun çeşitli bölgelerindeki yaşam koşulları, halkın gelenekleri ve milli mücadele dönemi atmosferi detaylıca işlenmiştir. Böylece okuyucu, o dönemin ruhunu ve toplumsal yapısını daha iyi anlayabilir. Milli Edebiyat Dönemi Romanlarının Özellikleri Milli Edebiyat Dönemi romanlarının bazı temel özellikleri vardır. Bu özellikler, dönemin sosyal ve siyasi koşullarından etkilenmiş ve romanların içeriğini şekillendirmiştir. İşte bu özelliklerden bazıları: Milli ve yerli konuların işlenmesi: Romanlarda Anadolu insanının yaşamı, milli mücadele, köy ve kasaba hayatı gibi yerel konular ön plandadır. Dil ve anlatım: Dilde sade ve anlaşılır bir Türkçe kullanılmıştır. Ağır Osmanlıca yerine halkın konuştuğu dil tercih edilmiştir. Toplumsal gerçekçilik: Romanlar, toplumun sorunlarını, özellikle köylü ve kasabalıların yaşam zorluklarını gerçekçi bir şekilde anlatır. Karakterlerin psikolojik derinliği: Kahramanların iç dünyaları, duyguları ve düşünceleri detaylıca işlenir. Milli mücadele ruhu: Özellikle Kurtuluş Savaşı dönemini anlatan romanlarda, milli bilinç ve vatan sevgisi ön plandadır. Bu özellikler, milli edebiyatın önemli romanları arasında yer alan eserlerin hem edebi değerini artırmış hem de toplumsal etkisini güçlendirmiştir. Milli Edebiyat Dönemi Eserleri Nelerdir? Milli Edebiyat Dönemi eserleri, sadece romanlarla sınırlı kalmaz; şiir, tiyatro ve hikaye türlerinde de önemli eserler verilmiştir. Ancak burada özellikle roman türüne odaklanacağız. Başlıca roman eserleri şunlardır: Sinekli Bakkal - Halide Edip Adıvar İstanbul’un eski mahallelerinden birinde geçen bu roman, gelenekle modernlik arasındaki çatışmayı işler. Ateşten Gömlek - Halide Edip Adıvar Kurtuluş Savaşı’nı anlatan bu eser, milli mücadele ruhunu yansıtır. Yaban - Yakup Kadri Karaosmanoğlu Anadolu köylerinde yaşayan insanların milli mücadeleye bakışını ele alır. Kiralık Konak - Yakup Kadri Karaosmanoğlu Eski Osmanlı aristokrasisinin çöküşünü ve yeni Türkiye’nin doğuşunu anlatır. Çalıkuşu - Reşat Nuri Güntekin Genç bir öğretmenin Anadolu’daki görev sürecini ve yaşadığı zorlukları konu alır. Dudaktan Kalbe - Reşat Nuri Güntekin Aşk ve toplumsal değerler arasındaki çatışmayı işler. Bu eserler, milli edebiyatın önemli romanları arasında yer alır ve dönemin ruhunu en iyi şekilde yansıtır. Milli Edebiyat Dönemi romanlarının yazıldığı daktilo Milli Edebiyat Dönemi Romanlarının Toplumsal ve Kültürel Önemi Milli Edebiyat Dönemi romanları, sadece edebi eserler olarak değil, aynı zamanda toplumsal ve kültürel belgeler olarak da büyük önem taşır. Bu romanlar sayesinde, o dönemin Anadolu’sundaki yaşam koşulları, halkın düşünce yapısı ve milli mücadele süreci daha iyi anlaşılır. Örneğin, Yaban romanında, şehirli bir subayın Anadolu köylerindeki yabancılaşması ve köylülerle arasındaki iletişimsizlik anlatılır. Bu, milli mücadele dönemindeki toplumsal kopuklukları gözler önüne serer. Benzer şekilde, Çalıkuşu romanı, kadınların eğitim ve toplumdaki yeri hakkında önemli mesajlar verir. Bu romanlar, okuyuculara tarih bilinci kazandırır ve milli değerlerin önemini vurgular. Ayrıca, dilin sadeleşmesi ve halkın anlayabileceği şekilde yazılması, edebiyatın geniş kitlelere ulaşmasını sağlamıştır. Milli Edebiyat Dönemi Romanları Nasıl Okunmalı? Milli edebiyat dönemi romanları, özellikle lise öğrencileri ve YKS’ye hazırlananlar için önemli bir kaynak oluşturur. Bu romanları etkili bir şekilde okumak ve anlamak için bazı öneriler şunlardır: Dönemin tarihsel ve sosyal bağlamını öğrenin: Romanları daha iyi anlamak için Milli Mücadele ve Osmanlı’nın son dönemi hakkında temel bilgiler edinmek faydalıdır. Karakter analizleri yapın: Romanlardaki kahramanların özelliklerini, düşüncelerini ve gelişimlerini inceleyin. Temaları belirleyin: Milli mücadele, aşk, toplumsal değişim gibi ana temaları tespit edin ve metin içinde nasıl işlendiğine dikkat edin. Dil ve anlatım özelliklerine odaklanın: Yazarların kullandığı sade dil ve anlatım tekniklerini gözlemleyin. Özet çıkarın ve not alın: Okuduklarınızı kısa notlarla destekleyerek bilgilerin kalıcılığını artırabilirsiniz. Bu yöntemler, milli edebiyat dönemi romanlarını daha verimli ve keyifli bir şekilde okumanıza yardımcı olacaktır. Milli Edebiyat Dönemi Romanları Hakkında Son Düşünceler Milli edebiyat dönemi romanları, Türk edebiyatının gelişiminde önemli bir yere sahiptir. Bu romanlar, milli bilincin oluşmasına katkı sağlamış, Anadolu insanının yaşamını ve sorunlarını gerçekçi bir şekilde yansıtmıştır. Ayrıca, sade ve anlaşılır diliyle geniş kitlelere ulaşarak edebiyatın halkla buluşmasını sağlamıştır. Edebiyat meraklıları ve öğrenciler için bu romanlar, hem tarih hem de edebiyat açısından zengin bir kaynak sunar. Okunması ve incelenmesi, Türk edebiyatının temel taşlarını anlamak için büyük önem taşır. Milli edebiyatın önemli romanları arasında yer alan bu eserler, günümüzde de değerini korumakta ve yeni nesillere ışık tutmaya devam etmektedir. Daha fazla bilgi ve detaylı incelemeler için milli edebiyat dönemi romanları sayfasını ziyaret edebilirsiniz.

  • Edebi Motiflerin Mitolojik Kökenleri: Divan Şiiri ve Mitoloji İlişkisi

    Sanat eserinin temelini oluşturan ve onu diğer eserlerden ayıran temel unsurlardan biri "konu"dur. Edebî eserlerde yer alan bazı unsurların mitolojiyle sıkı bir ilgisi vardır. Bunlar daha çok divan şiirinde yer alan efsanevî unsurlar ve bu şiirde motif, imaj, mazmun vs. hâlinde kendisine yer bulan mitik ögelerdir. Divan Şiirinde Mitolojinin Kullanım Alanları Divan şiiri mitolojisinin temelinde İran edebiyatı mitolojisi yatmaktadır. Şairler mitolojik figürleri şu bağlamlarda kullanmışlardır: Övgü ve Yüceltme:  Padişahlar ve devlet adamları övülürken, sahip oldukları olumlu özellikler mitolojik kahramanların (Cemşid, Dârâ, İskender vb.) sıfatlarıyla ilişkilendirilerek yüceltilirdi. Karşılaştırma ve Üstün Tutma:  Övülen kişinin gücünü ve ihtişamını vurgulamak için efsanevi krallar ve kahramanlar, onun yanında aciz gösterilerek bir karşılaştırma unsuru olarak kullanılırdı. Dünyanın Fâniliği:  Dünya hayatının geçiciliğini, servet ve saltanatın kalıcı olmadığını anlatmak için, bir zamanlar dünyaya hükmeden ancak sonunda toprak olan büyük hükümdarların akıbetleri hatırlatılırdı. Müstağnilik İfadesi:  Şairler, kendi sanatsal güçlerine ve manevi zenginliklerine olan güvenlerini ifade etmek için, mitolojik kralların maddi zenginliklerine ve tahtlarına tenezzül etmediklerini vurgularlardı. Aşk Savaşçısı:  Kimi zaman âşık, aşk meydanında karşılaştığı zorluklarla mücadele eden bir savaşçı olarak mitolojik kahramanlara benzetilirdi. Tabiat Tasvirleri:  Bahar mevsiminin gelişi, doğanın canlanışı gibi tabiat olayları tasvir edilirken, bu güzellikler efsanevi hükümdarların saltanatlarıyla kıyaslanarak anlatılırdı. Edebi Motiflerin Mitolojik Kökenleri Divan şiirinin arka planını oluşturan kültürel zemin, sadece İran mitolojisiyle sınırlı değildir. Büyük İskender'in fetihleriyle birlikte Doğu ve Batı kültürlerinin kaynaşmasıyla ortaya çıkan Hellenistik kültür, edebiyatımıza da yansımıştır. Bu etkileşim, birçok edebi motifin kökenini oluşturur. 1. Leyla ve İştar Bağlantısı: Klasik İslam edebiyatındaki "Leyla" figürü; Mezopotamya mitolojisindeki aşk ve savaş tanrıçası İştar, Yunan mitolojisindeki Afrodit ve Roma mitolojisindeki Venüs'ün bir uzantısı olarak görülebilir. Kaplan Motifi:  İştar'ın sembollerinden biri olan ve geceyi temsil eden kaplan (peleng), edebiyatımızda da yer bulur. Kaplan derisi, nefsin arzularına karşı duran, dünyevi olandan uzaklaşarak ilahi olana yönelen insanın iradesini simgeler. Şairler, aşk acısıyla kendinden geçen âşığı, kaplan derisi üzerindeki beneklere benzetirler. Venüs (Zühre) Yıldızı:  Mitolojide Afrodit ile özdeşleşen Venüs, İslam mitolojisinde de "Zühre" yıldızı olarak karşımıza çıkar. Hârut ile Mârut meleklerini kandırarak göğe yükselmeyi başaran güzel bir kadın olarak anlatılır ve divan şiirinde parlaklığı, güzelliği ve musikiyi temsil eder. Tehlikeli Aşk ve Sevgili:  İştar, âşıklarını tutkuyla kendine bağlayan ancak sonunda onları felakete sürükleyen bir figürdür. Leyla ve Mecnun hikâyesindeki Leyla da doğrudan zalim olmasa da Mecnun'un aklını yitirmesine sebep olan, aşkıyla onu tüketen bir "imkansız sevgili"dir. Divan şiirindeki sevgili de bakışlarıyla âşığını yaralayan, ona acı çektiren, ulaşılmaz ve acımasız bir "sultan" olarak tasvir edilir ki bu yönüyle mitolojik aşk tanrıçalarıyla benzerlik gösterir. 2. Zülf (Saç), Yılan ve Ömür İlişkisi: Mitolojilerde sıkça karşılaşılan "yılan" sembolü, divan şiirinde sevgilinin saçı (zülf) ile ilişkilendirilmiştir. Hayat ve Ölümsüzlük Sembolü:  Tanrıça İştar'ın elinde, hayatın devamlılığını ve yenilenmesini simgeleyen bir yılan tuttuğu tasvir edilir. Gılgamış destanında da yılan, ölümsüzlük otunu yiyerek deri değiştiren ve böylece sonsuz yaşamı bulan varlıktır. Saç ve Ömür Benzetmesi:  Divan şiirinde saç, uzunluğu ve siyahlığı nedeniyle ömürle, kıvrımlı yapısı ve tehlikeli güzelliği nedeniyle de yılanla özdeşleştirilir. Sevgilinin saçı, âşığın ömrünü bağladığı bir yılan gibidir. Hazine Bekçisi Yılan:  Mitolojilerde yılanlar, gizli hazinelerin bekçisi olarak bilinir. Divan şiirinde de sevgilinin yüzü paha biçilmez bir hazineye, onu çevreleyen saçları ise bu hazineyi koruyan yılandan bekçilere benzetilir. Ka'be ve Yılan Motifi:  Divan şiirinin en çarpıcı mazmunlarından biri, sevgilinin yüzünü Ka'be'ye, saçlarını ise onu çevreleyen bir ejderhaya/yılana benzetmektir. Bu imajın kökeni, İslam öncesi dönemde Ka'be duvarında bulunan ve daha sonra kaldırılan, güneşe tapan kavimlerden kalma büyük bir yılan rölyefine dayandırılır. Edebi Motiflerin Mitolojik Kökenleri: Divan Şiiri ve Mitoloji İlişkisi

