top of page

Arama Sonuçları

Search this site

Boş arama ile 864 sonuç bulundu

  • Ulama

    Bir cümlede ünsüzle biten bir sözcükten sonra ünlüyle başlayan bir sözcük gelirse (konuşma dilinde) birinci sözcüğün ünlüsü, ikinci sözcüğün ünlüsüyle bitiştirilerek söylenir. Buna ulama denir. Bunun nedeni ünlünün çekim gücüdür. · Ulama bir söyleyiş güzelliği ve akıcılığı yaratır. Bu uygulama yazı diline geçmez. · Ulama aruz ölçüsünde kapalı bir heceyi kısa hece yapmaya yarar. · Bileşik sözcüklerin oluşumunda ulama varsa sözcük hecelerine ayrılırken bu ilke gözetilir. Örnekler : Bir ay önce gelen adamın adı neydi? Bu cümle konuşma dilinde: Birayönce gelenadamınadı neydi? Beklenenolay sonunda patlak verdi. Evimizinarkasında bodurağaçlar vardı. Yolumuzunüstüne biraraba çıktı. Bahçemizde çeşitli ağaçlar ve hanımelleri vardı. Bu cümledeki "hanımeli" sözcüğü de ulama özelliğine sahip bir bileşik sözcüktür. "Hanım + eli" Bu nedenle hecelerine ayrılırken bu özellik dikkate alınır: ha - nı - me - li. Aslanağzı - as - la - nağ - zı (Aslan + ağzı) Kırklareli - Kırk - la - re - li (Kırklar + eli)

  • İşlevlerine Göre Paragraf Türleri

    Paragrafın türü; paragrafın yazı içindeki işlevine ve konusuna göre değişir. İşlevlerine Göre Paragraflar Düşünce yazılarında paragraflar, işlevlerine göre, giriş, gelişme, geçiş ve sonuç paragrafları olarak türlere ayrılabilir. • Giriş Paragrafları: Bir yazıda giriş paragrafı genellikle, konuyu tanıtan, neyin işleneceğini, konuya hangi açıdan bakılacağını belirten paragraftır. Kesin bir kural olmamakla birlikte giriş paragrafı konunun ana düşüncesini de içerebilir. Bu paragrafta gelişme bölümünün temeli hazırlanır. bu derece önemli olan giriş paragrafları elbette ilginç olmalı, anlatılacakları bir anlamda özetlemelidir. “İletişim ne duyumsadığımızı ve ne demek istediğimizi karşımızdakine açık bir şekilde söyleme; karşımızdakinin ne söylediğini dinleme ve tam duyduğumuzdan emin olma, kısaca birbiriyle konuşma sanatıdır. İletişim, sevgi dolu bir ilişkiyi kurup sürdürebilmek için en önemli beceridir”. [Leo Buscaglıa, Birbirimizi Sevebilmek, s.55 (İkinci Bölüme Giriş Paragrafı)] • Gelişme Paragrafı: gelişme paragrafı, giriş paragrafında tanıtılan konunun açıklandığı, değişik yönlerden incelendiği, ana düşüncenin işlendiği paragraflardır. Düşüncelerin savunulduğu paragraflar olduğu için örneklerden, karşıtlardan, benzerliklerden yararlanılabilir. Şimdi yukarıdaki örnekte, giriş paragrafında ortaya konan düşüncenin gelişme paragraflarından birinde nasıl geliştirildiğini görelim: Birkaç yıl önce sevgi dersi okuturken sınıfımla birlikte bir görev yapmaya karar verdik. Yaşamımızda sevdiğimiz ve değer verdiğimiz kişilere yaklaşacak ve sözlü olarak onları gerçekten sevdiğimizi ve takdir ettiğimizi bildirecektik. Yüzeysel olarak çok doğal ve basit görünen bu girişimin düşündüğümüzden çok daha güç olduğunu sonra gördük. öğrencilerimden çoğu sevgi söz konusu olunca dili bağlı kalıyordu. Sevgilerini ifade ederlerken rahatsız olup beceriksizleşiyor, hatta şaşkınlığa düşüyorlardı. Birkaçı bu görevi yapamadı. Deneyimlerimizi paylaşarak sonuçları tartıştığımızda çoğumuzun sevgi ile ilgili olarak konuşmayı korkutucu bulduğumuzu anladık. Sonra birden bire sevgi sözlerini neden bu denli seyrek, böyle çekingen ve alçak sesli olarak duyduğumuzu anladık. ifade edilmemiş sevginin en büyük üzüntü ve pişmanlıklara neden oluşturduğunu da öğrenmiştik. Genellikle kişinin yaşamımızdaki değerini ifade etmek kamu önünde onu onore etmek ve ona sevdiğimizi söylemek için ölmesini bekleriz”. (Leo Buscaglia, s. 56) • Geçiş Paragrafı: Uzun yazılarda bölümler arası geçişi, bağlantıyı sağlamak için kullanılan kısa paragraflardır. Geçiş paragraflarında ya daha önce söylenenler özetlenir ya da daha sonraki paragraflarda söyleneceklere geçiş için hazırlık yapılır. Böylece biz, sevgi dilini çevremizden öğrenir ya da hiç öğrenemeyiz. Birbirimizle ilişki kuracak sözlü simgeleri de ya öğrenir ya da hiç öğrenemeyiz. (Leo Buscaglia, s. 62) • Sonuç Paragrafı: Yazının son paragrafıdır. Daha önce ileri sürülen düşünceler toparlanır, özetlenir ve yazının ana düşüncesi vurgulanır. Eğer bir sorun varsa çözümü için öneriler ileri sürülür. Genellikle en kuvvetli düşünceler, en önemli görüşler bu paragrafta yer alır. “Sizin, olasılıkla yukardaki fikirlerin sevgililer (sevenler) arasında gerçekten gerekli olmayacağını düşündüğünüzü biliyorum. Bunlar bir anda içten gelirler diyebilirsiniz. Aslında öyle olmaz. Bu saydıklarım iletişimin çeşitli evreleri ve sevgi dolu ilişkinin temel taşlarıdır. Aynı zamanda dünyanın en güzel seslerini de oluştururlar.” (Leo Buscaglia, s. 73)

