Arama Sonuçları
Boş arama ile 857 sonuç bulundu
- Edebi Motiflerin Mitolojik Kökenleri: Divan Şiiri ve Mitoloji İlişkisi
Sanat eserinin temelini oluşturan ve onu diğer eserlerden ayıran temel unsurlardan biri "konu"dur. Edebî eserlerde yer alan bazı unsurların mitolojiyle sıkı bir ilgisi vardır. Bunlar daha çok divan şiirinde yer alan efsanevî unsurlar ve bu şiirde motif, imaj, mazmun vs. hâlinde kendisine yer bulan mitik ögelerdir. Divan Şiirinde Mitolojinin Kullanım Alanları Divan şiiri mitolojisinin temelinde İran edebiyatı mitolojisi yatmaktadır. Şairler mitolojik figürleri şu bağlamlarda kullanmışlardır: Övgü ve Yüceltme: Padişahlar ve devlet adamları övülürken, sahip oldukları olumlu özellikler mitolojik kahramanların (Cemşid, Dârâ, İskender vb.) sıfatlarıyla ilişkilendirilerek yüceltilirdi. Karşılaştırma ve Üstün Tutma: Övülen kişinin gücünü ve ihtişamını vurgulamak için efsanevi krallar ve kahramanlar, onun yanında aciz gösterilerek bir karşılaştırma unsuru olarak kullanılırdı. Dünyanın Fâniliği: Dünya hayatının geçiciliğini, servet ve saltanatın kalıcı olmadığını anlatmak için, bir zamanlar dünyaya hükmeden ancak sonunda toprak olan büyük hükümdarların akıbetleri hatırlatılırdı. Müstağnilik İfadesi: Şairler, kendi sanatsal güçlerine ve manevi zenginliklerine olan güvenlerini ifade etmek için, mitolojik kralların maddi zenginliklerine ve tahtlarına tenezzül etmediklerini vurgularlardı. Aşk Savaşçısı: Kimi zaman âşık, aşk meydanında karşılaştığı zorluklarla mücadele eden bir savaşçı olarak mitolojik kahramanlara benzetilirdi. Tabiat Tasvirleri: Bahar mevsiminin gelişi, doğanın canlanışı gibi tabiat olayları tasvir edilirken, bu güzellikler efsanevi hükümdarların saltanatlarıyla kıyaslanarak anlatılırdı. Edebi Motiflerin Mitolojik Kökenleri Divan şiirinin arka planını oluşturan kültürel zemin, sadece İran mitolojisiyle sınırlı değildir. Büyük İskender'in fetihleriyle birlikte Doğu ve Batı kültürlerinin kaynaşmasıyla ortaya çıkan Hellenistik kültür, edebiyatımıza da yansımıştır. Bu etkileşim, birçok edebi motifin kökenini oluşturur. 1. Leyla ve İştar Bağlantısı: Klasik İslam edebiyatındaki "Leyla" figürü; Mezopotamya mitolojisindeki aşk ve savaş tanrıçası İştar, Yunan mitolojisindeki Afrodit ve Roma mitolojisindeki Venüs'ün bir uzantısı olarak görülebilir. Kaplan Motifi: İştar'ın sembollerinden biri olan ve geceyi temsil eden kaplan (peleng), edebiyatımızda da yer bulur. Kaplan derisi, nefsin arzularına karşı duran, dünyevi olandan uzaklaşarak ilahi olana yönelen insanın iradesini simgeler. Şairler, aşk acısıyla kendinden geçen âşığı, kaplan derisi üzerindeki beneklere benzetirler. Venüs (Zühre) Yıldızı: Mitolojide Afrodit ile özdeşleşen Venüs, İslam mitolojisinde de "Zühre" yıldızı olarak karşımıza çıkar. Hârut ile Mârut meleklerini kandırarak göğe yükselmeyi başaran güzel bir kadın olarak anlatılır ve divan şiirinde parlaklığı, güzelliği ve musikiyi temsil eder. Tehlikeli Aşk ve Sevgili: İştar, âşıklarını tutkuyla kendine bağlayan ancak sonunda onları felakete sürükleyen bir figürdür. Leyla ve Mecnun hikâyesindeki Leyla da doğrudan zalim olmasa da Mecnun'un aklını yitirmesine sebep olan, aşkıyla onu tüketen bir "imkansız sevgili"dir. Divan şiirindeki sevgili de bakışlarıyla âşığını yaralayan, ona acı çektiren, ulaşılmaz ve acımasız bir "sultan" olarak tasvir edilir ki bu yönüyle mitolojik aşk tanrıçalarıyla benzerlik gösterir. 2. Zülf (Saç), Yılan ve Ömür İlişkisi: Mitolojilerde sıkça karşılaşılan "yılan" sembolü, divan şiirinde sevgilinin saçı (zülf) ile ilişkilendirilmiştir. Hayat ve Ölümsüzlük Sembolü: Tanrıça İştar'ın elinde, hayatın devamlılığını ve yenilenmesini simgeleyen bir yılan tuttuğu tasvir edilir. Gılgamış destanında da yılan, ölümsüzlük otunu yiyerek deri değiştiren ve böylece sonsuz yaşamı bulan varlıktır. Saç ve Ömür Benzetmesi: Divan şiirinde saç, uzunluğu ve siyahlığı nedeniyle ömürle, kıvrımlı yapısı ve tehlikeli güzelliği nedeniyle de yılanla özdeşleştirilir. Sevgilinin saçı, âşığın ömrünü bağladığı bir yılan gibidir. Hazine Bekçisi Yılan: Mitolojilerde yılanlar, gizli hazinelerin bekçisi olarak bilinir. Divan şiirinde de sevgilinin yüzü paha biçilmez bir hazineye, onu çevreleyen saçları ise bu hazineyi koruyan yılandan bekçilere benzetilir. Ka'be ve Yılan Motifi: Divan şiirinin en çarpıcı mazmunlarından biri, sevgilinin yüzünü Ka'be'ye, saçlarını ise onu çevreleyen bir ejderhaya/yılana benzetmektir. Bu imajın kökeni, İslam öncesi dönemde Ka'be duvarında bulunan ve daha sonra kaldırılan, güneşe tapan kavimlerden kalma büyük bir yılan rölyefine dayandırılır. Edebi Motiflerin Mitolojik Kökenleri: Divan Şiiri ve Mitoloji İlişkisi
- Eski Türk Edebiyatında (Divan Şiirinde) Mitolojik ve Efsanevi Kişiler Sözlüğü
Eski Türk edebiyatı, özellikle de Divan şiiri, beslendiği kaynakların zenginliğiyle dikkat çeker. Bu kaynakların başında İslam kültürü ve İran mitolojisi (özellikle Şehname) gelir. Şairler, anlatmak istediklerini daha güçlü, sanatlı ve derinlikli ifade edebilmek için bu mitolojik ve efsanevi kahramanlara sıkça başvurmuşlardır. Kimi zaman bir padişahın gücünü Rüstem'e benzetmişler, kimi zaman sevgilinin dudağını Hızır'ın hayat suyuna denk tutmuşlardır. Aşağıda, klasik edebiyatımızda sıkça karşılaştığımız bu önemli figürlerin ve kavramların kısa bir sözlüğünü bulacaksınız. Mitolojik ve Efsanevi Kişiler / Kavramlar Âb-ı Hayât (Âb-ı Câvidân, Âb-ı Zindegî): Hayat suyu, ölümsüzlük suyu. İçen kişiye ebedî hayat sağladığına inanılır. Hızır ve İlyas peygamberlerin bu sudan içerek ölümsüzlüğe kavuştukları rivayet edilir. Divan şiirinde genellikle sevgilinin dudağı, âb-ı hayât olarak nitelendirilir; çünkü âşığa can verir. Afrâsiyâb (Alper Tunga): Şehname'de İranlıların baş düşmanı olan Turan (Türk) hükümdarıdır. Çok güçlü, savaşçı ve zalim bir karakter olarak çizilir. Türk kültüründeki karşılığının Alper Tunga olduğu kabul edilir. Divan şiirinde genellikle gücü ve savaşçılığı ile anılır, bazen de dünya malının geçiciliğini vurgulamak için "Afrâsiyâb'a bile kalmayan dünya" şeklinde kullanılır. Anka (Zümrüdüanka, Simurg): Kâf Dağı'nda yaşadığına inanılan, insan yüzlü, otuz kuşun özelliğini kendinde barındıran efsanevi kuş. Rengarenk tüyleri vardır, uçtuğunda hava kararır. Kendi kendini yakıp küllerinden yeniden doğduğuna inanılır. Tasavvufta Hakk'ı veya kâmil insanı (mürşid-i kâmil) sembolize eder. Ulaşılması imkânsız, yüce bir varlık olarak şiirlerde yer alır. Asaf: Hz. Süleyman'ın veziri olan Âsaf bin Berhiyâ'dır. Akıllı, tedbirli ve işinin ehli vezirlerin sembolüdür. Şiirlerde, dönemin sadrazamlarını övmek için "çağın Asaf'ı" (Âsaf-ı devrân) gibi tamlamalarla kullanılır. Behmen: İran mitolojisinde İsfendiyar'ın oğlu, Erdeşir'in babası olan ünlü bir hükümdardır. Şehname kahramanlarındandır. Adı "iyi düşünceli" anlamına gelir. Şiirlerde adaleti ve gücü temsil eden tarihî/mitolojik bir figür olarak geçer. Cem (Cemşîd): İran mitolojisinin en parlak ve en büyük hükümdarlarından biridir. Şarabı bulan kişi olduğuna inanılır. Meşhur kadehi "Câm-ı Cem" (Cem'in kadehi) içine bakıldığında dünyadaki her şeyi gösteren sihirli bir kadehtir. Şatafatlı yaşamı, gücü ve sonunda kibirlenip tanrılık iddia etmesi yüzünden Dahhâk tarafından öldürülmesiyle ünlüdür. Divan şiirinde genellikle şarap, eğlence meclisleri ve iktidarın geçiciliği bağlamında anılır. Dâra (Dârius): Ünlü İran hükümdarıdır. Büyük İskender (İskender-i Zülkarneyn) ile yaptığı savaşlarla tanınır. Sonunda İskender'e yenilmiştir. Şiirlerde büyük orduları, zenginliği ve ihtişamlı saltanatıyla anılır; ancak bu ihtişamın bile kalıcı olmadığı vurgulanır. Feridûn: İran mitolojisinde, zalim hükümdar Dahhâk'ı demirci Kâve'nin yardımıyla yenerek tahta geçen adil ve kahraman hükümdardır. Adaletin sembolüdür. Şiirlerde padişahların adaletini övmek için bir kıyas unsuru olarak kullanılır. Hızır: İslam inancına göre âb-ı hayâtı içip ölümsüzlüğe kavuşmuş, karada darda kalanların yardımına koşan bir peygamber veya velidir (Denizlerde İlyas yardım eder). "Hızır gibi yetişmek" deyimi buradan gelir. Şiirlerde sevgilinin âşığa yardım etmesi, can veren dudağı veya yeşilliklerin canlanması (bahar) bağlamında sıkça anılır. Ayağını bastığı yerin yeşerdiğine inanılır (Hızır / Yeşil bağlantısı). Hümâ (Devlet Kuşu): Efsanevi bir kuştur. Cennet kuşu olarak da bilinir. Gölgesi kimin başına düşerse o kişinin padişah olacağına inanılır. Bu nedenle "devlet kuşu" olarak adlandırılır ve talih, ikbal sembolüdür. Yere konmadığına, hep yükseklerde uçtuğuna ve kemikle beslendiğine inanılır. İsfendiyâr: İran mitolojisinin en büyük kahramanlarından biridir. Tıpkı Yunan mitolojisindeki Aşil gibi, gözleri hariç vücuduna silah işlemez. Rüstem tarafından, Simurg'un yardımıyla gözünden vurularak öldürülmüştür. "Heft Hân" (yedi zorlu aşama) adı verilen büyük tehlikeleri aşmasıyla ünlüdür. Şiirlerde kahramanlık ve dayanıklılık sembolüdür. Kâf Dağı: Dünyayı çevrelediğine inanılan efsanevi dağ. Zümrütten olduğu ve gökyüzünün renginin bu dağın yansımasından kaynaklandığı düşünülür. Anka kuşunun yuvası buradadır. Masallarda ve şiirlerde ulaşılması çok zor, uzak ve gizemli diyarların sembolüdür. Kahraman: Asıl adı Kahramân-ı Kâtil'dir. İran mitolojisinde ve halk hikayelerinde geçen, çok güçlü, devleri yenen bir savaşçıdır. Şiirlerde genellikle "Kahraman gibi" denilerek bir kişinin cesareti ve gücü övülür. Kâve (Gâve): Zalim hükümdar Dahhâk'a karşı isyan başlatan demirci ustasıdır. Oğulları Dahhâk'ın omuzlarındaki yılanlara yem edilince, demirci önlüğünü bir bayrak gibi kullanarak halkı ayaklandırmış ve Feridûn'un tahta geçmesini sağlamıştır. Onun önlüğü "Derefş-i Kâviyân" adıyla İran'ın bağımsızlık sancağı olmuştur. Zulme karşı direnişin sembolüdür. Keykâvus: İran'ın efsanevi Keyânîler hanedanına mensup, bazen akılsızca hareketleri yüzünden başına işler açan bir hükümdardır. Şehname'de geniş yer tutar. Bazen gücü ve ihtişamı, bazen de hataları nedeniyle anılır. Keyhusrev: Keykâvus'un torunu olan büyük ve adil İran hükümdarıdır. Turan hükümdarı Afrâsiyâb'ı yenerek babasının intikamını almıştır. Sonunda kendi isteğiyle tahtı bırakıp ortadan kaybolmuştur. Tasavvufta, dünya nimetlerinden vazgeçip Hakk'a yönelen kişiyi sembolize eder. Divan şiirinde büyük ve muhteşem padişahları anlatmak için kullanılır. Lokman: Kur'an-ı Kerim'de adı geçen, hekimliğin atası sayılan ve hikmet sahibi bir kişidir. Hastalıkların dilinden anladığına, ölümsüzlük ilacını bulduğuna ancak formülü yazdığı kağıdın suya düşüp kaybolduğuna inanılır. Şiirlerde dertlere deva bulan büyük hekim anlamında veya hikmetli sözler söyleyen bilge kişi olarak geçer. Nerîmân: İran'ın en büyük millî kahramanı Rüstem'in büyük dedesidir. Sâm'ın babasıdır. Çok güçlü bir peygamber/kahraman olarak anlatılır. Ejderhalarla savaşmasıyla ünlüdür. Şiirlerde gücün ve kahramanlığın atası olarak yer alır. Rüstem (Rüstem-i Zâl): İran mitolojisinin (Şehname'nin) en büyük, en güçlü ve en meşhur kahramanıdır. Babası Zâl, annesi Rûdâbe'dir. Doğumu bile mucizevi olmuştur (sezaryen benzeri bir yöntemle). Kimsenin kaldıramadığı gürzleri kaldırır, "Rahş" adında efsanevi bir atı vardır. Yenilmezliğin, olağanüstü gücün ve cesaretin mutlak sembolüdür. Divan şairleri övdükleri kişiyi (genellikle padişahı veya sadrazamı) "zamanın Rüstem'i" (Rüstem-i devrân) olarak nitelerler. Sâm: Rüstem'in dedesi, Nerîmân'ın oğludur. O da büyük bir kahramandır. Oğlu Zâl doğduğunda saçları bembeyaz olduğu için onu uğursuz sayıp Elburz Dağı'na bırakmıştır. Zâl'ı Simurg büyütmüştür. Sâm daha sonra hatasını anlayıp oğlunu geri almıştır. Zâl: Rüstem'in babası, Sâm'ın oğludur. Saçları doğuştan beyaz olduğu için "Zâl" (ihtiyar) lakabıyla anılır. Dağa bırakıldığında onu Simurg kuşu besleyip büyütmüştür. Bu yüzden Simurg ile özel bir bağı vardır ve başı sıkıştığında onun tüyünü yakarak yardıma çağırır. Eski Türk Edebiyatında Mitolojik ve Efsanevi Kişiler Sözlüğü
- İran Mitolojisi ve Ana Temaları: Zerdüştlük, Kültler ve Efsanevi Varlıklar