  • Eski Türk Edebiyatında (Divan Şiirinde) Mitolojik ve Efsanevi Kişiler Sözlüğü

    Eski Türk edebiyatı, özellikle de Divan şiiri, beslendiği kaynakların zenginliğiyle dikkat çeker. Bu kaynakların başında İslam kültürü ve İran mitolojisi (özellikle Şehname) gelir. Şairler, anlatmak istediklerini daha güçlü, sanatlı ve derinlikli ifade edebilmek için bu mitolojik ve efsanevi kahramanlara sıkça başvurmuşlardır. Kimi zaman bir padişahın gücünü Rüstem'e benzetmişler, kimi zaman sevgilinin dudağını Hızır'ın hayat suyuna denk tutmuşlardır. Aşağıda, klasik edebiyatımızda sıkça karşılaştığımız bu önemli figürlerin ve kavramların kısa bir sözlüğünü bulacaksınız. Mitolojik ve Efsanevi Kişiler / Kavramlar Âb-ı Hayât (Âb-ı Câvidân, Âb-ı Zindegî): Hayat suyu, ölümsüzlük suyu. İçen kişiye ebedî hayat sağladığına inanılır. Hızır ve İlyas peygamberlerin bu sudan içerek ölümsüzlüğe kavuştukları rivayet edilir. Divan şiirinde genellikle sevgilinin dudağı, âb-ı hayât olarak nitelendirilir; çünkü âşığa can verir. Afrâsiyâb (Alper Tunga): Şehname'de İranlıların baş düşmanı olan Turan (Türk) hükümdarıdır. Çok güçlü, savaşçı ve zalim bir karakter olarak çizilir. Türk kültüründeki karşılığının Alper Tunga olduğu kabul edilir. Divan şiirinde genellikle gücü ve savaşçılığı ile anılır, bazen de dünya malının geçiciliğini vurgulamak için "Afrâsiyâb'a bile kalmayan dünya" şeklinde kullanılır. Anka (Zümrüdüanka, Simurg): Kâf Dağı'nda yaşadığına inanılan, insan yüzlü, otuz kuşun özelliğini kendinde barındıran efsanevi kuş. Rengarenk tüyleri vardır, uçtuğunda hava kararır. Kendi kendini yakıp küllerinden yeniden doğduğuna inanılır. Tasavvufta Hakk'ı veya kâmil insanı (mürşid-i kâmil) sembolize eder. Ulaşılması imkânsız, yüce bir varlık olarak şiirlerde yer alır. Asaf: Hz. Süleyman'ın veziri olan Âsaf bin Berhiyâ'dır. Akıllı, tedbirli ve işinin ehli vezirlerin sembolüdür. Şiirlerde, dönemin sadrazamlarını övmek için "çağın Asaf'ı" (Âsaf-ı devrân) gibi tamlamalarla kullanılır. Behmen: İran mitolojisinde İsfendiyar'ın oğlu, Erdeşir'in babası olan ünlü bir hükümdardır. Şehname kahramanlarındandır. Adı "iyi düşünceli" anlamına gelir. Şiirlerde adaleti ve gücü temsil eden tarihî/mitolojik bir figür olarak geçer. Cem (Cemşîd): İran mitolojisinin en parlak ve en büyük hükümdarlarından biridir. Şarabı bulan kişi olduğuna inanılır. Meşhur kadehi "Câm-ı Cem" (Cem'in kadehi) içine bakıldığında dünyadaki her şeyi gösteren sihirli bir kadehtir. Şatafatlı yaşamı, gücü ve sonunda kibirlenip tanrılık iddia etmesi yüzünden Dahhâk tarafından öldürülmesiyle ünlüdür. Divan şiirinde genellikle şarap, eğlence meclisleri ve iktidarın geçiciliği bağlamında anılır. Dâra (Dârius): Ünlü İran hükümdarıdır. Büyük İskender (İskender-i Zülkarneyn) ile yaptığı savaşlarla tanınır. Sonunda İskender'e yenilmiştir. Şiirlerde büyük orduları, zenginliği ve ihtişamlı saltanatıyla anılır; ancak bu ihtişamın bile kalıcı olmadığı vurgulanır. Feridûn: İran mitolojisinde, zalim hükümdar Dahhâk'ı demirci Kâve'nin yardımıyla yenerek tahta geçen adil ve kahraman hükümdardır. Adaletin sembolüdür. Şiirlerde padişahların adaletini övmek için bir kıyas unsuru olarak kullanılır. Hızır: İslam inancına göre âb-ı hayâtı içip ölümsüzlüğe kavuşmuş, karada darda kalanların yardımına koşan bir peygamber veya velidir (Denizlerde İlyas yardım eder). "Hızır gibi yetişmek" deyimi buradan gelir. Şiirlerde sevgilinin âşığa yardım etmesi, can veren dudağı veya yeşilliklerin canlanması (bahar) bağlamında sıkça anılır. Ayağını bastığı yerin yeşerdiğine inanılır (Hızır / Yeşil bağlantısı). Hümâ (Devlet Kuşu): Efsanevi bir kuştur. Cennet kuşu olarak da bilinir. Gölgesi kimin başına düşerse o kişinin padişah olacağına inanılır. Bu nedenle "devlet kuşu" olarak adlandırılır ve talih, ikbal sembolüdür. Yere konmadığına, hep yükseklerde uçtuğuna ve kemikle beslendiğine inanılır. İsfendiyâr: İran mitolojisinin en büyük kahramanlarından biridir. Tıpkı Yunan mitolojisindeki Aşil gibi, gözleri hariç vücuduna silah işlemez. Rüstem tarafından, Simurg'un yardımıyla gözünden vurularak öldürülmüştür. "Heft Hân" (yedi zorlu aşama) adı verilen büyük tehlikeleri aşmasıyla ünlüdür. Şiirlerde kahramanlık ve dayanıklılık sembolüdür. Kâf Dağı: Dünyayı çevrelediğine inanılan efsanevi dağ. Zümrütten olduğu ve gökyüzünün renginin bu dağın yansımasından kaynaklandığı düşünülür. Anka kuşunun yuvası buradadır. Masallarda ve şiirlerde ulaşılması çok zor, uzak ve gizemli diyarların sembolüdür. Kahraman: Asıl adı Kahramân-ı Kâtil'dir. İran mitolojisinde ve halk hikayelerinde geçen, çok güçlü, devleri yenen bir savaşçıdır. Şiirlerde genellikle "Kahraman gibi" denilerek bir kişinin cesareti ve gücü övülür. Kâve (Gâve): Zalim hükümdar Dahhâk'a karşı isyan başlatan demirci ustasıdır. Oğulları Dahhâk'ın omuzlarındaki yılanlara yem edilince, demirci önlüğünü bir bayrak gibi kullanarak halkı ayaklandırmış ve Feridûn'un tahta geçmesini sağlamıştır. Onun önlüğü "Derefş-i Kâviyân" adıyla İran'ın bağımsızlık sancağı olmuştur. Zulme karşı direnişin sembolüdür. Keykâvus: İran'ın efsanevi Keyânîler hanedanına mensup, bazen akılsızca hareketleri yüzünden başına işler açan bir hükümdardır. Şehname'de geniş yer tutar. Bazen gücü ve ihtişamı, bazen de hataları nedeniyle anılır. Keyhusrev: Keykâvus'un torunu olan büyük ve adil İran hükümdarıdır. Turan hükümdarı Afrâsiyâb'ı yenerek babasının intikamını almıştır. Sonunda kendi isteğiyle tahtı bırakıp ortadan kaybolmuştur. Tasavvufta, dünya nimetlerinden vazgeçip Hakk'a yönelen kişiyi sembolize eder. Divan şiirinde büyük ve muhteşem padişahları anlatmak için kullanılır. Lokman: Kur'an-ı Kerim'de adı geçen, hekimliğin atası sayılan ve hikmet sahibi bir kişidir. Hastalıkların dilinden anladığına, ölümsüzlük ilacını bulduğuna ancak formülü yazdığı kağıdın suya düşüp kaybolduğuna inanılır. Şiirlerde dertlere deva bulan büyük hekim anlamında veya hikmetli sözler söyleyen bilge kişi olarak geçer. Nerîmân: İran'ın en büyük millî kahramanı Rüstem'in büyük dedesidir. Sâm'ın babasıdır. Çok güçlü bir peygamber/kahraman olarak anlatılır. Ejderhalarla savaşmasıyla ünlüdür. Şiirlerde gücün ve kahramanlığın atası olarak yer alır. Rüstem (Rüstem-i Zâl): İran mitolojisinin (Şehname'nin) en büyük, en güçlü ve en meşhur kahramanıdır. Babası Zâl, annesi Rûdâbe'dir. Doğumu bile mucizevi olmuştur (sezaryen benzeri bir yöntemle). Kimsenin kaldıramadığı gürzleri kaldırır, "Rahş" adında efsanevi bir atı vardır. Yenilmezliğin, olağanüstü gücün ve cesaretin mutlak sembolüdür. Divan şairleri övdükleri kişiyi (genellikle padişahı veya sadrazamı) "zamanın Rüstem'i" (Rüstem-i devrân) olarak nitelerler. Sâm: Rüstem'in dedesi, Nerîmân'ın oğludur. O da büyük bir kahramandır. Oğlu Zâl doğduğunda saçları bembeyaz olduğu için onu uğursuz sayıp Elburz Dağı'na bırakmıştır. Zâl'ı Simurg büyütmüştür. Sâm daha sonra hatasını anlayıp oğlunu geri almıştır. Zâl: Rüstem'in babası, Sâm'ın oğludur. Saçları doğuştan beyaz olduğu için "Zâl" (ihtiyar) lakabıyla anılır. Dağa bırakıldığında onu Simurg kuşu besleyip büyütmüştür. Bu yüzden Simurg ile özel bir bağı vardır ve başı sıkıştığında onun tüyünü yakarak yardıma çağırır. Eski Türk Edebiyatında Mitolojik ve Efsanevi Kişiler Sözlüğü