  • İstiklal Marşı’nın Açıklaması

    Prof. Dr. M. Orhan OKAY Günümüze kadar gelen tarihî bilgilerin ışığında, Türk millî marşı yarışmasına 724 şiirin katılmış olduğunu biliyoruz. Bu şiirlerini tamamını ihtiva eden bir dosya maalesef mevcut değil. Yalnız bunlar arasında bir heyetin seçerek Meclis’e takdim ettiği yedi şiirden biri o sırada kabul edilmiş olsaydı yalnız zayıf bir millî marşımız olmakla kalmayacak, aynı zamanda, belki Türkçenin en güzel şiirlerinden birine sahip olamayacaktık. Birinci Büyük Millet Meclisi hükümetinin Maarif Vekili Hamdullah Suphi de bizim şimdiki endişemizi o günden hissetmiş olmalıydı ki araya aracılar sokarak Mehmed Akif Bey’in yarışmaya mutlaka katılmasının teminini ısrarla istemiştir. Aradaki para mükâfatının kaldırılması şartıyla yarışmaya katılan Mehmed Akif’in İstiklâl Marşı’nı tamamlayıp Maarif Vekâletine gönderdiği, fakat henüz sonuç alınmadığı günlerde manzume ilk defa Sebilürreşad dergisinde çıkar. Şiirin baş tarafında bir ithaf vardır: “Kahraman Ordumuza”. İstiklâl Marşı’nı okurken ve dinlerken bu ithafın değerini ve önemini hatırdan çıkarmamak lâzımdır. O kahraman ordu ki, marşın yazıldığı çetin mücadele yıllarında kadın erkek her ferdiyle bütün bir milletin kendisiydi. Demek ki “Kahraman Ordumuza” ithafı, aynı zamanda “Kahraman Milletimize” manasını da taşımaktaydı. Şimdi, Mehmed Akif’in İstiklâl Marşı’nı Safahat’a niçin koydurmadığı ve “O benim değil, milletimindir” dediği üzerinde biraz daha durabiliriz. Akif’in bu sözünün gerçek manası sadece bu şiiri, her ferdi kahraman birer nefer olan millete ithaf etmiş olmaktan mı ibarettir? Yoksa “O benim değil, milletimindir” demesinin başka bir anlamı mı vardır? Dünyada millî marşların güfteleri, bir şairin kaleminin mahsûlü olmakla beraber, onu benimseyecek, yıllarca, yüzyıllarca dilinden düşürmeyecek olan milletin de karakterini aksettirmek gibi bir özelliği beraberinde taşırlar. Bu bakımdan birçok millî marş şairinin adı çok defa unutulur; bir milletin kuruluşunda, tarihi bilinmeyen devirlerde teşekkül eden destanlar gibi anonimleşir. Millî marş tabiri, bu özellikleri taşıyan şiirlerin bütün dünyada yaygın olan ortak adıdır. Bazı millî marşların ayrıca isimleri de vardır. Bu isimler o milletin bir vasfını veya marşın yazıldığı, kabul edildiği sıradaki olağanüstü bir hadiseyi işaret eder. Bizim millî marşımızın, dünya millî marşları arasında ayrı bir yeri vardır. Millî marşımızın adı “İstiklâl”dir. Bu kavram milletimizin çok önemli bir karakterini belirtmektedir. Tarihler, bilinen en eski çağlardan günümüze kadar Türklerin on altı, elli veya yüz küsur devlet kurmuş olduğunu yazarlar. Bu sayının azlığı veya çokluğu, devlet tarifinin farklılığından kaynaklanmaktadır ve pek de önemli değildir. Asıl önemli olan, milletimizin tarihinde, hiçbir devirde devletsiz bulunmadığıdır. Yazılı en eski Türkçe metinlerden olan Orhun Kitabeleri’nde de sık sık vurgulanan, Türk milletinin hür ve müstakil yaşamaya alışmış olmasıdır. Akif’in Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım Hangi çılgın bana zincir vuracakmış, şaşarım Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner aşarım Yırtarım dağları, enginlere sığmaz, taşarım mısralarında Türk milletinin tarihinin bilinen en eski devirlerinden gelen bu değişmez karakterine işaret vardır. Devletin çeşitli tarifleri varsa da bütün bu tariflerin içinde değişmeyen ve her zaman var olan unsur, istiklâldir. Millî marşımız, milletimizin işte bu hiç değişmeyen karakterinin yakın çağdaki tezahürü olan bir mücadelenin içinden çıkmıştır. Yirminci yüzyıl başlarında, istiklâline sahip yegâne Türk birliği Osmanlı Devleti’ydi. Hatta bağımsız yegâne İslâm devleti de Osmanlıydı. Millî marşımız, işte bu devletin, adına medeniyet denilen tek dişi kalmış bir canavar tarafından yok edilme niyet ve teşebbüslerine karşı verilmiş bir kavganın içinden doğmuştur. Onun için adı “İstiklâl Marşı”dır. Onun için manzume İstiklâl’le başlar ve İstiklâl’le biter. Ayrıca şiirin başka kıtalarında, başka mısralarında İstiklâl kelimesi geçmese de zikredilmemiş bir istiklâl değişik motiflerle kendini hissettirir: “Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak” mısraında olduğu gibi. Çünkü sancak da aslında bir milletin istiklâlinin sembolüdür. Marşımızın bu ilk mısraında da bayrak, istiklâlin sembolü olarak, hiç sönmeyeceği müjdesiyle birlikte gelir. Hem de “Korkma!” haykırışıyla zihinleri, gönülleri, yürekleri bir çığlık halinde doldurarak. Bestelenmiş iki kıtasının sonunda ve bütün manzumenin sonunda tekrarlanan mısra “Hakkıdır Hakka tapan milletimin istiklâl”dir. Bu mısralarda milletimizin iki mühim karakteri bir arada belirtilmiştir. Biri, biraz önce belirttiğim, hiçbir devirde kaybetmediği istiklâlin onun hakkı olduğu. İkinci ise bu hakkın, istiklâl hakkının, iman duygusuyla beraber doğuşudur. İman duygusunu son mısradaki ikinci Hak kelimesinden çıkarıyoruz. Bu Hak, Allah manasındadır. Böylece millî marşımızda milletimizin dinî ve millî karakteri birbirinden ayrılmaz bir bütün olarak ifade edilmiş olmaktadır. Görüldüğü gibi, millî marşımızın adı tesadüfî değildir. Hatta yazıldığı yıllardaki şartları düşünerek, sadece şairinin ümit ve temennisinden de ibaret olmadığı söyleyelim. Hak kelimesinin dilimizde kullanılış manalarıyla sanat halinde ifade edilmiş bir gerçeğin ta kendisidir. Millî marş güftelerinin bir özelliği de, içinden çıktığı milletin yaşadığı olağanüstü bir hali, bilhassa büyük felâketli zamanları, bunların arkasındaki büyük ümitleri ve zaferleri aksettirmesidir. Meselenin herkesçe bilinen tarihî teferruatı üzerinde durmaya gerek görmüyorum. Bir millî marş güftesi yazılmasının Akif’e teklifi ile İstiklâl Marşı’nın Büyük Millet Meclisi’nce kabulü tarihleri, 1920 Aralık ayı ile 1921 Mart’ı arasına rastlamaktadır. Bu tarihler İstiklâl Mücadelelerinin en kritik aylarıdır. Millî Marşımızın, “Korkma!” hitabıyla başlaması, iyi niyetli olmayan bazı itirazlara sebep olmuştur. Aslında Akif’in, şiirine bu hitapla başlaması çok manidardır. Yalnız dönemin şartlarını çok iyi bilmek gerekir. Batılı devletlerin silâhlandırdığı Yunanlıların Anadolu içlerine yürümesi, Birinci İnönü Muharebesi, iç isyanlar ve bunların bastırılması gibi olayların vuku bulduğu zamanlardır. Meclis ve onunla beraber bütün bir Türk milleti korku, ümit, ümitsizlik, zafer ve sevinç haberlerini, duygularını, heyecanlarını arka arkaya ve birbirine karışmış halde yaşıyordu. İşte bu yeis günlerinde “Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak” hitabıyla başlayan ve “Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl” mısraıyla devam eden İstiklâl Marşı doğmaktadır. Millî Marşımızın “Korkma!” diye başlaması boşuna değildir. Ümitsizliğin, inanç yokluğundan geldiğini haber veren bir dinin mensubu olan Türk milleti, bu manzume ile var olma azmini, imanını, iradesini yeniden bulmuştur. Onun için İstiklâl Marşı, bir milletin ölüm-kalım çağının destanıdır. Millî Mücadele’nin ne gibi zor hatta başarılması imkânsız gibi görünen şartlar altında yapıldığı malûmdur. Adına medeniyet denilen ve her türlü teknik donanımı haiz düşmanın, en güçlü ve yeni silâhlarla saldırarak yağma etmek istediği bir vatanda Türk milletinin güvendiği en önemli silâh imanıdır. Bu imanı hem dinî manada vatan için şehadet inancına, hem millî manada kendine güven olarak