İran Mitolojisinin Kökenleri ve Tarihsel Gelişimi İran mitolojisi ve İran efsaneleriyle ilgili en eski bilgiler MÖ XV. yüzyıla aittir. İran kahramanlık hikâyeleriyle efsanelerinin tarihi, Aryaların İran topraklarına geldikleri günlerden başlar. Tespitlere göre MÖ 3000 yıllarında Hint-Avrupa grubundan ayrılıp Hint ve İran ırkları olarak iki ayrı kola bölünmeden önce bunlar, Orta Asya bölgesinde yaşamakta; ortak din, dil, inanç ve mitolojilere sahip olup kendilerini "Arya" (şerefli) nitelemesiyle ifade etmektedirler. Ulusal rivayetler, dinsel efsaneler, tarihsel gerçekler, İran kahramanlarının maceraları, göç öncesi ve Orta Asya topraklarında yaşadıkları dönemlerden kalma hatıralar ve efsaneler, ordu sevki ve savaşlar, savunma amaçlı mücadeleler, çeşitli bölgelerde sanatsal gösteriler ve kahramanlık sergilemeler, Arya ırkının gururu ve kibirliliği, İranlıların yeni inanışlarına, tanrılarına ve hepsinin İran ve İran halkının destekleyicisi olduklarına inandıkları "kutsal ölümsüzler" adını verdikleri meleklere bağlılıkları, İran'ın doğu bölgelerinden çıkan ve bağımsız hükümetlerin oluşumunda gayret göstermiş sultanlar ve emirlerin tarihleri ve daha başka konuların karışımıyla düzenli ve bütünlük içerisinde derlenen efsaneler ile hikâyeler ortaya çıktı. Zamanla gelişen ve olgunlaşan İran rivayetleri, İran tarihinde yeni bir dönem, yeni bir sayfa olarak kabul edilen "Eşkaniler Dönemi"nde (MÖ 250 - MS 226) farklı bir boyut kazanmıştır. Sasanilerin (224-652) ortaya çıkışıyla birlikte onların bir taraftan din ve Zerdüşt dini bağlantılı konulara yoğun ilgisinin; diğer taraftan da doğulu ve batılı düşmanları karşısında ulusal duygularının etkisiyle klasik rivayetler dinsel, ulusal ve tarihsel gerçekler şeklinde yavaş yavaş toparlanarak yazıya aktarılmaya başlandı. Özet olarak: İran ulusal hikâyeleri ve rivayetleri, Arya kavminin İran'a göç etmesiyle başlamış, İran'a yerleşmelerinden sonra her geçen gün yeni gelişmelerin eklenmesiyle gelişimini sürdürmüş, yazılı ve sözlü rivayetler ve hikâyeler bu yolla aşamalı olarak derlenip Sasaniler döneminin sonlarında da en olgun ve en geniş şekillerini almıştır. Temel Elementler ve İnanışlar: Su, Ateş ve Gök İranlılar, hayatın temel gerekleri olan ögelerin bir özel tanrının korumasında bulunduğuna inanırlar. Su da bu ögeler arasında yer alır ve Mazdeizm'in kutsal kitabı Avesta'da övülüp kutsanır. Tanrısal nitelikler verdikleri ateşe olduğu kadar, suya da saygı duymuş olan eski İran halkları onu kirletmeyi de günah saymışlar, inançlarında suyu koruma konusunda hassas dinsel emirler her zaman var olagelmiştir. Bütün bunların yanı sıra su, Zerdüşt ayinlerinde de sürekli bulundurulması gereken ögelerden biri olmuştur. Zerdüşt'ün Avesta'daki en büyük tanrısı Ahura Mazda, Fars edebiyatında genellikle "Ahura Mazda", "Hurmuzd" ve "Hormez" şekillerinde geçer. Mazdeist inanışta ve İrano-Aryanlar'da tek iyilik tanrısıdır. Diğer İran tanrılarının tamamını gerçek dışı tanrılar olarak niteleyen Zerdüşt'ün Avesta'daki tanrısı, iyilikler ve güzelliklerin tek yaratıcısıdır. Ahura Mazda, Zerdüşt'ün çabalarıyla zamanla bütün İranlıların tek tanrısı hâline gelmiştir. Yüce Tanrı Ahura Mazda'dır. "Asuman" (Gök) aynı zamanda feleği de koruyan tanrının adıdır. Şiirde "çerh", "sema" ve "felek" gibi kelimelerle de anılır ve yerler gibi onun da yedi kat olduğu kabul edilir. Gökyüzü; kutsallığın en eski tecellilerinden biri, dinsel mitolojik değerlerle dopdolu, ilahi gücün egemenlik alanı, sonsuz yüceliği ve genişliğiyle tanrıların ülkesi, yücelere yükseliş makamıdır. Fars edebi metinlerinde de gökyüzünün Allah'ın makamı olduğu ifade edilir. Mazdeist inanışta gökler övgülere konu olmuş, kutsanmış ve Ahura Mazda'nın ikametgâhı olarak nitelenmiştir. Aynı zamanda Fars edebiyatında gökler ve yedi feleğin övülmelerinin yanında, yemin edilerek kutsanmaları da dikkat çekicidir. Bütün eski efsanelerde, ateşte insanüstü bir mahiyet ve özellik görülür. Eski İran halklarının inanışlarına göre ateş, ilk olarak Hûşeng tarafından bulunmuştur. Ateşin etkisinin en eski devirlerden bu yana devam ettiği bilinen ülkelerden biri de İran'dır. Zerdüşt, bu çok eski ve ayrıntılı kültü yasaklamış olmasına rağmen daha sonra yeniden ortaya çıktı. Fars edebiyatında Zerdüşt ve inanırlarının ateşi kutsaması ve ona saygı duymasından çokça söz edilir. "Ateşkede" terim olarak; "Zerdüşt dini bağlılarının kutsadıkları ateşi içerisinde koruyup sakladıkları yerlerin özel adı" olarak kullanılmıştır. Zerdüşt inanışının kutsal mekânları ve tapınakları olan ateşkedelerde hiç söndürülmeden yakılan ateş, bu inanışta tanrısal gücü simgeler. Eski İran'da ilköğretim merkezleri konumunda bulunan ilk mektepler, dinsel eğitim ve öğretimin gerçekleştirildiği "ateşkedeler" ve "deyr" adı verilen yerlerdi. Önemli Mitolojik Figürler ve Kavramlar Camasp: Avesta'da kendisinden defalarca söz edilen Camasp, kardeşiyle birlikte Zerdüşt'ün dinini ilk kabul eden Kral olan Goştâsp'ın vezirleri görevinde bulunmuşlardır. Camasp, Mazdeist literatüründe akıllılığı, bilgeliği ve sanatkârlığıyla bilinir; bazen de hekim olarak tanınır. Arap ve Fars edebiyatlarında "ferzâne: bilge ve hekim" nitelemeleriyle anılır. Câm-ı Cem: İran hükümdarlarından Cemşîd ile Keyhusrev'e, aynı zamanda Hz. Süleyman ve Büyük İskender'e ait olduğu kabul edilen sihirli kadehtir. İçine bakıldığında, dünyada olup biten her şeyin görüldüğüne inanılan bu kadeh, İran ve Türk edebiyatlarında "Ayîne-yi Süleyman: Süleyman'ın aynası", "Ayîne-yi Sikender: İskender'in aynası", "Piyâle-i Cem: Cem'in kadehi" adlarıyla da anılır. Câm-ı Cem: "Bütün evrendeki durumu, yedi feleğin sırrını, açık ve ayrıntılı bir şekilde gösteren bir kadehtir.". Ehrimen: "Kötü akıl" ve "şeytan" anlamlarında kullanılmıştır. Ahura Mazda'nın karşısında Ehrimen vardır. Mazdeist inanışına göre Ahura Mazda ile Ehrimen on iki bin yıl boyunca savaş hâlindedirler. Bu mücadelenin sonunda Ehrimen'in yenileceği, daha sonra da kıyametin kopacağı kabul edilir. Fars edebiyatında kötülük simgesi olarak "tanrılar karşısında", bazen de Sami rivayetlerinden etkilenerek "İblis" yerine "meleklerin karşısında" bir güç olarak yer alır. Çok sayıda şairin dizelerinde yer alan ifadelerden de anlaşıldığı kadarıyla İslam kültüründe Ehrimen, "Şeytan" ve "İblis" kelimelerinin karşılığı olarak kabul edilir. Mitolojik rivayetlerde Ehrimen, Ahura Mazda'nın yaratılışına muhalefetinden dolayı yerküreyi yararak tam ortasına girmiş, o anda şiddetli bir sarsıntıyla Elburz Dağı yerden yükselmiş, ardından da diğer dağlar Elburz'un köklerinden ortaya çıkarak yeryüzünde yerleşmişlerdir. Elburz Dağı: Güneş, Ay ve yıldızlar hep Elburz'un üzerinde döner dururlar. Elburz'un zirvesinde karanlık, gece, sıcak ve soğuk rüzgârlar bulunmaz. Bu dağın coğrafi bir bölge olmasından önce mitolojik ve manevi özellikleri bulunan bir bölge oluşu daha önemlidir. Fars şiirinde özellikle "güneşin doğduğu yer", "büyüklük" ve "yücelik" simgesi, ırmakların mahzeni olarak işlenir. Heft (Yedi): Çok eski devirlerden beri hemen bütün milletlerin dikkatlerini çekmiş ve tanrısal içerikler ile fizik ötesi anlamlar yüklenerek daha çok iyi ve bazen de kötü anlamlarda kullanılmıştır. Yedi rakamına özel önem veren, ona değişik anlamlar yükleyen ve daha sonra da o "simgesel" nesneleri "tanrı" olarak algılayıp tapan ilk kavim Sümerlerdir. Klasik dönemlerde birtakım doğa unsurları, eski dünyada tespit edilmiş gezegenlerin, asıl renklerin sayıları ve aynı şekilde diğer bazı nesneler ve olayların bu sayı miktarında bulunması bu sayının fizik ötesi yönünün daha çok ön plana çıkarılmasını sağlamıştır. Heft Han (Yedi Makam): İran ve Turan ülkeleri arasında bulunan, Rüstem ve İsfendiyâr'ın çok büyük tehlikelerle karşı karşıya kalmış oldukları "yedi makam" ya da "yedi merhale"dir. Heft Han gerçekte Rüstem ile direkt ilgili bir kelimedir. İranlı dünya pehlivanı Keykavûs'u kurtarmak için Mazenderan'a gittiğinde başına "yedi büyük tehlike" geldi. O bunları, tamamıyla kendi gücü, bir de Tanrı'ya güveni ve inancıyla aşarak kurtuldu. Heft Han, sufilerin seyrü süluk mertebelerinde katetmek zorunda oldukları; "istek, aşk, marifet, istiğna, tevhid, hayret ve fena" gibi "yedi vadi"ye benzetilir. Zerdüşt tarihçileri, kendi millî ve dinî kahramanları olan İsfendiyâr için, onun Rüstem'den geri kalan biri olmadığını, onun kadar güçlü olduğunu belirtmek için ondan bahseden, savaşlarına yer veren "heft han"lar yazmışlardır. İmşâspendler (Kutsal Ölümsüzler) "Ölümsüz kutsallar", "ölümsüz temizler" anlamlarını ifade eder. Terim olarak da Mazdeizm'in en büyük melekleridir. Bunlar Ahura Mazda'nın simgeleri olarak kabul edilir. Bu isimler sırasıyla şunlardır: Behmen: İyi düşünce. Ahura Mazda'nın oğlu olarak nitelenen Behmen, kıyamet gününde hakemlik yapacaktır. İnsanların iyi düşünmelerini sağlayan güç odur. Ordibehişt/Asha: Avesta'da; "en iyi varlık, dünyanın en iyisi, iyi düzen", "en iyi doğruluk", "en iyi temizlik" anlamlarında bir kelimedir. Ordibehişt, manevi dünyada Ahura Mazda'nın doğruluk, temizlik ve kutsallığını simgesi; maddi evrende ise yerküredeki bütün ateşlerin sorumlusudur. Şehriver: Avesta'da Şehriyer; Ahura Mazda'nın edebi, geçici olmayan ülkesi, yok olmayacak yurt ve yüce cennet olarak tanımlanır. Ruhani evrende tanrısal saltanatın temsilcisi, tanrının gücünün ve iktidarının simgesi; maddi âlemde ise metallerin koruyucusudur. Sifendârmûz: Avesta'da "yeryüzü", Pehlevî dilinde ise "olgun, tam akıl" anlamlarını verir. Manevi dünyada Ahura Mazda'nın sevgisini, sabır ve alçakgönüllülüğünü; maddi dünyada da yeryüzünden sorumlu meleği, dürüst, iffetli ve kocalarına bağlı kadınları simgeler. Hordâd ve Mordâd: Her ikisi de Ahura Mazda'nın olgunluğunu ve ebediliğini simgelemektedir. Diğer Mitolojik Varlıklar ve Kültür Unsurları İravic: İranlıların atayurtları, atalar topraklarının adı olarak kabul edilir. İzed: Tanrı. Farsçada "Allah" anlamındaki isimlerden "İzed" ya da Avesta'daki şekliyle "Yazata"; "yeze" kökünden gelen ve "tapınmak" anlamını veren bir kelimedir. Sanskrit dilinde "yacata" bir niteleme olarak "övgüye yaraşan" anlamındadır. Pehlevicede İzed; imşâspendlerden daha az yetenekli, onlardan daha alt makam ve mertebelerde bulunan melekler için de kullanılır. İranlıların inanışlarına göre gökyüzü bu meleklerle doludur. Avesta'da çoğu yerde bu kelime bütün tanrıları da gösterir. Ancak Pehlevicede bu çoğul, tekil olarak "Tanrı" anlamında kullanılır. Kâf (Kâf Dağı): Dünyanın etrafını çevreleyen, bütün dağların köklerinin yerin derinliklerinde ona bağlı olduğuna inanılan, büyük bir kısmı suyun altında, okyanusların derinliklerinde bulunan, her sabah güneş doğduğunda güneş ışınlarının üzerine düşmesiyle yansımalarının yeşil göründüğü, Anka'nın da üzerine yuva kurduğu kabul edilen efsanevi dağdır. Mitolojilerde temel ögelerden biri olarak yer alan dağlar, yaratıcıyla aralarında var olduğuna inanılan ilişkilerden dolayı kutsal ve gizemli varlıklar olarak dikkat çekerler. Kave'nin Sancağı: Dahhâk'ın baskılarına karşı demirci Kave'nin başlattığı halk isyanında kullandığı deri parçası, Dahhâk'ın yerine geçirilen Feridûn tarafından uğurlu kabul edilerek değerli mücevherlerle süslenip sancak olarak kullanılmaya başlandı. Fars mitolojisinde, daha sonra da Fars edebiyatında söz konusu sancak; zulme uğramış, yoksul halkın despot yönetimlere karşı ayaklanmalarını, haklarını aramalarını simgeleyen güç ve azamet simgesi hâline gelmiştir. Keyûmers: Yaşadığı çağın en büyük kişiliği, İranlılar tarafından ilk insan ve yeryüzünün ilk hükümdarı olarak bilinir. İnsanlar, birlikte yaşarlarken aralarında çıkan anlaşmazlıkları çözecek, bireyler arasında adaleti sağlayacak büyük ve güç sahibi birini aramış ve Keyûmers'in huzuruna çıkarak bu isteklerini dile getirmiştir. Keyûmers bu dileği kabul etmiş, ondan sonra da taç giymiştir. Yeryüzünde ilk taç giyen kişi odur. Hükümdarlık yaptığı kırk yıl ya da daha az bir sürede, insanlar mutlu ve huzur dolu günler geçirmiştir. Mihr (Mitra): Arya kavminin büyük tanrılarından biri olarak kabul edilmektedir. Aryalar, ikiye ayrılmadan önce Mihr'e tapmakta idiler. Eski Mazdeizm inanırları da Mihr'i "Işık Tanrısı" olarak kabul eder, öyle inanırlardı. Mihr, Allah ile Ahura Mazda ve diğer yaratıklar arasında bir araç olarak kabul edilirdi. Zerdüşt'ün reformlarından sonra Mihr gibi eski İran tanrıları, tanrılık makamından düşmüş ve melek makamında görev yapmaya başlamışlardır. Eski İran'da Mihr; büyük tanrılardan biri, aynı zamanda "aydınlık meleği"nin adı, sevgi, dostluk ve şefkat ve sözünde durmanın, aydınlık ve mutluluğun sembolü olarak bilinir. Eski İran inanışlarına göre Mihr, ezelden beri var olan aydınlık ile şimdiki aydınlık arasında bir araçtır; bir başka ifadeyle yaratıcı ve yaratan varlıklar arasında bir ileticidir. Muğ: "Ateşe tapan", "Zerdüşt inanırlarından bir grup", "Zerdüşt dini önderi" anlamındaki muğ (çoğulu: muğan) kelimesi, eski İran'da bir hanedan adıdır. Bu aile, hem Zerdüşt öncesi hem de Zerdüşt sonrası dönemde her zaman din adamları ve dinî liderler yetiştirmiştir. Muğlar, gizemli kişiliklere sahip olarak birtakım gizli bilimlerle de uğraşmışlar, bu uğraşları sonucu elde ettikleri bilgiler, insanlara ilginç ve büyüleyici özellikleriyle yansımıştır. İranlılar rahiplerine "magi" diyor, onlara halk ile tanrı arasındaki tanrılar gözüyle bakıyor, gittikleri savaşları kazanabilmek için rahipler ile en gözde putlarını beraber götürüyorlardı. Bir başka önemli konu da muğların şarap ve meyhane ile sıkı sıkıya ilişkili olduklarıdır. Fars edebiyatında "muğ", "muğdeke", "muğbeççe" kelimeleri, birer terim olarak "şarap içen", "meyhane" ve "saki" anlamlarında kullanılır. Anahita (Nahîd): Eski İran'da büyük tanrıçalardan biri olarak dinsel ayinlerde çok