Arama Sonuçları
Search this site
Boş arama ile 864 sonuç bulundu
- Fazıl Hüsnü Dağlarca
Cumhuriyet Dönemi Türk şiirinin en önemli destan şairlerinden kabul edilen Fazıl Hüsnü Dağlarca, özellikle dil ve tarih bilinci açısından bakıldığında önemli temsilcilerinden biri olarak öne çıktı. Asıl adı Mehmet Fazıl olan şair, İstanbul Ortaköy'de Taş Mektep Sokağı'nda Erzurumlu bir aileden gelen Süvari Yarbay Hasan Hüsnü Bey ve Konyalı bir ailenin kızı olan Kadriye Hanım'ın oğlu olarak 1914'ün ağustos ayında dünyaya geldi. Babasının asker oluşu sebebiyle ilköğrenim yıllarında sürekli okul değiştirmek zorunda kalan Dağlarca, ilkokul 1. sınıfı Konya, 2. sınıfı Kayseri, 3, 4 ve 5. sınıfları Adana ve Kozan'da okudu. Dağlarca, Tarsus ve Adana'da ortaokulu bitirdikten sonra Kuleli Askeri Lisesi'ne gönderildi ve 1933 yılında buradan 1935'te de Harp Okulu'ndan mezun oldu. Aynı yıl babasını kaybetti. İlk şiiri "Yavaşlayan Ömür" 1932'de yayımladı 1936'da Atışokulu'nda çekilen kura sonucu Erzurum'a atanan Fazıl Hüsnü, Piyade Teğmen olarak Erzurum'da başladığı askerlik mesleğini, hemen sonra atandığı Iğdır ve Sivas illerinde, Orta Anadolu'da ve Trakya'nın birçok yerinde sürdürdü. 15 yıllık zorunlu hizmet süresini tamamladıktan sonra yüzbaşı rütbesinde iken 1950 yılında istifa ederek ordudan ayrıldı. Dağlarca'nın 1927 yılında kaleme aldığı hikaye, Yeni Adana gazetesinde yayımlanan ilk yazısı oldu. 13 yaşında yazdığı bu hikaye ile adı geçen gazetenin öğrenciler arasında açtığı yarışmada birincilik ödülü kazanan Dağlarca'nın "Yavaşlayan Ömür" adlı eseri ise 1932 yılında İstanbul dergisinde yayımlanan ilk şiiri oldu. Fazıl Hüsnü Dağlarca, "Aile", "Ataç", "Çağrı", "Devrim", "İnkılapçı Gençlik", "Kültür Haftası", "Türkçe", "Türk Dili", "Türk Yurdu", "Varlık", "Vatan", "Yeditepe", "Yücel", "Yenilik" ve "Yön" gibi dergi ve gazetelerde şiirlerini yayımladı. 23 destanıyla Cumhuriyet Dönemi Türk şiirinin en önemli destan şairi olarak kabul edilen Dağlarca, bu eserlerinde Malazgirt Savaşı'ndan İstanbul'un fethine, Çanakkale'den Milli Mücadele ve Bağımsızlık Savaşı'na kadar birçok zaferi anlattı. Uluslararası Şiir Forumu tarafından "Yaşayan En İyi Türk Şairi" ilan edildi Dağlarca, 1946'da Çakır'ın Destanı'nda 70. sayfada yer alan şiirle CHP şiir yarışmasında Cahit Sıtkı Tarancı ve Attila İlhan'ın ardından üçüncülük ödülünü alırken 1956'da Asu ile Yeditepe Şiir Ödülü'nü, 1957'de yayımlanan Delice Böcek'le Türk Dil Kurumu Ödülü'nü kazandı. 1968'de ABD Pittsburgh Üniversitesi International Poetry Forum (Uluslararası Şiir Forumu) tarafından "Yaşayan En İyi Türk Şairi" ilan edilen Dağlarca, aynı yıl Türkiye Milli Talebe Federasyonu Turhan Emeksiz Armağanı'nı kazandı. Dağlarca, 1973'te Arkın Çocuk Edebiyatı Yarışması'nda üç şiir ile "Üstün Onur", 1974'te Yugoslavya'da Struga 13. Şiir Festivali'nde Altın Çelenk ödüllerine layık görüldü. 1974'te Milliyet Sanat Dergisi'nce yılın sanatçısı seçilen Dağlarca'ya, 1977'de Sivas Belediyesi tarafından kendisine "Sivas Hemşehrilik Beratı" verildi. Aynı yıl Horoz adlı eseriyle Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü'nü kazanan usta şair 1987'de TÜYAP 6. İstanbul Kitap Fuarı'nın "Onur Sanatçısı" seçildi. Dağlarca'ya 1992'de Edebiyatçılar Derneği Onur Ödülü, 1995'te Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından, Kültür ve Sanat Büyük Ödülü verildi. İstanbul'da 1959'da Kitap Kitabevi'ni kurdu 1951 yılında Basın-Yayın ve Turizm Genel Müdürlüğünde çalışmaya başlayan Dağlarca, 1953 ile 1959 yılları arasında Çalışma Bakanlığında iş müfettişliği görevinde bulundu ve 1960'ta emekliye ayrıldı. Fazıl Hüsnü Dağlarca, 1959'da İstanbul Aksaray'da kurduğu Kitap Kitabevi bünyesinde 1969 yılında kadar yayın faaliyetlerini yönetti. Ayrıca Konur Ertop'un yazı işleri müdürlüğünde ilk sayısı Ocak 1960'ta çıkan ve Temmuz 1964 tarihine kadar toplam 43 sayı yayımlanan aylık Türkçe dergisini çıkardı. 1 Temmuz 1957’de toplanan 8. Dil Kurultayı'nda Türk Dil Kurumu Yönetim Kurulu üyeliğine seçilen Dağlarca, üç yılda bir toplanan sonraki kurultaylarda da aynı göreve tekrar seçildi ve 1980 yılına kadar bu görevini sürdürdü. Dağlarca, Cumhuriyet Dönemi Türk şiirinin özellikle dil ve tarih bilinci açısından bakıldığında önemli temsilcilerinden biri olarak öne çıktı. "Türk şiirinin büyük şairi" olarak tanımlanan Dağlarca, yaklaşık 20 gün zatürre tedavisi gördüğü Başkent Üniversitesi İstanbul Hastanesinde böbrek yetmezliği sonucu 15 Ekim 2008'de hayatını kaybetti. 94 yaşında vefat eden şair, 20 Ekim'de, Süreyya Operası'ndaki törenin ardından Karacaahmet Mezarlığı'nda toprağa verildi. Usta şairin yaşamı boyunca kaleme aldığı şiirlerden bazıları şöyle: "Havaya Çizilen Dünya", "Çocuk ve Allah", "Daha", "Çakırın Destanı", "Taşdevri", "Üç Şehitler Destanı", "Toprak Ana", "Aç Yazı", "İstiklal Savaşı-Samsun'dan Ankara'ya", "Sivaslı Karınca", "İstanbul- Fetih Destanı", "Anıtkabir", "Cezayir Türküsü", "Aylam", "Çanakkale Destanı", "Açıl Susam Açıl", "Kubilay Destanı" "Kınalı Kuzu Ağıdı", "Yeryüzü Çocukları."
- Özdemir Asaf
"Lavinia", "Çiçek Senfonisi", "Benden Sonra Mutluluk" ve "Yalnızlık Paylaşılmaz" adlı kitapların da aralarında olduğu çok sayıda esere imza atan şair, yazar Özdemir Asaf... Gerçek ismi "Halit Özdemir Arun" olan usta kalem, Ankara'da Mehmet Asaf Bey ile Hamdiye Hanım'ın ikiz çocuğundan biri olarak 11 Haziran 1923'te dünyaya geldi. Usta şair, 7 yaşındayken babasını kaybedince, ailesiyle İstanbul'a taşındı ve Galatasaray Lisesinin ilkokulunda eğitim hayatına adım attı. Acıbadem'deki köşkünde biçki dikiş kursu açarak, ailenin geçimini sağlayan Hamdiye Hanım, soyadı kanunun çıkmasının ardından saf, arı, temiz anlamına gelen "Arun" soyadını seçti. Özdemir Asaf, 1941'de 11. sınıftayken ek sınavla alındığı Kabataş Erkek Lisesinden 1942'de mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinin ardından 3. sınıfa kadar İktisat Fakültesine, 1 yıl da Gazetecilik Enstitüsüne devam eden usta edebiyatçı, okulda tanıştığı Sabahat Selma Tezakın ile 14 Eylül 1946'da evlendi. İki yıl sonra, çiftin kızı Seda Arun dünyaya geldi. Şair Asaf, 1942'den itibaren sigorta prodüktörlüğü yapmaya başladı, 1945 'te Pitigrilli'nin "Hiçbir Kadın Bana Hayır Demedi" isimli öykü kitabını Türkçe'ye çevirdi. Sanat Basımevini ve Yuvarlak Masa Yayınlarını kurdu Usta şair, 1948'de vatani görevini yapmak üzere askere gitti. "Zaman" ve "Tanin" gazetelerinde de çevirmen olarak çalışan Asaf'ın ilk şiiri, 1939'da "Servet-i Fünun-Uyanış" dergisinde yayımlandı. "Büyük Doğu", "Varlık", "Yenilik", "Amaç", "Kaynak", "Edebiyat Dünyası", "Şadırvan", "Yeditepe", "Seçilmiş Hikayeler", "Yenilik", "Vatan", "Dost", "Türkçe" ve "Türk Dili" adlı gazete ve dergilerde de şiirleri yayımlanan Asaf, çeviri şiirlere de imza attı. Özdemir Asaf, 1951'de Cağaloğlu Molla Fenari Sokak'ta Sanat Basımevini kurdu. Yuvarlak Masa Yayınlarını 1955'te kuran şair, aynı yıl ilk şiir kitabı "Dünya Kaçtı Gözüme"yi okuyucuyla buluşturdu. Asaf, kaleme aldığı eserleriyle Türk edebiyatının unutulmaz isimlerinden biri oldu. Taşlama ve ironi unsurlarını da kullandığı eserlerini genellikle dörtlük ve ikilik şeklinde kaleme alan başarılı şair, sonraki yıllarda dize sayılarını azaltarak kelime oyunlarına yer verdiği şiirler yazmaya başladı. Eserlerinde daha çok insan ve toplum ilişkilerine yönelik konuları işleyen Asaf, şiirlerinde ise alay ve taşlama ögelerine yer verdi. Hayata şiirin gözlüğüyle baktı Özdemir Asaf, şiirin ve yazarın işlevi konusundaki görüşlerini, 1961'de "Yuvarlağın Köşeleri" adlı kitabında okuyucunun istifadesine sundu. TRT'de 1979'da yayımlanan bir röportajında, yazdığı şiirlere ilişkin değerlendirmede bulunan Asaf, ne zaman bir şiir yazmak istese, "acaba daha kısası olabilir mi?" diye düşündüğünü belirterek, şu anısını paylaşmıştı: "Bir gazeteye, edebiyat sayfasına arkadaşlarımızla beraber yazıyorduk. 5-10 günde bir de gidip, şiirlerimizin küçük paralarını alıyorduk. Tatlı oluyordu. Bir gün muhasebeye gittiğim zaman, 'Müdürü göreceksin.' dediler. Müdüre gittim. 3-4 tane şiirim çıkmış. Biri bir satır, biri iki, biri üç satır falan. 'Efendim, beni istemişsiniz.' dedim. 'Bak oğlum, arkadaşların koca koca şiirler yazıyor. Sen de en iyi, en yüksek parayı alanlardan birisin. Sen de biraz çok yaz da, aldığın parayı hak et.' dedi. Gençtim, biraz alındım. 