  • İran Mitolojisi ve Ana Temaları: Zerdüştlük, Kültler ve Efsanevi Varlıklar

    İran Mitolojisinin Kökenleri ve Tarihsel Gelişimi İran mitolojisi ve İran efsaneleriyle ilgili en eski bilgiler MÖ XV. yüzyıla aittir. İran kahramanlık hikâyeleriyle efsanelerinin tarihi, Aryaların İran topraklarına geldikleri günlerden başlar. Tespitlere göre MÖ 3000 yıllarında Hint-Avrupa grubundan ayrılıp Hint ve İran ırkları olarak iki ayrı kola bölünmeden önce bunlar, Orta Asya bölgesinde yaşamakta; ortak din, dil, inanç ve mitolojilere sahip olup kendilerini "Arya" (şerefli) nitelemesiyle ifade etmektedirler. Ulusal rivayetler, dinsel efsaneler, tarihsel gerçekler, İran kahramanlarının maceraları, göç öncesi ve Orta Asya topraklarında yaşadıkları dönemlerden kalma hatıralar ve efsaneler, ordu sevki ve savaşlar, savunma amaçlı mücadeleler, çeşitli bölgelerde sanatsal gösteriler ve kahramanlık sergilemeler, Arya ırkının gururu ve kibirliliği, İranlıların yeni inanışlarına, tanrılarına ve hepsinin İran ve İran halkının destekleyicisi olduklarına inandıkları "kutsal ölümsüzler" adını verdikleri meleklere bağlılıkları, İran'ın doğu bölgelerinden çıkan ve bağımsız hükümetlerin oluşumunda gayret göstermiş sultanlar ve emirlerin tarihleri ve daha başka konuların karışımıyla düzenli ve bütünlük içerisinde derlenen efsaneler ile hikâyeler ortaya çıktı. Zamanla gelişen ve olgunlaşan İran rivayetleri, İran tarihinde yeni bir dönem, yeni bir sayfa olarak kabul edilen "Eşkaniler Dönemi"nde (MÖ 250 - MS 226) farklı bir boyut kazanmıştır. Sasanilerin (224-652) ortaya çıkışıyla birlikte onların bir taraftan din ve Zerdüşt dini bağlantılı konulara yoğun ilgisinin; diğer taraftan da doğulu ve batılı düşmanları karşısında ulusal duygularının etkisiyle klasik rivayetler dinsel, ulusal ve tarihsel gerçekler şeklinde yavaş yavaş toparlanarak yazıya aktarılmaya başlandı. Özet olarak: İran ulusal hikâyeleri ve rivayetleri, Arya kavminin İran'a göç etmesiyle başlamış, İran'a yerleşmelerinden sonra her geçen gün yeni gelişmelerin eklenmesiyle gelişimini sürdürmüş, yazılı ve sözlü rivayetler ve hikâyeler bu yolla aşamalı olarak derlenip Sasaniler döneminin sonlarında da en olgun ve en geniş şekillerini almıştır. Temel Elementler ve İnanışlar: Su, Ateş ve Gök İranlılar, hayatın temel gerekleri olan ögelerin bir özel tanrının korumasında bulunduğuna inanırlar. Su da bu ögeler arasında yer alır ve Mazdeizm'in kutsal kitabı Avesta'da övülüp kutsanır. Tanrısal nitelikler verdikleri ateşe olduğu kadar, suya da saygı duymuş olan eski İran halkları onu kirletmeyi de günah saymışlar, inançlarında suyu koruma konusunda hassas dinsel emirler her zaman var olagelmiştir. Bütün bunların yanı sıra su, Zerdüşt ayinlerinde de sürekli bulundurulması gereken ögelerden biri olmuştur. Zerdüşt'ün Avesta'daki en büyük tanrısı Ahura Mazda, Fars edebiyatında genellikle "Ahura Mazda", "Hurmuzd" ve "Hormez" şekillerinde geçer. Mazdeist inanışta ve İrano-Aryanlar'da tek iyilik tanrısıdır. Diğer İran tanrılarının tamamını gerçek dışı tanrılar olarak niteleyen Zerdüşt'ün Avesta'daki tanrısı, iyilikler ve güzelliklerin tek yaratıcısıdır. Ahura Mazda, Zerdüşt'ün çabalarıyla zamanla bütün İranlıların tek tanrısı hâline gelmiştir. Yüce Tanrı Ahura Mazda'dır. "Asuman" (Gök) aynı zamanda feleği de koruyan tanrının adıdır. Şiirde "çerh", "sema" ve "felek" gibi kelimelerle de anılır ve yerler gibi onun da yedi kat olduğu kabul edilir. Gökyüzü; kutsallığın en eski tecellilerinden biri, dinsel mitolojik değerlerle dopdolu, ilahi gücün egemenlik alanı, sonsuz yüceliği ve genişliğiyle tanrıların ülkesi, yücelere yükseliş makamıdır. Fars edebi metinlerinde de gökyüzünün Allah'ın makamı olduğu ifade edilir. Mazdeist inanışta gökler övgülere konu olmuş, kutsanmış ve Ahura Mazda'nın ikametgâhı olarak nitelenmiştir. Aynı zamanda Fars edebiyatında gökler ve yedi feleğin övülmelerinin yanında, yemin edilerek kutsanmaları da dikkat çekicidir. Bütün eski efsanelerde, ateşte insanüstü bir mahiyet ve özellik görülür. Eski İran halklarının inanışlarına göre ateş, ilk olarak Hûşeng tarafından bulunmuştur. Ateşin etkisinin en eski devirlerden bu yana devam ettiği bilinen ülkelerden biri de İran'dır. Zerdüşt, bu çok eski ve ayrıntılı kültü yasaklamış olmasına rağmen daha sonra yeniden ortaya çıktı. Fars edebiyatında Zerdüşt ve inanırlarının ateşi kutsaması ve ona saygı duymasından çokça söz edilir. "Ateşkede" terim olarak; "Zerdüşt dini bağlılarının kutsadıkları ateşi içerisinde koruyup sakladıkları yerlerin özel adı" olarak kullanılmıştır. Zerdüşt inanışının kutsal mekânları ve tapınakları olan ateşkedelerde hiç söndürülmeden yakılan ateş, bu inanışta tanrısal gücü simgeler. Eski İran'da ilköğretim merkezleri konumunda bulunan ilk mektepler, dinsel eğitim ve öğretimin gerçekleştirildiği "ateşkedeler" ve "deyr" adı verilen yerlerdi. Önemli Mitolojik Figürler ve Kavramlar Camasp:  Avesta'da kendisinden defalarca söz edilen Camasp, kardeşiyle birlikte Zerdüşt'ün dinini ilk kabul eden Kral olan Goştâsp'ın vezirleri görevinde bulunmuşlardır. Camasp, Mazdeist literatüründe akıllılığı, bilgeliği ve sanatkârlığıyla bilinir; bazen de hekim olarak tanınır. Arap ve Fars edebiyatlarında "ferzâne: bilge ve hekim" nitelemeleriyle anılır. Câm-ı Cem:  İran hükümdarlarından Cemşîd ile Keyhusrev'e, aynı zamanda Hz. Süleyman ve Büyük İskender'e ait olduğu kabul edilen sihirli kadehtir. İçine bakıldığında, dünyada olup biten her şeyin görüldüğüne inanılan bu kadeh, İran ve Türk edebiyatlarında "Ayîne-yi Süleyman: Süleyman'ın aynası", "Ayîne-yi Sikender: İskender'in aynası", "Piyâle-i Cem: Cem'in kadehi" adlarıyla da anılır. Câm-ı Cem: "Bütün evrendeki durumu, yedi feleğin sırrını, açık ve ayrıntılı bir şekilde gösteren bir kadehtir.". Ehrimen:  "Kötü akıl" ve "şeytan" anlamlarında kullanılmıştır. Ahura Mazda'nın karşısında Ehrimen vardır. Mazdeist inanışına göre Ahura Mazda ile Ehrimen on iki bin yıl boyunca savaş hâlindedirler. Bu mücadelenin sonunda Ehrimen'in yenileceği, daha sonra da kıyametin kopacağı kabul edilir. Fars edebiyatında kötülük simgesi olarak "tanrılar karşısında", bazen de Sami rivayetlerinden etkilenerek "İblis" yerine "meleklerin karşısında" bir güç olarak yer alır. Çok sayıda şairin dizelerinde yer alan ifadelerden de anlaşıldığı kadarıyla İslam kültüründe Ehrimen, "Şeytan" ve "İblis" kelimelerinin karşılığı olarak kabul edilir. Mitolojik rivayetlerde Ehrimen, Ahura Mazda'nın yaratılışına muhalefetinden dolayı yerküreyi yararak tam ortasına girmiş, o anda şiddetli bir sarsıntıyla Elburz Dağı yerden yükselmiş, ardından da diğer dağlar Elburz'un köklerinden ortaya çıkarak yeryüzünde yerleşmişlerdir. Elburz Dağı:  Güneş, Ay ve yıldızlar hep Elburz'un üzerinde döner dururlar. Elburz'un zirvesinde karanlık, gece, sıcak ve soğuk rüzgârlar bulunmaz. Bu dağın coğrafi bir bölge olmasından önce mitolojik ve manevi özellikleri bulunan bir bölge oluşu daha önemlidir. Fars şiirinde özellikle "güneşin doğduğu yer", "büyüklük" ve "yücelik" simgesi, ırmakların mahzeni olarak işlenir. Heft (Yedi):  Çok eski devirlerden beri hemen bütün milletlerin dikkatlerini çekmiş ve tanrısal içerikler ile fizik ötesi anlamlar yüklenerek daha çok iyi ve bazen de kötü anlamlarda kullanılmıştır. Yedi rakamına özel önem veren, ona değişik anlamlar yükleyen ve daha sonra da o "simgesel" nesneleri "tanrı" olarak algılayıp tapan ilk kavim Sümerlerdir. Klasik dönemlerde birtakım doğa unsurları, eski dünyada tespit edilmiş gezegenlerin, asıl renklerin sayıları ve aynı şekilde diğer bazı nesneler ve olayların bu sayı miktarında bulunması bu sayının fizik ötesi yönünün daha çok ön plana çıkarılmasını sağlamıştır. Heft Han (Yedi Makam):  İran ve Turan ülkeleri arasında bulunan, Rüstem ve İsfendiyâr'ın çok büyük tehlikelerle karşı karşıya kalmış oldukları "yedi makam" ya da "yedi merhale"dir. Heft Han gerçekte Rüstem ile direkt ilgili bir kelimedir. İranlı dünya pehlivanı Keykavûs'u kurtarmak için Mazenderan'a gittiğinde başına "yedi büyük tehlike" geldi. O bunları, tamamıyla kendi gücü, bir de Tanrı'ya güveni ve inancıyla aşarak kurtuldu. Heft Han, sufilerin seyrü süluk mertebelerinde katetmek zorunda oldukları; "istek, aşk, marifet, istiğna, tevhid, hayret ve fena" gibi "yedi vadi"ye benzetilir. Zerdüşt tarihçileri, kendi millî ve dinî kahramanları olan İsfendiyâr için, onun Rüstem'den geri kalan biri olmadığını, onun kadar güçlü olduğunu belirtmek için ondan bahseden, savaşlarına yer veren "heft han"lar yazmışlardır. İmşâspendler (Kutsal Ölümsüzler) "Ölümsüz kutsallar", "ölümsüz temizler" anlamlarını ifade eder. Terim olarak da Mazdeizm'in en büyük melekleridir. Bunlar Ahura Mazda'nın simgeleri olarak kabul edilir. Bu isimler sırasıyla şunlardır: Behmen:  İyi düşünce. Ahura Mazda'nın oğlu olarak nitelenen Behmen, kıyamet gününde hakemlik yapacaktır. İnsanların iyi düşünmelerini sağlayan güç odur. Ordibehişt/Asha:  Avesta'da; "en iyi varlık, dünyanın en iyisi, iyi düzen", "en iyi doğruluk", "en iyi temizlik" anlamlarında bir kelimedir. Ordibehişt, manevi dünyada Ahura Mazda'nın doğruluk, temizlik ve kutsallığını simgesi; maddi evrende ise yerküredeki bütün ateşlerin sorumlusudur. Şehriver:  Avesta'da Şehriyer; Ahura Mazda'nın edebi, geçici olmayan ülkesi, yok olmayacak yurt ve yüce cennet olarak tanımlanır. Ruhani evrende tanrısal saltanatın temsilcisi, tanrının gücünün ve iktidarının simgesi; maddi âlemde ise metallerin koruyucusudur. Sifendârmûz:  Avesta'da "yeryüzü", Pehlevî dilinde ise "olgun, tam akıl" anlamlarını verir. Manevi dünyada Ahura Mazda'nın sevgisini, sabır ve alçakgönüllülüğünü; maddi dünyada da yeryüzünden sorumlu meleği, dürüst, iffetli ve kocalarına bağlı kadınları simgeler. Hordâd ve Mordâd:  Her ikisi de Ahura Mazda'nın olgunluğunu ve ebediliğini simgelemektedir. Diğer Mitolojik Varlıklar ve Kültür Unsurları İravic:  İranlıların atayurtları, atalar topraklarının adı olarak kabul edilir. İzed:  Tanrı. Farsçada "Allah" anlamındaki isimlerden "İzed" ya da Avesta'daki şekliyle "Yazata"; "yeze" kökünden gelen ve "tapınmak" anlamını veren bir kelimedir. Sanskrit dilinde "yacata" bir niteleme olarak "övgüye yaraşan" anlamındadır. Pehlevicede İzed; imşâspendlerden daha az yetenekli, onlardan daha alt makam ve mertebelerde bulunan melekler için de kullanılır. İranlıların inanışlarına göre gökyüzü bu meleklerle doludur. Avesta'da çoğu yerde bu kelime bütün tanrıları da gösterir. Ancak Pehlevicede bu çoğul, tekil olarak "Tanrı" anlamında kullanılır. Kâf (Kâf Dağı):  Dünyanın etrafını çevreleyen, bütün dağların köklerinin yerin