özel bir yere ve öneme sahiptir. Anahita dört temel öge arasında yer alan suyun koruyucusu ve sorumlusu meleğin adıdır. Anahita, aynı zamanda Zühre/Venüs'ün bir diğer adıdır. İran'da Anahita; suyu bol ve duru ırmakların, yeryüzünün bütün suları ve bütün üretkenliklerinin kaynağı, annelerin memelerindeki sütün temizleyicisi, güç, parlaklık, duruluk ve arılık simgesi, uzun boylu, alabildiğine güzel, özgür, başında yıldızlarla donanmış altın taç, teninde altın elbiseler ve altından çok değerli gerdanlıklarla süslenmiş bir tanrıça olarak nitelenir. Özel Günler ve Semboller Nevruz: İran takviminde yılın başlangıcına denk gelen bayramın adı olan Nevruz, Fervadîn ayının (21 Mart) ilk günü kutlanmaya başlanır. İranlıların büyük ve çok eski dinî bayramlarından biridir. Nevruz'da iki bayram birlikte kutlanır. Bunlardan biri yılın başlangıcı, dünyanın yeniden canlanması ve diriliş kutlamaları olan Nevruz törenleri, diğeri de dinî bir bayram olan Ferverdigân kutlamalarıdır. Nevruz kutlamalarında İranlılar eski çağlardan beri özel törenler düzenlemektedirler; bu törenlerin önemli bir kısmı günümüze kadar gelmiştir. Bu törenler için evler temizlenir, Nevruz kutlamalarının yapılacağı oda özel olarak donatılır. Bir masa üzerine bir testi su ve bir vazo içerisinde çiçekler konulur, bir kap içinde ateş de bulundurulur. Ateşe güzel kokulu ağaçlar atılır, yanarken etrafa hoş koku yayması sağlanır. Ateşe odun koyan kişi yakınlarından ölmüş olanların adlarını da o esnada söyler. Bu günlerde ölülerin ruhlarının evlerine ve akrabalarının evlerine dönerek bu ateşlerin aydınlığından yararlandıklarına inanılır. Pîr-i Muğân: Tasavvufta "mürşid-i kâmil". Başlangıçta pîr-i muğân; "şarap satıcısı", "meyhanenin aksakallısı" anlamlarında kullanılırdı. Ancak daha sonraları sufilerin kullanımında değişik mistik anlamlar da yüklenmiştir. Tasavvuf terimi olarak; "seyrü süluk aşamalarını başarıyla geçmiş; sufiler ve müritlere yol gösteren, onlara kılavuzluk eden, salikler ve müritlere aşka, ezeli ve ebedî sarhoşluğa, hedefledikleri menzile ulaşmada yol gösteren bilge yaşlı, kılavuz, mürşid" anlamlarında kullanılır. Tasavvufta pir; "salikin o olmadan, tek başına Hakka erişemeyeceği önder ve kılavuz" anlamlarını ifade eder. Sufi literatürdeki "kutb", "şeyh", "veli", "gavs" gibi terimler de hep bu anlamda kullanılır. Mürşidler ve velilerin eğitimlerinden geçmiş müritlerin ruhları olgunluğa erişme yoluna girer, temiz canların ve aydınlık iç dünyaların ikinci doğuşları ancak bu kişiliklerin ellerinde gerçekleşebilir. Simurg (Sîmorğ): Arapça karşılığı "Anka: uzun boyunlu", Simurg hiç kimse tarafından görülmemiş bir kuştur. Fars edebiyatında değişik görünümleriyle yer alan, oldukça dikkat çekici mitolojik ögelerden biridir. İslam öncesi İran kültüründen anlaşıldığı kadarıyla Simurg, geniş ve yaygın kanatlarıyla bilinir. Üzerinde yuva kurduğu ağaç, bütün bitkilerin tohumlarını bünyesinde bulunduran, çeşitli hastalıklara ilaç olan bir ağaçtır. Bu ağaç, Simurg ile deniz arasında bir araç görevi yapar. Fars mitolojisi ve Fars edebiyatındaki özelliklerinden anlaşıldığı kadarıyla eski devirlerden beri İran toplumunda kutsanan bir yaratık olan Simurg, Şehname'ye de mitolojik, efsanevi özellikler taşıyan metafizik özellikleri bulunan bir öge olarak girmiş, bu niteliklerinden dolayı da millî kahramanların kaderlerinde, mitolojik olaylarda etkin rol oynamıştır. Eski İranlıların, Avesta'dan da kaynaklanan inanışlarına göre Simurg'un tüylerinden ya da kemiklerinden bir parçayı beraberinde bulunduranlar hiç kimseden zarar görmezler. Sıkıntıyla yüz yüze geldikleri an, tüyünü ateşte yaktıklarında o gelir ve onları sıkıntıdan kurtarır. Simurg'un dalına konduğu ağaç ilaç etkisi gösterir. Gıdasının ateş olduğu, seher yelinin onun nefesi olduğu, yaşadığı yerin de Kâf Dağı olduğuna inanılır. Fars edebiyatında Simurg ile ilgili birçok efsane vardır. Fars tasavvuf edebiyatında Simurg efsanevî, nerede olduğu bilinmeyen bir yaratıktır. Mecazi anlamda da çoğu zaman gözlerden uzak “insan-ı kâmil", "veliler" ve "pir"i simgeler. Attâr'ın Mantıku't-Tayr'ında Simurg, görüntüsü olmayan, Hakk'ı simgeleyen metafizik bir varlıktır. Aynı zamanda kendisini görmeyi arzulayanlar (Simurg) dışında bir şey değildir o. Soşyânt: Zerdüşt dini mevudlarından olan Soşyânt, Zerdüşt'ün soyundan gelmektedir. Kıyametin ilk anlarında dünyaya gelir ve ölüleri tamamıyla aydınlık ve temizlik dolu ölüm sonrası hayata hazırlar. Soşyânt, kötüleri cezalandırır, bütün kötülük ve şer kaynaklarının yok edilmesi için dualarda bulunur. Dünyada kötülükler ortadan kalktıktan sonra, ölülerin diriltilmesi için harekete geçer. Sûruş: Zerdüşt inanışının en sevimli çehrelerinden Sûruş, bütün dinsel ayinlerde hazır bulunur. Bu tanrının asıl görevi, insanlara kulluğu nasıl yapmaları gerektiğini öğretmek, tanrıya karşı görevlerini yerine getirmelerini sağlamaktır. Sûruş, Zerdüşt inanışında Ahura Mazda'nın emirlerini, kutsal mesajlarını taşıyan bir sembol olarak kabul edilir. Şehname'nin bazı bölümlerinde o, tanrının mesajlarını insanlara ulaştıran bir ulaktır. Şebdîz: "Gece rengi", "siyah" anlamlarını ifade eder. "Şebreng: gece rengi" şekliyle de bilinen Şebdîz, Sasani hükümdarı Hüsrev-i Perviz'in ünlü atının adıdır. Siyah renkli oluşundan dolayı bu isimle anılır. Rivayetlere göre diğer atlardan daha yüksek ve daha irice bir yapıya sahip olan Şebdîz'in nalları, ayaklarına ancak on çiviyle çakılabiliyordu. Hüsrev, bu atı çok sever ve yediği her şeyden ona da yedirirdi. Şebdîz'in ölüm haberini getireni bile öldüreceğine yemin etmişti. Şebdîz öldüğünde, ünlü çalgıcı Bârbed, bir yolunu bulup Şebdîz'in bakıcısını kurtarmak amacıyla çok hüzünlü bir hava çalmaya başladı. Hüsrev, bu üzüntülü nağmeleri duyunca üzüntüye boğuldu ve "Yoksa Şebdîz mi öldü?" dedi. Bârbed, "Bunu hükümdarın kendisi söylüyor" diyerek atın ölüm haberini bir sıkıntıya yol açmadan Hüsrev'e iletmiş oldu. Hüsrev'in emriyle Şebdîz'in resmi bir kayalık üzerine işlendi, daha sonra da cesedi kefenlenip gömüldü. Hüsrev, o resme her baktığında ağlardı. Şebdîz, aynı zamanda musikide bir makam adı, Bârbed'in otuz makamından Şebdîz için oluşturduğu makamın da adıdır. Şeb-i Yelda (Yelda Gecesi): "Şeb-i Yelda" diye de bilinen, Farsça sözlüklerin önemli bir kısmında belirtildiği gibi Süryaniceden Farsçaya geçmiş bir kelime olan yelda, Arapçada "milad: doğum" anlamındadır. "Şeb-i Yelda", Mesih'in doğduğu zamanla örtüştürülmeye çalışıldığından bu adla anılmıştır. İranlılar, bu gecenin Mitra'nın doğum gecesi olduğuna inanmaları gerekçesiyle onu Süryanice telaffuzuyla kabul etmişlerdir. Gerçekte Yelda, Avrupalıların 25 Aralık'ta kutladıkları Noel ile aynı tarihe rastlar. Böylelikle Avrupalıların Noel'i, İranlıların "Şeb-i Yelda"ları aynı güne rastlar. Yelda, yılın en uzun gecesidir; bu geceden itibaren günler yavaş yavaş uzamaya başlar. Yılın bu en uzun gecesi, İranlılar tarafından uğursuz kabul edilir. Bu gecenin uğursuz sayılmasının nedenleri arasında, kışın şiddetli soğuğuyla birlikte karanlıklar Ehrimen'inin saldırılarının sürmesi de yer alır. İranlılar, bu gecenin uğursuzluklarından korunmak için sabah güneş doğuncaya kadar ateşler yakarak çevresinde eğlenir, sofralar kurar ve meyezd dağıtırlardı. Bu tören, farklılıklarla da olsa günümüze kadar gelmiştir. İran Mitolojisi ve Ana Temaları: Zerdüştlük, Kültler ve Efsanevi Varlıklar
- Türk Halk Kültürü ve Mitoloji: İnanışlar, Kültler ve Efsaneler
Kültür Nedir? Kültür, bir toplumun topyekûn yaşam tarzıdır. Kültür; insan tarafından meydana getirilerek başlangıcından bu yana doğaya (nature) eklenmiş yaratmalar, donatmalar bütününün adıdır. Kısaca kültür denilince, bir toplumun her türlü kendini ifade edişleri ve her türlü ihtiyacını karşılayan toplam hayat tarzı anlaşılır. Bu ifade edişler; davranışlardan alışkanlıklara, törelerden gelenek göreneklere, korkulara ve kokulara kadar pek çok değişik şekillere sahip olabilir. Aynı şekilde sanat, müzik, mimari, düşünce, edebiyat gibi şuurlu inşa yolları da kültür içinde yer alır. Bu bağlamda kültür, bireyin doğumundan itibaren kazanmaya başladığı alışkanlıklar, davranış biçimleri, tutum ve tavırlar bütünüdür; kültür kalıtımsal değildir. İnsan hangi millet içine doğar ve büyürse, o toplumun kültürünü öğrenir. Bu içinde büyüdüğü ve öğrendiği kültür, o bireyin ulusal kültürü olur; bir nesilden diğerine aktarılarak biriktirilen yaşantı ve bilgi ögelerinden oluşur. Kültür ihtiyaçlara göre değişir. Kültürler yakın ve uzak komşu kültürlerden etkilenerek de değişirler. Ancak alınan kültürel ögeler millî bünyeye ve ulusal karaktere uyum sağlayarak ödünçlendiği sürece, ulusal yaratma dinamikleri o kültürü özgün kılan millî kimliği üretmeye devam eder; bu sürece kültür değişmesi denir. Bunun aksi ise ulusal kültürün tamamen ortadan kalkmasına ve o kültürün sahibi olan milletin tarihten silinmesine yol açar; bu sürece kültürel özümsenme adı verilir. Halk Kültürü ve Halk İnancı Nedir? Bütün kültürlerde "resmî kültür" ve "halk kültürü" denilen iki katman vardır ve bu, kaynak ve mahiyet bakımından nesiller boyunca aktarılan bilgi ögelerindeki farklılıklardan kaynaklanır. Bilgi kaynağı ve mahiyetinden kaynaklanan bu farklılıklar iki temel kategoriye ayrılır: Bilimsel yöntemin kullanılmasıyla elde edilen bilgi (yöntemsel olan), objektif, eleştiriye açık, sistemli ve tutarlı bilgiye "resmî kültür", "kitabî kültür" ya da "yüksek kültür" adı verilir. "Halk kültürü" veya "gündelik bilgi" ikinci tür bilgi kategorisidir. Bu tür, kısmen doğru olan gündelik bilgi, duyum ve algıya dayanan, deneme-yanılma ile elde edilen, bilen (suje) ile bilinen (obje) ilişkisinin sezgi yoluyla oluşan sezgisel empirik (deneyimsel) bilgisidir. Zamanla eskiyen bilimsel bilgiler ve onlara dayalı geliştirilmiş eski teknolojiler de popülerleşip yaygınlaşarak gündelik bilgi veya halkbilimsel bilgiye dönüşebilir. Halk kültürü, halkbiliminin araştırma alanını oluşturur. "Halk inancı" ve "halk dini" halkbiliminin temel dinamikleridir. İnanç; kişi veya toplum tarafından bir düşüncenin, bir olgunun, bir nesnenin, bir varlığın gerçek olduğunun kabul edilmesi demektir ve insan düşüncesinin çok geniş bir kısmını alır. Kitabî veya resmî dinde olmayan, halk dilinde bulunup resmî dine göre yanlış ve boş inanç olan inanç ve uygulamalar din adamları ve bilginlerce hurafe olarak adlandırılır. Hurafeler çoğu zaman mitolojiyle iç içe geçmiş halk dinine ait yaygın inanış şekilleri, yorum ve uygulamalardır. Halkbilimi normatif bir bilim değildir ve bu inanışları "iyi, kötü" veya "doğru, yanlış" olarak araştırmaz. Halk kültüründe "mit"lerin yer aldığı türlerin başında halk inançları ve "efsaneler" gelir; bunları diğer sözlü edebiyat türleri takip eder. Efsane Nedir? "Mit"ler birçok dilde aynı anlamda kullanılan "efsane" (legend) anlamına gelir. Türk mitolojisi sözlü kültüründe de en başta gelen mitler, efsaneler, halk inançları ve halk dininin yansıtıldığı türlerin başında gelir. Efsanenin yaygın tanımı şöyledir: "Efsane, yakın veya uzak geçmişte de olsa tarihî bir dönemde yer alan ve anlatanla dinleyenin gerçek olduğuna inandığı bir hikâye ve anlatıdır.". International Society Folk Narrative Research (1963) kurumuna göre efsaneler şöyle sınıflandırılır: I. Yaratılış ve Dünyanın Sonu ile İlgili Efsaneler. II. Tarihî Efsaneler ve Medeniyet Tarihi ile İlgili Efsaneler. III. Olağanüstü kişi ve varlıklarla ilgili (Kader, Ölüm ve ölüler gibi...) efsaneler. Türk Halk Kültüründe Teogonik Unsurlar "Teogoni mitleri", mitlerin veya benzer olağanüstü güçlerin doğuşu ve oluşumunu konu edinirler. Gökyüzünde Bulunan Tanrılar, Kutsal Ruhlar ve Olağanüstü Güçler: Güneş ve Ay Tanrısı Tasarımları: Günümüz Türkiye'sinde güneş ve ay ile ilgili tanrı tasarımı yoktur. İslamileşmiş bir biçimde her iki gök cismine eski kültlerle ilgili olarak saygı gösterilmeye devam edilir. Ancak ay ve güneş tutulmalarının bu gök cisimlerinin bir ejderha tarafından yutulmasıyla açıklandığı görülür. Güneş bir insanın üzerine doğmamalıdır; çünkü bu durumda o kişinin bereketinin kaçacağına inanılır, o yüzden güneş doğmadan kalkılır ve bahçedeki tarladaki işlere başlanır. Ay ve Güneş'in cinsiyeti vardır. Faika İsamettin'in Bursa civarına ait derlediği bir metinde Ay, Güneş'e âşık genç bir kadındır. Güneş, kıskandığı sevgilisi Ay'ın herkes tarafından görülmesini istemediği için sadece geceleri görünmesine izin verir. Adana dolaylarında bir işe başlarken "ay eskisi"nin hayır, "ay yenisi"nin hayırsızlık getireceğine inanılır ve bir işe başlamak için ay eskisi beklenir. Gaziantep'te ise Türk takviminin yılbaşı olan Nevruz'da gece bir tekne içine su ay ışığında bırakılarak sabaha kadar ibadet edilirse suyun altın olacağına inanılır. Ayrıca koyun kemiği işlenip Ay'a bakılırsa gelecekle ilgili öngörülerde bulunulabilir. Yıldızlar: Günümüzde de yaşayan inanca göre her kişinin gökte bir yıldızı