'Öyleyse, bu şiirlerin bedeli gazeteye armağan olsun.' dedim. Kapıdan çıkıyordum, 'Evladım üzülme.' dedi. Bu sefer adam üzülmüştü. Parayı aldım, verdiler ama ondan sonra o gazeteye şiir yazmadım." Türkiye'nin ilk kadın fotoğraf sanatçısı Yıldız Moran ile 1962'de ikinci evliliğini yapan Asaf'ın Gün, Olgun ve Etkin adını verdiği çocukları dünyaya geldi. Asaf, 1962'de "Yumuşaklıklar Değil" isimli kitabını yayımladı. Moran tarafından İngilizceye çevrilen şiirleri, "To Go To" ismiyle 1963'te okurun beğenisine sunuldu. Türk Edebiyatçılar Birliği temsilcisi olarak 1959'da Belçika Milletlerarası Şiir Bienali'ne konuk olan Asaf, Makedonya Yazarlar Birliği'nin davetlisi olarak da 1966'da Yugoslavya'da gerçekleşen Şiir Kongresi'ne katıldı. Özdemir Asaf, Yuvarlak Masa Yayınlarını ve matbaasını 1970'te kapattı. Hastalığı nedeniyle 1979'da Vakıf Gureba Hastanesi'nde tedavi görmeye başlayan Asaf'a, Aralık 1980'de akciğer kanseri teşhisi konuldu. Usta edebiyatçı, İstanbul'da 28 Ocak 1981'de 58 yaşındayken hayatını kaybetti ve Aşiyan Mezarlığı'na defnedildi. "Seni bir yaşam boyu bitirmek değil de/Sana hep, hep yeniden başlamak isterim", "Sana gitme demeyeceğim/Ama gitme, Lavinia", "Yaşamak değil/Beni bu telaş öldürecek" ve "Yalnızlık paylaşılmaz/Paylaşılsa yalnızlık olmaz" gibi unutulmaz dizeler kaleme alan ve çevresinde nazik ve duygusal biri olarak tanınan usta şairin, bazı eserleri vefatından sonra yayınlandı. "Sanat sanat içindir" anlayışını tercih eden Asaf, şiirlerinde gerek içerik gerekse biçim açısından ideoloji, teoloji ve felsefeden uzak kaldı. Şiiri hiçbir zümrenin veya hiç kimsenin etkisinde kalamayacak kadar özgür gören Asaf, bu bağlamda hiçbir akımın etkisinde kalmayarak, kendine has bir üslup oluşturdu. Eserleri Şiirler: "Dünya Kaçtı Gözüme" (1955), "Sen Sen Sen" (1956), "Bir Kapı Önünde" (1957), "Yumuşaklıklar Değil" (1962), "Nasılsın" (1970), "Çiçekleri Yemeyin" (1975), "Ben Değildim" (1978), "Bugün ve Bugün" (1984), "Benden Sonra Mutluluk", "Çiçek Senfonisi" (2008), "Sen Bana Bakma, Ben Senin Baktığın Yönde Olurum" (2012), "Yalnızlığa Övgü" Özdeyişler: "Yuvarlağın Köşeleri" (1961), "Yuvarlağın Köşeleri-2" (1988) , Öykü: "Dün Yağmur Yağacak" (1987), Deneme: "Özdemir Asafça" (1988)
- Mehmet Akif Ersoy
Türk milletinin özgürlük mücadelesinde milli ve manevi cephenin güçlenmesine omuz veren İstiklal Marşı şairi Mehmet Akif Ersoy... Fatih'in Sarıgüzel semtinde 20 Aralık 1873'te dünyaya gelen Ersoy'un babası Fatih Medresesi müderrislerinden Osmanlı'nın Arnavutluk bölgesinin İpek kazasından gelip İstanbul'a yerleşen İpekli Mehmet Tahir Efendi, annesi ise aslen Buharalı olan Emine Şerife Hanım'dı. Ersoy, ilk tahsilini babası Tahir Efendi'den alırken, resmi olarak dört yaşında Fatih'te bulunan Emir Buhari Mektebi'nde eğitimine başladı. Yaklaşık 2 yıl bu okula devam eden Ersoy, 1879'da "Fatih İbtidasi"ne geçiş yaptı. Ersoy, 3 yıllık ilkokul tahsili sonrası 1882'de Fatih Merkez Rüştiyesi'ne devam ederken, babasından da Arapça dersleri almayı sürdürdü. Rüştiye yıllarında şiire merak duymaya başlayan ve şiir kitaplarına yönelen Ersoy'un okuduğu ilk manzum eser ise Fuzuli'nin "Leyla ve Mecnun"u oldu. Mehmet Akif Ersoy, üç yıllık rüştiye mektebini bitirdikten sonra, mülkiye mektebine girerken, sonrasında burada hazırlık okulu olarak açılan mülkiye idadisine devam etti. 1888'de babasının vefatı ve evlerinin yok olduğu yangın Ersoy'un hayatının en zor dönemlerinden biri oldu. Ersoy, hayatındaki bu gelişmeler neticesinde ailesinin de geçimini sağlamak için mülkiye mektebinden ayrılarak, iş garantisi sebebiyle Veteriner Yüksekokulu'na girdi. Bu okulda görüşlerinin şekillenmesine sebep olan kişilerle tanışan Ersoy, okul yıllarında yüzme ve güreş gibi sporlarla da yakından ilgilendi. Ersoy, Halkalı Baytar ve Ziraat Mektebi'ni birincilikle bitirirken, Orman ve Ma'adin ve Zira'at Nezareti fen heyetinin, baytarlık işlerine bakan beşinci şubesine müfettiş muavini olarak atandı. Tophane-i Amire veznedarı Mehmet Emin Bey'in kızı İsmet Hanım ile 1894'te evlenen Ersoy'un Cemile, Feride, Suad, İbrahim Naim, Emin ve Tahir isimlerinde 6 çocuğu oldu. İlk matbu eseri 1893'te Müfettişlik görevi süresince Osmanlı coğrafyasının farklı bölgelerini gezen Ersoy, burada halkı yakından tanıma fırsatı buldu. Ersoy, henüz 19 yaşında bilinen ilk şiirlerinden Destur'u kaleme alırken, Hazine-i Fünun Dergisi'nde 1893 ve 1894'te gazelleri, 1895'te de Mektep Mecmuası'nda Kur'an ve Hitab adlı şiiri yayınlandı. Sa'di mahlasını kullanan Ersoy, 1900'lü yılların başına kadar çeşitli dergi ve gazetelere şiirler gönderdi. Ersoy, 2. Meşrutiyet'in ilanından sonra İslamcı aydınların oluşturduğu Sırat-ı Müstakim dergisinin başyazarı olurken, burada imzasız eserleri de yayınlandı. Dergide tercümeleri ve makaleleri de yayınlanan Ersoy, 24 Kasım 1908'de aralarında Ahmed Midhat Efendi, Namık Kemalzade Ali Ekrem ve Tevfik Fikret gibi döneminin öne çıkan isimlerinin de yer aldığı Darü'l-Fünun Edebiyat Şubesi birinci sene "Edebiyat-ı Osmaniye" muallimliğine tayin edildi. 1911'de yılının nisan ayında dergide yayımlanan şiirlerinin de yer aldığı Birinci Safahat basılırken, Ersoy dönemin Harbiye Nazırı Mahmud Şevket Paşa'yı yerdiği gerekçesiyle dergi örfi idarece kapatıldı. Bütün şiirlerini Safahat'ta topladı Şiirlerini 7 kitaptan oluşan "Safahat" adlı eserinde toplayan Ersoy, 1911'de yazdığı ilk bölümde Osmanlı toplumunun meşrutiyet dönemini, 1912'de yazdığı "Süleymaniye Kürsüsünde" adlı ikinci kitapta da Osmanlı aydınlarını anlattı. "Halkın Sesleri" adlı üçüncü bölümü 1913'te kaleme alan Ersoy, "Fatih Kürsüsünde" isimli eserini ise 1914'te yazdı. Ersoy, 1917 tarihli "Hatıralar" ile I. Dünya Savaşı hakkında görüşlerinin yer aldığı 1924 tarihli "Asım"ın ardından 7. bölüm olan "Gölgeler"i 1933'te tamamladı. Yoğun ısrarlar sonucu Kur'an-ı Kerim'i Türkçe'ye tercüme etmeyi kabul eden Ersoy, 6-7 sene üzerinde çalışmasına rağmen sonuçtan memnun kalmayarak imzaladığı anlaşmayı feshetti. Mehmet Akif Ersoy, "İstiklal Marşı"nı Türk milletine armağan ettiği için "Safahat" isimli eserine koymadı. Vefatının ardından "Safahat" eserini Ömer Ziya Doğrul ve M. Ertuğrul Düzdağ yeniden bastı. Ersoy'un, "Kur'an'dan Ayet ve Hadisler" ile "Mehmet Akif Ersoy'un Makaleleri" adlı çalışmaları da hayatını kaybettikten sonra okuyucuyla buluştu. Birinci Meclis'e Burdur milletvekili olarak girdi Ersoy, dergisinin yayımlanmadığı 1917'de görevli olarak Arabistan'a giderken, 1918'de İstanbul'da kurulan Darul-Hikmet-i İslamiye Cemiyeti'nde başkatip olarak çalışmaya başladı. Eylül 1919'da "Asım'ın neşrine başlayan Ersoy, 1924'e kadar şiirin yazımına devam etti. Ersoy, Ocak 1920'de Eşref Edip ile gittiği Balıkesir'de Zağnos Paşa Camisi'nde cuma namazı sonrası halka hitap etti. Milli mücadeleye daha fazla emek vermek için Anadolu'ya geçen Ersoy, Ankara'ya izinsiz gittiği için Darul-Hikmet-i İslamiye Cemiyeti'ndeki görevinden azledildi. Ersoy, Ankara'ya gelerek Mustafa Kemal Atatürk'ün isteğiyle 5 Haziran 1920'de Burdur milletvekili seçildi. Ankara'ya dönüşünde Tacettin Dergahı'na yerleşen Ersoy, İstiklal Marşı'nı da burada kaleme aldı. İstiklal Marşı yarışmasına 500 lira ödül verileceği için katılmayan şair, Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Bey'in ricası ve arkadaşı Hasan Basri Bey'in teşvikiyle kalemi eline aldı ve yazmaya başladı. Mehmet Akif Ersoy'un İstiklal Marşı, 17 Şubat günü Sırat-ı Müstakim ve Hakimiyet-i Milliye'de yayımlandı. Hamdullah Suphi Bey'in Meclis'te okuduğu ayakta alkışlanan İstiklal Marşı, 12 Mart 1921'de "Milli Marş" olarak kabul edildi. Ersoy, ödül olarak verilen 500 lirayı hayır kurumuna bağışladı. Mısır dönemi ve vefatı Mehmet Akif Ersoy, 1923'te Abbas Halim Paşa'nın daveti üzerine gittiği Mısır'da uzunca bir dönem kaldı. 1925'te kısa bir süre İstanbul'a gelen ve Sebilü'r-Reşad Dergisi'nin tamamen kapatıldığını öğrenen Ersoy, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın Kur'an'ın tercümesi için yaptığı teklifi reddetti. Ersoy, 1926'dan vefatına kadar geçen zamanda Mısır'da kalırken, Kahire Üniversitesi'nde Türk Edebiyatı dersleri verdi. Abbas Halim Paşa'nın vefatından sonra kendisi de rahatsızlanan Ersoy, 1935'te Lübnan'a gitti. Ersoy, burada sıtmaya yakalanınca 1936'da Antakya'ya geldi. Aynı yıl yeniden Mısır'a geçen ve sonrasında İstanbul'a dönen Ersoy, Abbas Halim Paşa'ya ait Beyoğlu'ndaki Mısır Apartmanı'nın dördüncü katındaki daireye yerleşti. Nişantaşı'nda bir klinikte tedavi görmeye başlayan Ersoy, 27 Aralık 1936'da Beyoğlu'ndaki Mısır Apartmanı'ndaki dairede hayata gözlerini yumdu. İstiklal Şairi Mehmet Akif Ersoy'un her yıl binlerce kişinin ziyaret ettiği kabri, Edirnekapı Şehitliği'nde bulunuyor. Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri kapsamında "2018 Yılı Vefa Ödülü"ne layık görülen Akif, "vatan şairi" ve "milli şair" olarak da Türk insanının kalbindeki yerini koruyor.