derinliklerinde ona bağlı olduğuna inanılan, büyük bir kısmı suyun altında, okyanusların derinliklerinde bulunan, her sabah güneş doğduğunda güneş ışınlarının üzerine düşmesiyle yansımalarının yeşil göründüğü, Anka'nın da üzerine yuva kurduğu kabul edilen efsanevi dağdır. Mitolojilerde temel ögelerden biri olarak yer alan dağlar, yaratıcıyla aralarında var olduğuna inanılan ilişkilerden dolayı kutsal ve gizemli varlıklar olarak dikkat çekerler. Kave'nin Sancağı:  Dahhâk'ın baskılarına karşı demirci Kave'nin başlattığı halk isyanında kullandığı deri parçası, Dahhâk'ın yerine geçirilen Feridûn tarafından uğurlu kabul edilerek değerli mücevherlerle süslenip sancak olarak kullanılmaya başlandı. Fars mitolojisinde, daha sonra da Fars edebiyatında söz konusu sancak; zulme uğramış, yoksul halkın despot yönetimlere karşı ayaklanmalarını, haklarını aramalarını simgeleyen güç ve azamet simgesi hâline gelmiştir. Keyûmers:  Yaşadığı çağın en büyük kişiliği, İranlılar tarafından ilk insan ve yeryüzünün ilk hükümdarı olarak bilinir. İnsanlar, birlikte yaşarlarken aralarında çıkan anlaşmazlıkları çözecek, bireyler arasında adaleti sağlayacak büyük ve güç sahibi birini aramış ve Keyûmers'in huzuruna çıkarak bu isteklerini dile getirmiştir. Keyûmers bu dileği kabul etmiş, ondan sonra da taç giymiştir. Yeryüzünde ilk taç giyen kişi odur. Hükümdarlık yaptığı kırk yıl ya da daha az bir sürede, insanlar mutlu ve huzur dolu günler geçirmiştir. Mihr (Mitra):  Arya kavminin büyük tanrılarından biri olarak kabul edilmektedir. Aryalar, ikiye ayrılmadan önce Mihr'e tapmakta idiler. Eski Mazdeizm inanırları da Mihr'i "Işık Tanrısı" olarak kabul eder, öyle inanırlardı. Mihr, Allah ile Ahura Mazda ve diğer yaratıklar arasında bir araç olarak kabul edilirdi. Zerdüşt'ün reformlarından sonra Mihr gibi eski İran tanrıları, tanrılık makamından düşmüş ve melek makamında görev yapmaya başlamışlardır. Eski İran'da Mihr; büyük tanrılardan biri, aynı zamanda "aydınlık meleği"nin adı, sevgi, dostluk ve şefkat ve sözünde durmanın, aydınlık ve mutluluğun sembolü olarak bilinir. Eski İran inanışlarına göre Mihr, ezelden beri var olan aydınlık ile şimdiki aydınlık arasında bir araçtır; bir başka ifadeyle yaratıcı ve yaratan varlıklar arasında bir ileticidir. Muğ:  "Ateşe tapan", "Zerdüşt inanırlarından bir grup", "Zerdüşt dini önderi" anlamındaki muğ (çoğulu: muğan) kelimesi, eski İran'da bir hanedan adıdır. Bu aile, hem Zerdüşt öncesi hem de Zerdüşt sonrası dönemde her zaman din adamları ve dinî liderler yetiştirmiştir. Muğlar, gizemli kişiliklere sahip olarak birtakım gizli bilimlerle de uğraşmışlar, bu uğraşları sonucu elde ettikleri bilgiler, insanlara ilginç ve büyüleyici özellikleriyle yansımıştır. İranlılar rahiplerine "magi" diyor, onlara halk ile tanrı arasındaki tanrılar gözüyle bakıyor, gittikleri savaşları kazanabilmek için rahipler ile en gözde putlarını beraber götürüyorlardı. Bir başka önemli konu da muğların şarap ve meyhane ile sıkı sıkıya ilişkili olduklarıdır. Fars edebiyatında "muğ", "muğdeke", "muğbeççe" kelimeleri, birer terim olarak "şarap içen", "meyhane" ve "saki" anlamlarında kullanılır. Anahita (Nahîd):  Eski İran'da büyük tanrıçalardan biri olarak dinsel ayinlerde çok özel bir yere ve öneme sahiptir. Anahita dört temel öge arasında yer alan suyun koruyucusu ve sorumlusu meleğin adıdır. Anahita, aynı zamanda Zühre/Venüs'ün bir diğer adıdır. İran'da Anahita; suyu bol ve duru ırmakların, yeryüzünün bütün suları ve bütün üretkenliklerinin kaynağı, annelerin memelerindeki sütün temizleyicisi, güç, parlaklık, duruluk ve arılık simgesi, uzun boylu, alabildiğine güzel, özgür, başında yıldızlarla donanmış altın taç, teninde altın elbiseler ve altından çok değerli gerdanlıklarla süslenmiş bir tanrıça olarak nitelenir. Özel Günler ve Semboller Nevruz:  İran takviminde yılın başlangıcına denk gelen bayramın adı olan Nevruz, Fervadîn ayının (21 Mart) ilk günü kutlanmaya başlanır. İranlıların büyük ve çok eski dinî bayramlarından biridir. Nevruz'da iki bayram birlikte kutlanır. Bunlardan biri yılın başlangıcı, dünyanın yeniden canlanması ve diriliş kutlamaları olan Nevruz törenleri, diğeri de dinî bir bayram olan Ferverdigân kutlamalarıdır. Nevruz kutlamalarında İranlılar eski çağlardan beri özel törenler düzenlemektedirler; bu törenlerin önemli bir kısmı günümüze kadar gelmiştir. Bu törenler için evler temizlenir, Nevruz kutlamalarının yapılacağı oda özel olarak donatılır. Bir masa üzerine bir testi su ve bir vazo içerisinde çiçekler konulur, bir kap içinde ateş de bulundurulur. Ateşe güzel kokulu ağaçlar atılır, yanarken etrafa hoş koku yayması sağlanır. Ateşe odun koyan kişi yakınlarından ölmüş olanların adlarını da o esnada söyler. Bu günlerde ölülerin ruhlarının evlerine ve akrabalarının evlerine dönerek bu ateşlerin aydınlığından yararlandıklarına inanılır. Pîr-i Muğân:  Tasavvufta "mürşid-i kâmil". Başlangıçta pîr-i muğân; "şarap satıcısı", "meyhanenin aksakallısı" anlamlarında kullanılırdı. Ancak daha sonraları sufilerin kullanımında değişik mistik anlamlar da yüklenmiştir. Tasavvuf terimi olarak; "seyrü süluk aşamalarını başarıyla geçmiş; sufiler ve müritlere yol gösteren, onlara kılavuzluk eden, salikler ve müritlere aşka, ezeli ve ebedî sarhoşluğa, hedefledikleri menzile ulaşmada yol gösteren bilge yaşlı, kılavuz, mürşid" anlamlarında kullanılır. Tasavvufta pir; "salikin o olmadan, tek başına Hakka erişemeyeceği önder ve kılavuz" anlamlarını ifade eder. Sufi literatürdeki "kutb", "şeyh", "veli", "gavs" gibi terimler de hep bu anlamda kullanılır. Mürşidler ve velilerin eğitimlerinden geçmiş müritlerin ruhları olgunluğa erişme yoluna girer, temiz canların ve aydınlık iç dünyaların ikinci doğuşları ancak bu kişiliklerin ellerinde gerçekleşebilir. Simurg (Sîmorğ):  Arapça karşılığı "Anka: uzun boyunlu", Simurg hiç kimse tarafından görülmemiş bir kuştur. Fars edebiyatında değişik görünümleriyle yer alan, oldukça dikkat çekici mitolojik ögelerden biridir. İslam öncesi İran kültüründen anlaşıldığı kadarıyla Simurg, geniş ve yaygın kanatlarıyla bilinir. Üzerinde yuva kurduğu ağaç, bütün bitkilerin tohumlarını bünyesinde bulunduran, çeşitli hastalıklara ilaç olan bir ağaçtır. Bu ağaç, Simurg ile deniz arasında bir araç görevi yapar. Fars mitolojisi ve Fars edebiyatındaki özelliklerinden anlaşıldığı kadarıyla eski devirlerden beri İran toplumunda kutsanan bir yaratık olan Simurg, Şehname'ye de mitolojik, efsanevi özellikler taşıyan metafizik özellikleri bulunan bir öge olarak girmiş, bu niteliklerinden dolayı da millî kahramanların kaderlerinde, mitolojik olaylarda etkin rol oynamıştır. Eski İranlıların, Avesta'dan da kaynaklanan inanışlarına göre Simurg'un tüylerinden ya da kemiklerinden bir parçayı beraberinde bulunduranlar hiç kimseden zarar görmezler. Sıkıntıyla yüz yüze geldikleri an, tüyünü ateşte yaktıklarında o gelir ve onları sıkıntıdan kurtarır. Simurg'un dalına konduğu ağaç ilaç etkisi gösterir. Gıdasının ateş olduğu, seher yelinin onun nefesi olduğu, yaşadığı yerin de Kâf Dağı olduğuna inanılır. Fars edebiyatında Simurg ile ilgili birçok efsane vardır. Fars tasavvuf edebiyatında Simurg efsanevî, nerede olduğu bilinmeyen bir yaratıktır. Mecazi anlamda da çoğu zaman gözlerden uzak “insan-ı kâmil", "veliler" ve "pir"i simgeler. Attâr'ın Mantıku't-Tayr'ında Simurg, görüntüsü olmayan, Hakk'ı simgeleyen metafizik bir varlıktır. Aynı zamanda kendisini görmeyi arzulayanlar (Simurg) dışında bir şey değildir o. Soşyânt:  Zerdüşt dini mevudlarından olan Soşyânt, Zerdüşt'ün soyundan gelmektedir. Kıyametin ilk anlarında dünyaya gelir ve ölüleri tamamıyla aydınlık ve temizlik dolu ölüm sonrası hayata hazırlar. Soşyânt, kötüleri cezalandırır, bütün kötülük ve şer kaynaklarının yok edilmesi için dualarda bulunur. Dünyada kötülükler ortadan kalktıktan sonra, ölülerin diriltilmesi için harekete geçer. Sûruş:  Zerdüşt inanışının en sevimli çehrelerinden Sûruş, bütün dinsel ayinlerde hazır bulunur. Bu tanrının asıl görevi, insanlara kulluğu nasıl yapmaları gerektiğini öğretmek, tanrıya karşı görevlerini yerine getirmelerini sağlamaktır. Sûruş, Zerdüşt inanışında Ahura Mazda'nın emirlerini, kutsal mesajlarını taşıyan bir sembol olarak kabul edilir. Şehname'nin bazı bölümlerinde o, tanrının mesajlarını insanlara ulaştıran bir ulaktır. Şebdîz:  "Gece rengi", "siyah" anlamlarını ifade eder. "Şebreng: gece rengi" şekliyle de bilinen Şebdîz, Sasani hükümdarı Hüsrev-i Perviz'in ünlü atının adıdır. Siyah renkli oluşundan dolayı bu isimle anılır. Rivayetlere göre diğer atlardan daha yüksek ve daha irice bir yapıya sahip olan Şebdîz'in nalları, ayaklarına ancak on çiviyle çakılabiliyordu. Hüsrev, bu atı çok sever ve yediği her şeyden ona da yedirirdi. Şebdîz'in ölüm haberini getireni bile öldüreceğine yemin etmişti. Şebdîz öldüğünde, ünlü çalgıcı Bârbed, bir yolunu bulup Şebdîz'in bakıcısını kurtarmak amacıyla çok hüzünlü bir hava çalmaya başladı. Hüsrev, bu üzüntülü nağmeleri duyunca üzüntüye boğuldu ve "Yoksa Şebdîz mi öldü?" dedi. Bârbed, "Bunu hükümdarın kendisi söylüyor" diyerek atın ölüm haberini bir sıkıntıya yol açmadan Hüsrev'e iletmiş oldu. Hüsrev'in emriyle Şebdîz'in resmi bir kayalık üzerine işlendi, daha sonra da cesedi kefenlenip gömüldü. Hüsrev, o resme her baktığında ağlardı. Şebdîz, aynı zamanda musikide bir makam adı, Bârbed'in otuz makamından Şebdîz için oluşturduğu makamın da adıdır. Şeb-i Yelda (Yelda Gecesi):  "Şeb-i Yelda" diye de bilinen, Farsça sözlüklerin önemli bir kısmında belirtildiği gibi Süryaniceden Farsçaya geçmiş bir kelime olan yelda, Arapçada "milad: doğum" anlamındadır. "Şeb-i Yelda", Mesih'in doğduğu zamanla örtüştürülmeye çalışıldığından bu adla anılmıştır. İranlılar, bu gecenin Mitra'nın doğum gecesi olduğuna inanmaları gerekçesiyle onu Süryanice telaffuzuyla kabul etmişlerdir. Gerçekte Yelda, Avrupalıların 25 Aralık'ta kutladıkları Noel ile aynı tarihe rastlar. Böylelikle Avrupalıların Noel'i, İranlıların "Şeb-i Yelda"ları aynı güne rastlar. Yelda, yılın en uzun gecesidir; bu geceden itibaren günler yavaş yavaş uzamaya başlar. Yılın bu en uzun gecesi, İranlılar tarafından uğursuz kabul edilir. Bu gecenin uğursuz sayılmasının nedenleri arasında, kışın şiddetli soğuğuyla birlikte karanlıklar Ehrimen'inin saldırılarının sürmesi de yer alır. İranlılar, bu gecenin uğursuzluklarından korunmak için sabah güneş doğuncaya kadar ateşler yakarak çevresinde eğlenir, sofralar kurar ve meyezd dağıtırlardı. Bu tören, farklılıklarla da olsa günümüze kadar gelmiştir. İran Mitolojisi ve Ana Temaları: Zerdüştlük, Kültler ve Efsanevi Varlıklar