vardır (ölünce yıldız da kayar düşer). Yıldızlar parmakla gösterilmez, aksi hâlde ellerde ve yüzde çıbanlar çıkar. Yeryüzünde Bulunan Tanrılar, Olağanüstü Güçler ve Kutsal Ruhlar: Umay: Anaerkil dönemde yaratıcı tanrı olan Umay, ataerkil Gök Tanrılı dönemde ikincil konuma düşerek çocukları ve kadınları koruyan kutsal bir ruh hâline dönüşür. Umay tanrıça inancı ile ilgili su, ağaç, ateş, ayı, mağara kültleri eril unsurlar alınarak pek çok dişil yönleri belirsiz hâle gelir. İslamiyet'le birlikte koruyucu ruh özelliğini de kaybederek bir yönüyle çocuğun "eş" veya "son"u ile ilgili halk inançları ve Hz. Fatma (oluşumunda Umay kültü önemlidir) kültü ile birleşerek İslamileşir. "Benim elim değil Umay anamın eli, benim elim değil Fatma ananın eli" (sabır, sadakat, bereket ve şifa tılsımı) şekline dönüşmüştür. Hakas Türklerinde Umay kültü aynen devam etmektedir. Umay'a tapan kişinin çocuk sahibi olacağı düşünülür. Halk Kültüründe Çocuğun Eşi (Son): Türkiye Türklerinde, Kazak ve Kırgızlarda bebeğin eşine veya sonuna saygı gösterilir; rastgele yere atılmaz ve saygıyla (bazı kabilelerde tütsülenerek) gömülür. Halk Kültüründe Albastı: "Al renk" ile ilgilendirilen ruh, Türk dünyasının her yerinde ve Türk ekolojisine mensup Ermeni, Gürcü, Fars gibi halkların kültürüne de yansımıştır. Sarışın uzun boylu bir kadın olarak tasvir edilmesine rağmen bazen insan-hayvan karışımı görünümünde; uzun boylu, uzun parmaklı, dağınık saçlı, yağlı vücutlu, el ve ayakları küçük, dişlek, bazen zenci suratlı, memelerini omuzlarından geriye atabilen, tepesinde gözü olan, al gömlek giyen bir yaratıktır. Ağıl, samanlık, su kenarları, kuyu, kaya, çeşme ve su kaynakları gibi yerlerde eğlenir; buralara besmele ve destur ile yaklaşılmalıdır. Lohusa kadınları korumak için lohusa şerbeti, al yorgan örtme, başına kırmızı şal ya da kurdele takma, demir bulundurma, erkeğin olması, silah atma bu inanıştan gelir. Ağırlık Basması, "Karabasan": Uyuyan insanların göğsüne bastırarak onu hareket etmez hâle getirip boğmaya çalışan olağanüstü varlık (erkek olarak düşünülür). Çengelli iğne ile yakalandığında görünür hâle gelir ve yakalayan kişiye hizmet eder. Kara Koncolos: Bu kötü ruhlar kış aylarında istedikleri herkesin sesini çıkararak insanları kandırırlar, yanlarına çağırırlar, soru sorarlar ve cevap veremeyenleri ellerindeki tarakla öldürürler. Erkebit / Enkebir: Sivas civarlarında "Erkebir" ve diğer yerlerde "Erkebit"; başlarında altından bir fes ve ellerinin ortasında delik olan siyah bir gölge olarak düşünülür. İnsanın göğsünün üstüne düşerek boğup öldürür; bu kötü ruhtan ancak ezan okunarak kurtulunabilir. Hınkır Munkur: İnsana benzeyen bu varlık göbeğindeki torbada yavrusunu taşır. Mezardaki insanları ve canlıları da yakalar, boğar ve yer. Bunlardan tek kurtulma yolu ona "Donumu açar, üzerine işerim" demektir. Hırtik: Yarı insan yarı hayvan olarak düşünülür (Fırat ve Dicle kıyılarında denizkızı yaşadığı ile ilgili olmalıdır). Demirkıyak (-kırnak): Balıkesir'in Bigadiç Dağlarında yaşayan; ağaç, hayvan hatta futbol topu kılığına girebilen, aniden ortaya çıkarak korkunç sesler çıkaran, insanları korkutan, son derece pis kokan yaratıktır. Onu gören insanın delirdiğine inanılır. Kul: Özellikle kırsal kültürde insanları korkutan ve yolunu kaybettirmeye çalışan kötü ruh. Kalıplaşmış, daima görüldüğü bir şekli yoktur; her kılığa girer. Sarıkız: Bazı evlerde yaşar ve eve bereket, sağlık ve huzur getirir. Sarışın bir kız olarak tasavvur edilir ve iyi bir ruhtur. Kaz Dağları'nda yaşar ve (İslamlaştırılmış) "Evliya Sarıkız" olarak adlandırılmıştır. Çarşamba Karısı: Ayvalık civarında Çarşamba gecesi (Salı gününün gecesi) evde el işi yapanların yanında bebek ya da çocuk dahi olsa erkek olmadığında bulaşır. Çoğunlukla sarışın ve al elbiseli bir kadın olarak ya da kedi, köpek, ayakları ters kadın ve adamlar olarak da görülür; yapılan işleri sabaha kadar söker. Yolazdıran: Orta Anadolu'da anlatılan, insanların yolunu kaybetmesini sağlayan bir olağanüstü varlık. Karakura veya Kara Ura: Sessiz ortamlarda (görünmez olarak ya da tanıdık bir kişi kılığında) ortaya çıkan ve insanları (özellikle düşünceli ve korku içinde olanları) boğarak öldürmeye çalışan kötü ruh. Gelincik: Bu hayvanın olağanüstü özelliklere sahip olduğuna, insanların özellikle de bütün kadınların konuşmalarını duyabileceğine ve iğnenin deliğinden bile geçebileceğine inanılır. Onu saygıyla anmayan kadınların yaptıkları işleri bozabilir, yemeklerini çalar ve yakınlarının ölmelerine sebep olur. Kırk Basması: Doğan çocuğun ve lohusanın kırk gün içinde hasta olmasına "kırk basması", "kırk karışması", "lohusa basması" adı verilir. Anne ve çocuk kırk gün evden çıkarılmaz; kırklı kadınların ve çocukların bu süre içerisinde karşılaşmamalarına dikkat edilir. Kapoz: Geceleri çeşitli kılığa girerek veya insanların tanıdıkları sesleri çıkararak onları uçurum kenarına sürükler. Cadı (Cazu): İstediği kılığa girerek geceleri gezen ve büyü yapan cadı kadındır; cinlerle perilerle iletişimde olduğu düşünülür. Hortlamış ya da ölmüş kişiler olarak görülür. Mayısa: Trabzon Çaykara civarında derlenen anlatılarda alevden saçları olan cadılara (cazu) verilen addır. Yaylada yapılan ilk tereyağının bereketini kaçırdığına inanılır. Mayısalardan satın alınan yağlar, yedi dere geçince insan pisliğine dönüşür inancı da yaygındır. Hıbilik (Gıbilik): Bir erkek olarak düşünülen bu ruh bütün insanlara musallat olur. Göğse oturarak boğar; onu yakalayan kişiye ise çok altın getirip onu zengin edeceğine inanılır. Arap: İnsan veya hayvan kılığına girebilen, bazen de insanları dövüp taşlayan kötü ruha denir. Ağaç Kültü ve Ağaç Ruhu: Bu kültle ilgili uygulamalar Tahtacı Türkmenleri ve Yörüklerde görülür. Türkmenlerde çam, ardıç, ladin ve göknar; Yörüklerde ise karadut, çam, ardıç, çınar, elma, akağaç (kayın) ve katran ağacı kutsaldır. Kutsal ağaçlara beyaz, sarı, yeşil, mavi, kırmızı renkli bez çaputlar bağlanarak dilek dilenir. Su Ruhu ve Su Kültü: Pek çok yerde pınarlar "sahipli", "tekin olmayan" kabul edilmektedir. Suyun koruyucu olduğu inancı da hâlen yaygındır. Dağ Ruhu ve Dağ Kültü: Maçka'dan derlenen bir efsaneye göre dağlar canlıdır. Bir hoca buna inanmaz ve kış ayını dağda geçirmeye karar verir; ortalık ıssızlaşınca sesler duyar ve korkusundan ölür. Ev Ruhu / Koruyucu İye: Evin temelinde yaşadığına inanılan, "temel yılanı" da denilen kara yılanlardır. İnanışa göre bu yılan öldürülürse, kendisini öldürenin resmi gözünde kalırmış; yılanın eşi bunu görür ve aynı gece yılanı öldüren kişiyi ısırıp öldürürmüş. Atalar ve Ata Ruhları: Ölmüş kişilerin soylarından gelenlere zor durumlarda yardım ettikleri inancıdır. Ata ruhlarının bulundukları yere sık sık ziyaretler yapılıp adaklar adanır ki atalar onlara yardım etsin. Yeraltında Bulunan Tanrılar, Olağanüstü Güçler ve Kutsal Ruhlar: Hortlak: Ölen kişinin çenesi bağlanarak başı kıbleye doğru verilir, bu hâlde bir gece bekletilir ve yanında mutlaka biri bulunur. Bir kara kedi gelip de ölünün üzerinden atlayacak olursa ölünün hortlayacağına inanılır. Şubat Karısı: Şanlıurfa civarında evlerin bahçelerindeki kuyulardan şubat ayında çıkan cadı veya ruhtur. Bu cadı ev halkından kadın veya çocukları kuyuya çağırıp kuyuya düşmelerine neden olur. Türk Halk Kültüründe Kozmogonik Unsurlar Samanyolu: Saman hırsızı bir kocakarı/hacı kaçarken döktüğü samanlardan oluşmuştur. Güneş ve Ay: Bir anlatıya göre birbiriyle hiç geçinemeyen kız-erkek iki kardeşin annelerinin bedduası sonucunda oluşmuşlardır. Gökkuşağı: Altından geçenin erkekse kız, kız ise erkek olacağı inancı yaygındır. Dünyanın Şekli: Yalova civarından derlenen bir efsaneye göre, suda büyük bir balık yaşamakta, bu balığın sırtında kocaman bir kaplumbağa, kaplumbağanın sırtında da bir öküz bulunmaktadır. İşte dünya bu öküzün boynuzları arasındadır. Halk Kültüründe Deprem: Elazığ'dan derlenen bir anlatıya göre, yerin damarları vardır; bir yerde insanlar günah işlerlerse melekler o yere uzanan damarı çeker ve böylece depremler olur. Halk Kültüründe Mevsim Geçişleri: Sivas yöresinde "Doksan Kuşu"nun yuvadan çıkmasıyla yazın geldiğine inanılır. Yeraltında yuva yapan bu kuş, kar düşünce yuvasına aldığı doksan adet küçük taşın her gün bir tanesini dışarıya atar; son bir taş kaldığında sayılı fırtınalardan "Abrıl Beşi" olur. Halk Kültüründe Ateş: Mersin'den derlenen bir anlatıya göre, cehennemden dünyaya getirilen bir zerre ateşi melekler bir dağın üzerine koyarlar, dağ erir ve kıvılcımlar çıkar; işte ateş bu şekilde ortaya çıkar. Halk Kültüründe Bitkiler: Karadeniz'de Avad dikeni yaygın olarak bulunur, kanayan yere konulduğunda kanama durur. Ayrıca bu bitki bir mağaranın girişini tutarak Hz. Ali'yi saklar ve buradan çoğalarak dünyaya yayılır. Çam sakızı, Hz. Muhammed terlediğinde terini çam ağacına doğru atmış ve bunun sonucunda da çam sakızı oluşmuştur. Hayvanlar: Erzincan'da derlenen bir anlatıya göre, kurt saldırısına uğrayan bir adam ağaca tırmanır, gökten madenî nesneler yağar ve kurtlar bunları yiyip gider; adam bu cisimlerden birini yiyince üç gün üç gece acıkmaz. Köpek, Şeytan'ın çamurdan yapılmış insan şeklindeki bir küpe tükürmesi ve meleklerin bu tükürüğü temizlemesiyle oluşur. Türk Halk Kültüründe Antropogonik Unsurlar Adana civarında derlenen bir anlatıda Hz. Adem ile Hz. Havva'nın çamurdan bebekler yapıp Allah'tan bu bebeklere can vermesini istedikleri ve insanların bu şekilde çoğaldıklarına inanılır. Trabzon'un Geyikli'den derlenen bir efsanede insanın geyikten türediği anlatılır. Türk Halk Kültüründe Eskatolojik Unsurlar Kıyamete dair anlatılarda dünyanın sonuna yakın zamanda Deccal dünyayı fethetmek için asasını hazırlayacağı ancak uykudayken asası karıncalar tarafından yenileceği için maksadına ulaşamayacağı motifi karşımıza çıkar. Yecüc ve Mecüc, Deccal'dan önce dünyadaki bütün nimetleri yiyip bitirecekler. Halk arasında çok çeşitli kıyamet alametleri rivayet edilir: Kurt ile kuzu dost olacak, insanlar paraya tapacak, kadınlar doğuramayacak, yollar kısalacak, binalar çoğalacak ve zinalar artacaktır. Türk Halk Kültürü ve Mitoloji: İnanışlar, Kültler ve Efsaneler
- Türk Mitolojisinin Kültleri, Türk Mitolojisi Tanrıları ve Türk Dünyasındaki Çeşitlenmeleri
Türk Mitolojisinde Kültler ve Sınıflandırma Türk dünyasına ait devasa coğrafya ve çeşitli boylar nedeni ile dağınık bilgiler bulunmakta, bu nedenle de kültlerin konulara göre sınıflandırılması gerekmektedir. Karakterler ve kişiler her boyda farklılık göstermektedir. Kült, "tapınma" anlamına gelir; tanrısal veya doğaüstü güçlere sahip şeylerle ilgili inanç örüntüsüdür. Büyü ve ayinle ilgilidir. Kültlerin temelinde animizm (insan düşüncesinin en ilkel dönemlerinde, insanların doğal çevrelerindeki canlı cansız her şeyin canlı bir ruhu ve buna bağlı bir bilinç hâli olduğu düşüncesi) yatar. İnsanlar yaşadıkları coğrafyada yer alan doğal varlıklara yönelik inanç örüntüleri oluşturmuş ve bunlardan bazıları zamanla evrimleşip değişip dönüşerek daha soyut kavramlar hâline gelmişlerdir. Diğer kültlerden (Moğol gibi) etkilenmiştir; su, ateş, dağ, toprak, gök ve atalar vs. kült hâline gelmiştir. Türk Mitolojisinde Teogoni Mitleri ve Çeşitlenmeleri -Türk Mitolojisi Tanrıları Teogoni, tanrıların doğuşunu ve evrenin oluşumunu anlatan mitlerdir. Farklı zamanlarda derlenmiş Türk mitleri tek bir sistem hâlinde açıklanamaz. Şamanlığın "Gökyüzü", "Yeryüzü" ve "Yeraltı" olarak üç katmana ayrılması bağlamında ele alınabilir. 