- Ahmed Arif
"Hasretinden Prangalar Eskittim", "Ay Karanlık", "Sevdan Beni", "Suskun" ve "Akşam Erken İner Mapushaneye" adlı şiirlere imza atan Ahmed Arif... "Terketmedi sevdan beni/ Aç kaldım, susuz kaldım/ Hayın, karanlıktı gece/ Can garip, can suskun/ Can paramparça.../ Ve ellerim, kelepçede/ Tütünsüz uykusuz kaldım/ Terketmedi sevdan beni..." gibi unutulmaz dizelere imza atan şair, 21 Nisan 1927'de Diyarbakır'da dünyaya geldi. Asıl adı Ahmet Önal olan Ahmed Arif, Henüz 2 yaşındayken annesi Sare Hanım'ı kaybetti. Ahmed Arif, Kerküklü babası Arif Hikmet'in memuriyeti dolayısıyla ilkokulu Siverek'te bitirdi. Diyarbakır'da başladığı ortaokulu Urfa'da tamamlayan Arif, yatılı okuduğu Afyon Lisesini ise 1945'te bitirdi. Şiir yazmaya ortaokul yıllarında başlayan Arif'in edebiyata ilgisi Afyon Lisesi'ndeyken iyice arttı. Usta şair, bir açıklamasında şiire ilgisini şu sözlerle aktarmıştı: "Yıl 1943 olmalı. Taş çatlasa 16–17 yaşındayım. Durmadan şiir yazıyorum. Bir dergi, Seçme Şiirler Demeti adıyla kuşe kağıda basılıyor. Bir sayfanın sol başında Neyzen Tevfik, sağ başında Ahmed Arif. Ben, Neyzen Tevfik’in torunu yaşındayım tabii o zaman, hatta daha da küçük. Bir de 10 lira geliyor bana dergiden, telif hakkı. Düşünün, babam bana ayda 5 lira gönderebiliyor. O yüzden 10 lira büyük paraydı o zaman için." Arif'in ilk şiirleri 1942'de Afyon Halkevi yayın organı Taşpınar dergisi ile Millet dergisinde yayımlandı. Liseden sonra askerlik görevini tamamlayan Arif, 1947'de Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümüne kaydoldu. Ahmed Arif, 1948'de Merkez Bankası'nda memuriyete başlayarak hem çalışıp hem okudu. "Hasretinden Prangalar Eskittim" 1968'de basıldı Ahmed Arif, tarzını yansıtan şiirleri 1948'de yayımlatmaya başladı. Attila İlhan'ın düzenlediği "Rüstemo" başlıklı şiiri, Varlık dergisinin yayımladığı "Şiirler-1948" antolojisinde yer aldı. Aynı yıl, "Bir Akşamüstü" adlı şiiri, tek sayı çıkan Meydan dergisinde yayımlanan Arif, sonraki yıllarda İnkılapçı Gençlik, Yeryüzü, Seçilmiş Hikayeler, Soyut, Yeni Ufuklar, Türk Solu, Kaynak, Militan ve Papirüs adlı dergilerde yazdı. Başarılı şair, siyasi görüş ve eylemleri sebebiyle 1951'de tutuklandı. Üniversite öğrenimini yarıda bırakmak zorunda kalan Arif, memuriyet hakkını da yitirdi. Arif, 7 Ekim 1954'te serbest kaldıktan sonra, kamu gözetiminde geçirmesi gereken süreyi Diyarbakır'da tamamlayarak yeniden Ankara'ya döndü. Fikret Otyam'ın röportajlarına şiirlerinden parçalar almasıyla, 1950'li yılların sonlarında ünü iyice yaygınlaşan şair Arif, Öncü ve Halkçı gazetelerinde düzeltmenlik, teknik sekreterlik ve gazetecilik yaptı. Ahmed Arif, 1967'de Aynur Hanım'la dünya evine girdi. Başarılı şairin, "Hasretinden Prangalar Eskittim" adlı kitabı 1968'de basıldı. Bir röportajında kendisi hayattayken yayınlanan kitabın adına değinen Arif, şu bilgileri vermişti: "Bunu anlatmak doğru mu bilmiyorum. Çok kişisel, duygusal bir şey, artık anı olmuş. Kitabımın adını 'Dört Yanım Puşt Zulası' koymuştum ama kardeşim buna engel oldu. Bana, 'Kitabına böyle bir ad koymaya hakkın yok. Seni 15 yaşındaki çocuklar, kızlar taparcasına seviyor. Sen bununla ola ki burjuvazinin tuzaklarını söylüyorsun. Ama şu da var, o çocuklara saygı duymalısın. Hatta bu adı, bir şiirine bile verme. Mısra olarak kalsın.' dedi. Düşündüm, kardeşime hak verdim. Madem öyle, kitabımın adı 'Hasretinden Prangalar Eskittim' olsun, dedim." Günümüze kadar defalarca baskı yapan kitap, Türkiye'de en çok basılan ve okunan eserler arasında yer aldı. Şiirlerinin pek çoğu bestelenerek ünlü isimler tarafından seslendirildi Ahmed Arif bir röportajında "nasıl yazıyorsunuz" sorusunu ise şu sözlerle yanıtlamıştı: "Yazıyorum denmez buna. Ben şiiri kafamda, yüreğimde bitiriyorum. Sonra bir gün oturup kabataslak kaleme alıyorum. Üç ya da beş yerinde düzeltme yapıyorum. Göze çarpan bir aksaklık varsa ya da yeni bir çağrışım varsa onu değiştiriyorum, o kadar... Bu bakımdan bana halk ozanı derlerse, onur duyarım. Küçümsemem. Hani ne diyorlar, irticalen..." Oğlu Filinta'nın doğumuyla 1972'de baba olan usta şair, 1977'de gazetecilikten emekli oldu. Ahmed Arif, 2 Haziran 1991'de kalp yetmezliği sonucu Ankara'da hayatını kaybetti. Cenazesi ertesi gün Maltepe Camisi'nden kaldırılarak Cebeci Mezarlığı'nda toprağa verildi. Toplumsal gerçekçi 1940 kuşağının son şairlerinden Ahmed Arif'in ölümünden sonra şiirleri oğlu tarafından derlenerek "Yurdum Benim Şahdamarım" adıyla 2003'te basıldı. Arif'in şiirlerinin pek çoğu bestelendi ve Ahmet Kaya, Zülfü Livaneli, Fikret Kızılok, Edip Akbayram, Cem Karaca, Moğollar tarafından yorumlandı. Cemal Süreya'ya yazdığı mektuplar "Cemal Süreya'ya Mektuplar", Leyla Erbil'e yazdığı mektuplar ise "Leylim Leylim" adıyla Arif'in vefatından sonra basılarak okuyucuyla buluştu. "Şiirindeki anlatım biçimini ve söyleyişi etkileyen, halk dili ve halk şiiridir" Yakın arkadaşı Cemal Süreya, Ahmed Arif'i şu sözlerle anlatmıştı: "Doğu Anadolu insanının müthiş malzemesini korkusuz bir lirizm içinde önümüze yığıyor. Sonra bütün Anadolu insanına doğru yayıyor onu. Pir Sultan Abdal'ı, Urfa'lı Nazif'i, Köroğlu'na, Bedrettin'e bağlıyor... İmge onda sınırlı bir öge değil, bir bakıma şiirin kendisi, bütünü. Öyle ki bütünüyle vardır onun şiiri. Kelimeler ilişkin oldukları kavramları aşan ve daha geniş durumları kavrayan bir nitelik gösteriyor. Şiirin bütünü içinde kullanılmış bazı düz sözler, inanılmaz bir çarpıcılık, bir imge yeteneği kazanmaktadır Ahmed Arif'te. Öte yandan, şiirin içinde birer ikişer kelimelik mısralar halinde akan bu sözler, biçim yönünden de önem kazanmaktadır. Öyle ki, kendiliğinden doğan ve yalnız Ahmed Arif'e özgü gizli bir aruz gibi bu sözlerden bütün şiire bir müzik yayılmakta ya da bütün şiir çekidüzenini onlarda bulmaktadır." Şair ve yazar Gülten Akın, usta şairden şöyle bahsetmişti: "Ahmed Arif'in şiirine, umudun, inceliğin, korkusuzluğun şiiri demişler. Ekleyeceğim; Onun şiiri, onurun ve alçak gönüllülüğün, derinliğin ve yalınlığın bile şiiridir. Bu özellikler sonradan edinilmiş değil, doğulunun geleneksel özellikleridir. Akıl ve yürek bir olmuştur. Hayat, en acı, en umutlu deneylerini sermiştir. O şiirler yazılmıştır. Ahmed Arif’in şiiri baştan sona somut gerçeklere dayanan bir şiir. Zor bir şiir. Ama, tek bir kez kekelemeden, tek bir kez biçim, dil, anlatım sıkıntısı çekmeden, benzetmelerin, imgelerin en özgürünü bula kullana yazmış. Benzersiz bir ozan." Şair ve yazar Nihat Behram ise Ahmed Arif'in şiiri için "Şiirindeki anlatım biçimini ve söyleyişi etkileyen, halk dili ve halk şiiridir. Onu bir bakıma sözlü halk şiirinin yazıya geçen ve ufuklarını genişleten bir sıçrama noktası sayabiliriz. Şiirinin yapısında aşiret töreleriyle yetişişinin ve duyarlılığını halk duyarlığından asla soyutlamayışının derin izleri görülür. Şiiriyle günlük yaşantısının aynılığını doğuran da budur. Ahmed Arif’te yaşantıyla şiir bir ince telde korkusuzluk ve umutla birleşir." ifadelerini kullanmıştı.