  • Türk Halk Kültürü ve Mitoloji: İnanışlar, Kültler ve Efsaneler

    Kültür Nedir? Kültür, bir toplumun topyekûn yaşam tarzıdır. Kültür; insan tarafından meydana getirilerek başlangıcından bu yana doğaya (nature) eklenmiş yaratmalar, donatmalar bütününün adıdır. Kısaca kültür denilince, bir toplumun her türlü kendini ifade edişleri ve her türlü ihtiyacını karşılayan toplam hayat tarzı anlaşılır. Bu ifade edişler; davranışlardan alışkanlıklara, törelerden gelenek göreneklere, korkulara ve kokulara kadar pek çok değişik şekillere sahip olabilir. Aynı şekilde sanat, müzik, mimari, düşünce, edebiyat gibi şuurlu inşa yolları da kültür içinde yer alır. Bu bağlamda kültür, bireyin doğumundan itibaren kazanmaya başladığı alışkanlıklar, davranış biçimleri, tutum ve tavırlar bütünüdür; kültür kalıtımsal değildir. İnsan hangi millet içine doğar ve büyürse, o toplumun kültürünü öğrenir. Bu içinde büyüdüğü ve öğrendiği kültür, o bireyin ulusal kültürü olur; bir nesilden diğerine aktarılarak biriktirilen yaşantı ve bilgi ögelerinden oluşur. Kültür ihtiyaçlara göre değişir. Kültürler yakın ve uzak komşu kültürlerden etkilenerek de değişirler. Ancak alınan kültürel ögeler millî bünyeye ve ulusal karaktere uyum sağlayarak ödünçlendiği sürece, ulusal yaratma dinamikleri o kültürü özgün kılan millî kimliği üretmeye devam eder; bu sürece kültür değişmesi denir. Bunun aksi ise ulusal kültürün tamamen ortadan kalkmasına ve o kültürün sahibi olan milletin tarihten silinmesine yol açar; bu sürece kültürel özümsenme adı verilir. Halk Kültürü ve Halk İnancı Nedir? Bütün kültürlerde "resmî kültür" ve "halk kültürü" denilen iki katman vardır ve bu, kaynak ve mahiyet bakımından nesiller boyunca aktarılan bilgi ögelerindeki farklılıklardan kaynaklanır. Bilgi kaynağı ve mahiyetinden kaynaklanan bu farklılıklar iki temel kategoriye ayrılır: Bilimsel yöntemin kullanılmasıyla elde edilen bilgi (yöntemsel olan), objektif, eleştiriye açık, sistemli ve tutarlı bilgiye "resmî kültür", "kitabî kültür" ya da "yüksek kültür" adı verilir. "Halk kültürü" veya "gündelik bilgi" ikinci tür bilgi kategorisidir. Bu tür, kısmen doğru olan gündelik bilgi, duyum ve algıya dayanan, deneme-yanılma ile elde edilen, bilen (suje) ile bilinen (obje) ilişkisinin sezgi yoluyla oluşan sezgisel empirik (deneyimsel) bilgisidir. Zamanla eskiyen bilimsel bilgiler ve onlara dayalı geliştirilmiş eski teknolojiler de popülerleşip yaygınlaşarak gündelik bilgi veya halkbilimsel bilgiye dönüşebilir. Halk kültürü, halkbiliminin araştırma alanını oluşturur. "Halk inancı" ve "halk dini" halkbiliminin temel dinamikleridir. İnanç; kişi veya toplum tarafından bir düşüncenin, bir olgunun, bir nesnenin, bir varlığın gerçek olduğunun kabul edilmesi demektir ve insan düşüncesinin çok geniş bir kısmını alır. Kitabî veya resmî dinde olmayan, halk dilinde bulunup resmî dine göre yanlış ve boş inanç olan inanç ve uygulamalar din adamları ve bilginlerce hurafe olarak adlandırılır. Hurafeler çoğu zaman mitolojiyle iç içe geçmiş halk dinine ait yaygın inanış şekilleri, yorum ve uygulamalardır. Halkbilimi normatif bir bilim değildir ve bu inanışları "iyi, kötü" veya "doğru, yanlış" olarak araştırmaz. Halk kültüründe "mit"lerin yer aldığı türlerin başında halk inançları ve "efsaneler" gelir; bunları diğer sözlü edebiyat türleri takip eder. Efsane Nedir? "Mit"ler birçok dilde aynı anlamda kullanılan "efsane" (legend) anlamına gelir. Türk mitolojisi sözlü kültüründe de en başta gelen mitler, efsaneler, halk inançları ve halk dininin yansıtıldığı türlerin başında gelir. Efsanenin yaygın tanımı şöyledir: "Efsane, yakın veya uzak geçmişte de olsa tarihî bir dönemde yer alan ve anlatanla dinleyenin gerçek olduğuna inandığı bir hikâye ve anlatıdır.". International Society Folk Narrative Research (1963) kurumuna göre efsaneler şöyle sınıflandırılır: I. Yaratılış ve Dünyanın Sonu ile İlgili Efsaneler. II. Tarihî Efsaneler ve Medeniyet Tarihi ile İlgili Efsaneler. III. Olağanüstü kişi ve varlıklarla ilgili (Kader, Ölüm ve ölüler gibi...) efsaneler. Türk Halk Kültüründe Teogonik Unsurlar "Teogoni mitleri", mitlerin veya benzer olağanüstü güçlerin doğuşu ve oluşumunu konu edinirler. Gökyüzünde Bulunan Tanrılar, Kutsal Ruhlar ve Olağanüstü Güçler: Güneş ve Ay Tanrısı Tasarımları:  Günümüz Türkiye'sinde güneş ve ay ile ilgili tanrı tasarımı yoktur. İslamileşmiş bir biçimde her iki gök cismine eski kültlerle ilgili olarak saygı gösterilmeye devam edilir. Ancak ay ve güneş tutulmalarının bu gök cisimlerinin bir ejderha tarafından yutulmasıyla açıklandığı görülür. Güneş bir insanın üzerine doğmamalıdır; çünkü bu durumda o kişinin bereketinin kaçacağına inanılır, o yüzden güneş doğmadan kalkılır ve bahçedeki tarladaki işlere başlanır. Ay ve Güneş'in cinsiyeti vardır. Faika İsamettin'in Bursa civarına ait derlediği bir metinde Ay, Güneş'e âşık genç bir kadındır. Güneş, kıskandığı sevgilisi Ay'ın herkes tarafından görülmesini istemediği için sadece geceleri görünmesine izin verir. Adana dolaylarında bir işe başlarken "ay eskisi"nin hayır, "ay yenisi"nin hayırsızlık getireceğine inanılır ve bir işe başlamak için ay eskisi beklenir. Gaziantep'te ise Türk takviminin yılbaşı olan Nevruz'da gece bir tekne içine su ay ışığında bırakılarak sabaha kadar ibadet edilirse suyun altın olacağına inanılır. Ayrıca koyun kemiği işlenip Ay'a bakılırsa gelecekle ilgili öngörülerde bulunulabilir. Yıldızlar:  Günümüzde de yaşayan inanca göre her kişinin gökte bir yıldızı vardır (ölünce yıldız da kayar düşer). Yıldızlar parmakla gösterilmez, aksi hâlde ellerde ve yüzde çıbanlar çıkar. Yeryüzünde Bulunan Tanrılar, Olağanüstü Güçler ve Kutsal Ruhlar: Umay:  Anaerkil dönemde yaratıcı tanrı olan Umay, ataerkil Gök Tanrılı dönemde ikincil konuma düşerek çocukları ve kadınları koruyan kutsal bir ruh hâline dönüşür. Umay tanrıça inancı ile ilgili su, ağaç, ateş, ayı, mağara kültleri eril unsurlar alınarak pek çok dişil yönleri belirsiz hâle gelir. İslamiyet'le birlikte koruyucu ruh özelliğini de kaybederek bir yönüyle çocuğun "eş" veya "son"u ile ilgili halk inançları ve Hz. Fatma (oluşumunda Umay kültü önemlidir) kültü ile birleşerek İslamileşir. "Benim elim değil Umay anamın eli, benim elim değil Fatma ananın eli" (sabır, sadakat, bereket ve şifa tılsımı) şekline dönüşmüştür. Hakas Türklerinde Umay kültü aynen devam etmektedir. Umay'a tapan kişinin çocuk sahibi olacağı düşünülür. Halk Kültüründe Çocuğun Eşi (Son):  Türkiye Türklerinde, Kazak ve Kırgızlarda bebeğin eşine veya sonuna saygı gösterilir; rastgele yere atılmaz ve saygıyla (bazı kabilelerde tütsülenerek) gömülür. Halk Kültüründe Albastı:  "Al renk" ile ilgilendirilen ruh, Türk dünyasının her yerinde ve Türk ekolojisine mensup Ermeni, Gürcü, Fars gibi halkların kültürüne de yansımıştır. Sarışın uzun boylu bir kadın olarak tasvir edilmesine rağmen bazen insan-hayvan karışımı görünümünde; uzun boylu, uzun parmaklı, dağınık saçlı, yağlı vücutlu, el ve ayakları küçük, dişlek, bazen zenci suratlı, memelerini omuzlarından geriye atabilen, tepesinde gözü olan, al gömlek giyen bir yaratıktır. Ağıl, samanlık, su kenarları, kuyu, kaya, çeşme ve su kaynakları gibi yerlerde eğlenir; buralara besmele ve destur ile yaklaşılmalıdır. Lohusa kadınları korumak için lohusa şerbeti, al yorgan örtme, başına kırmızı şal ya da kurdele takma, demir bulundurma, erkeğin olması, silah atma bu inanıştan gelir. Ağırlık Basması, "Karabasan":  Uyuyan insanların göğsüne bastırarak onu hareket etmez hâle getirip boğmaya çalışan olağanüstü varlık (erkek olarak düşünülür). Çengelli iğne ile yakalandığında görünür hâle gelir ve yakalayan kişiye hizmet eder. Kara Koncolos:  Bu kötü ruhlar kış aylarında istedikleri herkesin sesini çıkararak insanları kandırırlar, yanlarına çağırırlar, soru sorarlar ve cevap veremeyenleri ellerindeki tarakla öldürürler. Erkebit / Enkebir:  Sivas civarlarında "Erkebir" ve diğer yerlerde "Erkebit"; başlarında altından bir fes ve ellerinin ortasında delik olan siyah bir gölge olarak düşünülür. İnsanın göğsünün üstüne düşerek boğup öldürür; bu kötü ruhtan ancak ezan okunarak kurtulunabilir. Hınkır Munkur:  İnsana benzeyen bu varlık göbeğindeki torbada yavrusunu taşır. Mezardaki insanları ve canlıları da yakalar, boğar ve yer. Bunlardan tek kurtulma yolu ona "Donumu açar, üzerine işerim" demektir. Hırtik:  Yarı insan yarı hayvan olarak düşünülür (Fırat ve Dicle kıyılarında denizkızı yaşadığı ile ilgili olmalıdır). Demirkıyak (-kırnak):  Balıkesir'in Bigadiç Dağlarında yaşayan; ağaç, hayvan hatta futbol topu kılığına girebilen, aniden ortaya çıkarak korkunç sesler çıkaran, insanları korkutan, son derece pis kokan yaratıktır. Onu gören insanın delirdiğine inanılır. Kul:  Özellikle kırsal kültürde insanları korkutan ve yolunu kaybettirmeye çalışan kötü ruh. Kalıplaşmış, daima görüldüğü bir şekli yoktur; her kılığa girer. Sarıkız:  Bazı evlerde yaşar ve eve bereket, sağlık ve huzur getirir. Sarışın bir kız olarak tasavvur edilir ve iyi bir ruhtur. Kaz Dağları'nda yaşar ve (İslamlaştırılmış) "Evliya Sarıkız" olarak adlandırılmıştır. Çarşamba Karısı:  Ayvalık civarında Çarşamba gecesi (Salı gününün gecesi) evde el işi yapanların yanında bebek ya da çocuk dahi olsa erkek olmadığında bulaşır. Çoğunlukla sarışın ve al elbiseli bir kadın olarak ya da kedi, köpek, ayakları ters kadın ve adamlar olarak da görülür; yapılan işleri sabaha kadar söker. Yolazdıran:  Orta Anadolu'da anlatılan, insanların yolunu kaybetmesini sağlayan bir olağanüstü varlık. Karakura veya Kara Ura:  Sessiz ortamlarda (görünmez olarak ya da tanıdık bir kişi kılığında) ortaya çıkan ve insanları (özellikle düşünceli ve korku içinde olanları) boğarak öldürmeye çalışan kötü ruh. Gelincik:  Bu hayvanın olağanüstü özelliklere sahip olduğuna, insanların özellikle de bütün kadınların konuşmalarını duyabileceğine ve iğnenin deliğinden bile geçebileceğine inanılır. Onu saygıyla anmayan kadınların yaptıkları işleri bozabilir, yemeklerini çalar ve yakınlarının ölmelerine sebep olur. Kırk Basması:  Doğan çocuğun ve lohusanın kırk gün içinde hasta olmasına "kırk basması", "kırk karışması", "lohusa basması" adı verilir. Anne ve çocuk kırk gün evden çıkarılmaz; kırklı kadınların ve çocukların bu süre içerisinde karşılaşmamalarına dikkat edilir. Kapoz:  Geceleri çeşitli kılığa girerek veya insanların tanıdıkları sesleri çıkararak onları uçurum kenarına sürükler. Cadı (Cazu):  İstediği kılığa girerek geceleri gezen ve büyü yapan cadı kadındır; cinlerle perilerle iletişimde olduğu düşünülür. Hortlamış ya da ölmüş kişiler olarak görülür. Mayısa:  Trabzon Çaykara civarında derlenen anlatılarda alevden saçları olan cadılara (cazu) verilen addır. Yaylada yapılan ilk tereyağının bereketini kaçırdığına inanılır. Mayısalardan satın alınan yağlar, yedi dere geçince insan pisliğine dönüşür inancı da yaygındır. Hıbilik (Gıbilik):  Bir erkek olarak düşünülen bu ruh bütün insanlara musallat olur. Göğse oturarak boğar; onu yakalayan kişiye ise çok altın getirip onu zengin edeceğine inanılır. Arap:  İnsan veya hayvan kılığına girebilen, bazen de insanları dövüp taşlayan kötü ruha denir. Ağaç Kültü ve Ağaç Ruhu:  Bu kültle ilgili uygulamalar Tahtacı Türkmenleri ve Yörüklerde görülür. Türkmenlerde çam, ardıç, ladin ve göknar; Yörüklerde ise karadut, çam, ardıç, çınar, elma, akağaç (kayın) ve katran ağacı kutsaldır. Kutsal ağaçlara beyaz, sarı, yeşil, mavi, kırmızı renkli bez çaputlar bağlanarak dilek dilenir. Su Ruhu ve Su Kültü:  Pek çok yerde pınarlar "sahipli", "tekin olmayan" kabul edilmektedir. Suyun koruyucu olduğu inancı da hâlen yaygındır. Dağ Ruhu ve Dağ Kültü:  Maçka'dan derlenen bir efsaneye göre dağlar canlıdır. Bir hoca buna inanmaz ve kış ayını dağda geçirmeye karar verir; ortalık ıssızlaşınca sesler duyar ve korkusundan ölür. Ev Ruhu / Koruyucu İye:  Evin temelinde yaşadığına inanılan, "temel yılanı" da denilen kara yılanlardır. İnanışa göre bu yılan öldürülürse, kendisini öldürenin resmi gözünde kalırmış; yılanın eşi bunu görür ve aynı gece yılanı öldüren kişiyi ısırıp öldürürmüş. Atalar ve Ata Ruhları:  Ölmüş kişilerin soylarından gelenlere zor durumlarda yardım ettikleri inancıdır. Ata ruhlarının bulundukları yere sık sık ziyaretler yapılıp adaklar adanır ki atalar onlara yardım etsin. Yeraltında Bulunan Tanrılar, Olağanüstü Güçler ve Kutsal Ruhlar: Hortlak:  Ölen kişinin çenesi bağlanarak başı kıbleye doğru verilir, bu hâlde bir gece bekletilir ve yanında mutlaka biri bulunur. Bir kara kedi gelip de ölünün üzerinden atlayacak olursa ölünün hortlayacağına inanılır. Şubat Karısı:  Şanlıurfa civarında evlerin bahçelerindeki kuyulardan şubat ayında çıkan cadı veya ruhtur. Bu cadı ev halkından kadın veya çocukları kuyuya çağırıp kuyuya düşmelerine neden olur. Türk Halk Kültüründe Kozmogonik Unsurlar Samanyolu:  Saman hırsızı bir kocakarı/hacı kaçarken döktüğü samanlardan oluşmuştur. Güneş ve Ay:  Bir anlatıya göre birbiriyle hiç geçinemeyen kız-erkek iki kardeşin annelerinin bedduası sonucunda oluşmuşlardır. Gökkuşağı:  Altından geçenin erkekse kız, kız ise erkek olacağı inancı yaygındır. Dünyanın Şekli:  Yalova civarından derlenen bir efsaneye göre, suda büyük bir balık yaşamakta, bu balığın sırtında kocaman bir kaplumbağa, kaplumbağanın sırtında da bir öküz bulunmaktadır. İşte dünya bu öküzün boynuzları arasındadır. Halk Kültüründe Deprem:  Elazığ'dan derlenen bir anlatıya göre, yerin damarları vardır; bir yerde insanlar günah işlerlerse melekler o yere uzanan damarı çeker ve böylece depremler olur. Halk Kültüründe Mevsim Geçişleri:  Sivas yöresinde "Doksan Kuşu"nun yuvadan çıkmasıyla yazın geldiğine inanılır. Yeraltında yuva yapan bu kuş, kar düşünce yuvasına aldığı doksan adet küçük taşın her gün bir tanesini dışarıya atar; son bir taş kaldığında sayılı fırtınalardan "Abrıl Beşi" olur. Halk Kültüründe Ateş:  Mersin'den derlenen bir anlatıya göre, cehennemden dünyaya getirilen bir zerre ateşi melekler bir dağın üzerine koyarlar, dağ erir ve kıvılcımlar çıkar; işte ateş bu şekilde ortaya çıkar. Halk Kültüründe Bitkiler:  Karadeniz'de Avad dikeni yaygın olarak bulunur, kanayan yere konulduğunda kanama durur. Ayrıca bu bitki bir mağaranın girişini tutarak Hz. Ali'yi saklar ve buradan çoğalarak dünyaya yayılır. Çam sakızı, Hz. Muhammed terlediğinde terini çam ağacına doğru atmış ve bunun sonucunda da çam sakızı oluşmuştur. Hayvanlar:  Erzincan'da derlenen bir anlatıya göre, kurt saldırısına uğrayan bir adam ağaca tırmanır, gökten madenî nesneler yağar ve kurtlar bunları yiyip gider; adam bu cisimlerden birini yiyince üç gün üç gece acıkmaz. Köpek, Şeytan'ın çamurdan yapılmış insan şeklindeki bir küpe tükürmesi ve meleklerin bu tükürüğü temizlemesiyle oluşur. Türk Halk Kültüründe Antropogonik Unsurlar Adana civarında derlenen bir anlatıda Hz. Adem ile Hz. Havva'nın çamurdan bebekler yapıp Allah'tan bu bebeklere can vermesini istedikleri ve insanların bu şekilde çoğaldıklarına inanılır. Trabzon'un Geyikli'den derlenen bir efsanede insanın geyikten türediği anlatılır. Türk Halk Kültüründe Eskatolojik Unsurlar Kıyamete dair anlatılarda dünyanın sonuna yakın zamanda Deccal dünyayı fethetmek için asasını hazırlayacağı ancak uykudayken asası karıncalar tarafından yenileceği için maksadına ulaşamayacağı motifi karşımıza çıkar. Yecüc ve Mecüc, Deccal'dan önce dünyadaki bütün nimetleri yiyip bitirecekler. Halk arasında çok çeşitli kıyamet alametleri rivayet edilir: Kurt ile kuzu dost olacak, insanlar paraya tapacak, kadınlar doğuramayacak, yollar kısalacak, binalar çoğalacak ve zinalar artacaktır. Türk Halk Kültürü ve Mitoloji: İnanışlar, Kültler ve Efsaneler