1. Gökyüzünde Bulunan Tanrılar, Kutsal Ruhlar ve Kültleri Gök kubbe, yükseklik ve mitolojik olaylarla ilişkilendirilir. Tanrılar "gökyüzünün sahibi", "gökyüzünün sakini" veya "gökyüzünün hâkimi" şeklinde adlandırılır. Gök Tanrı: Eski Türklerde zaman içinde evrilerek soyut bir yaratıcı hâline dönüşmüştür. Gök Tanrı, gökte ve çoğu zaman yaşam (kut) ve talihin (ülüğ) iyileştiricisi veya paylaştırıcısıdır. Kozmik düzenin veya evrenin koruyucusudur. Siyasal ve toplumsal düzenin kefili ve takipçisidir. Ona dua edilir ve yılda iki kez takvime bağlı, tercihen lekesiz sütbeyaz aygır at kurban edilir. Gök Tanrı'nın kut vermesiyle gücünü ondan alan kağanlar, keçe üzerinde dokuz kere yükseltilerek kararın Türk kavmi tarafından kabullenilişi gösterilir. Gök Tanrı gökte oturan ve dünyayı unutmuş bir tanrı değildir, gerektiğinde yeryüzündekileri cezalandırır (yıldırım çarpması gibi). Hunlar, Tabgaçlar, Göktürkler ve İlk Uygur Kağanlığında Gök Tanrı varlığı söz konusudur. MÖ ilk defa fetheden Türk soylu Çu Hanedanı'nın, Gök kültü hâkim olan Çin'e Gök Tanrı anlayışını getirdiği düşünülmekte; Çinlilerin İmparatorlarını "göğün oğlu" olarak görme anlayışı bunun devamı olarak görülmektedir. Güneş, Ay ve Yıldız Kültleri: Güneş, Ay ve Yıldız, Gök Tanrı'ya bağlı kültlerdir. "Tang" (etimolojik olarak tan kökünden gelmekte) güneşin doğduğu yerdir ve Tanrı da "güneşi çağıran", doğmasını sağlayandır. Hun kağanları sabah çadırlarından çıkarken güneşi, akşam Ay'ı selamlar. Altay ve Mişer Türkleri günümüzde bile güneş üzerine ant içme geleneğini sürdürürler. Altay Türklerine göre Güneş ana, Ay atadır; ateş ise yeryüzünde güneşin temsilcisidir. Kamlara (şamanlara) göre, güneşin ve ayın tutulmasının nedeni kötü ruhların onları yakalayıp karanlık dünyaya sürüklemeleridir. Yakut Türklerine göre Güneş ve Ay iki tanrısal güç ve kardeştir. Türk bayrağında Ay ve Yıldız, esasen "Ay" ve "Güneş"tir. Maniheizm: MS 3. yüzyılda yaşayan İranlı Mani adlı bir kişi tarafından kurulan, kendinden önceki bütün din ve inanışların akla uygun kısımlarını birleştirerek oluşturulan, iki eşit ve karşıt iyilik ve kötülük ilkesinin birlikte var olmasına dayanan dinsel öğretidir. Ülgen: Altay Türklerinin kam alkış (dua) ve ilahilerinde "Ülgen" (ulu, büyük, yüce) en büyük yaratıcı tanrı olarak yer alır. Şor, Teleüt ve Güney Altay Türklerinde "Kuday" olarak adlandırıldığı görülür. "Kayrakan" da en büyük Tanrı anlamında kullanılır. "Kızagan" ve "Mergen" Ülgen'in yardımcısı olan iyi ruhlardır. Anohin'e (19. yüzyıl) göre Kamlama ayini yaparak Ülgen'e ulaşmak isteyen bir kamın yedi veya dokuz engeli (katı) aşması gerekir. Altay'a göre bir kam en fazla 5. kata (Kutup Yıldızı'na) ulaşabilir. Bir insana benzediği düşünülen Ülgen'e "ak nur", "nurlu bakan", "fırtına koparan", "yıkıcı" denir. Yedi oğlu ve dokuz kızı vardır; bunlar ondan kopmuş ama ona eşit olmayan, çeşitli görevleri olan ruhlardır. Yayık: Ülgen Tanrı ile insanlar ve kamlar arasındaki en önemli aracı ve yardımcı ruhtur. Ülgen Tanrı onu insanları kötülükten koruması ve canlılara yaşam vermesi için gökten yeryüzüne göndermiştir. "Saçı kurban" Yayık'a verilir (süt, rakı, kımız, yağ, buğday, darı vb. kansız kurban). Yayık'a beyaz kumaşla tasvirler yapılır. Suyla: Güneş ve ayın parçasıdır, gökyüzünde yatar. At gözlü olan Suyla çok iyi gören bir ruhtur ve insanın yeryüzündeki koruyucusudur. İnsanların hayatını kontrol eder ve bir değişiklik olduğunda Ülgen'e bildirir. Kamı kötülüklerden korur, ona gökyüzü ve yeraltına yaptığı yolculuklarda eşlik eder. "Karlık" adlı tanrısal güç de Suyla ile aynı görevleri üstlenir. Utkuuçi: Gökte yaşar ve Ülgen Tanrı'nın en yakın elçisidir. Ülgen'e ulaşmak isteyen kamları 5. katta karşılar. Kamın getirdiği kurbanı alır, kam Utkuuçi'den aldığı kazla yeryüzüne döner. Ürün Aar Toyon: Türk mitolojisini en iyi koruyan ve Sibirya'da yaşayan Türk boyu Sahalara (Yakutlar) göre gökyüzünde iyi tanrılar ve kötü şeytanlar vardır. En büyük tanrı Ürün Aar Toyon'dur; göğün dokuzuncu katında ve doğu tarafında yaşar. Dünyayı ve insanları yaratmıştır. Eşi Küm Kübey Hatun'dur, güneşle bir tutulur, ışığı ile dünyayı ısıtıp temizler. Kötülük veren ruhlar da vardır; örneğin Dobsun Duyar deliliği, İlbis Kuba ve Orol Uola insanlara kıskançlık ve rekabeti aşılayan kötü ruhlardır. 2. Yeryüzünde Bulunan Tanrılar, Kutsal Ruhlar ve Kültleri Eski Türklerde tabiat unsurlarına saygı gösterme, dua etme, kutsal kabul etme davranışları görülmektedir. Türkler dağ, tepe, taş, demir, kılıç gibi varlıkların canlı ve bir ruha sahip olduklarına inanıyorlardı. Bu tür ruhlara sahip olanları "iye" olarak adlandırıyorlardı. Ruh, Kişioğlu, Arvak: Eski Türklerde ruh bir kuş gibi uçabilir. Orhun Yazıtları'nda Bilge Kağan'ın ölümünün anlatılmasında uçtuğu gibi. Örneğin Hacı Bektaş Veli'nin şahin, Hacı Doğrul'un doğan kılığına girerek uçmaları "arvak" ve "iye kul" anlayışının İslamileşmiş devamıdır. Yo Kan: Bu ruh Altay Türkleri arasında yeryüzündeki ruhların en güçlüsüdür, dünyanın merkezinde bulunan ve ucu Ülgen'in evine kadar ulaşan bir çam ağacının yanında oturur. Tolay Kan: Yeryüzündeki bütün suların, denizlerin hâkimi, ölülerin koruyucusu olduğuna inanılır. Su ruhu olarak da kabul edilir. Ana Maygıl, Ak Ene: Ak Ene bir dişi tanrıçadır; Ülgen Tanrı'ya yaratma ilhamını veren olağanüstü bir güç olarak görülür. Ana Maygıl de ona benzer bir diğer dişi ruhtur; boy ve soy anlamında "ulus"u koruyan bir ruhtur. Umay: Bir ruhtur. Umay insanın doğumu ve büyümesiyle ilgilenir; çocuk ve hamilelerin koruyucu ruhudur. Güney Sibirya ormanlarında yaşanılan erken dönemde kadınların hâkim olduğu anaerkil bir toplum yapısı vardır ve Umay bu dönemin yaratıcı dişi tanrısıdır. Önce Gök Tanrılı ataerkil dönemde ikincil ruha dönüşmüş, İslamiyet ile birlikte koruyucu ruh Umay kültü Hz. Fatma kültü ile birleşerek günümüze kadar gelmiştir. Al Karısı, Albıs, Al Ruhu: Tarih öncesi zamanda ateş kültü ile ilgilidir, lohusalara musallat olur. Al, al karısı, albastı, albas, albis, almıs gibi adlarla anılan kötü bir ruhtur. Kazak, Kırgız ve Başkurtlara göre albastı "Kara Albastı" (ciddi ve ağırbaşlı) ve "Sarı Albastı" (hoppa ve şarlatan) olarak ikiye ayrılır. Türkiye'de de Albastılar "Karakura" denilen başka bir kötü ruhla ayrıştırılırlar. Lohusayı Albastı'dan korumak için bıçak, iğne gibi nesneleri başaltına koymak günümüzde süregelen bir davranıştır. Kasırga, Rüzgâr ve Yel Ruhu: Saha Türklerine göre rüzgârların "Tıal Holoruk İççite" adını verdikleri bir ruhu vardır. Gök gürültüsü ruhu Etin İççite, yıldırım ruhu Çağılgan İççite'dir. Anadolu'da günümüzde "cin çarpması" olarak adlandırılan çarpılmalar, yakın geçmişe kadar "yel çarpması" olarak adlandırılmaktaydı. Azerbaycan Türkleri bütün fırtına ve yelleri yönlendiren mitolojik bir varlık olan "Yel Baba"ya inanırlar. Taş ve Kaya Ruhu: Taş salt bir tapınma maddesi değildir; kutsallığı onda canlanan ruha aittir. Taş; büyü, dilek, adak, yemin, şifa, uğur ve yağmur yağdırmak amacı ile kutsanmıştır. Dağ Ruhu: Dağların, taş yığınlarıyla oluşturulan obaların ve kurganların ruhu vardır. Avcılar avın bereketli olması için dağ ruhuna alkış (şaman duası) yapıp adaklar sunmalıdırlar. Dağ kültü bir erkek kültüdür; kadınların katılması yasaktır. Ateş Ruhu: Türk kültüründe ateş arındırıcıdır ve kötü ruhları kovar. Aileyi ve soyu temsil eder. Altay, Şor, Teleüt ve Saha Türkleri yakın zamana kadar ateşin ruhuna saçı kurbanı yapardı. Teleüt Türklerinde "Ot Ene" (Ateş Ana) vardır. Su Ruhu: Türk mitolojisinde su her şeyin başı, anasıdır. Kutsal kabul edilen su kirletilmez, ona pislik atılmaz. Suyu kutsal görmek, Su Tanrısı fikrini ortaya koymaz, sadece göl, ırmak ve çay kültünün varlığını ortaya koyar. Ev Ruhları: Çeşitli Türk boyları evlerini koruyan ruhlara inanırlar. Kapının eşiği veya pervazı, ev ruhunun bulunduğu yerdir. Bu nedenle eşik çok önemlidir. Ata Ruhları: Kendilerinden yardım umulan ölmüş atalar için yapılan törenler "Atalar Kültü"nü oluşturmuştur. Devleti kuran atanın ruhu sancakta bulunur; Göktürk sancağı bu nedenle kurt başıyla süslenmiştir. 3. Yeraltında Bulunan Tanrılar, Kutsal Ruhlar ve Kültleri Erlik: Yeraltı dünyasının ruhudur. Sakalları dizlerine kadar uzun, boynuzlu ve kıvırcık saçlı, atletik vücutlu yaşlı bir adamdır. Kam alkışlarında Erlik'e "Kayrakan" (ölümü getiren) da denir. İnsanların gözyaşlarıyla oluşan dokuz nehrin birleşerek Doymadım Nehri'ni oluşturduğu yerdeki sarayında yaşar. Kendisine kurban verilmezse insanlara ve hayvanlara felaketler getirir. Erlik'in Oğulları ve Kızları: Erlik'in demir başlı yedi veya dokuz oğlu vardır; yeraltı canavarlarını idare eder ve kapı eşiklerini korurlar. Kızları ise oyun ve eğlenceyle zaman geçirir, kamı kandırarak kurbanı kaçırmaya çalışırlar. Türk Mitolojisinde Kozmogoni Mitleri ve Çeşitlenmeleri Türk mitolojisinde yaratılışla ilgili mitler son birkaç yüzyılda derlenmişlerdir ve çeşitli dinlerden etkiler taşırlar. Radloff'un Derlediği Mit (Altay): Yaratıcı Tanrı Kuday, insanla birlikte su üstünde uçar. Tanrı suya dalıp "kişi"ye toprak getirmesini emreder ve gelen toprakla yeryüzünü oluşturur. Kişinin ağzında saklı topraklarla da dağlar ve tepeler oluşur. Tanrı "Kurbustan", kişi de Erlik yani "şeytan"dır. Gök: Hem maddi hem de manevi bakımdan Gök, Türkler için çok önemlidir. Orhun Yazıtları'nda Türk tanrısı Gök Tanrı'dır. Yer Ana, Yeryüzü: Yaratır ve hayat verir. Erken zamanlarda Ulu Ana, Kan Nine, günümüzde Toprak Ana olarak adlandırılmaktadır. Dünyanın Şekli: Evrensel bir nehirle sınırlandırılan, hayvanların üzerinde duran Dünya dörtgen şeklindedir. Teleüt destanında dört öküzün üzerindedir. Kırgızlara göre bir öküzün boynuzları üzerindedir. Kırım destanında boğanın boynuzları arasındadır; boğanın altında deniz, denizde balık vardır. Dağ ve Ağaç: Dağlar gökyüzüne yakınlıkları yüzünden kutsaldır; Ötüken Dağı dünyanın merkezi kabul edilir. Ağaç ise kökleriyle yeraltına, gövdesiyle yeryüzüne, dallarıyla gökyüzüne temas ettiği için kutsaldır. Türk mitolojisinde "Dünya Ağacı" sırık şeklinde Kutup Yıldızı'na kadar uzanan bir eksene sahiptir. Türk Mitolojisinde Antropogoni Mitleri ve Çeşitlenmeleri İnsanın türeyişiyle ilgilidirler. Ağaç Ana/Ata: Kayın ağacı Türklerde kutsaldır. İnsanın yaratılışıyla birlikte bir de kayın ağacı yaratılmıştır ve Umay Ana ile birlikte yeryüzüne inmiştir. İlk insanı da kayın ağacı doğurmuştur. Hayvan Ata/Ana: Kurt, avcı-toplayıcı dönemlerde en çok korkulan ve saygı duyulan kutsal hayvandır. Diğer kutsal hayvanlar geyik, at, boz inek, şahin ve atmacadır. Dağ Ana/Ata: Mağara barındıran dağlar doğurgan kabul edilir ve ana rahmi olarak telakki edilir. Türk-Memlük türeyiş anlatısında Ay Atam ve eşi Ay-va bir mağarada oluşmuşlardır. Türk Mitolojisinde Eskatoloji Mitleri ve Çeşitlenmeleri Türk mitolojisinde çok az eskatolojik (dünyanın sonu ile ilgili) mit vardır. Orhun Yazıtları'nda Gök Tanrı, Türkleri dünyayı töresince düzenlemeleri için görevlendirmiştir; buna göre dünyanın sonuyla ilgili her mit Türklerin görevini yapamamakla eşit anlam taşıyacaktır. Altay Türklerinin "Kalgançı Çak" (Kalacak Olan Çağ) olarak adlandırdıkları kıyamet anlatılarında, kıyamet "Uluğ Gün" olarak geçer. Teleüt Türklerine göre bugün geldiğinde gök demir, yer sarı bakır olur; uluslar birbirine düşer, ayak takımı bey olur, evlatlar babalarını saymaz. Türk Mitolojisinin Kültleri, Türk Mitolojisi Tanrıları ve Türk Dünyasındaki Çeşitlenmeleri
- Türk Mitolojisinin Orta Asya Kökenleri ve Türk Yaratılış Mitleri
Türk Mitolojisinin Orta Asya'da Yaratılış Bağlamı Türk mitlerinin veya mitolojisinin kökenleri Orta Asya'dır. Bronislaw Malinowski'nin sadece mitler için değil, bütün sözlü edebiyat türleri hatta daha da geniş anlamda sözlü kültür çalışmaları için çığır açıcı olan bağlam tespiti; "Hiç kuşkusuz, metinler son derece önemlidir. Ama kendi bağlamından koparılan bütün metinler ölüdür." şeklindedir. Bundan hareketle herhangi bir mitoloji geleneği gibi Türk mitolojisinin de doğuşunda yer alan ve son derece önemli rol oynayan "coğrafi çevre", "insan unsuru" ve "topluluk/cemiyet" gibi üç temel faktörü kısaca gözden geçirmek ve Türk mitolojisinin Orta Asya kökenlerine dair verileri bu çerçevede değerlendirmek daha kolay anlaşılır olacaktır. Coğrafya Unsuru: Coğrafya, bir topluluğun hayatında ve kültürünün oluşmasında büyük bir ölçüde belirleyicidir. Türkler, "Türk dünyası" olarak adlandırılan coğrafyada Türk kültürü veya uygarlığı adıyla yaşayan kültürel ekolojiyi yaratmışlardır. İnsan Unsuru: İnsanın "ihtiyaçları" önem sırasına göre; "fizyolojik, emniyet, sevgi, itibar" ve "kendini gerçekleştirme" şeklindedir. Hangi şart altında ve nerede olursa olsun, yukarıda sıralanan "ihtiyaçları" karşılayabilen herhangi bir fert kültür yaratma iktidarındadır. Toplum Unsuru: Toplum unsurunun, her bir kültür elementinin ancak bir topluluk içinde ortaklaşa değer vasfını kazanabilen ürün ve davranışları kapsadığı göz önünde bulundurulduğunda ne derece hayati bir öneme sahip olduğu daha iyi anlaşılabilir. Türk mitolojisini ortaya çıkaran sosyokültürel toplumsal yapılanış; Toplayıcı-Avcı, Avcı-Çoban ve Çoban-Tarımcı dönemlerinden geçmiştir. Toplayıcı-Avcılık ve İlkel Bahçe Tarımı Dönemlerinde Türk Mitolojisi Türk mitolojisinin en erken dönemi bitki kökenli mitolojik bir modele sahiptir ve "ağaç-orman kültü"nü oluşturmuştur. Toplayıcı, doğanın ortasında pasif bir rol oynamakta oluşu nedeniyle duyduğu korunma ihtiyacı onu kendi klanı (biz) dışındakilere (onlar) karşı, yalvarıcı/duacı kılar. Dua edilip yalvarılacak muhatap ise neredeyse kendi dışındaki her şeydir. Doğada canlı-cansız her şeyi kendisine benzer bir biliş hâline sahip olarak düşünmekte yani onlara "ruh" izafe etmektedir. Bu dönemde oluşan "ağaçtan yaratılma" mitini, Türk köken mitleri arasında en eski "yaratılış miti" olarak kabul ediyoruz. Türk mitolojisindeki en eski köken mitlerinden birisi olan "Ağaç Ana", zaman içinde totemleşip bir kandaş topluluğun veya klanın totemini veya kolektif üst kimliği anlamında "biz"ini oluşturmuştur. Zaman içinde de avcılıkla ilgili uygulamalar "Kuş Ata" kültünü ortaya çıkardığında, ikisinin sentezinden meydana gelen bir dünya görüşünün dışavurumu olarak kişilerin mensubiyeti; büyük bir ihtimalle "Ağaç Ana"nın temsil ettiği "anne soyu" ile babanın veya erkeğin temsil edildiği "Kuş