düşünebiliriz. Millî Mücadele’nin kazanılmasında Türk milletinin istiklâline düşkün bir millet olması yanında, sadakatle bağlı olduğu dinî inançların rolü unutulmamalıdır. Milletinin sinesindeki bu gücü bilen Mehmed Akif ona bu tarafıyla seslenmektedir: Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var Ulusun, korkma, nasıl böyle bir imanı boğar Medeniyyet dediğin tek dişi kalmış canavar Nihayet millî marşların üçüncü bir hususiyeti olarak, anonim karakteri taşıması meselesine geliyorum. Yani tıpkı destanlar gibi, milletçe yaşanmış, milletçe yaratılmış, sahibi bilinmeyen anonim karakterde bir şiir olması. İstiklâl Marşı anonim bir şiir değildir. Ancak Akif’in, bu marş için açılmış yarışmaya ne şartlar altında katıldığını yahut katılmayıp ısrar üzerine sonradan ne şartlar altında şiirini gönderdiğini biliyoruz. Akif’in bu yarışmaya katılmamasındaki felsefesi açıktır: Millî marş güftesi ısmarlama olmaz. Ve marşın yazılmasından dolayı da para gibi hasis bir menfaat kabul edilemez. Yarışmaya katılan yüzlerce şiirin beğenilmemesi, bir milleti temsil edecek, onun karakterinin sembolü olacak değerde bulunmaması, Akif’in haklı olduğunu göstermiştir. Her iki şart da Akif’in isteği üzerine kaldırılır. Yani şiir ne yarışma için ısmarlanmış olacak, ne de karşılığında para verilecektir. Akif’in şiiri zaten ısmarlama değildi. O çetin günlerde, yarışmadan çok önce tamamen samimi duygularıyla zaman zaman yazdığı birçok mısraını parça parça dostlarına okuyordu. Daha sonra Maarif Vekili’nin ısrarı ve dostlarının aracılığıyla yarışmaya katılmayı kabul eden Mehmed Akif, o zaman, ikamet ettiği mütevazı Taceddin Dergâhı’nın odasında iç sükûnetine çekildi. O uhrevî hava içinde milletinin azmiyle, iradesiyle kendi sanatını birleştirdi. Âdeta “ruhunun vahyini” duyarak taşa geçirircesine şiirini tamamladı. Mehmed Akif’in bütün Safahat’ında, içinde yaşadığı topluma yabancı kalmadığını, onun dertleriyle nasıl hemdert olduğunu biliyoruz. Fakat hiçbir şiirinde, İstiklâl Marşı’nda olduğu kadar, âdetâ mistik bir ruhla, milletiyle beraber, milletiyle bir aynîleşme, özdeşleşme içinde olmamıştır. İşte bütün bu olağanüstü şartların birleşmesiyle Mehmed Akif’e göre İstiklâl Marşı artık kendisinin değil milletin ruhundan çıkmış bir şiir olmuştur, başka bir ifadeyle şiirinde milletini konuşturmuş bir medyum gibiydi. Bunun için onu Safahat’a almamış ve “o benim değil, milletimindir” demiştir. Şimdi Akif’in bu vasiyetini ihmal etmeyerek, biraz da onun bu şiirde gösterdiği sanatına temas etmek istiyorum. İstiklâl Marşı’mızı, başka milletlerin millî marşlarından ayıran özellikleri zikrederken unutulmaması gereken bir karakterini de belirtmek gerekir. O da, şairinin Türkiye’de bütün bir millet tarafından bilinen bir şahsiyet olmasıdır. Dünyada millî marşların çoğu, adı duyulmamış veya o milletin edebiyat tarihlerinde önemli yeri olmayan şairlerin yazdıklarıdır. Hatta çoğunun edebî değeri zayıftır ve önemi sadece ortaya çıktığı dönemin heyecanlı bir hatırasını taşımaktan ibarettir. Mehmed Akif ise yalnız İstiklâl Marşı’nın şairi olarak değil, hemen bütün şiirleriyle zamanında da, günümüzde de en çok tanınan şairdir. Belki bütün milletimizce en çok benimsenen ve en çok okunan şairdir. Safahat’ın bugün, Türkiye’de hiçbir şiir kitabının ulaşamadığı defalarca basımıyla yüz binin çok üzerinde tiraja ulaşmış olması bunun açık bir delilidir. Akif’in şiirinde fanteziye yer yoktur. Kendi şiiri hakkında söylediği “Bir yığın söz ki samimiyeti ancak hüneri” mısraı da bu gerçeği gösterir. Akif kadar milletinin acılarını, mutluluklarını samimi olarak duyan, yaşayan ve yazan başka ikinci bir şairden bahsetmek kolay değildir. Fakat o erişilmez tevazuu ile şiiri hakkında “samimiyeti ancak hüneri” demekteyse de, şiirinin, özellikle de İstiklâl Marşı’nın samimiyetinin dışında başka hünerleri vardır. İstiklâl Marşı edebî bir metin olarak da Türk şiirinin en güzel örneklerindendir. İstiklâl Marşı, gerek nazım tekniği gerekse muhteva bakımından herhangi bir millî marş güftesinin çok ilerisinde, Türk edebiyatının en güzel lirik-hamasî şiirlerindendir. Son kıtası beş mısra olmak üzere dörder mısralık on kıtadan oluşan ve aruzla yazılmış olan şiirin her kıtasının bütün mısraları tam kafiyelidir ve her kıtanın, temayı teşkil eden duyguyla uyumlu ton ve vurguların yer aldığı sağlam bir nazım yapısı vardır. Hece vezninin yaygınlaştığı ve ciddi olarak rekabete giriştiği bir dönemde geleneksel şiirimizin vezni olan aruzun Akif’in kaleminde olağanüstü bir rahatlıkla kullanıldığını bütün tenkitçiler kabul eder. Alışılmışın dışında, beklenmeyen fakat bir sehl-i mümteni gibi şairin kolaylıkla yakaladığı kafiyeler, yer yer işlenen tema ile uyumlu iç kafiyeler şiirin ses zenginliğini oluşturur: Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl Uyarıcı, vurgulu tonda hitap ifadeleri: Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak yahut Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın! veya Bastığın yerleri toprak diyerek geçme, tanı! mısraları gibi. Fakat dua mısralarına geldiğinde Akif secdelere kapanırcasına büyük iradenin önünde diz çöker: Ruhumun senden İlâhi, şudur ancak emeli: Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli İşlenen temalar bakımından da sağlam bir yapısı olan İstiklâl Marşı’nda ilk iki kıtada bayrağa hitap eden şair, onun milletin varlığıyla beraber ebedî istiklâlini müjdeler. Şair üçüncü ve dördüncü kıtalarda Türk milleti adına konuşmakta, ebedî hürriyet aşkı ve imanıyla Batılıların maddî güçlerine karşı direneceğini söylemektedir. Türk askerine hitap eden beşinci ve altıncı kıtalar, üstünde yaşadığımız yerlerin alelâde bir toprak değil vatan olduğunu, onun düşmana çiğnetilmemesi gerektiğini telkin eder. Yedinci ve sekizinci kıtalarda sevilen pek çok şey kaybedilse bile vatanın kaybedilmemesini ve ezan seslerinin kesilmemesini niyaz eder. Dokuzuncu kıtada bu duası kabul edildiği takdirde kendi ruhunun da vecd içinde yükseleceğini söyler. Nihayet son kıtada yine bayrağa dönerek ona ve milletine ebediyen çöküş olmayacağını, hürriyetin ve istiklâlin ebediyen onun hakkı olduğu müjdesini tekrar eder. Milletin iradesine ve Allah’ın müminlere vaad ettiği zaferin er geç gerçekleşeceğine inanan Mehmed Akif’in şiirindeki özelliklerinden biri de millî ve ulvî değerler ile dinî motifleri dengeli bir şekilde kıtalara yerleştirmesidir. Bayrak, hilâl, yıldız, hak, hürriyet, istiklâl, yurt, millet, ırk, vatan, kahramanlık gibi millî kavramlarla iman, şehâdet, helâl, cennet, Hudâ, ezan, mâbed, vecd gibi dinî motifler birbiriyle uyum halinde ve zengin bir belâgatle kullanılmış, böylece Millî Mücadele’yi gerçekleştiren halkın ruhunda mevcut iki önemli kavram İstiklâl Marşı’nın da iki temel temasını oluşturmuştur. Tam bir bütünlük gösteren, dört başı mamur bir şiir olan İstiklâl Marşı’nda mecazlar ve semboller de ifade sanatı bakımından manzumeyi zenginleştirmiştir. Bu kısa konuşma içinde bunları açıklamak değil sadece bu sanatların adlarını sıralamak bile mümkün değildir. Manzumenin her mısraı, her ibaresi, her kelimesi ses ve mana bakımından birbiriyle ilişkilidir. Hemen her kelime, her kavram aslî ve mecazî manalarıyla şiirde yerlerini almıştır. Bütün bu vasıflarıyla İstiklâl Marşı tek taşı bile yerinden oynatılmayacak muhkem, harikulâde bir ses, söz ve mana mimarîsidir.