- Orhan Kemal
"Ekmek Kavgası", "Hanımın Çiftliği", "Murtaza", "72. Koğuş" ve "Gurbet Kuşları"nın da aralarında olduğu çok sayıda unutulmaz esere imza atan, roman, şiir ve oyun yazarı Orhan Kemal... ( Ahmet Burak Özkan - Anadolu Ajansı ) Gerçek adı Mehmet Raşit Öğütçü olan Orhan Kemal, 15 Eylül 1914'te Adana'nın Ceyhan ilçesinde, avukat Abdülkadir Kemali Bey ile ilkokul öğretmeni Adanalı Azime Hanım'ın çocuğu olarak dünyaya geldi. Çocukluğunun ilk yılları Adana'da geçen Kemal, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Adana'nın Fransız işgaline uğraması üzerine ailesiyle önce Niğde, sonra Konya, babası Abdülkadir Kemali Bey'in Kastamonu milletvekili olarak 1. Meclis'e girmesinin ardından ise Ankara'da yaşamaya başladı. Babasının 1930'da Ahali Cumhuriyet Fırkası'nı kurmasının ardından gelişen olaylar sonucu ailesi Suriye'ye zorunlu göç eden Kemal, ortaokul son sınıfta öğrenimini bıraktı. Orhan Kemal, daha sonra Adana'ya geri dönerek, tarım fabrikalarında işçilik, dokumacılık, ambar memurluğu ve katiplik gibi işlerde çalıştı. İlk şiirlerini 1939'da askerdeyken yazdı Milli Mensucat Fabrikası'nda işçi olan Nuriye Hanım ile 5 Mayıs 1937'de evlenen yazarın bir kızı ve 3 oğlu dünyaya geldi. Yazar Kemal, 1939'da ilk şiirlerini de kaleme aldığı askerlik görevi esnasında, ceza kanununun 94'üncü maddesine aykırı davranıştan 5 yıl hapse mahkum olarak Kayseri, Adana ve Bursa cezaevlerinde yattı. Bursa Cezaevi'nde tutukluyken, aynı cezaevinde yatan Nazım Hikmet'le arkadaş olan Kemal, ünlü şairin roman denemelerini beğenmesi üzerine şiiri bırakarak roman yazmaya başladı. Orhan Kemal'in ilk şiirleri Raşit Kemali imzasıyla "Yedigün" ve "Yeni Mecmua"da yayımlanırken ilk düzyazısı, "Baba Evi" romanının bir bölümü olan "Balık" ise 1940'ta Yeni Edebiyat gazetesinde okuyucuyla buluştu. Hayatın içinden basit konuları, samimi bir dille anlatan ve Panait Istrati ve Maksim Gorki öykülerinden etkilenen yazar, ilk kez 1943'te yazdığı "Asma Çubuğu" öyküsünde Orhan Kemal adını kullandı. Öyküleri 1942 ve 1943'te "Yürüyüş" ve "İkdam" gazeteleriyle "Yurt ve Dünya" dergisinde yayımlanan Kemal, 1951'de İstanbul'a gelerek, roman ve tefrika öyküler kaleme almaya başladı. "72. Koğuş" ile "En İyi Oyun Yazarı" ödülünü aldı "Kardeş Payı" öyküsüyle 1958'de "Sait Faik Hikaye Armağanı"nı kazanan yazar, "Önce Ekmek" ile de 1969'da Sait Faik Hikaye Armağanı ve Türk Dil Kurumu tarafından verilen "Öykü Ödülü"ne layık görüldü. Konusunu ve kişilerini 1958'de yayımlanan "Devlet Kuşu" romanından aldığı 3 perdelik "İspinozlar" oyununu 1964'te yazan Kemal, yapıtında yoksul ama namuslu bir ailenin yakışıklı oğluyla varlıklı ama görgüsüz bir alenin şımarık kızı arasındaki evliliğin çarpık sonuçlarını ele aldı. Yazarın sahneye konulan ilk oyunu olan İspinozlar, 1964 - 1965 tiyatro sezonunda İstanbul Şehir Tiyatroları tarafından sahnelendi. Kemal, farklı yıllarda kaleme aldığı "72. Koğuş", "Murtaza", "Eskici Dükkanı", "Kardeş Payı" adlı eserlerini oyunlaştırırken, "72. Koğuş" eseriyle 1967'de Ankara Sanat Severler Derneği'nce "En İyi Oyun Yazarı" seçildi. Babaannesinin soyunun bulunduğu yerleri gezip not almak ve "93'ten Bu Yana" adıyla ailesinin hikayesini yazmak amacıyla 1970'te Bulgar Yazarlar Birliği'nin çağrısı üzerine Sofya'ya giden yazar, kalp krizi sonucu tedavi gördüğü hastanede 2 Haziran 1970'te hayatını kaybetti. Cenazesi Türkiye'ye getirilen yazar, 5 Haziran 1970'te Zincirlikuyu Mezarlığı'na defnedildi. İlki 1972'de verilen "Orhan Kemal Roman Armağanı" Orhan Kemal Müzesi tarafından her yıl yazarın ölüm yıl dönümünde veriliyor. Orhan Kemal'in edebi kimliği Sosyal hayata bakarken ve öğelerini seçerken sosyal gerçekçi, bunları yansıtırken gözlemci ve eleştirel gerçekçi bir yazar olarak değerlendirilen Orhan Kemal, eserleriyle, toplumsal hayatın değişim dönemlerini birey-toplum ilişkileri çerçevesinde gerçekçi bir biçimde dile getirdi. Tarla ırgatlarından fabrika işçilerine uzanan, çalışanları, işsiz insanları ve ekmek kavgası veren yoksulların yaşamını anlatan yazar, şiir, roman, öykü, oyun ve senaryo olmak üzere beş farklı alanda eser verdi. Orhan Kemal’in 27 romanı, 12 öykü kitabı, 5 oyunu, çeşitli dergilerde basılmış şiirlerinin yanı sıra, 9’u filme alınmış 10 senaryosu ve 3 film öyküsü bulunuyor. Yönetmen, senarist Atıf Yılmaz, Kemal'in kaleme aldığı "Suçlu" romanını 1960'ta, Memduh Ün ise 1961'de "Avare Mustafa" ,1980'de "Devlet Kuşu" eserlerini sinemaya uyarladı. "Orhan Kemal'in yazar olarak ayağı hep topraktaydı" Orhan Kemal'in vefatının ardından bir yazı kaleme alan Kemal Tahir, usta isme ilişkin şu değerlendirmeyi yapmıştı: "Bir toplumun aydınları, kendi güçleriyle yaşama umutlarını yitirdikleri çizgide, kendi gerçeklerini artık merak etmez olurlar. Kendi gerçeklerinin yerine yabancı gerçekleri, çoğu uydurma kalıpları ortaya koymaya çabalarlar. Mucizelere - hem de inanmadıkları halde - umut bağlarlar. Yüz kez denenmiş yok edici bataklardan çıkış yolları umarlar. İşte, Orhan Kemallerimizin ardından yaktığımız ağıtların, geçim yoksulluğu iniltilerinin kaynağı budur." Yazar Yaşar Kemal de Orhan Kemal'in ayağının hep toprakta olduğu tespitini yaparak, "Orhan Kemal'e kadar hiç kimse, çalışan insanı iş başında vermedi. O, bunun büyük özelliği. Bir çizgiyle bir insanın karakterini bir anda çizmenin en büyük ustasıydı. Romanlarındaki, hikayelerindeki kahramanları konuşturması, hiçbir yazara nasip olmayacak kadar güzeldi. Orhan Kemal'in yazar olarak ayağı hep topraktaydı." şeklinde görüşlerini aktarmıştı. Orhan Kemal'in toplumcu gerçekçi bir yazar olduğunu vurgulayan yazar Adnan Özyalçıner ise "kara mizah" anlayışına da vurgu yaparak, "Tüm yaşantısı boyunca, toplumun yoksul, ezilmiş horlanmış insanlarıyla, onlardan biri olarak geçirdiği günler, ona küçük insanın en katı gerçeklere bile bakışındaki kara mizah anlayışının o hüzünlü, iç burkucu havasını katmıştır. O yüzden de Orhan Kemal, en katı gerçekler karşısında bile geleceğe olan güven duygusunu yitirmemiş, sonuçta aydınlığa açık kapıları belirlemeden geçememiştir." ifadelerine yer vermişti. Bazı eserleri Öyküleri: "Duygu", "Menevşe", "Ekmek Kavgası", "Pezevenkler", "Sarhoşlar", "Çamaşırcının Kızı", "72. Koğuş", "Grev", "Arka Sokak", "Kardeş Payı", "Babil Kulesi", "Dünya'da Harp Vardı", "Mahalle Kavgası", "İşsiz", "Önce Ekmek", "Küçükler ve Büyükler" Romanları: "Baba Evi", "Avare Yıllar", "Murtaza", "Cemile", "Bereketli Topraklar Üzerinde", "Suçlu", "Devlet Kuşu", "Vukuat Var", "Dünya Evi", "Gavurun Kızı", "Küçücük", "El Kızı", "Hanımın Çiftliği", "Üçkağıtçı" Oyun: "İspinozlar", "72. Koğuş", "Murtaza", "Eskici Dükkanı", "Kardeş Payı"