Ata"nın adlarının kimlik belirleyici unsurlar olarak kullanılmasının zaman içinde aldığı şekil olarak yorumlanabilir. Güney Sibirya ormanlarıyla Altay Dağları arasındaki bölgede yer yer yerleşik hayata geçen ve mağaralarda barınmaya başlayan, ana soyluluk esasına göre ortalama 10-15 kişiden oluşan bu "kandaş" birliklerin ruhanî lideri de doğum ve doğurma nedeniyle "kutsal" ve "üstün" olarak kabul edilen kadın "kam"lardır (şaman). Ormanın en güçlü ve yırtıcı hayvanı olan ayının bu özelliği nedeniyle tabulaştırılmasının ardından, ateşe dayanarak ininden çıkarılması ve mağarasının (daha önce de işaret edildiği gibi muhtemelen dönemin son buzul devrine de denk gelmesi nedeniyle) pratik zorlamalarla barınak olarak elde edilmesi, "Ağaç Ana" kültünün yanı sıra "Ayı Ata" kültünün de başlangıcını oluşturmuştur. Bir dünya görüşü ve inanç sistemi olarak "Şamanlık", Türklerdeki görünümüne "Kamlık" veya "Kamlık Dini" terimini kullanmayı yeğlediğimiz özel bir dinî anlayışa bürünmüştür. Kamlık, ananın oluşturucusu ve yöneticisi olduğu kandaş toplumun örgütselliğini açıklayan sosyal bir temeldir. Kâinatı oluşturan iki ana unsurdan yer karanlık "kararıg", gök ise ışıklı veya parlak "yaruk" olarak sıfatlandırılmıştı. Buna istinaden bütün mevcudat aynı şekilde "kararıg" ve "yaruk" olarak bir sınıflamaya tabi tutuluyordu. Ayrıca, "kararıg" ile "yaruk" umdelerinin, anaya ve ataya teşbih edilen şekilleri, sekiz yönden esen yeller ile taşınarak beş aslî unsurun doğduğuna inanılıyordu. Türk mitolojisine göre kâinatı oluşturan bu beş aslî unsur; "su, ateş, ağaç, maden ve toprak"tan ibaretti. Bunlara "kök, ruh", "töz, oguş" veya "kut" gibi isimler veriliyordu. Yeryüzündeki canlı ve cansız varlıkların tamamı bu beş unsurdan birine mensup addediliyordu. Türk kozmolojisini gösteren ve kuvvetle muhtemelen her biri değişik efsanelere sahip pusulalarda, yönler dört büyük yıldız grubuna göre sınıflandırılıyordu: Doğu: Gök Ejder "Kök-luu" denilen yıldız grubu ve Ağaç Yıldızı "Igaç Yulduz" ile "Karakuş" denilen Müşteri Yıldızı ve Kuş Yıldızları, Doğu yönünü temsil ediyorlar ve Ağaç unsuru ile ilişkilendiriliyorlardı. Doğu önceleri yeşil sonra mavi daha sonraları sarı renk ile sembolize ediliyordu. Güney: Kızıl Saksağan "Kızıl Sakızgan" denilen yıldız grubu ve Ateş Yıldızı "Oot Yultuz" denen Merih Yıldızı ve Sin Yıldızları, Güney yönünü temsil ediyorlar ve Ateş unsuru ile irtibatlandırılıyorlardı. Güney kırmızı renk ile sembolize ediliyordu. Batı: Ak Pars "Ak Bars" denen yıldız grubu ile "Erklig" denilen Zühre Yıldızı ile Kara Alp Yıldızları, Batı yönünü temsil ediyorlar ve Maden unsuru ile ilişkilendiriliyorlardı. Batı ak (beyaz) renk ile sembolize ediliyordu. Kuzey: Kara Yılan yıldız grubu ise Kuzey yönünü temsil ediyor ve Su unsuru ile ilişkili kabul ediliyordu. Kuzey kara renk ile sembolize ediliyordu. Merkez: Bu dört yönü gösteren yıldız grupları ve irtibatlandıkları unsurlardan başka beşinci unsur olan "Toprak" unsuru merkez olarak kabul ediliyor ve Sarı Bayraklı "Sarig orunlug" ve "Sekentir" de denilen Zuhal Yıldızı'yla ilişkilendiriliyordu. Merkez veya toprak sarı renk ile sembolize ediliyordu. Gök Tanrı dünya görüşü döneminde ölümden sonra hayat inancının varlığını, gömülen kişilerin kişisel eşyasının da mezarlara konmasından bilmekteyiz. Bütün yıldızların Gök Tanrı'nın mekânı kabul edilen Kutup Yıldızı'nın etrafında döndüğü ve bu yıldızların bir "Gök Çarkı" tarafından taşındığına inanılmaktaydı. Tarihsel dönemlerde "Umay Ana" veya kısaca "Umay" olarak rast geldiğimiz bu dişi ilah, Türk mitolojisinde anaerkil dönemin en önemli tanrıçasıdır. Kadın egemenliğinden erkek egemenliğine geçiş sürecinde meydana gelen değişimlerse; genel olarak orman kültü zamanla eski önemini kaybetmiş, "orman tanrıları" "kötü ruh"lara dönüşmüştür. Anaerkil toplumda birincil konumda bulunan "Umay", "Gök Tanrı" karşısında ikincil konuma düşerken; anaerkilliğin güç kaynaklarından olan "ateş"in işe koşulup türetildiği metalürjik demir ve benzeri madenlerin işlenmesiyle, erkek egemenliğini pekiştiren "demir" ve "demirci" kültleri ortaya çıkmıştır. Türk kültürünün en erken dönemlerinde, Eski Taş ve Cilalı Taş devirlerinde kadın egemenliğini devam ettiren ve hatta "ateş-ocak" kültüyle pekiştiren yalın "ateş" teknolojisidir. Buna karşılık daha sonraki dönemlerde bir anlamda ateşin de katışık ve karışık olduğu "demire" bağlı kutsamanınsa erkek etkinliği olarak ortaya çıktığı görülür. Avcı-Çobanlar Döneminde Türk Mitolojisi Cilalı Taş Devri'nin sonlarına doğru başlayan hayvan evcilleştirmeleri ve hayvanların yününden, sütünden, etinden ve kemiğinden yararlanma yollarını öğrenip çeşitli teknikler geliştirmesi uzun bir zaman diliminde gelişmiş olmalıdır. Vahşi hayvanlara karşı kazanılan bir başka kalıcı zafer de "demirci"nin şahsında kutsanmış erkeklerin de "kam" olabilme hakkını elde etmesidir. Erkeklerin kam olmaya başlamalarıyla birlikte daha önceki "Ayı Ata" ve "Kuş Ata" cübbelerinin yanı sıra "Geyik Ata" cübbeleri ve buna bağlı kültün oluştuğunu düşünüyoruz. Avcıların kuşlar ve köpekle başlayan evcilleştirmeleri, Türk mitolojisinde ve komşu Moğol mitolojisinde oldukça geniş ve etkili kuş ve köpek kültlerinin oluşmasına neden olmuştur. Köpeği takip eden evcilleştirmeler içinde yer alan keçi, koyun, ren geyiği ve sığır gibi hayvanların ve nihayet atın evcilleştirilmesiyle yeni oluşum neredeyse tamamlanır ve ormandan bozkıra yönelinir. Bu dönemde önce yeraltında inşa edilen evler ortaya çıkar ve daha sonraki dönemlerde toprak üstüne yapılan, topraktan ve ağaç kütüklerinden yapılan, hayvan besleme nedeniyle genişliği 200 m² kadar olabilen evler takip eder. Toplulukların nüfusları da yaklaşık on kat artarak 150-200 kişiye ulaşır. Bozkırın uçsuz bucaksız otlakları pek çok araştırmacının da ittifak ettiği gibi dünyanın hayvancılık yapmak için en ideal bölgesidir. Sürüsünün peşinde göçebilen mükemmel "üy" (ev) veya "çadır" (yurt) biçimindeki göçer evlerden müteşekkil göçen şehir hatta devlet, bozkır tipi devletle birlikte; Hunlar başta olmak üzere Türkler tarih sahnesine çıkacakları süreci bu sosyokültürel ve ekonomik şartlar altında başlatmışlardır. Toplayıcı-avcılıktan hayvancılığa geçen avcı-çobanların toplumsal yapısı içinde artık bir yanda zor avcılık maceraları diğer yandan beslenme ve döllenme kaynaklarında artan düzenliliğin getirdiği nüfus artışının yanı sıra yeterli otlak için bozkıra yönelen ailelerin kandaş soy esasından daha da genişleyen bir biçimde soy/sülale birlikleri şeklinde örgütlenen boy esasına göre yeniden düzenlenmiştir. Bu da beraberinde "kut bulma"yla, kutsanan "kutsal kağan"ları ortaya çıkarmış ve kağanlar şamanik yöntemlerle doğrudan iletişime geçtikleri gökteki "Gök Tanrı"nın yeryüzündeki temsilcileri olarak kabul edilip algılanmaya başlamışlardır. Bitki merkezli ve "Toprak Ana" anlayışına sahip "ağaçları kutsayan" ve hatta "Ağaç Ana"ları olan anaerkil yapının yanında daha önce işaret edildiği gibi hayvan merkezli "Hayvan Ata" kültlerinin ortaya çıkışı da "kuş, ayı" ve "geyik" başta olmak üzere yine bu dönemin ürünleridir. Kültleşen ve "tabu"laşan ormanın en güçlü ve yırtıcı hayvanı "ayı"nın yerini "bozkurt" alır. "Kağanlık" erken dönemlerinde anaerkil yapının henüz tamamen gücünü ve önemini yitirmediği bir döneminde ana soyunu sıradan bir kadına bağlamak yerine olağanüstü ve kozmik bir biçimde yeni toteme "bozkurt"a bağlayarak izah edilmek zorundaydı. Bu zorlamalar ve ihtiyaçlar da beraberinde, "Bozkurt Ana" yahut yaygın olarak bilinen adıyla "Asena/Aşina Hanedanı"nı getirmiştir. Bu "kurtarıcı" yahut "doğuran" dişi bozkurt-ana mitlerinin oluşması Türklerin bir kısmının ormandan bozkıra çıkıp ilk devletlerini kurmalarıyla ilişkilidir. Türk dünya görüşünün veya geleneksel anonim halk felsefesinin indirgenebileceği en temel kavram olan "hareket"in kaynağını attan almıştır ve bu nedenle de olağanüstü kökene sahip "at miti" oluşmuştur. Türk mitolojisindeki olağanüstü özelliklere sahip at miti, ataları gö l, deniz gibi suların derinliklerinde yaşayan mitolojik bir aygırdır. Bu aygırla çiftleşen kısrakların tayları gerektiği gibi bakılıp yetiştirilirse, "kanatlı at" yani "tulpar at" olurlar. En ünlü örneğini Köroğlu'nun Kırat'ında gördüğümüz mitolojik "tulpar at" tipi, hemen hemen Türk dünyasındaki bütün epik destan kahramanlarının atı olarak karşımıza çıkar. Göçer evli terimiyle ifade edilen barınak biçimi olan çadır etrafında dünyayı algılayışın biçimi de değişir, Türkler birçok başka halklar gibi gök kubbeyi bir çadır (yurt) gibi tasarlar. Samanyolu çadırın dikiş yeri, yıldızlar da ışık gelsin diye açılmış deliklerdir. Göğün ortasında bu büyük çadırı bir orta direk gibi tutan Kutup Yıldızı parlar. Daha önce de işaret edildiği gibi, Türk mitolojisinde Kutup Yıldızı bir direk veya kazık olarak tasarlanır ve bazı bölgelerde "Demirkazık" bazılarındaysa "Altınkazık" olarak adlandırılır. Türk Mitolojisinin Orta Asya Kökenleri ve Türk Yaratılış Mitleri
- Türk Edebiyatının Mitolojik Kaynakları: Mit, Mitoloji ve Edebiyat İlişkisi
Mit Nedir? "Mit" (Myth) kelimesinin kökeni, Yunancada "anlatı" veya "hikâye" anlamına gelen "mythos"tur. Mit terimi; "basit", "hayalî" hatta "uydurma" ve "yalan" anlamına gelen bir içerikten, "son derece doğru" ve "kutsal bir öykü"ye kadar çok geniş bir alanı içermektedir. Mitler çoğu zaman bir yaratılışın öyküsüdür. Bir şeyin nasıl yaratıldığını veya nasıl var olmaya başladığını anlatırlar. Mitlerin Kahramanları Mitlerdeki kahramanlar veya kişiler; olağanüstü özelliklere sahip tanrı, tanrıça, yarı tanrı gibi tanrısal varlıklardır. Bu bağlamda mitler; kutsal ya da olağanüstü olan güç veya güçlerin dünyaya çeşitli zamanlarda yaptıkları heyecan verici, değişip dönüştürücü ve yaratıcı akınlarının tasvir edildiği öykülerdir. Mitlerin temel karakterleri veya kahramanı insanoğlu değildir. Ancak mitleri gerçekleştiren tanrısal, olağanüstü karakter veya kahraman, insan tavır ve davranışları sergiler. Mitlerin, yaşadıkları kültürlerde "gerçek hikâye" olduğuna inanılır. Bu tür toplumlarda mitler şu özellikleri gösterirler: a) Mit, tanrısal ve olağanüstü varlıkların eylemlerinin öyküsüdür. b) Mitlerde anlatılan bu öykü, kesinlikle "gerçek" ve "kutsal" olarak kabul edilir. c) Mit, her zaman için bir "yaratılış" ve "köken" ile ilgilidir. d) Onlara gerçek ve kutsal olarak inananlar tarafından model olarak alınırlar. e) İnsan, miti bilmekle nesnelerin "köken"ini bildiğine inanır. f) Mitlerin anlattıklarını kanıtladığına inanılan ritüeller uygulanır. Mitlerde Zaman ve Mekân Kavramı Mitlerde Zaman: Mitlerdeki zaman anlayışına göre geçmiş, şu ana taşınabilecek bir "şimdi"dir; asla geri getirilemeyecek bir zaman olarak düşünülmez. Mitlerde bu anlamda geçmiş, gelecek ve şimdi arasında bir eş süremlilik görülür. Mitlerdeki zaman "köken"le ilgili olduğu için de kutsaldır. Mitsel ritüeller, başlangıçtan beri öyle yapıldığı gerekçesiyle bir örnek üzerine kalıplaşmış bir biçimde tekrarlanırlar. Törene katılanların büyük bir çoğunluğu, bu bir örnek üzerine kalıplaşmayı titizlikle muhafaza etmeye çalışır. Mitlerde başlangıç ve yaşanan an (şimdi) birleştirilir. Birbirine eş ve paralel hâle gelen bu iki zamanın örtüşmesine de "eş süremli zaman" denilir. Mitlerde Mekân: Mitlerde mekân kavramı ikiye ayrılır. Bunlardan birincisi "kutsal olanla ilişkili ve bu nedenle kutsal kabul edilen" mekânlardır. İkincisi ise kutsalla ilişkisi olmayan, sıradan ve anlamsız olan mekânlardır. Mekânı, kutsallıkla ilişkili olarak merkezî bir yapı içinde algılamaya "merkez simgeciliği" adı verilir. Mitlerin İçeriği ve Tasnifi Mitler içeriklerine göre pek çok çeşitlilik göstermektedir. Fakat onları birbirine bağlayan bağ, genellikle mitlerin zamanın ilk başlangıcındaki kararlı ve belirli yaratılış olaylarıyla ilgili bilgi içermesidir. Konularına göre mitler iki temel gruba ve alt gruplara ayrılırlar: 1. Köken ve Yaratılış Mitleri Etiyolojik Mitler: Mitolojik zamanı aşamamış ve yaşam tarzı olarak ilkel topluluklarda çok yaygın olarak görülen mitlerdir. Teogoni Mitleri: Tanrıların ve tanrısal varlıkların kökenini ve nereden geldiklerini konu edinen mitlerdir. Kozmogoni Mitleri: Evrenin, dünyanın ve özellikle de gök ve gök cisimlerinin nasıl oluştuğunu konu edinen mitlerdir. Takvim Mitleri: Zamanın ölçülmesi bağlamındaki düşünceleri sembolik bir biçimde anlatan öyküler, takvim mitleri olarak adlandırılır. Totem Mitleri: Bir topluluğun yaratılışı ve kökenini bir bitki, bir hayvan gibi canlı veya dağ gibi bir cansız nesneye bağlayarak izah eden mitlere de totem mitleri denilir. Kahramanlık Mitleri: Bir misyon ile kendilerini toplumlarına adayarak onları çeşitli felaketlerden kurtaran veya toplumlarındaki çeşitli kültürel kurumları kuran, idealize edilen insan kahramanlardan bahseden mitler. 