  • Türk Mitolojisinin Kültleri, Türk Mitolojisi Tanrıları ve Türk Dünyasındaki Çeşitlenmeleri

    Türk Mitolojisinde Kültler ve Sınıflandırma Türk dünyasına ait devasa coğrafya ve çeşitli boylar nedeni ile dağınık bilgiler bulunmakta, bu nedenle de kültlerin konulara göre sınıflandırılması gerekmektedir. Karakterler ve kişiler her boyda farklılık göstermektedir. Kült, "tapınma" anlamına gelir; tanrısal veya doğaüstü güçlere sahip şeylerle ilgili inanç örüntüsüdür. Büyü ve ayinle ilgilidir. Kültlerin temelinde animizm (insan düşüncesinin en ilkel dönemlerinde, insanların doğal çevrelerindeki canlı cansız her şeyin canlı bir ruhu ve buna bağlı bir bilinç hâli olduğu düşüncesi) yatar. İnsanlar yaşadıkları coğrafyada yer alan doğal varlıklara yönelik inanç örüntüleri oluşturmuş ve bunlardan bazıları zamanla evrimleşip değişip dönüşerek daha soyut kavramlar hâline gelmişlerdir. Diğer kültlerden (Moğol gibi) etkilenmiştir; su, ateş, dağ, toprak, gök ve atalar vs. kült hâline gelmiştir. Türk Mitolojisinde Teogoni Mitleri ve Çeşitlenmeleri -Türk Mitolojisi Tanrıları Teogoni, tanrıların doğuşunu ve evrenin oluşumunu anlatan mitlerdir. Farklı zamanlarda derlenmiş Türk mitleri tek bir sistem hâlinde açıklanamaz. Şamanlığın "Gökyüzü", "Yeryüzü" ve "Yeraltı" olarak üç katmana ayrılması bağlamında ele alınabilir. 1. Gökyüzünde Bulunan Tanrılar, Kutsal Ruhlar ve Kültleri Gök kubbe, yükseklik ve mitolojik olaylarla ilişkilendirilir. Tanrılar "gökyüzünün sahibi", "gökyüzünün sakini" veya "gökyüzünün hâkimi" şeklinde adlandırılır. Gök Tanrı:  Eski Türklerde zaman içinde evrilerek soyut bir yaratıcı hâline dönüşmüştür. Gök Tanrı, gökte ve çoğu zaman yaşam (kut) ve talihin (ülüğ) iyileştiricisi veya paylaştırıcısıdır. Kozmik düzenin veya evrenin koruyucusudur. Siyasal ve toplumsal düzenin kefili ve takipçisidir. Ona dua edilir ve yılda iki kez takvime bağlı, tercihen lekesiz sütbeyaz aygır at kurban edilir. Gök Tanrı'nın kut vermesiyle gücünü ondan alan kağanlar, keçe üzerinde dokuz kere yükseltilerek kararın Türk kavmi tarafından kabullenilişi gösterilir. Gök Tanrı gökte oturan ve dünyayı unutmuş bir tanrı değildir, gerektiğinde yeryüzündekileri cezalandırır (yıldırım çarpması gibi). Hunlar, Tabgaçlar, Göktürkler ve İlk Uygur Kağanlığında Gök Tanrı varlığı söz konusudur. MÖ ilk defa fetheden Türk soylu Çu Hanedanı'nın, Gök kültü hâkim olan Çin'e Gök Tanrı anlayışını getirdiği düşünülmekte; Çinlilerin İmparatorlarını "göğün oğlu" olarak görme anlayışı bunun devamı olarak görülmektedir. Güneş, Ay ve Yıldız Kültleri:  Güneş, Ay ve Yıldız, Gök Tanrı'ya bağlı kültlerdir. "Tang" (etimolojik olarak tan kökünden gelmekte) güneşin doğduğu yerdir ve Tanrı da "güneşi çağıran", doğmasını sağlayandır. Hun kağanları sabah çadırlarından çıkarken güneşi, akşam Ay'ı selamlar. Altay ve Mişer Türkleri günümüzde bile güneş üzerine ant içme geleneğini sürdürürler. Altay Türklerine göre Güneş ana, Ay atadır; ateş ise yeryüzünde güneşin temsilcisidir. Kamlara (şamanlara) göre, güneşin ve ayın tutulmasının nedeni kötü ruhların onları yakalayıp karanlık dünyaya sürüklemeleridir. Yakut Türklerine göre Güneş ve Ay iki tanrısal güç ve kardeştir. Türk bayrağında Ay ve Yıldız, esasen "Ay" ve "Güneş"tir. Maniheizm:  MS 3. yüzyılda yaşayan İranlı Mani adlı bir kişi tarafından kurulan, kendinden önceki bütün din ve inanışların akla uygun kısımlarını birleştirerek oluşturulan, iki eşit ve karşıt iyilik ve kötülük ilkesinin birlikte var olmasına dayanan dinsel öğretidir. Ülgen:  Altay Türklerinin kam alkış (dua) ve ilahilerinde "Ülgen" (ulu, büyük, yüce) en büyük yaratıcı tanrı olarak yer alır. Şor, Teleüt ve Güney Altay Türklerinde "Kuday" olarak adlandırıldığı görülür. "Kayrakan" da en büyük Tanrı anlamında kullanılır. "Kızagan" ve "Mergen" Ülgen'in yardımcısı olan iyi ruhlardır. Anohin'e (19. yüzyıl) göre Kamlama ayini yaparak Ülgen'e ulaşmak isteyen bir kamın yedi veya dokuz engeli (katı) aşması gerekir. Altay'a göre bir kam en fazla 5. kata (Kutup Yıldızı'na) ulaşabilir. Bir insana benzediği düşünülen Ülgen'e "ak nur", "nurlu bakan", "fırtına koparan", "yıkıcı" denir. Yedi oğlu ve dokuz kızı vardır; bunlar ondan kopmuş ama ona eşit olmayan, çeşitli görevleri olan ruhlardır. Yayık:  Ülgen Tanrı ile insanlar ve kamlar arasındaki en önemli aracı ve yardımcı ruhtur. Ülgen Tanrı onu insanları kötülükten koruması ve canlılara yaşam vermesi için gökten yeryüzüne göndermiştir. "Saçı kurban" Yayık'a verilir (süt, rakı, kımız, yağ, buğday, darı vb. kansız kurban). Yayık'a beyaz kumaşla tasvirler yapılır. Suyla:  Güneş ve ayın parçasıdır, gökyüzünde yatar. At gözlü olan Suyla çok iyi gören bir ruhtur ve insanın yeryüzündeki koruyucusudur. İnsanların hayatını kontrol eder ve bir değişiklik olduğunda Ülgen'e bildirir. Kamı kötülüklerden korur, ona gökyüzü ve yeraltına yaptığı yolculuklarda eşlik eder. "Karlık" adlı tanrısal güç de Suyla ile aynı görevleri üstlenir. Utkuuçi:  Gökte yaşar ve Ülgen Tanrı'nın en yakın elçisidir. Ülgen'e ulaşmak isteyen kamları 5. katta karşılar. Kamın getirdiği kurbanı alır, kam Utkuuçi'den aldığı kazla yeryüzüne döner. Ürün Aar Toyon:  Türk mitolojisini en iyi koruyan ve Sibirya'da yaşayan Türk boyu Sahalara (Yakutlar) göre gökyüzünde iyi tanrılar ve kötü şeytanlar vardır. En büyük tanrı Ürün Aar Toyon'dur; göğün dokuzuncu katında ve doğu tarafında yaşar. Dünyayı ve insanları yaratmıştır. Eşi Küm Kübey Hatun'dur, güneşle bir tutulur, ışığı ile dünyayı ısıtıp temizler. Kötülük veren ruhlar da vardır; örneğin Dobsun Duyar deliliği, İlbis Kuba ve Orol Uola insanlara kıskançlık ve rekabeti aşılayan kötü ruhlardır. 2. Yeryüzünde Bulunan Tanrılar, Kutsal Ruhlar ve Kültleri Eski Türklerde tabiat unsurlarına saygı gösterme, dua etme, kutsal kabul etme davranışları görülmektedir. Türkler dağ, tepe, taş, demir, kılıç gibi varlıkların canlı ve bir ruha sahip olduklarına inanıyorlardı. Bu tür ruhlara sahip olanları "iye" olarak adlandırıyorlardı. Ruh, Kişioğlu, Arvak:  Eski Türklerde ruh bir kuş gibi uçabilir. Orhun Yazıtları'nda Bilge Kağan'ın ölümünün anlatılmasında uçtuğu gibi. Örneğin Hacı Bektaş Veli'nin şahin, Hacı Doğrul'un doğan kılığına girerek uçmaları "arvak" ve "iye kul" anlayışının İslamileşmiş devamıdır. Yo Kan:  Bu ruh Altay Türkleri arasında yeryüzündeki ruhların en güçlüsüdür, dünyanın merkezinde bulunan ve ucu Ülgen'in evine kadar ulaşan bir çam ağacının yanında oturur. Tolay Kan:  Yeryüzündeki bütün suların, denizlerin hâkimi, ölülerin koruyucusu olduğuna inanılır. Su ruhu olarak da kabul edilir. Ana Maygıl, Ak Ene:  Ak Ene bir dişi tanrıçadır; Ülgen Tanrı'ya yaratma ilhamını veren olağanüstü bir güç olarak görülür. Ana Maygıl de ona benzer bir diğer dişi ruhtur; boy ve soy anlamında "ulus"u koruyan bir ruhtur. Umay:  Bir ruhtur. Umay insanın doğumu ve büyümesiyle ilgilenir; çocuk ve hamilelerin koruyucu ruhudur. Güney Sibirya ormanlarında yaşanılan erken dönemde kadınların hâkim olduğu anaerkil bir toplum yapısı vardır ve Umay bu dönemin yaratıcı dişi tanrısıdır. Önce Gök Tanrılı ataerkil dönemde ikincil ruha dönüşmüş, İslamiyet ile birlikte koruyucu ruh Umay kültü Hz. Fatma kültü ile birleşerek günümüze kadar gelmiştir. Al Karısı, Albıs, Al Ruhu:  Tarih öncesi zamanda ateş kültü ile ilgilidir, lohusalara musallat olur. Al, al karısı, albastı, albas, albis, almıs gibi adlarla anılan kötü bir ruhtur. Kazak, Kırgız ve Başkurtlara göre albastı "Kara Albastı" (ciddi ve ağırbaşlı) ve "Sarı Albastı" (hoppa ve şarlatan) olarak ikiye ayrılır. Türkiye'de de Albastılar "Karakura" denilen başka bir kötü ruhla ayrıştırılırlar. Lohusayı Albastı'dan korumak için bıçak, iğne gibi nesneleri başaltına koymak günümüzde süregelen bir davranıştır. Kasırga, Rüzgâr ve Yel Ruhu:  Saha Türklerine göre rüzgârların "Tıal Holoruk İççite" adını verdikleri bir ruhu vardır. Gök gürültüsü ruhu Etin İççite, yıldırım ruhu Çağılgan İççite'dir. Anadolu'da günümüzde "cin çarpması" olarak adlandırılan çarpılmalar, yakın geçmişe kadar "yel çarpması" olarak adlandırılmaktaydı. Azerbaycan Türkleri bütün fırtına ve yelleri yönlendiren mitolojik bir varlık olan "Yel Baba"ya inanırlar. Taş ve Kaya Ruhu:  Taş salt bir tapınma maddesi değildir; kutsallığı onda canlanan ruha aittir. Taş; büyü, dilek, adak, yemin, şifa, uğur ve yağmur yağdırmak amacı ile kutsanmıştır. Dağ Ruhu:  Dağların, taş yığınlarıyla oluşturulan obaların ve kurganların ruhu vardır. Avcılar avın bereketli olması için dağ ruhuna alkış (şaman duası) yapıp adaklar sunmalıdırlar. Dağ kültü bir erkek kültüdür; kadınların katılması yasaktır. Ateş Ruhu:  Türk kültüründe ateş arındırıcıdır ve kötü ruhları kovar. Aileyi ve soyu temsil eder. Altay, Şor, Teleüt ve Saha Türkleri yakın zamana kadar ateşin ruhuna saçı kurbanı yapardı. Teleüt Türklerinde "Ot Ene" (Ateş Ana) vardır. Su Ruhu:  Türk mitolojisinde su her şeyin başı, anasıdır. Kutsal kabul edilen su kirletilmez, ona pislik atılmaz. Suyu kutsal görmek, Su Tanrısı fikrini ortaya koymaz, sadece göl, ırmak ve çay kültünün varlığını ortaya koyar. Ev Ruhları:  Çeşitli Türk boyları evlerini koruyan ruhlara inanırlar. Kapının eşiği veya pervazı, ev ruhunun bulunduğu yerdir. Bu nedenle eşik çok önemlidir. Ata Ruhları:  Kendilerinden yardım umulan ölmüş atalar için yapılan törenler "Atalar Kültü"nü oluşturmuştur. Devleti kuran atanın ruhu sancakta bulunur; Göktürk sancağı bu nedenle kurt başıyla süslenmiştir. 3. Yeraltında Bulunan Tanrılar, Kutsal Ruhlar ve Kültleri Erlik:  Yeraltı dünyasının ruhudur. Sakalları dizlerine kadar uzun, boynuzlu ve kıvırcık saçlı, atletik vücutlu yaşlı bir adamdır. Kam alkışlarında Erlik'e "Kayrakan" (ölümü getiren) da denir. İnsanların gözyaşlarıyla oluşan dokuz nehrin birleşerek Doymadım Nehri'ni oluşturduğu yerdeki sarayında yaşar. Kendisine kurban verilmezse insanlara ve hayvanlara felaketler getirir. Erlik'in Oğulları ve Kızları:  Erlik'in demir başlı yedi veya dokuz oğlu vardır; yeraltı canavarlarını idare eder ve kapı eşiklerini korurlar. Kızları ise oyun ve eğlenceyle zaman geçirir, kamı kandırarak kurbanı kaçırmaya çalışırlar. Türk Mitolojisinde Kozmogoni Mitleri ve Çeşitlenmeleri Türk mitolojisinde yaratılışla ilgili mitler son birkaç yüzyılda derlenmişlerdir ve çeşitli dinlerden etkiler taşırlar. Radloff'un Derlediği Mit (Altay):  Yaratıcı Tanrı Kuday, insanla birlikte su üstünde uçar. Tanrı suya dalıp "kişi"ye toprak getirmesini emreder ve gelen toprakla yeryüzünü oluşturur. Kişinin ağzında saklı topraklarla da dağlar ve tepeler oluşur. Tanrı "Kurbustan", kişi de Erlik yani "şeytan"dır. Gök:  Hem maddi hem de manevi bakımdan Gök, Türkler için çok önemlidir. Orhun Yazıtları'nda Türk tanrısı Gök Tanrı'dır. Yer Ana, Yeryüzü:  Yaratır ve hayat verir. Erken zamanlarda Ulu Ana, Kan Nine, günümüzde Toprak Ana olarak adlandırılmaktadır. Dünyanın Şekli:  Evrensel bir nehirle sınırlandırılan, hayvanların üzerinde duran Dünya dörtgen şeklindedir. Teleüt destanında dört öküzün üzerindedir. Kırgızlara göre bir öküzün boynuzları üzerindedir. Kırım destanında boğanın boynuzları arasındadır; boğanın altında deniz, denizde balık vardır. Dağ ve Ağaç:  Dağlar gökyüzüne yakınlıkları yüzünden kutsaldır; Ötüken Dağı dünyanın merkezi kabul edilir. Ağaç ise kökleriyle yeraltına, gövdesiyle yeryüzüne, dallarıyla gökyüzüne temas ettiği için kutsaldır. Türk mitolojisinde "Dünya Ağacı" sırık şeklinde Kutup Yıldızı'na kadar uzanan bir eksene sahiptir. Türk Mitolojisinde Antropogoni Mitleri ve Çeşitlenmeleri İnsanın türeyişiyle ilgilidirler. Ağaç Ana/Ata:  Kayın ağacı Türklerde kutsaldır. İnsanın yaratılışıyla birlikte bir de kayın ağacı yaratılmıştır ve Umay Ana ile birlikte yeryüzüne inmiştir. İlk insanı da kayın ağacı doğurmuştur. Hayvan Ata/Ana:  Kurt, avcı-toplayıcı dönemlerde en çok korkulan ve saygı duyulan kutsal hayvandır. Diğer kutsal hayvanlar geyik, at, boz inek, şahin ve atmacadır. Dağ Ana/Ata:  Mağara barındıran dağlar doğurgan kabul edilir ve ana rahmi olarak telakki edilir. Türk-Memlük türeyiş anlatısında Ay Atam ve eşi Ay-va bir mağarada oluşmuşlardır. Türk Mitolojisinde Eskatoloji Mitleri ve Çeşitlenmeleri Türk mitolojisinde çok az eskatolojik (dünyanın sonu ile ilgili) mit vardır. Orhun Yazıtları'nda Gök Tanrı, Türkleri dünyayı töresince düzenlemeleri için görevlendirmiştir; buna göre dünyanın sonuyla ilgili her mit Türklerin görevini yapamamakla eşit anlam taşıyacaktır. Altay Türklerinin "Kalgançı Çak" (Kalacak Olan Çağ) olarak adlandırdıkları kıyamet anlatılarında, kıyamet "Uluğ Gün" olarak geçer. Teleüt Türklerine göre bugün geldiğinde gök demir, yer sarı bakır olur; uluslar birbirine düşer, ayak takımı bey olur, evlatlar babalarını saymaz. Türk Mitolojisinin Kültleri, Türk Mitolojisi Tanrıları ve Türk Dünyasındaki Çeşitlenmeleri