- Cengiz Aytmatov
Eserleriyle adını tüm dünyaya duyuran Kırgız yazar ve devlet adamı Cengiz Aytmatov... Kırgız edebiyatının yanı sıra Rus ve Türk edebiyatında da önde gelen isimlerden biri olan Aytmatov, devlet adamı Törekul Aytmatov ile Tatar asıllı tiyatro sanatçısı ve öğretmen Nagima Aytmatov'un çocuğu olarak 12 Aralık 1928'de dünyaya geldi. Kırgızistan'ın Talas bölgesinin Şeker köyünde doğan usta yazar, okul hayatına 1935'te Rusçayı da öğrendiği Moskova'daki bir Sovyet okulunda başladı. Aytmatov, babasının 1937'de tutuklanması ve bir yıl sonra kurşuna dizilmesiyle, bilge bir kadın olan babaannesi Ayıkman Hanım tarafından Manas Destanı'ndan hikayeler anlatılarak büyütüldü. Eğitimine, 1938'de taşındıkları Kirovskoye'deki Rus yatılı bölge okulunda devam eden yazar, ailesinin geçim sıkıntısı nedeniyle küçük yaşta çalışmaya başladı. 14 yaşında Rusça öğretmenliği yaptı Cengiz Aytmatov, henüz 14 yaşındayken vergi tahsildarlığı, tarım makinelerinin sayımı, Rusça öğretmenliği gibi işlerde çalıştı. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra 1946'da ailesiyle Cambul'a taşınan ve burada Veteriner Teknik Okuluna giren Aytmatov, bu okuldan birincilikle, 1948'de girdiği Frunze Tarım Enstitüsünden 1953'te onur derecesiyle mezun oldu. Usta edebiyatçı, yazarlık kariyerine Moskova'da başlarken, 1952'de kaleme aldığı "Gazeteci Cyuda" adlı öyküde, savaş sonrası açlık ve sefalet çeken Japon çocuklarının yaşamlarını ele aldı. Enstitü yıllarında şehir gazetelerinde muhabir olarak görev yapmaya ve köşe yazıları yazmaya başlayan Aytmatov, 1953-1956'da Kırgızistan Hayvancılık Araştırma Enstitüsü'nde de kıdemli hayvancılık uzmanı olarak çalıştı. Kırgızistan'ın folklorik hikayelerini modern edebiyatla harmanlayan usta yazar, eserleriyle 1957’de Sovyet Yazarlar Birliği'ne kabul edildi. Aytmatov, 1956-1958'de Moskova'daki Maksim Gorki Edebiyat Enstitüsünde eğitimine devam etti ve özellikle 1958'de kaleme aldığı "Cemile" adlı eserinin Fransız şair Louis Aragon tarafından Fransızcaya çevrilmesiyle daha çok tanınmaya başladı. 2008'de Almanya'da vefat etti Çalışmalarıyla 1963'te Lenin Ödülü'ne layık görülen Aytmatov, edebi çalışmalarına ek olarak, Sovyetler Birliği Parlamentosunda milletvekili olarak görev yaptı. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin eski Devlet Başkanı ve son lideri Mihail Gorbaçov'un danışmanlığını yapan beş kişiden biri olan Aytmatov, 1996'da Kırgızistan Cumhurbaşkanı Askar Akayev tarafından "kültür elçisi" sıfatıyla Kırgızistan'ın UNESCO temsilciliğine tayin edildi. Aytmatov, Kırgızistan'ın bağımsızlığına kavuşmasından sonra edebi çalışmalarını sürdürmesinin yanı sıra ülkesini Lüksemburg, Belçika ve Hollanda'da büyükelçi olarak temsil etti. Eserleri 176 dile tercüme edilen ünlü edebiyatçı, 1985'te Hindistan Javaharlal Nehru Ödülü, 1988'de Japonya Doğu Felsefesi Enstitüsü Akademi Ödülü, 1994'te Avusturya Avrupa Edebiyatı Devlet Ödülü, 1998'de Friedrich Rueckert Ödülü ile 2004'te Alexender Men ve Leo Kopelev Ödülü'nün de aralarında bulunduğu çok sayıda ödül aldı. Doğduğu topraklardan hiçbir zaman vazgeçmeyen, bozkırları ve yaşam biçimlerini uzun uzun anlatan yazar, eserlerinde savaş dönemine, aşk acılarına, kahramanlık hikayelerine, gelenek ve göreneklere, ninnilere, türkülere, masallara ve efsanelere yer verdi. Yazar, 2008'de Rus televizyon kanalının belgesel çekimleri için gittiği Tataristan'ın başkenti Kazan'da ani böbrek rahatsızlığı geçirirken, tedavi için götürüldüğü Almanya'da 10 Haziran 2008'de 79 yaşındayken hayatını kaybetti. İlk kez 1975'te Türkiye'ye geldi Aytmatov, 1970'te kaleme aldığı "Selvi Boylum Al Yazmalım" adlı romanıyla Türkiye'de tanındı. Kitaptan uyarlanan ve başrollerinde Kadir İnanır ile Türkan Şoray'ın rol aldığı 1977 yapımı aynı adlı film, Türk sinemasının klasikleri arasında yer aldı. Türkiye'de eserleri en çok okunan yabancı edebiyatçılardan biri olan Aytmatov, ilk kez 1975'te Turan Ülkesi Edebiyatına Hizmet Ödülü'nü almak üzere Türkiye'ye geldi. Cengiz Aytmatov, 1992'de İstanbul Sinema Günleri'ne katılmak ve 2007'de ise Türk Dünyası Ödülü ile fahri doktora unvanını almak üzere iki kez daha İstanbul'u ziyaret etti. Aytmatov adına 1998'de Ankara'da uluslararası bir bilgi şöleni düzenlendi, 2013'te ise Eskişehir Türk Dünyası Kültür Başkenti etkinlikleri çerçevesinde Cengiz Aytmatov Bilgi Evi açıldı. Türk dünyasının ortak değeri oldu Yaşamı boyunca çok sayıda esere imza atan Kırgızların gurur kaynağı Aytmatov, Türk dünyasına ve dünya edebiyatına Kırgız halkının kazandırdığı en büyük armağanı oldu. Doğumunun 90'ıncı yılı nedeniyle 2018 yılı, Uluslararası Türk Kültürü Teşkilatı (TÜRKSOY) tarafından Türk dünyasında Aytmatov için "Anma Yılı" olarak ilan edildi ve bu kapsamda, başta Kırgızistan olmak üzere Türk dünyasında çok sayıda etkinlik düzenlendi. Anadolu Mektebi Yürütme Kurulu Başkanı Prof. Dr. Sami Güçlü'nün başkanlığında Türkiye'de 600'ü aşkın lise ve üniversite öğrencisi, Aytmatov'un doğumunun 90'ıncı yılına ithafen Aytmatov'un tüm eserlerini okudu. Dünya literatürüne "mankurt" kavramını kazandırdı Aytmatov, "mankurt" kavramını 1980'de kaleme aldığı "Gün Olur Asra Bedel" romanında tarihine küsen, geçmişini unutan, ailesine, mensup olduğu milletine, öz değerlerine yabancılaşan ve gayesi olmayan insanların mensup oldukları milletleri uyarmak için kullandı. Toplumuna yabancılaşma olarak da kullanılan "mankurt" kavramı, Aytmatov'un kendisi kadar dünya tarafından tutulup benimsendi. Eserleri Cengiz Aytmatov, "Dişi Kurdun Rüyaları" ve "Elveda Gülsarı" romanlarında insanların yanı sıra hayvanların da psikolojisini anlatmış, romanlarında insani özellikler atfettiği kurt ve at gibi hayvanlara yer vererek bu konuda başarılı olmuş dünyadaki sayılı yazarlardan biri olarak tanınıyor. Son romanı "Dağlar Devrildiğinde-Ebedi Nişanlı"yı vefatından bir yıl önce okuyucuyla buluşturan Aytmatov'un "Zorlu Geçit", "Cemile", "İlk Öğretmenim", "Elveda Gülsarı", "Toprak Ana", "Dağlar ve Steplerden Masallar", "Kızıl Elma", "Selvi Boylum Al Yazmalım", "Fuji-Yama", "Beyaz Gemi", "Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek", "Gün Olur Asra Bedel", "Dişi Kurdun Rüyaları", "Cengiz Han'a Küsen Bulut" ve "Kassandra Damgası" adlı kitapları yayımlandı.