  • Yüklem ve Yüklemin Özellikleri

    Cümlede yargı bildiren kelime veya kelime gruplarına yüklem denir. Yüklem cümlenin temel öğesi olduğu için yüklemi olmayan cümle yoktur. Cümlede öğeleri bulabilmek için sorulan soruların hepsi yükleme sorulur. Cümlede, çekimlenmiş fiiller veya ek-fiil almış bütün isim veyahut isim soylu (zamir, sıfat, edat, fiilimsi...) kelimeler yüklem olarak kullanılabilir. ** Yüklem, cümlede genellikle sonda bulunur. Ama devrik cümlelerde başta veya ortada bulunabilir. Örnek: Evimin duvarlarını doğa manzaraları süsler. (88öys) - Yüklem fiil Babamın çarşıda böyle küçük bir dükkânı vardı. (88öys) - Yüklem isim Daha deniz görmemiş bir, çoban çocuğuyum. - Yüklem isim tamlaması Şimdi de hiç tanımadığı birisine abayı yakmış. - Yüklem deyim Sonbaharın kışa döndüğü az esintili bir gündü. - Cümle baştan sona yüklem Biçim bakımından yüklemler: 1. Yinelenmiş Yüklemler: Yüklemi oluşturan kelimelerin tekrar edilmesiyle oluşan yüklemlerdir. Örnek: Akşamdan sabaha kadar olmuştur olmuş. Seni sabahın bu vaktinde rahatsız eden İbrahim’dir İbrahim. 2. İkilemelerin Oluşturduğu Yüklemler: İkileme gruplarının oluşturduğu yüklemlerdir. Örnek: Bu sabah öğrenciler kıpır kıpır. Polise anlattıkları yalan yanlıştı. Zavallı hasta acısından inim inim inliyordu. 3. Pekiştirilmiş Yüklemler: Yüklemi oluşturan kelimelerde “de – mi ” edatları veya pekiştirme ekleri kullanılır. Örnek: Çocuğun gözleri hayretten büyüdü de büyüdü. Çocuğa aldığı elbise güzel mi güzel. Uykusuzluktan gözleri mosmordu. 4. Ortak Yüklemler: Sıralı cümlelerde kullanılır. Örnek: Ağacı kurt, insanı dert yer. Halil İbrahim memleketine, diğerleri İstanbul’a gidiyor. ** Not: Cümlenin yüklemi anlam bakımından da cümleyi olumlu, olumsuz ve soru biçiminde niteler. Örnek: Mağazadan aldığı elbiseyi düğüne giderken giymeyi düşünüyordu. (olumlu c.) Mağazadan aldığı elbiseyi düğüne giderken giymeyi düşünmüyordu. (olumsuz c.)Mağazadan aldığı elbiseyi düğüne giderken giymeyi düşünmüyor mu?(olumsuz soru c.) ** Not: Cümlenin yüklemi isim ve isim soylu bir kelime ise o cümle isim cümlesi, değilse fiil cümlesidir. Örnek: Çarşıdan kendime bir gömlek aldım. (yüklem fiil olduğu için fiil cümlesi) Yüzleri tanınmayacak bir haldedir. (yüklem isim olduğu için isim cümlesi) ** Not: Cümlenin yüklemi sondaysa cümle kurallı; sonda değilse cümle devrik cümledir. Örnek: Yol almalı insanoğlu sevdaya düşünce. (Yüklem başta olduğu için devrik cümledir.) Çarşıdan dün beşte geldim. (Yüklem sonda olduğu için kurallı cümledir.)

  • Âşık Paşa

    Yaşamıyla ilgili bilgiler, oğlu Elvan Çelebi’nin kaleme aldığı “Menâkıbü’l-kudsiyye fi menasıbi’l-ünsiyye”de anlatılanlara dayalıdır. Selçuklu Devleti’nin son döneminde Konya’da emirlik görevinde bulunan mutasavvıf Baba İlyas’ın torunudur. Asıl adı Ali’dir. “Paşa”, “Beşe”, “Başağa” diye adının sonuna eklenen lâkaplar, babasının ilk oğlu olduğunu belirtmek için “ilk” anlamında kullanılmaktadır. Çocukluğunda babası Muhlis Paşa tarafından yetiştirilen Âşık Paşa, hem hece hem aruz ölçülerini uygulayarak dîvân ve halk şiirine örnek olacak ürünler verdi. Mevlânâ’nın etkisiyle yazdığı “Garibnâme” (1329) adlı mesnevisiyle “Mevlid” yazarı Süleyman Çelebi’yi etkiledi. Hece ölçüsüyle yazdığı şiirlerde Yûnus’un etkisinde kaldı. Çok iyi Farsça ve İbranice bildiği hâlde Türkçeye bağlı kaldı. O devirde hâkim olan “Türkçeyle eser yazılmaz” anlayışına karşı çıkarak eserlerini Türkçe yazdı. Ayrıca Mevlid ve Miracnâme türünün ilk örneklerini verdi. Türbesi Kırşehir’dedir. Tasavvufa inanan şairin, “Fakrnâme, Vasf-ı Hâl, Hikâye, Kimya Risalesi” adlarında dört mesnevisini Agâh Sırrı Levend (1953, 1954), “Garibnâme” dışındaki toplam 67 şiiri ise, S. N. Ergun ve değişik tarihlerde Abdülbâki Gölpınarlı tarafından yayımlanmıştır. ESERLERİ Garibnâme: 1330 yılında aruzla yazılan 10613 beyitlik bu mesnevî, 10 bölümden oluşmuştur. Sade bir dili vardır. Dinî, tasavvufî ve öğretici nitelikte olup halkı eğitmek amacıyla Türkçe olarak yazılmıştır. Geniş bir okuyucu kitlesine hitap ettiğinden pek çok nüshası bulunmaktadır. Bazı nüshaların sonunda Âşık Paşa’nın gazelleri yer alır. Eser, “tıpkıbasım, karşılaştırmalı metin ve aktarma” olarak Kemal Yavuz tarafından Türk Dil Kurumu Yayınlarınca 2000 yılında 4 cilt olarak yayımlanmıştır. Fakrnâme: 161 beyitlik bu mesnevinin Âşık Paşa’ya ait olduğu daha sonra anlaşılmıştır. Roma ve Manisa kütüphanelerinde iki nüshası bulunan bu tasavvufî yapıtta, çok güzel bir kuş olarak tanımlanan “fakr”, sonunda Hz. Muhammed’i seçerek onda karar kılar. Agâh Sırrı Levend tarafından 1953’te yayımlanmıştır. Vasf-ı Hâl: 31 beyitten oluşan bu küçük mesnevinin bilinen iki nüshası Roma ve Manisa kütüphanelerindedir. Yazanın adı geçmemesine rağmen, Garibnâme’nin sonunda yer alması, yapıtın Âşık Paşa’ya ait olduğunu doğrulamaktadır. Hikâye: Müslüman, Hristiyan ve Yahudi üç kişinin başından geçenlerin anlatıldığı 59 beyitlik bu mesnevî, Raif Yelkenci’ye ait bir Garibnâme nüshasının en son bölümünde bulunmuştur. Kimya Risalesi: Çorum İl Halk Kütüphanesi’ndeki bir yapıtın üçüncü risalesidir. “Risale-i Âşık Paşa der Hakk-ı Kimya” adını taşıyan bu eser, anlatımının çok karışık olması nedeniyle Âşık Paşa’ya ait olduğu şüphelidir. Risâle fî beyâni’s-semâ: Osmanlı Müellifleri’nden başka hiçbir kaynakta, Âşık Paşa’ya ait olduğu belirtilmeyen bu risale, mensur olup içinde yer yer manzum parçalar bulunmaktadır.