  • Türk Mitolojisinin Orta Asya Kökenleri ve Türk Yaratılış Mitleri

    Türk Mitolojisinin Orta Asya'da Yaratılış Bağlamı Türk mitlerinin veya mitolojisinin kökenleri Orta Asya'dır. Bronislaw Malinowski'nin sadece mitler için değil, bütün sözlü edebiyat türleri hatta daha da geniş anlamda sözlü kültür çalışmaları için çığır açıcı olan bağlam tespiti; "Hiç kuşkusuz, metinler son derece önemlidir. Ama kendi bağlamından koparılan bütün metinler ölüdür." şeklindedir. Bundan hareketle herhangi bir mitoloji geleneği gibi Türk mitolojisinin de doğuşunda yer alan ve son derece önemli rol oynayan "coğrafi çevre", "insan unsuru" ve "topluluk/cemiyet" gibi üç temel faktörü kısaca gözden geçirmek ve Türk mitolojisinin Orta Asya kökenlerine dair verileri bu çerçevede değerlendirmek daha kolay anlaşılır olacaktır. Coğrafya Unsuru:  Coğrafya, bir topluluğun hayatında ve kültürünün oluşmasında büyük bir ölçüde belirleyicidir. Türkler, "Türk dünyası" olarak adlandırılan coğrafyada Türk kültürü veya uygarlığı adıyla yaşayan kültürel ekolojiyi yaratmışlardır. İnsan Unsuru:  İnsanın "ihtiyaçları" önem sırasına göre; "fizyolojik, emniyet, sevgi, itibar" ve "kendini gerçekleştirme" şeklindedir. Hangi şart altında ve nerede olursa olsun, yukarıda sıralanan "ihtiyaçları" karşılayabilen herhangi bir fert kültür yaratma iktidarındadır. Toplum Unsuru:  Toplum unsurunun, her bir kültür elementinin ancak bir topluluk içinde ortaklaşa değer vasfını kazanabilen ürün ve davranışları kapsadığı göz önünde bulundurulduğunda ne derece hayati bir öneme sahip olduğu daha iyi anlaşılabilir. Türk mitolojisini ortaya çıkaran sosyokültürel toplumsal yapılanış; Toplayıcı-Avcı, Avcı-Çoban ve Çoban-Tarımcı dönemlerinden geçmiştir. Toplayıcı-Avcılık ve İlkel Bahçe Tarımı Dönemlerinde Türk Mitolojisi Türk mitolojisinin en erken dönemi bitki kökenli mitolojik bir modele sahiptir ve "ağaç-orman kültü"nü oluşturmuştur. Toplayıcı, doğanın ortasında pasif bir rol oynamakta oluşu nedeniyle duyduğu korunma ihtiyacı onu kendi klanı (biz) dışındakilere (onlar) karşı, yalvarıcı/duacı kılar. Dua edilip yalvarılacak muhatap ise neredeyse kendi dışındaki her şeydir. Doğada canlı-cansız her şeyi kendisine benzer bir biliş hâline sahip olarak düşünmekte yani onlara "ruh" izafe etmektedir. Bu dönemde oluşan "ağaçtan yaratılma" mitini, Türk köken mitleri arasında en eski "yaratılış miti" olarak kabul ediyoruz. Türk mitolojisindeki en eski köken mitlerinden birisi olan "Ağaç Ana", zaman içinde totemleşip bir kandaş topluluğun veya klanın totemini veya kolektif üst kimliği anlamında "biz"ini oluşturmuştur. Zaman içinde de avcılıkla ilgili uygulamalar "Kuş Ata" kültünü ortaya çıkardığında, ikisinin sentezinden meydana gelen bir dünya görüşünün dışavurumu olarak kişilerin mensubiyeti; büyük bir ihtimalle "Ağaç Ana"nın temsil ettiği "anne soyu" ile babanın veya erkeğin temsil edildiği "Kuş Ata"nın adlarının kimlik belirleyici unsurlar olarak kullanılmasının zaman içinde aldığı şekil olarak yorumlanabilir. Güney Sibirya ormanlarıyla Altay Dağları arasındaki bölgede yer yer yerleşik hayata geçen ve mağaralarda barınmaya başlayan, ana soyluluk esasına göre ortalama 10-15 kişiden oluşan bu "kandaş" birliklerin ruhanî lideri de doğum ve doğurma nedeniyle "kutsal" ve "üstün" olarak kabul edilen kadın "kam"lardır (şaman). Ormanın en güçlü ve yırtıcı hayvanı olan ayının bu özelliği nedeniyle tabulaştırılmasının ardından, ateşe dayanarak ininden çıkarılması ve mağarasının (daha önce de işaret edildiği gibi muhtemelen dönemin son buzul devrine de denk gelmesi nedeniyle) pratik zorlamalarla barınak olarak elde edilmesi, "Ağaç Ana" kültünün yanı sıra "Ayı Ata" kültünün de başlangıcını oluşturmuştur. Bir dünya görüşü ve inanç sistemi olarak "Şamanlık", Türklerdeki görünümüne "Kamlık" veya "Kamlık Dini" terimini kullanmayı yeğlediğimiz özel bir dinî anlayışa bürünmüştür. Kamlık, ananın oluşturucusu ve yöneticisi olduğu kandaş toplumun örgütselliğini açıklayan sosyal bir temeldir. Kâinatı oluşturan iki ana unsurdan yer karanlık "kararıg", gök ise ışıklı veya parlak "yaruk" olarak sıfatlandırılmıştı. Buna istinaden bütün mevcudat aynı şekilde "kararıg" ve "yaruk" olarak bir sınıflamaya tabi tutuluyordu. Ayrıca, "kararıg" ile "yaruk" umdelerinin, anaya ve ataya teşbih edilen şekilleri, sekiz yönden esen yeller ile taşınarak beş aslî unsurun doğduğuna inanılıyordu. Türk mitolojisine göre kâinatı oluşturan bu beş aslî unsur; "su, ateş, ağaç, maden ve toprak"tan ibaretti. Bunlara "kök, ruh", "töz, oguş" veya "kut" gibi isimler veriliyordu. Yeryüzündeki canlı ve cansız varlıkların tamamı bu beş unsurdan birine mensup addediliyordu. Türk kozmolojisini gösteren ve kuvvetle muhtemelen her biri değişik efsanelere sahip pusulalarda, yönler dört büyük yıldız grubuna göre sınıflandırılıyordu: Doğu:  Gök Ejder "Kök-luu" denilen yıldız grubu ve Ağaç Yıldızı "Igaç Yulduz" ile "Karakuş" denilen Müşteri Yıldızı ve Kuş Yıldızları, Doğu yönünü temsil ediyorlar ve Ağaç unsuru ile ilişkilendiriliyorlardı. Doğu önceleri yeşil sonra mavi daha sonraları sarı renk ile sembolize ediliyordu. Güney:  Kızıl Saksağan "Kızıl Sakızgan" denilen yıldız grubu ve Ateş Yıldızı "Oot Yultuz" denen Merih Yıldızı ve Sin Yıldızları, Güney yönünü temsil ediyorlar ve Ateş unsuru ile irtibatlandırılıyorlardı. Güney kırmızı renk ile sembolize ediliyordu. Batı:  Ak Pars "Ak Bars" denen yıldız grubu ile "Erklig" denilen Zühre Yıldızı ile Kara Alp Yıldızları, Batı yönünü temsil ediyorlar ve Maden unsuru ile ilişkilendiriliyorlardı. Batı ak (beyaz) renk ile sembolize ediliyordu. Kuzey:  Kara Yılan yıldız grubu ise Kuzey yönünü temsil ediyor ve Su unsuru ile ilişkili kabul ediliyordu. Kuzey kara renk ile sembolize ediliyordu. Merkez:  Bu dört yönü gösteren yıldız grupları ve irtibatlandıkları unsurlardan başka beşinci unsur olan "Toprak" unsuru merkez olarak kabul ediliyor ve Sarı Bayraklı "Sarig orunlug" ve "Sekentir" de denilen Zuhal Yıldızı'yla ilişkilendiriliyordu. Merkez veya toprak sarı renk ile sembolize ediliyordu. Gök Tanrı dünya görüşü döneminde ölümden sonra hayat inancının varlığını, gömülen kişilerin kişisel eşyasının da mezarlara konmasından bilmekteyiz. Bütün yıldızların Gök Tanrı'nın mekânı kabul edilen Kutup Yıldızı'nın etrafında döndüğü ve bu yıldızların bir "Gök Çarkı" tarafından taşındığına inanılmaktaydı. Tarihsel dönemlerde "Umay Ana" veya kısaca "Umay" olarak rast geldiğimiz bu dişi ilah, Türk mitolojisinde anaerkil dönemin en önemli tanrıçasıdır. Kadın egemenliğinden erkek egemenliğine geçiş sürecinde meydana gelen değişimlerse; genel olarak orman kültü zamanla eski önemini kaybetmiş, "orman tanrıları" "kötü ruh"lara dönüşmüştür. Anaerkil toplumda birincil konumda bulunan "Umay", "Gök Tanrı" karşısında ikincil konuma düşerken; anaerkilliğin güç kaynaklarından olan "ateş"in işe koşulup türetildiği metalürjik demir ve benzeri madenlerin işlenmesiyle, erkek egemenliğini pekiştiren "demir" ve "demirci" kültleri ortaya çıkmıştır. Türk kültürünün en erken dönemlerinde, Eski Taş ve Cilalı Taş devirlerinde kadın egemenliğini devam ettiren ve hatta "ateş-ocak" kültüyle pekiştiren yalın "ateş" teknolojisidir. Buna karşılık daha sonraki dönemlerde bir anlamda ateşin de katışık ve karışık olduğu "demire" bağlı kutsamanınsa erkek etkinliği olarak ortaya çıktığı görülür. Avcı-Çobanlar Döneminde Türk Mitolojisi Cilalı Taş Devri'nin sonlarına doğru başlayan hayvan evcilleştirmeleri ve hayvanların yününden, sütünden, etinden ve kemiğinden yararlanma yollarını öğrenip çeşitli teknikler geliştirmesi uzun bir zaman diliminde gelişmiş olmalıdır. Vahşi hayvanlara karşı kazanılan bir başka kalıcı zafer de "demirci"nin şahsında kutsanmış erkeklerin de "kam" olabilme hakkını elde etmesidir. Erkeklerin kam olmaya başlamalarıyla birlikte daha önceki "Ayı Ata" ve "Kuş Ata" cübbelerinin yanı sıra "Geyik Ata" cübbeleri ve buna bağlı kültün oluştuğunu düşünüyoruz. Avcıların kuşlar ve köpekle başlayan evcilleştirmeleri, Türk mitolojisinde ve komşu Moğol mitolojisinde oldukça geniş ve etkili kuş ve köpek kültlerinin oluşmasına neden olmuştur. Köpeği takip eden evcilleştirmeler içinde yer alan keçi, koyun, ren geyiği ve sığır gibi hayvanların ve nihayet atın evcilleştirilmesiyle yeni oluşum neredeyse tamamlanır ve ormandan bozkıra yönelinir. Bu dönemde önce yeraltında inşa edilen evler ortaya çıkar ve daha sonraki dönemlerde toprak üstüne yapılan, topraktan ve ağaç kütüklerinden yapılan, hayvan besleme nedeniyle genişliği 200 m² kadar olabilen evler takip eder. Toplulukların nüfusları da yaklaşık on kat artarak 150-200 kişiye ulaşır. Bozkırın uçsuz bucaksız otlakları pek çok araştırmacının da ittifak ettiği gibi dünyanın hayvancılık yapmak için en ideal bölgesidir. Sürüsünün peşinde göçebilen mükemmel "üy" (ev) veya "çadır" (yurt) biçimindeki göçer evlerden müteşekkil göçen şehir hatta devlet, bozkır tipi devletle birlikte; Hunlar başta olmak üzere Türkler tarih sahnesine çıkacakları süreci bu sosyokültürel ve ekonomik şartlar altında başlatmışlardır. Toplayıcı-avcılıktan hayvancılığa geçen avcı-çobanların toplumsal yapısı içinde artık bir yanda zor avcılık maceraları diğer yandan beslenme ve döllenme kaynaklarında artan düzenliliğin getirdiği nüfus artışının yanı sıra yeterli otlak için bozkıra yönelen ailelerin kandaş soy esasından daha da genişleyen bir biçimde soy/sülale birlikleri şeklinde örgütlenen boy esasına göre yeniden düzenlenmiştir. Bu da beraberinde "kut bulma"yla, kutsanan "kutsal kağan"ları ortaya çıkarmış ve kağanlar şamanik yöntemlerle doğrudan iletişime geçtikleri gökteki "Gök Tanrı"nın yeryüzündeki temsilcileri olarak kabul edilip algılanmaya başlamışlardır. Bitki merkezli ve "Toprak Ana" anlayışına sahip "ağaçları kutsayan" ve hatta "Ağaç Ana"ları olan anaerkil yapının yanında daha önce işaret edildiği gibi hayvan merkezli "Hayvan Ata" kültlerinin ortaya çıkışı da "kuş, ayı" ve "geyik" başta olmak üzere yine bu dönemin ürünleridir. Kültleşen ve "tabu"laşan ormanın en güçlü ve yırtıcı hayvanı "ayı"nın yerini "bozkurt" alır. "Kağanlık" erken dönemlerinde anaerkil yapının henüz tamamen gücünü ve önemini yitirmediği bir döneminde ana soyunu sıradan bir kadına bağlamak yerine olağanüstü ve kozmik bir biçimde yeni toteme "bozkurt"a bağlayarak izah edilmek zorundaydı. Bu zorlamalar ve ihtiyaçlar da beraberinde, "Bozkurt Ana" yahut yaygın olarak bilinen adıyla "Asena/Aşina Hanedanı"nı getirmiştir. Bu "kurtarıcı" yahut "doğuran" dişi bozkurt-ana mitlerinin oluşması Türklerin bir kısmının ormandan bozkıra çıkıp ilk devletlerini kurmalarıyla ilişkilidir. Türk dünya görüşünün veya geleneksel anonim halk felsefesinin indirgenebileceği en temel kavram olan "hareket"in kaynağını attan almıştır ve bu nedenle de olağanüstü kökene sahip "at miti" oluşmuştur. Türk mitolojisindeki olağanüstü özelliklere sahip at miti, ataları gö l, deniz gibi suların derinliklerinde yaşayan mitolojik bir aygırdır. Bu aygırla çiftleşen kısrakların tayları gerektiği gibi bakılıp yetiştirilirse, "kanatlı at" yani "tulpar at" olurlar. En ünlü örneğini Köroğlu'nun Kırat'ında gördüğümüz mitolojik "tulpar at" tipi, hemen hemen Türk dünyasındaki bütün epik destan kahramanlarının atı olarak karşımıza çıkar. Göçer evli terimiyle ifade edilen barınak biçimi olan çadır etrafında dünyayı algılayışın biçimi de değişir, Türkler birçok başka halklar gibi gök kubbeyi bir çadır (yurt) gibi tasarlar. Samanyolu çadırın dikiş yeri, yıldızlar da ışık gelsin diye açılmış deliklerdir. Göğün ortasında bu büyük çadırı bir orta direk gibi tutan Kutup Yıldızı parlar. Daha önce de işaret edildiği gibi, Türk mitolojisinde Kutup Yıldızı bir direk veya kazık olarak tasarlanır ve bazı bölgelerde "Demirkazık" bazılarındaysa "Altınkazık" olarak adlandırılır. Türk Mitolojisinin Orta Asya Kökenleri ve Türk Yaratılış Mitleri