- Aşık Veysel
Aşık geleneğinin en büyük temsilcilerinden halk ozanı Aşık Veysel Şatıroğlu... "Uzun ince bir yoldayım/Gidiyorum gündüz gece/Bilmiyorum ne haldeyim/Gidiyorum gündüz gece" dizeleriyle hafızalara kazınan halk ozanı, 25 Ekim 1894'te Sivas'ın bugün Şarkışla ilçesine bağlı olan Sivrialan köyünde dünyaya geldi. Annesi Gülizar, babası Ahmet adında bir çiftçiydi. Asıl adı Veysel Şatıroğlu olan Aşık Veysel, çocukluğunu ve gençlik yıllarını köyünde geçirdi. Bölgede yaygınlaşan çiçek hastalığına yakalanmasıyla 7 yaşında iki gözünü de kaybeden Aşık Veysel, babasının teşvikiyle 10 yaşındayken saz çalıp şiir söylemeye başladı. Büyük ozan, o dönemde saz ustaları Çamşıhlı Ali ve Molla Hüseyin'den ders aldı. İlk evliliğini 1919'da Esma Hanım ile yapan, annesini ve babasını bundan bir yıl sonra kaybeden Veysel Şatıroğlu, eşinin kendisini terk etmesi üzerine 1928'de ikinci evliliğini Gülizar Hanım ile yaptı. Veysel'in bu evlilikten Zöhre, Ahmet, Hüseyin, Menekşe, Bahri, Zekine ve Hayriye adlarında 7 çocuğu dünyaya geldi ancak çocuklarından Hüseyin birkaç aylıkken hayatını kaybetti. Sivas'ta 1930'lu yıllarda öğretmenlik ve milli eğitim müdürlüğü görevlerinde bulunan şair ve oyun yazarı Ahmet Kutsi Tecer'in, tanınmasına büyük katkı sağladığı ozanın adı, ilk defa 5 Ocak 1931'de Tecer tarafından düzenlenen "Sivas Aşıklar Bayramı"nda duyuldu. Sazıyla bütün Anadolu'yu dolaştı Tecer'in davetiyle köy enstitüsünde saz hocalığı da yapan ve Cumhuriyet'in 10'uncu yıl dönümünde Ankara'ya getirilen ozan, daha sonra halkevlerinde, kahvehanelerde ve radyoda şiirlerini saz eşliğinde okudu. Eski gezginci aşıklar gibi elinde sazıyla hemen hemen bütün yurdu defalarca dolaşan Aşık Veysel'in, ilk şiir kitabı "Deyişler" 1944'te yayımlandı. Ömrü yoksulluk ve zorluklarla geçen Aşık Veysel, Cumhuriyet'in 10'uncu yılı için yazdığı destanın yayınlanmasıyla da dikkati çekerken, Arifiye, Hasanoğlan, Çifteler köy enstitülerinde halk türküsü öğretmeni olarak 5 yıl görev yaptı. Yurt çapında tanınması 1950'lerde gerçekleşen Aşık Veysel, aynı yıl senaryosunu Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun yazdığı, Metin Erksan'ın yönetmenliğini üstlendiği "Karanlık Dünya" adlı bir filmde, yaşadığı Sivrialan köyü çevresiyle birlikte konu edildi. Şiirleri konu bakımından zengin çeşitlilik gösteren Veysel, Yunus Emre'nin etkisindeki şiirlerinde halk kültürünün mayasına karışan yönleriyle tasavvuftan izler sunarken, Türk edebiyatının ve saz şiiri geleneğinin büyük ustalarından biri olarak, kendisinden sonra gelenleri etkiledi. Aşık geleneğinin büyük temsilcilerinden biri oldu Duru ve arı bir dille yazdığı şiirleriyle halkla aydınlar arasında köprü kuran Aşık Veysel'e TBMM tarafından, "Anadilimize ve milli birliğimize yaptığı hizmetlerden ötürü" 1965'te özel bir kanunla 500 lira aylık bağlandı. Yaşama sevinciyle hüznün, iyimserlikle umutsuzluğun iç içe olduğu şiirleriyle, aşık geleneğinin son büyük temsilcileri arasında yer alan ünlü halk ozanı, 1971'de Nevşehir'in Hacıbektaş ilçesinde son konserini verdi. Ozan, ölümünden birkaç saat öncesinde bile, ''Birbirinizle, konu komşuyla iyi geçinin, dirliğiniz, düzeniniz bozulmasın'' diyerek, ''Kürt'ü Türk'ü ne Çerkezi/Hep Adem'in oğlu, kızı/Beraberce şehit, gazi/Yanlış var mı ve neresi'' dizelerini söyledi. Aşık Veysel, 21 Mart 1973 günü sabaha karşı 03.30'da doğduğu köy olan Sivrialan’da, şimdi adına müze olarak düzenlenen evde hayata gözlerini yumdu. Hafızalara kazınan çok sayıda eser bıraktı Çocukken iki gözünü de kaybetmesine rağmen şiirlerine yansıttığı vatanseverlik, hoşgörü, yaşama sevinci ve sevgi mesajlarıyla hem kendi dünyasını aydınlatan hem de bugünlere ışık tutan halk ozanı, hafızalara kazınan çok sayıda eser bıraktı. "Dostlar Beni Hatırlasın", "Güzelliğin On Para Etmez", "Kahpe Felek", "Kara Toprak", "Uzun İnce Bir Yoldayım", "Atatürk'e Ağıt", "Beni Hor Görme", "Beş Günlük Dünya", "Derdimi Dökersem Derin Dereye" gibi eserleri hafızalara kazınan ve Türkçeyi en yalın ve güçlü şekilde kullanan Aşık Veysel, şiirlerinde verdiği mesajlarla Türk milletine her zaman birlik ve beraberliği öğütledi. Aşık Veysel'in vatan, tabiat, birlik, çalışma, yardımlaşma konularını işlediği şiirlerinde, vatana bağlılık ve idealistlik dikkati çeken en önemli nokta oldu. Şiirlerinde "Veysel", "Sefil Veysel" ve "Veysel Şatır" gibi mahlaslar kullanan Aşık Veysel, bir şiiri hariç, bütün şiirlerini dörtlüklerle aktardı ve "Sazımdan Sesler" ile "Dostlar Beni Hatırlasın" adlı şiir kitapları bulunan ozanın ölümünden sonra, 1984'te "Bütün Şiirleri" adlı eseri tekrar yayımlandı. Aşık Veysel'in eserleri pek çok sanatçı tarafından tekrar yorumlanırken, birçok yabancı sanatçının da dikkatini çekti. Son olarak, ABD'li elektro gitar virtüözü Joe Satriani, 2008'de çıkardığı albümde "Aşık Veysel" isimli, kendi bestelediği enstrümantal bir esere yer verdi.
- Yahya Kemal Beyatlı
Hayatı boyunca sadece dergi ve gazetelerde yazı hayatını sürdüren ve kitapları vefatından sonra yayınlanan ünlü şair, yazar ve mütefekkir Yahya Kemal Beyatlı... "Şu kopan fırtına Türk ordusudur ya Rabbi, / Senin uğrunda ölen ordu budur ya Rabbi, / Ta ki, yükselsin ezanlarla müeyyed namın / Galib et, çünkü bu son ordusudur İslamın /" gibi unutulmaz mısralara imzasını atan, Vefatından sonra yayımlanan şiirleriyle tanınan Yahya Kemal Beyatlı, Makedonya'nın Başkenti Üsküp'te, 2 Aralık 1884'te hayata gözlerini açtı. Asıl ismi Ahmed Agah'tır. Çocukluk yıllarını Üsküp'teki şiirlerine de yansıyan Rakofça çiftliğinde geçiren Beyatlı, ilköğrenimini özel Mekteb-i Edep'te tamamladı. Beyatlı, 1892'de Üsküp İdadisi'ne girdi. Bir yandan da İshak Bey Camii Medresesi'nde Arapça ve Farsça dersleri aldı. Ailesi 1897'de Selanik'e taşınan usta şair, annesinin vefatı ve babasının tekrar evlenmesi sonrasında aile içinde çıkan sorunlar nedeniyle Üsküp'e döndü. Tekrar Selanik'e gönderildi. 1902'de İstanbul'a geldiğinde Vefa lisesine devam etti. Jön Türk olma hevesiyle 1903'te Paris'e giden Beyatlı, bir yıl kadar Fransa'daki Meaux okuluna devam edip Fransızca bilgisini geliştirdi. Siyasal bilgiler yüksek okuluna başladığı 1904 yılında Jön Türklerle bağlantı kuran Beyatlı, Ahmet Rıza, Abdullah Cevdet ve Samipaşazade Sezai gibi dönemin ünlü isimleriyle tanıştı. 1912'de İstanbul'a dönüp 1913'te Darüşşafaka'da edebiyat ve tarih öğretmenliği yapan Yahya Kemal Medresetü'l-Vaizin'de uygarlık tarihi dersi verdi. Selanik yıllarında "Esrar" takma adıyla şiir yazmaya başlayan Beyatlı, İstanbul'da Tevfik Fikret ve Cenap Şahabettin'in şiirleriyle tanıştı, İrtika ve Malumat dergilerinde "Agah Kemal" takma adıyla Servet-i Fünun'u destekleyen şiirler yazdı. Paris'te Fransız simgecilerinin şiirlerini okuyan şairin Fransız şiiriyle kurduğu yakınlık, Türk şiirine faklı bir açıyla bakmasını sağladı. Şiirle ilgili görüşleriyle de ilgi gördü Türk şiiri ve Türkçe söz sanatlarını inceleyen ve "Mısra haysiyetimdir" sözüyle şiirde dizenin bir iç uyumla, musiki cümlesi halinde kusursuzlaştırılması gerektiğini anlatan şair, şiirleriyle olduğu kadar şiirle ilgili görüşleriyle de ilgi gördü. Şaire göre divan şiiri "yığma" bir şiirdi ve parçacılık ve belirsizlik üzerine kuruluydu, tanzimat şairleri ise bu şiiri birleştirme çabalarında yetersiz kalmıştı. Kendi ulusunun dilini bulmaya çalışan sanatçı, batıdan edindiği yüksek beğeniyle, batı şiirine öykünmeyen yerli bir şiire yöneldi, biçime ağırlık tanıdı ve esinlenmenin yerine dil işçiliğini getirdi. Dize çalışmasındaki titizliği "az ve güç yazıyor" izlenimi uyandıran şairin yaşadığı sürede hiç kitap yayınlamaması bu izlenimi pekiştirdi. Karşıtlarının "esersiz şair" olarak adlandırdığı Beyatlı, çeşitli kesimlerden eleştiriler de aldı. "Ati", "İleri", "Tevhid-i Efkar", "Hakimiyet-i Milliye" dergilerinde yazılar yazan şair, daha sonra arkadaşlarıyla "Dergah" dergisini kurdu. Yazılarıyla Milli Mücadeleyi destekleyen Beyatlı, ayrıca 1922'de barış anlaşması için Lozan'a giden kurulda danışman olarak yer aldı. 1923'te Urfa milletvekili olan Beyatlı, Cumhuriyet'in kurulmasından sonra Varşova ve Madrid'te orta elçisi olarak görevlendirildi, Yozgat, Tekirdağ ve 1943-1946 yılları arasında İstanbul milletvekilliği yaptı. Halkevleri Sanat Danışmanlığı da yapan Beyatlı, 1949'da Pakistan Büyükelçisiyken emekli oldu. Yaşamının son yıllarını İstanbul'da Park Otel'de geçiren şair, bağırsak kanaması hastalığının tedavisi için 1957'de Paris'e gitti. Yahya Kemal, bir yıl sonra 1 Kasım 1958'de Cerrahpaşa Hastanesi'nde aynı hastalık nedeniyle hayata gözlerini yumdu. Yahya Kemal'in vefatından sonra çıkarılan eserleri Yahya Kemal Beyatlı'nın vefatından sonra 1961'de "Kendi Gök Kubbemiz", 1962'de "Eski Şiirin Rüzgarıyla", 1963'de "Rubailer ve Hayyam Rubailerini Türkçe Söyleyiş" ve 1976'da "Bitmemiş Şiirler" isimli şiir kitapları yayımlandı. Saf şiir anlayışının Türk edebiyatındaki iki önemli kurucu isminden biri olarak gösterilen usta yazar, "Eğil Dağlar: İstiklal Harbi" 1966'da ve 1968'de yayımlanan "Siyasi Hikayeler" isimli kitaplarında, Türk edebiyatında büyük merhale teşkil eden şiirlerinden başka, makale, deneme, hatıra, tarih ve tefekkür yazıları ile edebi ve siyasi portrelerini de ustaca ortaya koydu. Şair, 1971'de çıkarılan "Edebiyata Dair" isimli eserinde tarihi olayları hikaye tekniğiyle anlatırken, 1964'de basılan "Aziz İstanbul" isimli kitabında ise İstanbul'un semtlerini, tarihini, kültürünü edebi bir üslupla ele aldı. Eserlerin yayınlanmasında Nihad Sami Banarlı'nın ve İstanbul Fetih Cemiyeti'nin katkısı bulunan Beyatlı, 1975'de çıkartılan "Tarih Musahabeleri", 1973'de "Çocukluğum, Gençliğim, Siyasî ve Edebî Hatıralarım" ile yakın tarihe ışık tuttu. Usta yazarın siyaset, felsefe ve sosyal hayata kadar her mevzuda kaleme aldığı yazıları ise 1977'de "Mektuplar ve Makaleler" isimli kitabında toplanarak okuyucularına ulaştırıldı. "Akıncılar", "Süleymaniye'de Bayram Sabahı", "Mohaç Türküsü", "Sessiz Gemi" ve "Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!" mısrasıyla başlayan "Aziz İstanbul", Beyatlı'nın en çok bilinen, ezberlenen ve bestelenen şiirleri arasında yer alıyor.