  • Dolaylı Tümleç ve Özellikleri

    Yüklemin yöneldiği, bulunduğu, çıktığı yeri gösteren öğedir. Yükleme sorulan "-e", "-de" ve "-den" hal eklerini alan sorulara aynı ekleri alarak cevap veren sözcük ya da söz öbekleri dolaylı tümleç görevinde bulunur. Soruların ve cevapların aynı ekleri alması zorunluluğu bunun diğer öğelerle karışmasına engel olur. Bunu örneklerle açıklayalım. "Elindeki kitap ve defterleri bana verdi." cümlesinde altı çizili öğeyi bulabilmek için yükleme "kime" sorusunu soruyoruz. Soru da cevap da aynı eki almış. Öyleyse "bana" sözü dolaylı tümleçtir. "Sizinle ancak yaza görüşürüz." cümlesinde altı çizili sözcük de "-e" hal ekini almıştır. Ancak bu öğeyi bulmak için yükleme "ne zaman" sorusunu soruyoruz. Görüldüğü gibi soru hal eki almadan soruluyor. Öyleyse bu, "-e" hal eki almış olmasına rağmen dolaylı tümleç değildir. "Kimseye sormadan dışarı çıktı." cümlesinde ise altı çizili öğeyi bulmak için yükleme "nereye" sorusunu soruyoruz. Bu durumda soru, "-e" hal eki almış, ancak "dışarı" sözü aynı eki almamış. Öyleyse buna da dolaylı tümleç diyemeyiz. Görüldüğü gibi sorular ve cevapların aynı ekleri alması koşulu, birbiriyle karışan öğeleri ayırt etmemizi sağlıyor. Aynı durumu "-de" ve "-den" eklerinde de görebiliriz. "Beni sınıfta iki saattir bekliyormuş." cümlesindeki altı çizili öğeyi cevap olarak almak için, yükleme "nerede" sorusunu soruyoruz. Öyleyse bu öğe dolaylı tümleçtir. "Hepimiz iki saattir ayakta bekliyoruz." cümlesinde ise altı çizili öğeyi bulabilmek için yükleme "nasıl" sorusunu sormamız gerekiyor. Görüldüğü gibi soru "-de" ekiyle sorulmamış. Demek ki öğe dolaylı tümleç değil. "O, iki gün önce buradan ayrıldı." cümlesinde altı çizili öğe "nereden" sorusuna cevap vererek dolaylı tümleç olmuş. "Senin de gelmeni yürekten isterdim." cümlesinde altı çizili öğe "nasıl" sorusuna cevap verdiğinden dolaylı tümleç değildir. "Şu elmadan üç kilo verir misin?" cümlesinde altı çizili öğeyi bulmak için "neyden" sorusunu yükleme soruyoruz. Cevap geldiğinden öğe dolaylı tümleçtir. "Hastalandığından gelmedi." cümlesinde altı çizili öğeyi ise "niçin" sorusuyla buluyoruz. Öyleyse bu, dolaylı tümleç değildir. Örnekleri daha da çoğaltabiliriz. Burada unutmamamız gereken, soruyla cevabın aynı ekleri (-e, -de, -den) almasıdır. Dolaylı tümleci bulduran soruları ezberlemek yerine, bunu kavramak daha avantajlı bir yoldur.

  • Basit Cümlenin Özellikleri

    İçerisinde tek yargı, tek fiil, dolayısıyla isim veya fiil cinsinden tek yüklem bulunan cümledir. Başka bir cümleye bağlanmaz, yani bağımsız bir cümledir. Tamamladığı ya da onu tamamlayan bir cümlecik yoktur. Yarın akşam maç yapacaklar. Zayıf kolları kirli tunç rengindeydi. Tekrar başını kaldırdı. Çalıkuşu, Damga, Acımak, Bir Kadın Düşmanı, Dudaktan Kalbe romanları Reşat Nuri Güntekin’ e aittir. Seninle bir daha görüşmeyeceğim. Halit Ziya Uşaklıgil, Türk edebiyatının en büyük romancılarındandır.