2. Eskatoloji Mitleri İnsan ve dünyanın geleceğini veya sonunu konu edinen mitlerdir. Mitlerin Şekli ve İşlevi Mit, şeklî açıdan kutsal kaynaklar hakkında bilinenlerin sözlü hikâyesini sunan bir anlatıdır. Mitler; masal, epik destan ve halk hikâyesi gibi göreceli olarak daha sabit özelliklere sahip anlatılara nazaran çok daha değişken ve akışkan özelliklere sahiptirler. Mitler insan davranışları için örnek modeller olarak işlev görmektedir. Mitlerin temelinde tanrıların ve kültürel kahramanların yaratıcı, biçimlendirici etkinlikleri yatar. Mitler sadece dünyanın, insanın, bitkilerin, hayvanların yaratılışını veya kökenini değil; aynı zamanda âdetlerin, kurumların, törenlerin de kökenini veya yaratılışını konu edinirler. Mitin işlevi; dünyaya, insanın varlığına ve davranışlarına bir anlam verecek olan modeller koyup bunları açıklamaktır. Mitlerin İcra Bağlamı Mitin icra bağlamı normal durumlarda bir ritüel, kullanımı onaylanmış bir davranış biçimidir. Mit, kutsal bir davranış şekli için meşruiyet sağlamaktadır. Ritüel, zamanın başlangıcındaki yaratıcı olayları hayata döndürmekte ve onların o anda hemen tekrarlanmasını sağlamaktadır. Mit anlatımında uyulması gereken diğer kuralların başında, günlük konuşmaların alelade sözcüklerinden kaçınmak ve onun geleneksel anlatım biçimi olan şiirli bir dil kullanmak gelir. Mitoloji Nedir? Mitoloji (Mythology) sözcüğü eski Yunanca "mythos" ve "logos" sözcüklerinin birleştirilmesiyle oluşturulmuştur. Tarihçi Heredot miti "tarih değeri olmayan, güvenilmez söz" olarak tanımlamaktaydı. Antik Çağ'da ve modern çağda mitoloji anlayışı farklılıklar gösterir. 19. yüzyıla kadar mit dendiğinde neredeyse tamamen "Yunan Mitleri" anlaşılırken, bu yüzyıldan itibaren hemen hemen bütün milletlerin mitolojisi olduğu gerçeği ortaya çıkar. 20. yüzyılda sosyal bilimlerin alan araştırmalarıyla elde edilen bilgiler ışığında yenilenen mit kavramı, mitleri anlamaya yönelik yeni kuramsal bakış açılarının (psikolojik, sosyolojik, yapısalcı vb.) ortaya çıkmasına neden olmuştur. Mitoloji ve Edebiyat İlişkisi Mitlerin yaşaması veya "yaşayan mit" demek, onlara inanan insanların tüm davranış ve etkinliklerini onlara göre temellendirmesi demektir. Eğer insanlar mitlere inanmıyorlarsa artık bu mitler "ölü mitlerdir". Ölü mitlerin anlatılması ve kuşaktan kuşağa eğlenmek hatta bilgilenmek gibi inanma ve ona göre yaşama dışındaki amaçlarla aktarılmasıysa edebiyattır. Sözlü Edebiyat - Mit İlişkisi: Mitler kutsaldır; anlatımlarında anlatının doğru, eksiksiz ve ciddiyet içinde anlatılması beklenilir. Fabllar, hayvan masalları gibi hayvanlardan söz eden anlatılar dikkat çekicidir; büyük bir ihtimalle bu tür hayvanlardan söz eden anlatılar başlangıçta birer mittiler. Yazılı Edebiyat - Mit İlişkisi: Yazılı edebiyat ile mitlerin ilişkisi bir bakıma yazı tekniğinin tarihi kadar eskidir. Sümerlerin "Gılgamış" adlı mitolojik destanının yazıya geçirilmesi buna tipik bir örnek olarak verilebilir. Rönesans ile birlikte Avrupa'da mitlere yönelik yeniden ilgilenmenin başlaması, mitlerle yazılı edebiyat ilişkisinin yeni bir dönemidir. Ovidius, Boccaccio, Dante, John Milton, Shakespeare gibi edebiyatçılarda bu etki net gözükür. Mitler; oyun yazarları, şairler ve ressamlar için sürekli bir esin kaynağı olmuştur. Türk Edebiyatının Mitolojik Kaynakları: Mit, Mitoloji ve Edebiyat İlişkisi
- Cumhuriyet Dönemi Türk Şiiri: Cumhuriyet Sonrası Halk Şiirinin Genel Özellikleri ve Temsilcileri
Genel Özellikleri Sanatçılar, usta-çırak ilişkisi içinde yetişmeye devam etmişler ve saz eşliğinde şiir söyleme geleneğini -birkaç sanatçı dışında- sürdürmüşlerdir. Sanatçılar, geleneksel konuların yanında güncel konuları da şiirlerinde ele almışlardır. Şiirlerde divan şiiri geleneğinin, Arapça ve Farsçanın etkisinin azalmasıyla sade, anlaşılır bir dil kullanılmıştır. Şairler, saz eşliğinde şiir söylemeyi, hece ölçüsünü ve dörtlük nazım birimini kullanmayı devam ettirmişlerdir. Şairler, son dörtlükte mahlas kullanma geleneğine bağlı kalmışlardır. Cumhuriyet Dönemi halk şairleri diğer dönemlerin halk şairlerinden farklı olarak şiirlerinde başlık kullanmışlardır. Seyahat imkânlarının ve iletişimin gelişmiş olması âşıkların yurt içi ve yurt dışında tanınmalarını kolaylaştırmıştır. Konya ve Sivas'ta düzenlenen Âşıklar Bayramı ile âşıklık geleneğine ilginin artırılması amaçlanmıştır. Dönemin önemli halk şairleri; Âşık Veysel Şatıroğlu, Âşık Feymani, Abdurrahim Karakoç, Ali İzzet Özkan, Sefil Selimi, Âşık Daimi, Murat Çobanoğlu, Şeref Taşlıova, Âşık Mahzuni Şerif, Neşet Ertaş'tır. Temsilcileri ve Eserleri Âşık Veysel Şatıroğlu (1894-1971) 20. yüzyılın en ünlü halk ozanıdır. Yedi yaşlarında iken çiçek hastalığından dolayı sağ gözünü daha sonra da bir kaza ile sol gözünü kaybetmiştir. Ahmet Kutsi Tecer'in Sivas'ta düzenlediği Âşıklar Bayramı ile tanınmıştır. Şiirlerini hece ölçüsü ve içten, sade, yalın bir dille söylemiştir. Toprak sevgisi, Atatürk, cumhuriyet, yaşama sevinci, kardeşlik duygusu vb. temalar üzerine şiirler söylemiştir. Bütün şiirleri Ümit Yaşar Oğuzcan tarafından derlenerek "Dostlar Beni Hatırlasın" adıyla yayımlanmıştır. Âşık Feymani (1942-...) Asıl adı Osman Taşkaya olan Feymani, Osmaniye'nin Kadirli ilçesine bağlı Azaplı köyünde doğmuştur. Bölgede Karacaoğlan geleneğinin yaygınlığı, ailesinde âşıkların olması onun da bu geleneğe ilgisini arttırmıştır. Doğal, akıcı ve içten bir söyleyişe sahip olan Feymani; şiirlerini atasözleri, deyimler, alkış ve kargışlar vb. yerel ve özgün halk söyleyişleriyle zenginleştirmiştir. Şiirlerinde aşkın yanı sıra gurbet, ayrılık, kaderden ve felekten yakınma, vatan, kahramanlık gibi temaları ele almıştır. Abdurrahim Karakoç (1932-2012) Cumhuriyet Dönemi'nde Millî Edebiyat anlayışını esas alan şairler arasında olan sanatçı önce milli söylemi benimsemiş, sonra İslami anlayışa yönelmiştir. Hece ölçüsünü ustalıkla kullandığı şiirlerinde milli-İslami, halkçı söyleyişte bir derinlik yakalamıştır. Şiirlerinde doğallığı ön planda tutan şair, şiiri davasının tercümanı olarak kullanmayı yeğlemiştir. Toplumsal ve siyasal eleştiri içeren taşlama türü şiirleriyle tanınmıştır. En ünlü şiirleri "Mihriban", "Unutursun Mihriban'ım", "Dosta Doğru", "Tohtur Beg", "Hakim Beg"dir. Şiirleri: Hasan'a Mektuplar, El Kulakta, Dosta Doğru, Kan Yazısı, Suları Islatamadım. Âşık Ali İzzet Özkan (1902-1981) Sivas'ın Şarkışla ilçesinin Höyük köyünde doğmuştur. Aşık Sabri'den saz dersleri almak dışında düzenli bir eğitimi olmamış ancak âşıklık geleneğinin köylerinde ve çevresinde yaygın olması onun gelişmesinde önemli olmuştur. Şiirlerini hece ölçüsüyle kaleme alan âşık, şiirlerinde toplumsal ve siyasi meseleler ile aşk temasını ele alır. "Mühür Gözlüm", "Şu Sazıma Bir Düzen Ver", "Güzele Bakması Çok Sevap Derler" gibi birçok şiiri ses sanatçıları tarafından seslendirilmiş ve geniş kitlelere ulaşmıştır. Şiirleri: Türk'ün Sazından, Âşık Ali İzzet Ağlıyor, Kitap Küçük Dert Büyük, Teller de Muradın Alsın, Mühür Gözlüm. Sefil Selimi (1933-2003) Sivas yöresinde, lebdeğmez şiir söyleyen ve karşılaşma yapan nadir âşıklardandır. Konya Âşıklar Bayramı'na ve Türkiye'nin çeşitli şehirlerinde düzenlenen birçok etkinliğe katılmış ve birincilikler elde etmiştir. Şiirleri: Yâr Badesi, Çoban Narı, Yalın Kat. Âşık Daimi (1932-1983) Asıl adı İsmail Aydın olan âşık aslen Erzincanlıdır, dedelerinin saz şairi olması nedeniyle küçük yaşta âşıklık geleneğini öğrenmiştir. Şiirlerinde insan sevgisi, hoşgörü, saygı, birlik ve beraberlik temaları ile insan ögesini ön planda tutmuştur. Şiirleri: Ne Ağlarsın, Seherde Bir Bağa Girdim, Bir Seher Vaktinde. Âşık Murat Çobanoğlu (1940-2005) Çobanoğlu mahlasını kullanan âşık, Kars'ın Kaleiçi mahallesinde doğmuştur. Artvin, Konya, Kars, Muş, Erzurum gibi yurdun değişik yerlerinde düzenlenen etkinliklerdeki başarıları ile dikkatleri çekmiştir. Özellikle atışma alanındaki başarısı, saza olan hakimiyeti ve kendine özgü söyleyiş tarzı ile güçlü şiirler söylemiştir. Şiirlerinde didaktik özellikler ve ulusal duygular ağır basan şair, Kars'ta Âşıklar Kahvesi açmıştır. "Kiziroğlu Mustafa Bey" türküsü ile ünlüdür. Şeref Taşlıova (1938-2014) Kars'ın Çıldır ilçesine bağlı Gülyüzü (Pekreşen) köyünde doğmuştur. Usta-çırak ilişkisi ile yetişen sanatçı, çıraklığını Âşık Kasım'ın yanında yapmış; bu dönemde başka sanatçılardan da istifade etmiştir. TRT Kars Radyosunda uzun yıllar halk şiiri üzerine programlar hazırlamış, farklı dönemlerde üç defa yılın sanatçısı ödülünü almıştır. TRT'nin düzenlemiş olduğu "Atatürk" konulu şiir yarışmasında, güzelleme dalında "Biri Anadolu Biri Atatürk" isimli şiiriyle Türkiye birincisi olmuştur. UNESCO tarafından âşıklık geleneğine katkılarından dolayı yaşayan insan hazinesi seçilmiştir. "Gönül Bahçesi" adlı şiir kitabı Kültür Bakanlığı tarafından yayımlanmıştır. Âşık Mahzuni Şerif (1940-2002) Kahramanmaraş'ın Afşin ilçesinin Berçenek köyünde dünyaya gelmiş, 1961 yılında ilk plağı ile müzik piyasasında adını duyurmuştur. Halk Ozanları Fedarasyonu tarafından dünyanın en büyük üç ozanından biri olarak gösterilmiştir. Türk halk müziği sanatçıları tarafından söz ve besteleri sıkça kullanılmıştır. "Dom Dom Kurşunu", "Çeşmi Siyahım", "Yedin Beni", "Gül Yüzlüm", "Merdo", "Dostum Dostum", "Yalan Dünya" gibi eserleriyle tanınmıştır. Neşet Ertaş (1938-2012) Kırşehir'e bağlı Çiçekdağı ilçesinin Kırtıllar köyünde dünyaya gelmiştir. Anadolu abdal aşiretlerinin Orta Anadolu koluna mensup olan sanatçı, yaşamın müzikle sürdürüldüğü abdal geleneğinin edebiyatımızdaki en önemli temsilcisidir. Babasının kendisine ilham kaynağı olduğunu dile getirmiştir. Eserlerinde "Garip" mahlasını kullanan ve "Bozkırın Tezenesi" olarak ünlenen Neşet Ertaş, çoğunlukla gurbette diyardan diyara dolaşarak yaşamını geçirmiştir. Eserlerinde Anadolu insanının acı ve kederini dile getirdiğini ifade eden Ertaş'a, İstanbul Teknik Üniversitesi Devlet Konservatuvarı tarafından 2011'de fahri doktora ünvanı verilmiştir. "Gönül Dağı", "Zahidem", "Neredesin Sen", "Kendim Ettim Kendim Buldum" en bilinen eserlerindendir. Cumhuriyet Dönemi Türk Şiiri: Cumhuriyet Sonrası Halk Şiirinin Genel Özellikleri ve Temsilcileri
- Cumhuriyet Dönemi Türk Şiiri: 1980 Sonrası Türk Şiirinin Genel Özellikleri ve Temsilcileri
Genel Özellikleri 1980 sonrası Türk şiirinde şairlerin genel yaklaşımı "Türk şiirinin bir bütün olduğu, bu şiirin hiçbir ayrım gözetilmeden sahiplenilmesi gerektiği" şeklindedir. Bu dönemde şiirlerde tema olarak "kent kimliği, şehirleşme" öne çıkmıştır. 1980 sonrası Türk şiirinin genel özellikleri şunlardır: 1980 sonrası kuşakta politik ve toplumsal konular arka planda kalırken bireysel kaygılar ön planda tutulmuştur. "Çok seslilik" bu kuşağın belirleyici özelliğidir. Yapı ve söyleyişe içerikten çok fazla önem verilmiştir. İkinci Yeni şiirine özgü uzak çağrışımlar, yeni imgeler peşinde koşulmuş, şiir düzyazıya yaklaştırılmıştır. Aynı dergide farklı şiir anlayışında şairler, birlikte ürünler verebilmiştir. Bu kuşak için Üç Çiçek, Poetika, Şiir Atı, Fanatik, Sombahar, Broy, Yönelişler önemli dergiler olarak sayılabilir. Temsilcileri ve Eserleri Haydar Ergülen (1956-...) İlk şiirini Umur Erkan adıyla Gelişim dergisinde; sonraki dönemlerde yazdığı şiirlerini ise Felsefe Dergisi, Türk Dili, Somut, Yusufçuk, Varlık dergilerinde yayımlamıştır. Şiirlerinde yergi yüklü ve kapalı bir anlatımla insani duyarlılıklarından uzaklaşmış insanı anlatmış; yalnızlık, ölüm, yabancılaşma, hüzün, sevgi, kardeşlik gibi temaları işlemiştir. Şiirlerinde çağrışım zenginliği olan sanatçı, imgeci şiirin güçlü temsilcilerindendir. Şiirleri: Karşılığını Bulamamış Sorular, Sokak Prensesi, Sırat Şiirleri, Eskiden Terzi, Nar, Hafız ve Semender. Hüseyin Atlansoy (1962-...) Şiirlerinde İslami duyarlılığı ön planda tutarak mistik/metafizik şiir anlayışının 1980 kuşağı şairlerinden biri olmuştur. Şiirlerinde şehir hayatının, modernizmin, küreselleşmenin değerleri yok ettiğini ve bunun insan hayatında meydana getirdiği olumsuz etkileri anlatmıştır. Kimi zaman derin bir lirizmin kimi zamansa sürprizlerle dolu bir ironinin kendini gösterdiği şiirleriyle hayatı algılayış ve sunuş bakımından modernist bir çizgide yer alır. Eserlerinde Sezai Karakoç çizgisinin İkinci Yeni tarzındaki imgeli, kapalı, çok anlamlı okumaya açık şiir dilini kullanmıştır. Şiirleri: İntihar İlacı, Balkon Çıkmazında Efendilik Tarihi, Şehir Konuşmaları, İlk Sözler, Kaçak Yolcu. Sedat Umran (1925-2013) 1970'te yayımlanan Leke isimli şiir kitabında bir tür eşya sembolizmi geliştirmiş, metafizik unsurlarla modern içerikleri bir araya getirerek farklı bir şiir dili oluşturmuştur. Şiirinde Ahmet Haşim ve Necip Fazıl etkisi görülür. Edebiyat çevrelerinde "Yedigün Şairleri" arasında anılmasının yanı sıra "Leke'nin Şairi" ya da "Eşyanın Şairi" olarak da tanınmıştır. Şiirleri: Meş'aleler, Leke, Gittin Taş Atarak Denizlerime, Kara Işıldak, Parmak Uçlarımdaki Yangın, Sedat Umran'dan Seçmeler. Ahmet Erhan (1958-2013) Şiirleri ölüm, hayat, geçmiş, acı, umut, umutsuzluk ve Akdeniz konuları etrafında çeşitlenmiştir. Bunlardan "ölüm" ve "Akdeniz" Ahmet Erhan şiirinin ayırıcı izlekleridir. Ölüm düşüncesi onun şiirlerinde bir metafor ya da felsefi zeminde tartışılan bir olgu değildir, aksine yaşam karşısındaki tüm gerçekliğiyle vardır. Şiirlerini lirizm ve ironiyle harmanlamıştır. Ahmet Erhan; sade ve duru diliyle, melankoli ve ölüm gibi temaları işlemesiyle Türk şiirinde önemli bir yere sahiptir. Şiirleri: Alacakaranlıktaki Ülke, Yaşamın Ufuk Çizgisi Akdeniz Lirikleri, Ateşi Çalmayı Deneyenler İçin, Deniz, Unutma Adını!. Sunay Akın (1962-...) 