- Fuzuli
"Leyla ve Mecnun", "Su Kasidesi", "Rind ve Zahid" ve "Sıhhat ve Maraz" gibi eserler kaleme alan 16'ncı yüzyıl divan şairi Fuzuli... Gerçek adı Mehmed bin Süleyman olan şair hem "kendini ilgilendirmeyen işlere karışıp lüzumsuz sözler söyleyen kimse", hem de "yüce, üstün, erdemli" anlamına gelen Fuzuli mahlasıyla tanındı. Doğu'nun en büyük aşk efsanelerinden biri olan "Leyla ile Mecnun"un hikayesini mesnevi olarak kaleme alan, 16'ncı yüzyıl divan şairi Fuzuli, edebiyat tarihçileri tarafından divan şiirinin edasını dönüştüren şair olarak nitelendiriliyor. Türkçe sevgisi ve bilinciyle şiir dünyasını yoğuran Fuzuli, nesilden nesile aktarılan ve beşeri aşktan ilahi aşka uzanan tasavvuf yolculuğunun en önemli hikayesi olan Leyla ile Mecnun'un, yüzyıllar boyunca Türkçe okunmasını sağladı. Yalın ve berrak bir Türkçe ile yazdığı şiirler ve eserleri günümüzde de Türkçe konuşulan coğrafyalarda ezberlenip okunmaya devam eden şair, Türkçe'nin yanı sıra Farsça ve Arapça'da da divanlar kaleme aldı. Bağdat'ta Bayat Boyu'ndan bir Oğuz Türk'ü Gerçek adı Mehmed bin Süleyman olan ve 1480 dolaylarında Bağdat yakınlarında bulunan El-Hille'de dünyaya geldiği rivayet edilen Fuzuli, sadece şiiriyle değil felsefe, tıp, sosyoloji ve astronomi alanında verdiği eserlerle de dikkati çekti. Irak'a yerleşmiş Oğuz Türklerinin Bayat boyundan olan şair, Irak'ta Türklüğün beşiği sayılan Kerkük bölgesi kültür ortamının yetiştirdiği bir değer oldu. Şah İsmail'e yazdığı "Beng ü Bade" mesnevisinden 1508'de Bağdat'ta bulunduğu anlaşılan şair, "Fuzuli" adını, kendi şiirlerinin diğer şairlerin şiirleriyle karıştırılmaması için aldı ve böyle bir mahlası kimsenin beğenmeyeceğini düşündüğü için kullanmaya başladı. Bu durumu ise Farsça Divan'ının girişinde, "İşe yaramayan, gereksiz gibi anlamlara gelen 'fuzuli' sözcüğünün başka bir anlamı da 'erdem'dir" sözüyle açıkladı. Kanuni Sultan Süleyman 1534'te Bağdat'ı fethedince yazdığı ve Sultan'a sunduğu kaside de Fuzuli'nin o yıllar arasını Bağdat ve çevresinde geçirdiğini gösterirken, "Leyla ile Mecnun", "Beng ü Bade", "Hadikatü's-süeda", "Rind ve Zahid", "Sıhhat ve Maraz" ve "Muamma Risalesi", Fuzuli'nin başlıca eserlerinin bir kısmını oluşturdu. Şiirlerinde aşk ve hasret temalarına yer verdi "Aşk ve ıstırap şairi" Fuzuli, şiirlerinde lirizmin esasını, aşkın elemlerini ve yalnızlığın acılarını dile getirdi. Ahmet Hamdi Tanpınar'a göre, şiiri sadece kalbe ait bir macera sayan şair, "Menim tek hiç kim zar u perişan olmasın ya Rab/Esir-i derd-i aşk ü dağ-i hicran olmasın ya Rab" dizeleri, ıstırabı şair için yaşanacak tek iklim gibi görmesini doğrulayan bir unsur oldu. "Leyla ile Mecnun" mesnevisinin, şairin kendi öyküsü olduğuna işaret eden Tanpınar, "Bende Mecnundan füzun aşıklık istidadı var/Aşık-ı sadık benem Mecnunun ancak adı var" dizilerini de "Fuzuli'de her şey 'ben'in etrafında toplanır ve oradan hareket ederek dünyasını yakalar." ifadesiyle açıkladı. Şair, naat türündeki meşhur şiiri "Su Kasidesi"nde ise Hazreti Muhammed'e duyduğu derin sevgiyle birlikte, suya duyulan hasret ve aşk temalarına yer verdi. "Hadikatü's-Süeda", yine şaire ait "Divan" ve "Leyla ile Mecnun" kadar meşhur bir eser olurken, İslam tarihinde önemli bir yeri olan ve Hazreti Hüseyin'in şehit edilişi merkeze alınarak şekillendirilen "Kerbela" hadisesi de Türk edebiyat tarihindeki maktel geleneğinin en iyi örneği olarak kabul gördü. Fuzuli, kesin tarihi bilinmemekle birlikte, rivayetlere göre 1556'da Kerbela'da vefat etti.
- Halide Edip Adıvar
Türk edebiyatında önemli bir yeri olan Halide Edip, 1884 yılında Sultan 2. Abdülhamid Han'ın Ceyb-i Hümayun katiplerinden Selanikli Mehmed Edip Bey ile Fatma Bedrifem Hanım'ın çocukları olarak 1884'te dünyaya geldi. Annesini küçük yaşta yitiren Halide Edip, çocukluğunu "mor salkımlı evde", anneannesinin ve büyükbabasının yanında geçirdi. Üsküdar Amerikan Kız Koleji'ne 1893 yılında giren Halide Edip, bir yıl sonra ayrılmak zorunda kaldı. Halide Edip, özel hocalardan Arapça, İngilizce, Fransızca ve müzik dersleri aldı. İngilizce öğretmeninin teşvikiyle John Abbot'un "Mother" isimli kitabının çevirisini yaptı. Mahmut Esat Efendi'nin düzenlemesiyle "Mader" adıyla basılan eser, Halide Edip'e, Sultan Abdülhamid tarafından "Şefkat Nişanı" verilmesine vesile oldu. 1899 yılında ikinci kez başladığı kolejden, 1901 yılında mezun oldu. Halide Edip, aynı yıl matematik dersleri aldığı Salih Zeki Bey'le evlendi. Bu evlilikten Ayetullah ve Hikmetullah Togo isminde 2 oğlu dünyaya geldi. Halide Edip, Japonların Rusya'yı yenmesinin verdiği sevinçle oğluna Japon Deniz Kuvvetleri Komutanı Amiral Togo Heihachiro’nun ismi olan "Togo"yu isim olarak verdi. Tevfik Fikret'in yönetimindeki Tanin gazetesinde "Halide Salih" imzasıyla yazılar yayımlayan Halide Edip, yazılarını daha sonra Resimli Kitap, Yeni Tanin, Şehbal, Musavver Muhit, Mehasin ve Resimli Roman gibi yayınlarda sürdürdü. Yazıları nedeniyle tehditler alan Halide Edip, 31 Mart olayları sırasında öldürüleceği endişesiyle Mısır'a gitti. 1909'da yurda döndükten sonra yazılarına devam etti. Eşi Salih Zeki’den 1910 yılında boşandı. "Sultanahmet mitinginde yaptığı konuşma çok etkili oldu" Maarif Nazırı Sait Bey'in teklifiyle kız öğretmen okullarında öğretmenlik ve vakıf okullarında müfettişlik yaptı. Bu dönemde gözlemlediği İstanbul'un arka mahalleleri, "Sinekli Bakkal" romanını yazmasına katkıda bulundu. Halide Edip, bu dönemde Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura gibi isimlerin yazılarından etkilendi. Balkan Savaşı sırasında kadınların toplum hayatına katılması ve eğitilmesi amacıyla ilk kadın derneği Teali-i Nisvan Cemiyeti'ni kurdu. Cemal Paşa'nın teklifi ile Lübnan, Beyrut ve Şam'da okulları düzenleyip açmak üzere Suriye'ye gitti. Kendisi Suriye'deyken babasına verdiği vekaletnameyle 1917'de Dr. Adnan ile evlendi. Aynı yıl Mev'ud Hüküm ve ilk tiyatro oyunu Kenan Çobanları'nı yazdı. 1918-19'da İstanbul Darülfünunu'nda Batı edebiyatı dersleri verdi. Halide Edip, 15 Mayıs 1919'da İzmir'in işgalinden sonra düzenlenen Fatih, Üsküdar ve Sultanahmet mitinglerine konuşmacı olarak katıldı. Özellikle Sultanahmet mitinginde yaptığı konuşma çok etkili oldu ve hiç unutulmadı. Büyük Mecmua ve Vakit'teki yazılarıyla işgale karşı direnişin gelişmesine katkıda bulundu. "Bütün vatanı kurtaracak olan Anadolu'dur" Bu yıllarda Anadolu'ya gizlice silah kaçırma işinde de görev alan Halide Edip, 1920'de eşiyle birlikte Anadolu'ya geçerek fiilen Milli Mücadele'ye katıldı. Anadolu'ya geçişi sırasında Yunus Nadi ile sohbetlerinde bir ajans kurulması fikri ortaya çıktı. Yunus Nadi Bey, Geyve Akhisar istasyonundaki bu sohbeti şöyle anlattı: "- Halide Edip Hanım, sanki Kayışdağı'na bir tenezzühe çıkmış gibi seyahatten ve onun zahmetlerinden hiç şikayet etmiyor, bilakis daha ziyade işlerden bahsediyordu. Pratik bir Türk kadını. Kendisine Kuşçalı muharebesinde Paşa'ya sorduğum telsiz telgraf suali ile cevabını anlattım. 'Şimdi gider gitmez bütün dünyaya o tarik ile bağlanırız.' dedim. 