  • Anlatım Yönünden Cümleler

    Nesnel Anlatım Öznel Anlatım Mecazlı Anlatım Cümlede anlam, daha çok, kişini anlama ve kavrama yetisine hitap eden bir olaydır. Anlatım ise daha teknik bir yapıya sahiptir. Cümlede anlatım; kişinin durumu bazen duygularını katarak, bazen de katmandan bir başkasına aktarmasıdır. Bu aktarma esnasında yazar, beğenisini, eleştirisini, duygularını cümleye katabilir; bazen de izlenim veya duygularını katmadan durumu olduğu gibi verir. ÖSYM’nin seçtiği soru tiplerine göre Anlatım Yönünden Cümleleri şöyle gruplandırabiliriz: Nesnel Anlatım Anlatan kişini, eşyanın ve varlıkların dış görünüşüne dayanan ve yazarın kişisel düşünce ve duygularına dayanmayan, nicelikleri ölçülebilir, kanıtlanabilir ve herkese göre aynı olan ve değişik yorumlara meydan vermeyen yargı cümlelerindeki anlatımdır. Evrensel bir nitelik taşıyan nesnel anlatımda “bence, bana göre” düşüncesinin yeri yok-tur. Nesnel cümleleri, hayal gücümüze veya kendimize göre yorumlayamayız. Onlardaki nitelikleri isteklerimiz doğrultusunda değiştiremeyiz. Nesnel anlatım özelliği taşıyan cümleleri “duyu organlarıyla anlatım ve gözlem yoluyla anlatım” diye iki grupta inceleyebiliriz. Necip Fazıl Kısakürek, 25 Mayıs 1983’te İstanbul’da öldü. (Bu kanıtlanabilir bir yargıdır.) Türkiye’nin nüfusu her yıl %2 oranında artmaktadır. Büyük kentlerin kenar mahallelerinde gecekondulaşma her yıl biraz daha artmaktadır. Tarık Buğra, romanlarında daha çok hikaye bileşik zamanını kullanmıştır. Cahit Sıtkı’nın Otuz Beş Yaş şiirinde teşbih ve istiareler bol bol kullanılmıştır UYARI: Nesnel anlatıma dayalı soru köklerinde “nesnel” sözcüğü kullanılmamış; bunun yerine nesnelliği çağrıştıracak sözcükler seçilmiş olabilir. a) Duyu Organlarıyla Anlatımı İçeren Cümleler Somut anlamlı her sözcük, beş duyu organımızdan birine yöneliktir. Somut bir nesneyi duyarız, görürüz... Bazı cümlelerde, duyu organlarından biri veya birkaçıyla yapılan anlatım ön plana çıkar. Bu tür cümlelerde anlatımın yoğunlaştığı duyu organın özellikleri ağırlık kazanır. Bu, o duyu organı aracığıyla yapılan bir anlatımdır. Böyle sorularda, sözcüklerin hangi duyu organının ilgi alanına girdiğini iyi belirlemek gerekir. Bin yıl sürecek zannedilen kar sesidir bu (işitme) Gördüm deniz dedikleri bin başlı ejderi (görme) Geç fark ettim taşın sert olduğunu (dokunma) Dilimde engin denizlerin taze tuzu (tatma) Çiçekler, burcu burcu bir sabahı müjdeliyor. (koklama) Bu çıtırtıyı çıkaran küçük bir tavşandı. (duyma-görme) b) Gözlem Yoluyla Anlatımı İçeren Cümleler Gözlem, bir nesnenin, olayın veya bir gerçeğin, niteliklerini bildirmek amacıyla dikkatli ve planlı olarak ele alınıp incelenmesidir. (Edebiyatta Gözlem) Bir yazı veya eseri yazmaya başlamadan önce konusuyla ilgili gerekli bilgi, deney, inceleme ve araştırma yapma işi. Görülüyor ki, gözlem, nesnel bir olgudur, olayları oluş halinde belirlemek demektir. Gözlem, yorumla karıştırılmamalıdır. Yorum: olaydan kendimize göre bir sonuç çıkarmaktır. Beni kapıda güler yüzle karşıladı. (Gözlem) Yüzüme gülünce, acaba bir şey mi isteyecek diye düşündüm. (yorum) Öznel Anlatım Kişinin, kişisel duygu, izlenim ve kanaatlerini ifade eden, kanıtlanamayan, kişiden kişiye değişebilen kavrama dayalı yargılardır. Öznel cümleleri, varsayım ve olasılık; yorumlama, yakınma, eleştiri ya da beğeni içeren cümleler gibi gruplara ayırabiliriz. Sembolizm, Cumhuriyet döneminde yetişen bütün şairler üzerinde etkili olmuş-tur. (Bazı şairler üzerinde etkili olmamış olabilir.) Son yirmi yıl, hikayeciliğimizdeki olumlu gelişme bakımından edebiyatımızdaki en başarılı yıllardır. (Bazılarına göre başarılı yıllar olmayabilir.) En güzel hikayeler bu yıllar arasında yazılmıştır.(Kime göre güzel ölçü ne?) Steinbeck eşsiz hikayeler yazmış bir sanatçıdır. (Bazılarına göre eşsiz olmayabilir.) Halit Ziya gibi büyük bir romancının yarın okunacağını sanmıyorum. (Bu görüşe herkes katılmayabilir.) UYARI: Nesnel anlatımda olduğu gibi, öznel anlatımı soran soru köklerinde de “öznel” sözcüğü olmayabilir. Bunun yerine öznelliği çağrıştıracak sözcükler kullanılmış olabilir. a) Varsayım Ve Olasılık Bildiren Cümleler: Bazı cümlelerde, gerçekte olmadığı halde varmış gibi kabul edilen durumlar anlatılabilir. Böyle anlamlar taşıyan cümlelere varsayım cümleleri denir. Varsayım anlamı, diyelim ki, farz edelim, tut ki, tutalım, kabul edelim gibi sözcüklerle sağlanır. Diyelim ki, günlerden bir nisan akşamıdır. Tutalım iki elim kanda imiş hani kerem? Farz edelim, onu yakaladın, ne yapacaksın? Böyle olduğunu kabul edelim, sonra ne yapacaksın? Olasılık (ihtimal) anlamı taşıyan cümleler “belki, sanıyorum, -ebilmek, zannederim” gibi kelimeler ile kurulur. Bu cümleler olumlu veya olumsuz olabilir; en önemli nokta, bu cümlelerin kesinlik anlamı taşımamalarıdır. Akşama size gelebilirim. Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın. Sanıyorum o kitap Necip Fazıl’ındı. Bel bağladığım tepelerden gün doğmayabilir bir daha. b) Yorum(lama) Cümleleri: Varsayım ve olasılık cümlelerine en yakın cümleler yorum cümleleridir. Yorum: “Gizli veya hayali olan bir şeyden anlam çıkarmak.” demektir. Kimse benimle dertleşmiyor, sanki hepsi bana karşı gizli bir itifak yapmış. Böyle cümlelerde, ikinci bölüm varsayım olmaktan çıkar da gerçek olursa, cümle nede-sonuç anlamı kazanır. Son günlerde benimle hiç konuşmuyor meğer bana gücenmiş gibi. Yorumlamayı “öyle gibi geldi” anlamı taşıyan cümlelerde buluruz. Bu, bizim kendi vehmimizin, kendi düşüncemizin sonucudur. Kişi veya olaya o konumu biz yüklemiş oluruz. UYARI: Yorum cümleleriyle, sanma (zannetme), gerçekte var olmadığı halde öyle sanılan bir durumu anlatan cümleleri ayırmak gerekir. Yorum cümleleri, hayali, kendi içinde düşün-cesi oluşan durumu ifade eden cümleler; sanı cümleleri ise, somutlaşmış bir durumun, gerçekte var olmadığını anlatan cümlelerdir. c) Yakınma anlamı veren cümleler: Yakınma, iki boyutlu bir olaydır. Birincisi: olmuş bitmiş ama insanı pişman edecek şekilde sonuçlanmış olaylardan sonra içine düşülen durumu ifade eden cümleler. Bunlar keşke, bari (hiç değilse), hiç olmazsa vb. bağlama edatlarıyla sağlanır ve cümle, şikayet, sızlanmak, sızlanarak anlatmak, anlamları kazanır. Keşke o gün sinemaya götürmeseydin. Cüzdanımı çaldın, paraları götürdün bari kimliklerimi bıraksaydın. Hiç olmazsa son sınavdan iyi not alsaydın. Kavgadan sonra hiç değilse oradan geçmeseydin İkincisi: Daha önceki denemelerinde olumsuz sonuçlar vermiş bir durumun tekrarlanmasından doğan yakınmalardır. Ona yüz kere söyle, dinlemez ki! Ders çalışması için her türlü ortamı sağladım, çalışmadı ki! d) Eleştiri ya da beğeni içeren cümleler Eleştiri, bir kişinin, bir eserin olumlu veya olumsuz yönleriyle değerlendirilmesidir. Ama eleştiri denilince daha çok eksik aramak, olumsuz tarafı ön plana çıkarmak gibi anlaşılmıştır. Sınavlarda sorulan da bu doğrultudadır. Onun için, eleştiri cümlelerinde beğenilmeyen yön vurgulanır. Beğeni ise, takdir düşüncesinin belirtilmesidir. Takdir, beğenilen üstün görülen, ben-zerlerinden üstünlük bakımından ayrılan tarafın vurgulanmasıdır. Bu tip sorularda olumlu-olumsuz ikilemi beraber bulunur. Düşünceleri güzel ama dili pürüzlü. Doğrusu, İstanbul sokaklarını hiç bu kadar güzel anlatıldığını görmemiştim. (beğeni) Edebiyat-ı Cedidecilerin büyük bir çoğunluğu, bir edebiyat eserinin-sanat değeri olmak şartıyla , ana dili ile yazılırsa yaşayabileceğini anlayamadan öldüler. (Edebiyat-ı Cedide’nin dili eleştirilmiştir.) Sefaletin, kendisini pusuda beklediğini gördüğü halde, acılara ve yoksulluklara göğüs gererek sanatı ile haşır neşir olmuştur.(Her tür yoksulluğa ve acıya rağmen sanatını bırakmaması takdir ediliyor.) UYARI: Eleştiri ya da beğeni anlamı taşıyan cümleler genellikle öznel (kişisel) dir. Mecazlı Anlatım “Bir sözün kendi anlamının dışında” kullanılmasıdır. Böyle anlatımlarda bir sözcük (deyimlerde birden fazla) mecaz boyutu kazanır. Mecazi anlatımda ise, cümle bütünüyle mecaz anlamı kazanmış olur. Edebi sanatların değişik türlerine giren bu anlatımın ayrıntısına (burada) girmiyoruz. Yalnızca, bir cümledeki sözcüklerin emen tamamı kendi anlamından uzaklaştığı için, o cümlenin zihnimizdeki çağrışımı, sözcüklerin gerçek anlamıyla benzerlik veya yakınlık açısından sadece bir ilişki ve çağrışım halindedir. Bu anlatımının en güzel örneklerini atasözlerinde buluruz. Atasözlerinin büyük bir bölümü, mecazlı ve kinayeli anlatıma dayanır. Pazarda eşeğin kuyruğunu kesme, Kimi uzun, kimi kısa der, demişler. (Bu sözde, anlatılan olayın eşekle de kuyrukla da ilgisi yoktur. Kinaye yoluyla, gizli yapman gereken bir işi herkesin ortasında yaparsan, istediğin sonucu alamazsın, denilmek isteniyor.) Eceli gelen karga, kırılacak dala konar. Eceli gelen köpek, cami duvarına işer. Eşeği düğüne çağırmışlar, ”ya odun eksik ya su.” demiş Kısmetsiz köpek, sabaha kadar uyuya kalır.