  • Türk Edebiyatının Mitolojik Kaynakları: Mit, Mitoloji ve Edebiyat İlişkisi

    Mit Nedir? "Mit" (Myth) kelimesinin kökeni, Yunancada "anlatı" veya "hikâye" anlamına gelen "mythos"tur. Mit terimi; "basit", "hayalî" hatta "uydurma" ve "yalan" anlamına gelen bir içerikten, "son derece doğru" ve "kutsal bir öykü"ye kadar çok geniş bir alanı içermektedir. Mitler çoğu zaman bir yaratılışın öyküsüdür. Bir şeyin nasıl yaratıldığını veya nasıl var olmaya başladığını anlatırlar. Mitlerin Kahramanları Mitlerdeki kahramanlar veya kişiler; olağanüstü özelliklere sahip tanrı, tanrıça, yarı tanrı gibi tanrısal varlıklardır. Bu bağlamda mitler; kutsal ya da olağanüstü olan güç veya güçlerin dünyaya çeşitli zamanlarda yaptıkları heyecan verici, değişip dönüştürücü ve yaratıcı akınlarının tasvir edildiği öykülerdir. Mitlerin temel karakterleri veya kahramanı insanoğlu değildir. Ancak mitleri gerçekleştiren tanrısal, olağanüstü karakter veya kahraman, insan tavır ve davranışları sergiler. Mitlerin, yaşadıkları kültürlerde "gerçek hikâye" olduğuna inanılır. Bu tür toplumlarda mitler şu özellikleri gösterirler: a)  Mit, tanrısal ve olağanüstü varlıkların eylemlerinin öyküsüdür. b)  Mitlerde anlatılan bu öykü, kesinlikle "gerçek" ve "kutsal" olarak kabul edilir. c)  Mit, her zaman için bir "yaratılış" ve "köken" ile ilgilidir. d)  Onlara gerçek ve kutsal olarak inananlar tarafından model olarak alınırlar. e)  İnsan, miti bilmekle nesnelerin "köken"ini bildiğine inanır. f)  Mitlerin anlattıklarını kanıtladığına inanılan ritüeller uygulanır. Mitlerde Zaman ve Mekân Kavramı Mitlerde Zaman: Mitlerdeki zaman anlayışına göre geçmiş, şu ana taşınabilecek bir "şimdi"dir; asla geri getirilemeyecek bir zaman olarak düşünülmez. Mitlerde bu anlamda geçmiş, gelecek ve şimdi arasında bir eş süremlilik görülür. Mitlerdeki zaman "köken"le ilgili olduğu için de kutsaldır. Mitsel ritüeller, başlangıçtan beri öyle yapıldığı gerekçesiyle bir örnek üzerine kalıplaşmış bir biçimde tekrarlanırlar. Törene katılanların büyük bir çoğunluğu, bu bir örnek üzerine kalıplaşmayı titizlikle muhafaza etmeye çalışır. Mitlerde başlangıç ve yaşanan an (şimdi) birleştirilir. Birbirine eş ve paralel hâle gelen bu iki zamanın örtüşmesine de "eş süremli zaman" denilir. Mitlerde Mekân: Mitlerde mekân kavramı ikiye ayrılır. Bunlardan birincisi "kutsal olanla ilişkili ve bu nedenle kutsal kabul edilen" mekânlardır. İkincisi ise kutsalla ilişkisi olmayan, sıradan ve anlamsız olan mekânlardır. Mekânı, kutsallıkla ilişkili olarak merkezî bir yapı içinde algılamaya "merkez simgeciliği" adı verilir. Mitlerin İçeriği ve Tasnifi Mitler içeriklerine göre pek çok çeşitlilik göstermektedir. Fakat onları birbirine bağlayan bağ, genellikle mitlerin zamanın ilk başlangıcındaki kararlı ve belirli yaratılış olaylarıyla ilgili bilgi içermesidir. Konularına göre mitler iki temel gruba ve alt gruplara ayrılırlar: 1. Köken ve Yaratılış Mitleri Etiyolojik Mitler:  Mitolojik zamanı aşamamış ve yaşam tarzı olarak ilkel topluluklarda çok yaygın olarak görülen mitlerdir. Teogoni Mitleri:  Tanrıların ve tanrısal varlıkların kökenini ve nereden geldiklerini konu edinen mitlerdir. Kozmogoni Mitleri:  Evrenin, dünyanın ve özellikle de gök ve gök cisimlerinin nasıl oluştuğunu konu edinen mitlerdir. Takvim Mitleri:  Zamanın ölçülmesi bağlamındaki düşünceleri sembolik bir biçimde anlatan öyküler, takvim mitleri olarak adlandırılır. Totem Mitleri:  Bir topluluğun yaratılışı ve kökenini bir bitki, bir hayvan gibi canlı veya dağ gibi bir cansız nesneye bağlayarak izah eden mitlere de totem mitleri denilir. Kahramanlık Mitleri:  Bir misyon ile kendilerini toplumlarına adayarak onları çeşitli felaketlerden kurtaran veya toplumlarındaki çeşitli kültürel kurumları kuran, idealize edilen insan kahramanlardan bahseden mitler. 2. Eskatoloji Mitleri İnsan ve dünyanın geleceğini veya sonunu konu edinen mitlerdir. Mitlerin Şekli ve İşlevi Mit, şeklî açıdan kutsal kaynaklar hakkında bilinenlerin sözlü hikâyesini sunan bir anlatıdır. Mitler; masal, epik destan ve halk hikâyesi gibi göreceli olarak daha sabit özelliklere sahip anlatılara nazaran çok daha değişken ve akışkan özelliklere sahiptirler. Mitler insan davranışları için örnek modeller olarak işlev görmektedir. Mitlerin temelinde tanrıların ve kültürel kahramanların yaratıcı, biçimlendirici etkinlikleri yatar. Mitler sadece dünyanın, insanın, bitkilerin, hayvanların yaratılışını veya kökenini değil; aynı zamanda âdetlerin, kurumların, törenlerin de kökenini veya yaratılışını konu edinirler. Mitin işlevi; dünyaya, insanın varlığına ve davranışlarına bir anlam verecek olan modeller koyup bunları açıklamaktır. Mitlerin İcra Bağlamı Mitin icra bağlamı normal durumlarda bir ritüel, kullanımı onaylanmış bir davranış biçimidir. Mit, kutsal bir davranış şekli için meşruiyet sağlamaktadır. Ritüel, zamanın başlangıcındaki yaratıcı olayları hayata döndürmekte ve onların o anda hemen tekrarlanmasını sağlamaktadır. Mit anlatımında uyulması gereken diğer kuralların başında, günlük konuşmaların alelade sözcüklerinden kaçınmak ve onun geleneksel anlatım biçimi olan şiirli bir dil kullanmak gelir. Mitoloji Nedir? Mitoloji (Mythology) sözcüğü eski Yunanca "mythos" ve "logos" sözcüklerinin birleştirilmesiyle oluşturulmuştur. Tarihçi Heredot miti "tarih değeri olmayan, güvenilmez söz" olarak tanımlamaktaydı. Antik Çağ'da ve modern çağda mitoloji anlayışı farklılıklar gösterir. 19. yüzyıla kadar mit dendiğinde neredeyse tamamen "Yunan Mitleri" anlaşılırken, bu yüzyıldan itibaren hemen hemen bütün milletlerin mitolojisi olduğu gerçeği ortaya çıkar. 20. yüzyılda sosyal bilimlerin alan araştırmalarıyla elde edilen bilgiler ışığında yenilenen mit kavramı, mitleri anlamaya yönelik yeni kuramsal bakış açılarının (psikolojik, sosyolojik, yapısalcı vb.) ortaya çıkmasına neden olmuştur. Mitoloji ve Edebiyat İlişkisi Mitlerin yaşaması veya "yaşayan mit" demek, onlara inanan insanların tüm davranış ve etkinliklerini onlara göre temellendirmesi demektir. Eğer insanlar mitlere inanmıyorlarsa artık bu mitler "ölü mitlerdir". Ölü mitlerin anlatılması ve kuşaktan kuşağa eğlenmek hatta bilgilenmek gibi inanma ve ona göre yaşama dışındaki amaçlarla aktarılmasıysa edebiyattır. Sözlü Edebiyat - Mit İlişkisi: Mitler kutsaldır; anlatımlarında anlatının doğru, eksiksiz ve ciddiyet içinde anlatılması beklenilir. Fabllar, hayvan masalları gibi hayvanlardan söz eden anlatılar dikkat çekicidir; büyük bir ihtimalle bu tür hayvanlardan söz eden anlatılar başlangıçta birer mittiler. Yazılı Edebiyat - Mit İlişkisi: Yazılı edebiyat ile mitlerin ilişkisi bir bakıma yazı tekniğinin tarihi kadar eskidir. Sümerlerin "Gılgamış" adlı mitolojik destanının yazıya geçirilmesi buna tipik bir örnek olarak verilebilir. Rönesans ile birlikte Avrupa'da mitlere yönelik yeniden ilgilenmenin başlaması, mitlerle yazılı edebiyat ilişkisinin yeni bir dönemidir. Ovidius, Boccaccio, Dante, John Milton, Shakespeare gibi edebiyatçılarda bu etki net gözükür. Mitler; oyun yazarları, şairler ve ressamlar için sürekli bir esin kaynağı olmuştur. Türk Edebiyatının Mitolojik Kaynakları: Mit, Mitoloji ve Edebiyat İlişkisi

  • Cumhuriyet Dönemi Türk Şiiri: Cumhuriyet Sonrası Halk Şiirinin Genel Özellikleri ve Temsilcileri

    Genel Özellikleri Sanatçılar, usta-çırak ilişkisi içinde yetişmeye devam etmişler ve saz eşliğinde şiir söyleme geleneğini -birkaç sanatçı dışında- sürdürmüşlerdir. Sanatçılar, geleneksel konuların yanında güncel konuları da şiirlerinde ele almışlardır. Şiirlerde divan şiiri geleneğinin, Arapça ve Farsçanın etkisinin azalmasıyla sade, anlaşılır bir dil kullanılmıştır. Şairler, saz eşliğinde şiir söylemeyi, hece ölçüsünü ve dörtlük nazım birimini kullanmayı devam ettirmişlerdir. Şairler, son dörtlükte mahlas kullanma geleneğine bağlı kalmışlardır. Cumhuriyet Dönemi halk şairleri diğer dönemlerin halk şairlerinden farklı olarak şiirlerinde başlık kullanmışlardır. Seyahat imkânlarının ve iletişimin gelişmiş olması âşıkların yurt içi ve yurt dışında tanınmalarını kolaylaştırmıştır. Konya ve Sivas'ta düzenlenen Âşıklar Bayramı ile âşıklık geleneğine ilginin artırılması amaçlanmıştır. Dönemin önemli halk şairleri; Âşık Veysel Şatıroğlu, Âşık Feymani, Abdurrahim Karakoç, Ali İzzet Özkan, Sefil Selimi, Âşık Daimi, Murat Çobanoğlu, Şeref Taşlıova, Âşık Mahzuni Şerif, Neşet Ertaş'tır. Temsilcileri ve Eserleri Âşık Veysel Şatıroğlu (1894-1971) 20. yüzyılın en ünlü halk ozanıdır. Yedi yaşlarında iken çiçek hastalığından dolayı sağ gözünü daha sonra da bir kaza ile sol gözünü kaybetmiştir. Ahmet Kutsi Tecer'in Sivas'ta düzenlediği Âşıklar Bayramı ile tanınmıştır. Şiirlerini hece ölçüsü ve içten, sade, yalın bir dille söylemiştir. Toprak sevgisi, Atatürk, cumhuriyet, yaşama sevinci, kardeşlik duygusu vb. temalar üzerine şiirler söylemiştir. Bütün şiirleri Ümit Yaşar Oğuzcan tarafından derlenerek "Dostlar Beni Hatırlasın" adıyla yayımlanmıştır. Âşık Feymani (1942-...) Asıl adı Osman Taşkaya olan Feymani, Osmaniye'nin Kadirli ilçesine bağlı Azaplı köyünde doğmuştur. Bölgede Karacaoğlan geleneğinin yaygınlığı, ailesinde âşıkların olması onun da bu geleneğe ilgisini arttırmıştır. Doğal, akıcı ve içten bir söyleyişe sahip olan Feymani; şiirlerini atasözleri, deyimler, alkış ve kargışlar vb. yerel ve özgün halk söyleyişleriyle zenginleştirmiştir. Şiirlerinde aşkın yanı sıra gurbet, ayrılık, kaderden ve felekten yakınma, vatan, kahramanlık gibi temaları ele almıştır. Abdurrahim Karakoç (1932-2012) Cumhuriyet Dönemi'nde Millî Edebiyat anlayışını esas alan şairler arasında olan sanatçı önce milli söylemi benimsemiş, sonra İslami anlayışa yönelmiştir. Hece ölçüsünü ustalıkla kullandığı şiirlerinde milli-İslami, halkçı söyleyişte bir derinlik yakalamıştır. Şiirlerinde doğallığı ön planda tutan şair, şiiri davasının tercümanı olarak kullanmayı yeğlemiştir. Toplumsal ve siyasal eleştiri içeren taşlama türü şiirleriyle tanınmıştır. En ünlü şiirleri "Mihriban", "Unutursun Mihriban'ım", "Dosta Doğru", "Tohtur Beg", "Hakim Beg"dir. Şiirleri:  Hasan'a Mektuplar, El Kulakta, Dosta Doğru, Kan Yazısı, Suları Islatamadım. Âşık Ali İzzet Özkan (1902-1981) Sivas'ın Şarkışla ilçesinin Höyük köyünde doğmuştur. Aşık Sabri'den saz dersleri almak dışında düzenli bir eğitimi olmamış ancak âşıklık geleneğinin köylerinde ve çevresinde yaygın olması onun gelişmesinde önemli olmuştur. Şiirlerini hece ölçüsüyle kaleme alan âşık, şiirlerinde toplumsal ve siyasi meseleler ile aşk temasını ele alır. "Mühür Gözlüm", "Şu Sazıma Bir Düzen Ver", "Güzele Bakması Çok Sevap Derler" gibi birçok şiiri ses sanatçıları tarafından seslendirilmiş ve geniş kitlelere ulaşmıştır. Şiirleri:  Türk'ün Sazından, Âşık Ali İzzet Ağlıyor, Kitap Küçük Dert Büyük, Teller de Muradın Alsın, Mühür Gözlüm. Sefil Selimi (1933-2003) Sivas yöresinde, lebdeğmez şiir söyleyen ve karşılaşma yapan nadir âşıklardandır. Konya Âşıklar Bayramı'na ve Türkiye'nin çeşitli şehirlerinde düzenlenen birçok etkinliğe katılmış ve birincilikler elde etmiştir. Şiirleri:  Yâr Badesi, Çoban Narı, Yalın Kat. Âşık Daimi (1932-1983) Asıl adı İsmail Aydın olan âşık aslen Erzincanlıdır, dedelerinin saz şairi olması nedeniyle küçük yaşta âşıklık geleneğini öğrenmiştir. Şiirlerinde insan sevgisi, hoşgörü, saygı, birlik ve beraberlik temaları ile insan ögesini ön planda tutmuştur. Şiirleri:  Ne Ağlarsın, Seherde Bir Bağa Girdim, Bir Seher Vaktinde. Âşık Murat Çobanoğlu (1940-2005) Çobanoğlu mahlasını kullanan âşık, Kars'ın Kaleiçi mahallesinde doğmuştur. Artvin, Konya, Kars, Muş, Erzurum gibi yurdun değişik yerlerinde düzenlenen etkinliklerdeki başarıları ile dikkatleri çekmiştir. Özellikle atışma alanındaki başarısı, saza olan hakimiyeti ve kendine özgü söyleyiş tarzı ile güçlü şiirler söylemiştir. Şiirlerinde didaktik özellikler ve ulusal duygular ağır basan şair, Kars'ta Âşıklar Kahvesi açmıştır. "Kiziroğlu Mustafa Bey" türküsü ile ünlüdür. Şeref Taşlıova (1938-2014) Kars'ın Çıldır ilçesine bağlı Gülyüzü (Pekreşen) köyünde doğmuştur. Usta-çırak ilişkisi ile yetişen sanatçı, çıraklığını Âşık Kasım'ın yanında yapmış; bu dönemde başka sanatçılardan da istifade etmiştir. TRT Kars Radyosunda uzun yıllar halk şiiri üzerine programlar hazırlamış, farklı dönemlerde üç defa yılın sanatçısı ödülünü almıştır. TRT'nin düzenlemiş olduğu "Atatürk" konulu şiir yarışmasında, güzelleme dalında "Biri Anadolu Biri Atatürk" isimli şiiriyle Türkiye birincisi olmuştur. UNESCO tarafından âşıklık geleneğine katkılarından dolayı yaşayan insan hazinesi seçilmiştir. "Gönül Bahçesi" adlı şiir kitabı Kültür Bakanlığı tarafından yayımlanmıştır. Âşık Mahzuni Şerif (1940-2002) Kahramanmaraş'ın Afşin ilçesinin Berçenek köyünde dünyaya gelmiş, 1961 yılında ilk plağı ile müzik piyasasında adını duyurmuştur. Halk Ozanları Fedarasyonu tarafından dünyanın en büyük üç ozanından biri olarak gösterilmiştir. Türk halk müziği sanatçıları tarafından söz ve besteleri sıkça kullanılmıştır. "Dom Dom Kurşunu", "Çeşmi Siyahım", "Yedin Beni", "Gül Yüzlüm", "Merdo", "Dostum Dostum", "Yalan Dünya" gibi eserleriyle tanınmıştır. Neşet Ertaş (1938-2012) Kırşehir'e bağlı Çiçekdağı ilçesinin Kırtıllar köyünde dünyaya gelmiştir. Anadolu abdal aşiretlerinin Orta Anadolu koluna mensup olan sanatçı, yaşamın müzikle sürdürüldüğü abdal geleneğinin edebiyatımızdaki en önemli temsilcisidir. Babasının kendisine ilham kaynağı olduğunu dile getirmiştir. Eserlerinde "Garip" mahlasını kullanan ve "Bozkırın Tezenesi" olarak ünlenen Neşet Ertaş, çoğunlukla gurbette diyardan diyara dolaşarak yaşamını geçirmiştir. Eserlerinde Anadolu insanının acı ve kederini dile getirdiğini ifade eden Ertaş'a, İstanbul Teknik Üniversitesi Devlet Konservatuvarı tarafından 2011'de fahri doktora ünvanı verilmiştir. "Gönül Dağı", "Zahidem", "Neredesin Sen", "Kendim Ettim Kendim Buldum" en bilinen eserlerindendir. Cumhuriyet Dönemi Türk Şiiri: Cumhuriyet Sonrası Halk Şiirinin Genel Özellikleri ve Temsilcileri

bottom of page