1980'lerde Garip Hareketi'nin yazma stilini benimseyen ve bu etkide şiir yazan şairlerin başında gelir. Şiirlerinde başvurduğu sözcük oyunları, esprili ve ironiye dayalı üslubu dikkat çekicidir. Şiirleri: Makiler, Antik Acılar, Kaza Süsü, 62 Tavşanı. Lale Müldür (1956-...) 1980 kuşağının şairlerinden olan sanatçı mistik-metafizik eğilimli çizgisiyle dikkat çekmiştir. Şiirlerinde çokça İngilizce kelime kullanmıştır, bazı şiirleri İngilizcedir. Sözcük tekrarlarına yer vermiş, noktalama işaretlerini pek kullanmamıştır. Şiirleri: Uzak Fırtına, Seriler Kitabı, Kuzey Defterleri, Güneş Tutulması. Metin Altıok (1941-1993) Lirik, duyarlı ve melankolik yönü ağır basan şiirleriyle tanınır. Yalın dili, duygulu söyleyişi ile çevresine ve dünyaya yabancılaşan kentli bireyin kırgınlığını ve acısını dile getirmiştir. Metin Altıok şiiri, biçim açısından çeşitlilik göstermiş; şair, şiirlerinde rubai ve gazel gibi geleneksel biçimlerin yanı sıra çağdaş şekilleri de kullanmıştır. Şiirleri: Gezgin, Yerleşik Yabancı, Kendinin Avcısı, Küçük Tragedyalar, Gerçeğin Öte Yakası. Enis Batur (1952-...) Yazı hayatına şiirle başlaması nedeniyle şiir, edebî şahsiyetinin hep merkezinde olmuştur. Düzyazı yazmaya ise sonradan yönelmiştir. Şiirlerinde hem Doğu hem de Batı medeniyetinin derinliklerine açılan derin, girift ve kendini kolay ele vermeyen bir atmosfer vardır. Şiir, deneme, eleştiri, roman, anlatı, gezi yazısı gibi edebiyatın hemen her türünde eser vermiştir. Şiirleri: Bir Ortaçağ Yalnızlığı, Nil, Sarnıç, Neyin Nesisin Sen, Kandil. Şükrü Erbaş (1953-...) Bireyselden toplumsala uzanan şair, toplum içinde insanın konumlandırılışından hareketle sosyal meselelere birey penceresinden bakmayı denemiştir. Şükrü Erbaş'ın şiirinin en belirgin özelliği söyleyiş bakımından halk şiiri ve folklordan beslenmesidir. Şiiri modern şiire yakın durmakta ve modernizmin imgelerini belirgin bir biçimde yansıtmaktadır. Şiirleri: Küçük Acılar, Aykırı Yaşamak, Yolculuk, Kimliksiz Değişim, Bütün Mevsimler Güz. Cumhuriyet Dönemi Türk Şiiri: 1980 Sonrası Türk Şiirinin Genel Özellikleri ve Temsilcileri
- Cumhuriyet Dönemi Türk Şiiri: 1960 Sonrası Toplumcu Eğilimleri Yansıtan Şiir ve Temsilcileri
Genel Özellikleri Türk şiiri 1960'lı yıllarda Türkiye ve dünyadaki siyasi, ekonomik ve toplumsal gelişmelerin etkisiyle 1950'lerdeki İkinci Yeni şiir anlayışından uzaklaşır. 1960'lı yıllarda Ataol Behramoğlu, İsmet Özel, Gülten Akın, Süreyya Berfe, Refik Durbaş, Nihat Behram, Özkan Mert gibi şairler toplumcu gerçekçi anlayışla eser vermeye başlar. İkinci Yeni'yi "bireyci, toplumdan uzak bir burjuva şiiri" olarak suçlayan 1960 sonrası toplumcu gerçekçi şairleri etkileyen en önemli isim, Nazım Hikmet Ran'dır. Bu dönemde toplumcu eğilime sahip şairler; Yeni Gerçek, And, Devinim, Halkın Dostları, Gelecek, Yansıma, Militan gibi dergilerde hem şiirlerini yayımlar hem de amaçlarını açıklamaya çalışır. 1960 sonrası toplumcu eğilimleri yansıtan şiirin genel özellikleri şunlardır: Ant dergisinde yayımladıkları "Devrimci Şairler Savaş Açıyor" başlıklı bildiriyle İkinci Yeni hareketine cephe almışlardır. Marksist dünya görüşü benimsenmiş ve eserler bu doğrultuda verilmiştir. Sanata estetik kaygılardan çok, ideolojik ve düşünsel işlev doğrultusunda yaklaşılmıştır. Şairler kendilerini toplumun sözcüsü olarak tanımlamış, şiiri siyasi mücadelenin araçlarından biri olarak görmüşlerdir. Umut, yaşama sevinci, sorgulama, isyan, devrim ve direnme gibi temalar üzerinde durulmuştur. İşçi sınıfı ve halkın sıkıntıları, kentleşme sorunları, kadın hakları ele alınmış; yerleşik düzen eleştirilmiştir. Şairler, mesajlarını daha etkili kılmak için slogan üslubundan yararlanmıştır. Geniş kitlelerin sözcülüğünü üstlenmek ve bu kitleleri harekete geçirmek amaçlanmıştır. Soyut bir şiir yerine hayatın gerçeklerine dayanan somut bir şiir ortaya konmuştur. Söyleyişten çok içerik önem kazanmış, uzak çağrışımlara dayanan kapalı anlatım değil açık anlatım tercih edilmiştir. Şiirin ses, ritim ve ahenginde geleneksel söyleyişten yararlanılmıştır. Temsilcileri ve Eserleri İsmet Özel (1944-) Şiir: Geceleyin Bir Koşu, Evet İsyan, Cinayetler Kitabı, Celladıma Gülümserken, Erbain, Bir Yusuf Masalı, Of Not Being A Jew. Düzyazı: Şiir Okuma Kılavuzu. Deneme: Üç Mesele. Ataol Behramoğlu (1942-) Şiir: Bir Ermeni General, Bir Gün Mutlaka, Yolculuk Özlem Cesaret ve Kavga Şiirleri, Ne Yağmur... Ne Şiirler..., Kuşatmada, Mustafa Suphi Destanı, Dörtlükler, İyi Bir Yurttaş Aranıyor, Kızıma Mektuplar, Türkiye Üzgün Yurdum, Güzel Yurdum, Eski Nisan, Bebeklerin Ulusu Yok, Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var, Sevgilimsin, Aşk İki Kişiliktir, Yeni Aşka Gazel, İki Ağıt, Beyaz İpek Gibi Yağdı Kar, Okyanusla İlk Karşılaşma Hayata Uzun Veda. Gülten Akın (1933-2015) Şiir: Rüzgâr Saati, Kestim Kara Saçlarımı, Sığda, Kırmızı Karanfil, Maraş'ın ve Ökkeş'in Destanı, Ağıtlar ve Türküler, Seyran Destanı, Seyran, İlahiler, Sevda Kalıcıdır, Uzak Bir Kıyıda, Sonra İşte Yaşlandım, Sessiz Arka Bahçeler, Uzak Bir Kıyıda, Kuş Uçsa Gölge Kalır, Geldi Yine, Celaliler Destanı. Deneme: Şiiri Düzde Kuşatmak. Süreyya Berfe (1943-2024) Şiir: Gün Ola, Savrulan, Hayat ile Şiir, Şiir Çalışmaları, Ruhumun, Nâbiga, Seni Seviyorum, Foklar Söyledi Ben Yazdım, Çıkrık. Çocuk Kitabı: Çocukça, Eksik Alfabe. Refik Durbaş (1944-2018) Şiir: Kuş Tufanı, Hücremde Ay Işığı, Çırak Aranıyor, Çaylar Şirketten, Nereye Uçar Gökyüzü, Siyah Bir Acıda, Bir Umuttan Bir Sevinçten, Yeni Bir Defter-Şiirler-Meçhul Bir Aşk, Düşler Şairi, İstanbul Hatırası. Özkan Mert (1944-) Şiir: Kuracağız Her Şeyi Yeniden, Kırlangıçlar Kırlangıçlar, Irgatoğlu Atçalı Kel Mehmet, İşte Hayat! İşte Ölüm ve Tarih!, Stockholm'de Mavi Saatler, Dünya Çarpıyor Yüzüme, Mozart ve Akdeniz, Bir Irmakla Düello Ediyorum, Bir Dünyalının Notları, Kentlerin Senfonisi, Nehir: Şiirler Yeryüzü Şarkıları. Nihat Behram (1946-) Şiir: Hayatımız Üstüne Şiirler, Fırtınayla Borayla Denenmiş Arkadaşlıklar, Dövüşe Dövüşe Yürünecek, Hayatı Tutuşturan Acılar, Irmak Boylarında Turaç Seslerinde, Militan Şiirler. Roman: Gurbet, Lanetli Ömrün Kırlangıçları, Miras. Cumhuriyet Dönemi Türk Şiiri: 1960 Sonrası Toplumcu Eğilimleri Yansıtan Şiir ve Temsilcileri
- Cumhuriyet Dönemi Türk Şiiri: Dinî Değerleri, Geleneğe Duyarlığı ve Metafizik Anlayışı Öne Çıkaran Modern Şiir ve Temsilcileri
Genel Özellikleri Duyularımızla algılayamadığımız varlıkların sebeplerini ve temellerini araştıran felsefe disiplinine metafizik denir. Gerçeklikle ilgili kesin bilgiye, deneyim ya da akıl yoluyla değil mistik bir tecrübe veya sezgi yoluyla erişilebileceğini savunan öğretiye ise mistisizm denir. Tasavvuf ise Tanrı'nın niteliğini ve evrenin oluşumunu varlık birliği anlayışıyla açıklayan dinî ve felsefi akımdır. Metafizik, mistisizm ve tasavvufun ortak yönü; fiziki evrenin dışında bir varlık alanı olduğunu kabul etmeleridir. Türk edebiyatında divan ve tekke şairleri tarafından yazılan tasavvufi eserler yüzyıllardır süregelen dinî değerleri, geleneğe duyarlığı ve metafizik anlayışı öne çıkaran bir şiir geleneği oluşturmuştur. Cumhuriyet Dönemi'nde de özellikle Necip Fazıl Kısakürek mistik şiire gerçek anlamda yön veren isimlerden biri olmuştur. Sezai Karakoç, Asaf Halet Çelebi, İsmet Özel, Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayazıt, Nuri Pakdil gibi isimler Cumhuriyet Dönemi'nde dinî değerleri, geleneğe duyarlılığı ve metafizik anlayışı öne çıkaran sanatçılardır. Dinî değerleri, geleneğe duyarlığı ve metafizik anlayışı öne çıkaran modern şiirin genel özellikleri şunlardır: Kur'an-ı Kerim, hadisler, peygamber kıssaları, mistisizm gibi kaynaklardan yararlanılmıştır. Tasavvuf, hayat, ölüm, günah, kaygı, rahmet gibi temalar ön plana çıkmıştır. Kapalı ve içe dönük bir anlatımla İslami düşünce birleştirilmiştir. İmgeye yaslanan, çok anlamlı okumaya açık bir yapı kurulmuştur. Geleneksel şiir ile modern şiirin bir sentezine ulaşmak amaçlanmıştır. Genellikle serbest ölçü kullanılmış, az da olsa hece ölçüsüyle de şiir yazılmıştır. Temsilcileri ve Eserleri Asaf Halet Çelebi (1907-1958) Şiir: He, Lâmelif, Om Mani Padme Hum. Araştırma-İnceleme: Mevlâna, Molla Cami, Eşrefoğlu Divanı, Gotama Buddha, Naima, Ömer Hayyam. Cahit Zarifoğlu (1940-1987) Şiir: İşaret Çocukları, Yedi Güzel Adam, Menziller, Korku ve Yakarış. Hikâye: İns. Roman: Savaş Ritimleri Değirmendir. Çocuk Kitabı: Serçekuş, Katıraslan, Ağaçkakanlar, Yürekdede ile Padişah, Küçük Şehzade, Motorlu Kuş, Kuşların Dili. Erdem Bayazıt (1939-2009) Şiir: Sebeb Ey, Risaleler, Gelecek Zaman Risalesi. Gezi: İpek Yolundan Afganistan'a. Ebubekir Eroğlu (1950-2002) Şiir: Kuşluk Saatleri, Kayıpların Şarkısı, Yirmidört Şiir, Şahitsiz Vakitler, Berzah, Sınır Taşı, Sesli Harfler, İçkale, Bentler. İnceleme: Modern Türk Şiirinin Doğası. Nuri Pakdil (1934-2019) Şiir: Osmanlı Simitçiler Kasidesi. Deneme: Batı Notları, Bir Yazarın Notları. Oyun: Umut, Korku. Dinî Değerleri, Geleneğe Duyarlığı ve Metafizik Anlayışı Öne Çıkaran Modern Şiir ve Temsilcileri
- Cumhuriyet Dönemi Türk Şiiri: Garip Hareketi (I. Yeni) Genel Özellikleri ve Temsilcileri
GARİP HAREKETİ (I. YENİ) 1941 yılında Orhan Veli Kanık, Melih Cevdet Anday ve Oktay Rifat "Garip" adını verdikleri ortak bir şiir kitabı yayımlarlar. Kitap, "Bu kitap sizi alışılmış şeylerden şüpheye davet edecektir." kapak şeridiyle çıkmış ve Türk şiirinde büyük bir çığır açmıştır. Garip hareketi şairlerinin, şiirin biçiminde ve içeriğinde yaptıkları köklü değişiklikler Türk şiirini derinden etkilemiştir. Kitapta Orhan Veli Kanık tarafından yazıldığı bilinen bir ön söz ve üç şaire ait şiirler yer almıştır. Garip Hareketinin Genel Özellikleri Şiirde bütünüyle doğal bir söyleyişe ulaşmayı amaçlayan Garip hareketinin genel özellikleri şunlardır: Eski şiire ait tüm geleneksel ögeleri reddetmiş; her türlü kurala, önceden belirlenmiş kalıplara karşı çıkmışlardır. Garipçiler'e göre uyak ve ölçü yaratıcılığı sınırlandırır, şairin düşüncesine hükmeder ve söz dizimi tuhaflıklarına yol açar. Bu yüzden ölçü ve uyağı terk etmiş, serbest şiire yönelmişlerdir. Doğayı olduğundan daha farklı gösterdiği ve bozduğu için söz ve anlam sanatlarına karşı çıkmış, kapalı bir anlatım yerine açık bir anlatımı yeğlemişlerdir. Azınlık bir kesimin değil, çoğunluğun anlayabileceği ve zevkine varabileceği bir şiir yazmışlardır. Şiirlerinin odağına "sıradan" insanı ve bu insanın sevinçlerini, üzüntülerini, günlük kaygılarını yerleştirmişlerdir. Sanat dallarının birbiri içine girmesine karşı çıkmış, şiirin müzik ve resim ile olan bağlarını koparmışlardır. Şairaneliğe karşı çıkmış, günlük konuşma dilinde yer alan her sözcüğün şiirde kullanılabileceğini savunmuşlardır. "Nasır, çorap, cımbız, salata" gibi sözcükleri kullanmaktan çekinmemişlerdir. Şiirde söyleyişi değil, anlamı ön plana çıkarmışlardır. Bilinçaltına inerek saf ve basit şiire ulaşmak gerektiğine inanmışlardır. Bu durum, onları sürrealizme yaklaştırmıştır. Mizahi dili başarıyla kullanmış; ironi, parodi gibi mizah ögelerine şiirde önemli bir yer vermişlerdir. Bazı şiirlerinde öyküleme tekniğine başvurarak, küçük insanın hikâyesini anlatmışlardır. Politik şiir anlayışından uzak durmuşlardır, bu da onların geniş kitlelerce benimsenmesini kolaylaştırmıştır. Garip hareketi, II. Yeni'nin ortaya çıkışından sonra "I. Yeni" olarak adlandırılmıştır. Garip Hareketinin Temsilcileri Orhan Veli Kanık (1914-1950) Şiir: Garip, Vazgeçemediğim, Destan Gibi, Yenisi, Karşı. Öykü: Hoşgör Köftecisi. Çeviri: Hamlet, Venedik Taciri, Scapin'in Dolapları, Tartuffe. Melih Cevdet Anday (1915-2002) Şiir: Garip, Rahatı Kaçan Ağaç, Telgrafhane, Yan Yana, Tanıdık Dünya, Yağmurun Altında, Kolları Bağlı Odysseus, Göçebe Denizin Üstünde, Teknenin Ölümü, Sözcükler, Ölümsüzlük Ardında Gılgamış, Güneşte. Oyun: İçerdekiler, Ölümsüzler, Mikado'nun Çöpleri. Roman: Gizli Emir, Birbirimizi Anlayamayız, Yağmurlu Sokak. Oktay Rifat (1914-1988) Şiir: Garip, Güzelleme, Aşağı Yukarı, Karga ile Tilki, Perçemli Sokak, Âşık Merdiveni, Elleri Var Özgürlüğün, Çobanıl Şiirler, Koca Bir Yaz. Oyun: Çil Horoz, Atlarla Filler ya da Dirlik Düzenlik, Birtakım İnsanlar, Kadınlar Arasında, Yağmur Sıkıntısı. Roman: Bir Kadının Penceresinden, Danaburnu, Bay Lear.