  • Zarf Tümleci ve Özellikleri

    Yüklemin zamanını, durumunu, miktarını, yönünü, koşulunu vb. bildiren öğelerdir. Bunların her biri değişik bir soruyla bulunur. Örnekler: "Hava kararmadan köye inmeliyiz." cümlesindeki altı çizili zarf "ne zaman"; "Dosta düşmana muhtaç olmadan yaşamalıyız." cümlesinde altı çizili zarf "nasıl"; "Aldığı notlar şaşılacak kadar yüksekti." cümlesindeki altı çizili zarf "ne kadar"; "Tek bir söz bile söylemeden içeri girdi." cümlesindeki altı çizili zarf "nereye"; "Zamanımız kalırsa bir örnek daha çözeriz." cümlesindeki altı çizili zarf "hangi takdirde" sorularına cevap vermişlerdir. Yükleme sorulan bu sorulara cevap veren öğeler daima zarftır. Ancak burada "nereye" sorusuna dikkat etmeliyiz. Dolaylı tümleç konusunda da söylemiştik, bu soru dolaylı tümleci de buldurur. Ancak cevabın da aynı eki alması gerekir. Örnekteki "içeri" sözü ise bu eki almamıştır. Bu özelliği, yani hal eki almadan yön bildirme özelliğini yer-yön zarfları gösterir. Cümleyi öğelerine ayırırken dikkat edilmesi gereken bir husus, azlık - çokluk zarflarının kullanımıdır. "O, çok çalışkan bir öğrencidir." cümlesinde yüklem, altı çizili sözün tamamıdır. Çünkü "öğrenci" isimdir, "çalışkan" öğrencinin sıfatıdır. "çok" da çalışkan sıfatının zarfıdır. Dolayısıyla, "çok çalışkan bir öğrenci" sıfat tamlaması olduğundan bunlar birbirinden ayrılmaz. Oysa biz aynı cümleyi; "O, çok çalışkandır." kullansak, "çalışkandır" yüklem "çok" zarf tümleci olacaktır. Kısaca adlaşmış sıfatlar yüklem olduğunda, onun derecesini bildiren zarflar zarf tümleci olur. Çıkmış soruların birinde, "Kafesteki kuşların tüyleri, şaşılacak kadar parlaktı." cümlesi verilmiş ve "şaşılacak kadar" öğesine zarf tümleci denmiştir. Edat Tümleci Çıkmış sorularda, seçeneklerde bile olsa, edat tümleci adının geçtiği görülmemiştir. Ancak bazı soruların çözümünde yardımcı olduğu söylenebilir. Eğer seçeneklerde "edat tümleci" adı geçmiyorsa, siz "edat tümleci" olarak gördüğünüz söz öbeklerine zarf tümleci de diyebilirsiniz. Yüklemin ne ile, kimin ile, hangi amaçla, yapıldığını gösteren söz öbeklerine edat tümleci denir. "O, bütün yazılarını, dolma kalemle yazar." "Bu araştırmayı arkadaşlarıyla yapmış." "Bu yemekleri sizin için hazırladım." cümlelerindeki altı çizili söz öbekleri edat tümleci sayılır. * Not: Edat tümleçleri “ile” ve “için” edatları ile yapılır. Fakat “ile” edatı birliktelik bildirirse edat tümleci olur. Edat tümlecinin “neden, sebep, vasıta, araç, birliktelik” yönüyle yüklemi tamamlar “ile” edatını alan kelime durum bildirir (nasıl sorusunun cevabı) ise zarf tümleci olur. Örnek: Dallar ilkbaharın tatlı rüzgarıyla kımıldıyordu.: Edat T. (vasıta araç bildiriyor) Her zamanki gibi bu işi de kolaylıkla başardı. : Z. T. (durum bildiriyor) Ayağına gelen topa hızla vurdu. Yaralıyı hastaneye taksiyle getirdiler.

  • Ünsüz Düşmesi

    Türkçede kimi sözcüklerden sonra gelen ekler sözcüğün sonundaki "k" ünsüzünün düşmesine neden olur. Buna "ünsüz düşmesi" denir. Örnekler: Bebek -çik - bebecik Küçük - çük - küçücük Büyük - cek - büyücek Yaprak -çık - yapracık İnek -çik - inecik Ayak çık - ayacık Minik - çik - minicik

  • Şair Nev'i

    Malkara doğumlu. Asıl adı Yahyâ’dır. Babası Pîr Ali Efendi, bir Halvetî şeyhidir. İlk öğrenimini, babasının yanında tamamlayıp İstanbul’a gitti. Medrese öğrenimi gördü. “Ahaveyn” sıfatıyla ünlü Karamânî Ahmed ve Mehmed adlı iki önemli müderristen, şâir Bâkî, Hoca Saadeddîn Efendi gibi ünlülerle birlikte ders aldı. Ders aldıkları gurupta, sonradan devrin en önemli san’at ve siyâset adamlarından olacak olan ondan fazla öğrenci vardı. Nev’î, hocası Mehmed Efendi’nin tayin olduğu Edirne’deki Bâyezîd Medresesi’ne, hocasıyla birlikte gitti. 1563’te, 5 yıl kaldıkları Edirne’den, birlikte döndüler. Şâir, 1566’da tahsilini bitirdi ve müderrislik görevine başladı. Altı yıl İstanbul dışında çalıştıktan sonra 1572’de İstanbul’a getirilip oradaki medreselerde hocalık yapmaya başladı. 1590’da Bağdad kadısı oldu ve on beş gün sonra III. Murad’ın şehzâdesi Mustafa’nın hocalığı görevine getirildi. Diğer şehzâdeler olan Osman, Bâyezîd ve Abdullah ile de ilgilendi. Kazasker rütbesiyle tekâüde ayrıldı. Nev’î, çok güçlü bir şâirdi; ama yakınında Bâkî gibi bir ustanın bulunuşu, onu dâimâ gölgede bıraktı. Gazelleri rindâne ve âşıkânedir. Gazel sâhasındaki başarısı yanında, 1582 Haziranında başlayan ve 52 gün süren Şehzâde Mehmed’in sünnet düğünü için yazdığı kasîde (Sûriyye) si ile de ünlüdür. Velûd bir şâirdir. Eserlerinin otuzdan fazla olduğu söylenir. Eserleri: 1. Dîvân: Tenkidli metni Mertol Tulum ve M. Ali Tanyeri tarafından 1977’de yayınlandı. 2. Füsûsü’l-Hikem Tercümesi 3. Hadîs-i Erba’în Tercümesi. 4. Netâyicü’l-Fünûn ve Mehâsinü’l-Mütûn: Ansiklopedik bir eserdir. Gazel Fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilün Kanda bir gam yârsuz kala benümle yâr olur Bir belâ kim sâhibin bulmaz bana gamhâr olur İstesem bir çâre bin nâ-çârluk yüz gösterür Vüs’at istersem geniş dünyâ başuma tar olur Her har-ı nâdân içün pâ-bend olan zülf-i siyâh Bana gelse mürg-ı can sayd itmek içün mâr olur Tâli’ümde hak tasavvur kıldugum bâtıl çıkar Rişte-i tevhîd olan halka bana zünnâr olur Bâr-ı ümmîdin kesüp Mansûr-veş bu bâgdan Nev’iyâ ber-dâr olan ma’nîde ber-hurdâr olur ******* Mefâ’îlün Mefâ’îlün Mefâ’îlün Mefâ’îlün Cefâ dildendür ol dildâr elinden dâdumuz yokdur Gönüldendür şikâyet gayriden feryâdumuz yokdur Niçün ‘aşk ehlini yâd itmez ol la’l-i Mesîh-âsâ Bilür hod ‘âlem-i ervâha nisbet yâdumuz yokdur Harâbât ehline rûz-ı hisâbı anma ey vâ’iz Bizüm hergiz bu varlık defterinde adumuz yokdur Togup kumrî-sıfat biz anadan tavk-ı mahabbetle Esîr-i kayd-ı derd ü mihnetüz âzâdumuz yokdur Mukarrer şâ’ir-i şîrîn-zebânuz Nev’iyâ ancak Bu devr içinde bir şöhret virür Ferhâdumuz yokdur. ********** Mefâ’îlün Mefâ’îlün Mefâ’îlün Mefâ’îlün Senün mahzûnun olmak bana şâdân olmadan yegdür Gamunla aglamak illerle handân olmadan yegdür Cihânun ‘izz ü câhın böyle iz’ân eyledüm ben kim İşigünde kul olmak dehre sultân olmadan yegdür Düşüp kûy-i harâbât içre sûfî kâse-lîs olmak Serîr-i devlete fagfûr u hâkân olmadan yegdür Cihân-ı bî-sebâtun ragmına devr itdürüp câmı İçüp lâ-ya’kıl olmak şâh-ı devrân olmadan yegdür Şarâb-ı ‘aşk ile Nev’î gibi mest-i müdâm olmak Bakup bu ni’met-i dünyâya hayrân olmadan yegdür

  • Cümlenin Yorumu

    İnsan, bir konuyu, bir olayı anlatırken, anlattığı şeyin, kendi içinde bir bütünlük taşımasına özen gösterir. Konun önemli veya önemsiz oluşu o kadar önemli değildir. Önemli olan, özen göstermenin, insanın diline getirdiği disiplindir. Bu disiplin, yanlış anlatma ve yanlış anlaşılmayı önler. İnsan bir cümleyi kurarken iki temel duruma dikkat etmek zorundadır. Birincisi; söylemek istediği şeyi en doğru ve en güzel şekilde anlatma; ikincisi de, karşısındaki tarafından doğru anlaşılmasıdır. Bu bir bakıma iki tarafın, cümleler aracılığıyla kuracakları iletişimdir. İletişimin sağlıklı olabilmesi de cümlenin anlam ve anlatım bakımından doğru olmasına bağlıdır. Peki, cümle nedir? Cümle: Kendi içinde anlam ve yargı bütünlüğü taşıyan dilbilgisi kurallarına uyan söz dizimine cümle denir. Bu tanıma göre, cümlenin iki temeli vardır: Anlam ve yargı. Anlam, vurgulamak istediğimiz konuyu anlamca uygun kelimelerle oluşturduğumuz mesajdır. Yargı ise anlam bütünlüğüne ulaşmış cümleden çıkardığımız sonuç, demektir. Cümle bir gereksim sonucu söylenir. Cümleyi söyleyen kişi, içinde bulunduğu duruma uygun kelimeleri seçer. Seçtiği kelimeler, o insanın duygularını, düşüncelerini heyecanını, öfkesini... yansıtır. İşte cümlede anlam dediğimiz olay, cümleyi söyleyen kişinin konumunu kavrayabilmektir. - Gecenin geç saatlerinde, her şeyin sustuğu, havanın durulduğu anlarda, bir köşeye çekilip şiir okurum. (Bu cümlede, duygusal yönü ağır basan bir insana ait çizgiler vardır.) - Karanlığı, düşü, sessizliği sevmeyen, bir çağda yaşıyoruz. (Bu cümlede, yakınan biraz da eleştiren bir insan...) - "Makber", dünya edebiyatın en büyük birkaç “mersiye”sinden biridir.” Demekten ne çıkar! (Bu cümlede, alay ve küçümseme...) Sınavda bizden, cümlede ifade edilen düşünceyi ve cümleye sindirilen duyguyu bulmanız istenir. Buradaki başarı, doğru anlama ve anlatma yeteneğini kazanmış olmamıza bağlıdır. Ayrıca yükleme en yakın olan sözcüğün de vurgulu olduğunu asla hatırımızdan çıkar-mamalıyız. Vurgu anlamın nerede odaklandığını gösterir. Örnek Çocuklar çantalarını çadırda bırakmışlar. (çadırda-vurgulu) Çadırda çocuklar çantalarını bırakmışlar. (çantalarını-vurgulu) Bir bahar akşamı rastladım size. (devrik cümle, vurgu size sözcüğünde)

bottom of page