'Çok güzel.' dedi, 'Daha iyisi gider gitmez bir ajans teşkilatı kuralım, o vasıta ile dahile ve harice söyleriz.' Birinci şart hanımefendi. Sonra tabii bunun teferruatı gelir; mesela ilk merhalede neşriyat -ki başlı başına teşkilata ihtiyaç gösterir- sonra propaganda envai... - Tabii sıra ile hepsi yapılır. Fakat benim fikrimce ilk iş ajans olmalı. Hatta isterseniz adını burada koyuverelim: Mesela Türk Ajansı, mesela Ankara Ajansı, mesela Anadolu Ajansı... Daha da bulunabilir. - Bana Anadolu Ajansı en iyi isim gibi görünüyor. - Bana da öyle. Değil mi, evvela kendini ve mümkünse bütün vatanı kurtaracak olan Anadolu'dur. O halde kararımızı vermiş olalım: Anadolu Ajansı... - Evet, Anadolu Ajansı hanımefendi..." - Mustafa Kemal, tarihi genelge ile AA'nın kuruluşunu duyurdu Halide Edip, 5 Nisan 1920'de, ajans konusunda Mustafa Kemal Paşa ile Ankara’da, bugünlerde müze olarak kullanılan istasyon binasında yaptıkları görüşmeyi, "Türk'ün Ateşle İmtihanı" adlı eserinde şöyle anlatmıştır: "Yunus Nadi Bey'le yolda konuştuğumuz ajans sorununu M. Kemal Paşa'ya açtım. Yunus Nadi Bey'le buna, 'Anadolu Ajansı' olarak başlamayı konuştuğumuzu anlattım. İsteklerimiz, bu ajans haberlerini, telgrafhanesi olan her yere göndermek ve olmayan yerlerde de camilere ilan halinde yapıştırmaktı. Bundan başka, dünyanın ne düşündüğünü anlamak için, İngilizce ve Fransızca gazetelerin en önemlilerini getirtmekti. Bu noktalar üzerinde anlaştıktan sonra, ben bir yazı makinesi lazım olduğunu söylediğim zaman, Mustafa Kemal, Osmanlı Bankası'ndan bulacağını vadetti." Bu konuşmaların ardından 6 Nisan 1920'de Anadolu Ajansının kuruluşu gerçekleştirildi. Cumhuriyetin Kurucusu Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk, Milli Mücadele ateşini tutuşturduğu bütün yurda gönderdiği tarihi genelge ile Anadolu Ajansının kuruluşunu duyurdu. Sakarya Savaşı'nda Onbaşı oldu Ankara'da Yunus Nadi'nin Hakimiyet-i Milliye gazetesine yardım eden Halide Edip, bir yandan da yabancı gazetelerin tercümelerini yaptı. Hilal-i Ahmer'de (Kızılay) Ankara Şubesi Başkanı oldu. Sakarya Savaşı sırasında onbaşı oldu. 1921 ve 1922'de arasında Tetkik-i Mezalim Komisyonu'nda Yunan ordusunun çekilirken bıraktığı hasarı ve halka yaptığı zulümleri raporlaştırdı. Halide Edip'e, savaş sonunda "Çavuş" rütbesi verildi. Bu dönemde yaptığı gözlemlerle "Ateşten Gömlek", Vurun Kahpeye" romanları ile "Dağa Çıkan Kurt" hikaye kitaplarını yazdı. Cumhuriyet'in ilanından sonra Halide Edip, Akşam, Dergah, İkdam, Vakit, Hakimiyet-i Milliye, Son Telgraf gazete ve dergilerinde yazı hayatını sürdürdü. Milli Mücadele'den sonra, kurucuları arasında Adnan Adıvar’ın da bulunduğu Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın İsmet Paşa (İnönü) hükümetince kapatılması ve çıkan siyasi ihtilaflar yüzünden eşiyle 1925'te Türkiye’den ayrıldı. Halide Edip, 1939 yılına kadar 14 yıl boyunca yurt dışında yaşadı. İngiltere, Fransa ve ABD'de konferanslar ve üniversitelerde dersler verdi. 1935'te Hindistan'a giderek Müslüman üniversitesi Camia-ı Milliye'nin kurulması için düzenlenen kampanyayı destekledi. İstanbul Üniversitesi'nde 1940'ta İngiliz Edebiyatı dersleri verdi. 1950'de Demokrat Parti listesinden İzmir milletvekili olarak seçildi. Halide Edip, bazı görüş ayrılıkları nedeniyle 1954'te milletvekilliğinden ayrılarak üniversiteye döndü. Son döneminde kendini tamamen edebiyata veren Halide Edip, "Mor Salkımlı Ev" kitabında hatıralarını yayınladı. Halide Edip Adıvar, 9 Ocak 1964'te 82 yaşında hayatını kaybetti ve cenazesi, İstanbul Merkezefendi Mezarlığı'na defnedildi. "Tek Türk savaş romancısı" Halide Edip için, Peyami Safa'nın "Tek Türk savaş romancısı", Necip Fazıl Kısakürek'in "Türk kadınlığı, teknesinde böyle bir örnek yoğurduğu için övünebilir,", Şerif Mardin'in "İlk önemli Osmanlı kadın yazarı" dediği aktarılıyor. Halide Edip Adıvar, geride "Heyula", "Raik'in Annesi", "Seviye Talib", "Handan", "Yeni Turan", "Son Eseri", "Mev'ud Hüküm", "Ateşten Gömlek", "Kalp Ağrısı", "Vurun Kahpeye", "Zeyno'nun Oğlu", "Sinekli Bakkal", "Yolpalas Cinayeti", "Tatarcık", "Sonsuz Panayır", "Döner Ayna", "Akıle Hanım", "Kerim Sutna'nın Oğlu", "Sevda Sokağı Komedyası", "Çaresaz", "Hayat Parçaları" adlı romanlarını; "Mor Salkımlı Ev", "Türk'ün Ateşle İmtihanı" hatıra kitaplarını ve "Kenan Çobanları", "Maske" ve "Ruh" adlı tiyatro oyunlarını bıraktı. Halide Edip, ayrıca George Orwell'in Hayvan Çiftliği, Shakespeare'in Hamlet gibi önemli eserlerini de Türkçeye kazandırdı.
- Ahmet Haşim
Türk edebiyatında "Fecr-i Ati" türü şiirinin en önemli temsilcilerinden şair ve yazar Ahmet Haşim... Ahmet Haşim'in doğum tarihi, çeşitli kaynaklarda 1883 ile 1887 arasında değişiklik gösterse de M. Kaya Bilgegil'in Milli Eğitim Bakanlığı Arşivinden tespit ettiği son bilgilere göre, 1887 olduğu kesinlik kazanıyor. Baba tarafından pek çok alim yetiştirmiş Bağdatlı Alusizadeler'e, anne tarafından ise Kahyazadeler'e mensup olan Haşim, Irak'ın başkenti Bağdat'ta dünyaya geldi. İlk şiirini henüz 13-14 yaşlarındayken kaleme aldı Yazar Haşim, babasının Arap vilayetlerinde sürdürdüğü memuriyeti sebebiyle ilk öğretimini farklı yerlerde tamamladı. Bu dönemde Arapça öğrenen yazar, annesini küçük yaşta kaybetti. Haşim'in çocukluğu, ileride hatıralarını yazacağı "Şiir-i Kamer"deki dizelerde izlerinin görüleceği yalnızlık ve acı duygularıyla Dicle kıyılarında geçti. Henüz 8 yaşındayken annesini kaybeden Haşim, babasıyla İstanbul'a geldi, Numune-i Terakki okuluna giden Haşim, pek iyi bilmediği Türkçeyi geliştirdikten sonra Mektebi Sultani'de (Galatasaray Lisesi) eğitim almaya başladı. Tevfik Fikret ve Ahmed Hikmet Müftüoğlu gibi hocaların öğrencisi olan Haşim, liseden 1907'de mezun oldu. Ahmet Haşim, okulda derslerine giren Tevfik Fikret'in izlerinin görüldüğü "Hayal-i Aşkım" başlıklı ilk şiirini henüz 13-14 yaşlarındayken Ömer Seyfettin'in de yazdığı "Mecmua-i Edebiye" adlı dergide yayımladı. Haşim'in edebiyata olan ilgisinde edebiyat öğretmeni Ahmed Hikmet Müftüoğlu ile bir arkadaşının ona verdiği "Fransız Şiir Antolojisi" adlı eserin de büyük etkisi oldu. Şair, romancı ve oyun yazarı İzzet Melih Devrim'le de yakın dost olan Ahmet Haşim, arkadaş çevresi içerisinde bulunan Hamdullah Suphi Tanrıöver, Emin Bülent Serdaroğlu ve Abdülhak Şinasi Hisar'la da edebiyat sohbetleri yapıyordu. İlk şiir kitabı "Göl Saatleri" büyük beğeni topladı Usta edebiyatçı, mezuniyetinin ardından bir süre Osmanlı İmparatorluğu'nun tütün inhisarını elinde bulunduran Reji İdaresi'nde memur olarak çalıştı. Bir yandan da Mekteb-i Hukuk'ta eğitim almaya devam eden Haşim, İzmir Sultanisi'nde Fransızca öğretmenliğine atandıktan sonra hukuk öğreniminden vazgeçerek 1910'da İzmir'e yerleşerek öğretmenlik, 1912-1914 arasında ise Maliye Nezareti'nde çevirmenlik yaptı. Sanata ve edebiyata olan ilgisi Galatasaray Lisesi'nde başlayan şair, 1909'da başlayan Fecr-i Ati hareketine katıldı. Edebiyat ve sanat dergilerinde yazan genç edebiyatçıların birleşmesiyle oluşan topluluk, "Edebiyatı ideolojinin değil, estetiğin emrine vermek" prensibinden hareketle çalışmalarda bulundu. Haşim, edebiyat serüveninde her ne kadar Fecr-i Ati hareketi içinde görülse de yalnızca bir kez toplantısına katıldığı topluluğun 1913'te dağılmasının ardından uzun bir sessizlik dönemi geçirdi. I. Dünya Savaşı'nın başlamasıyla dört yıl ihtiyat zabiti olarak Yakup Kadri Karaosmanoğlu'yla birlikte savaşa katılan yazar, askerliği sırasında Anadolu'nun birçok yerini görme fırsatı buldu. Usta edebiyatçı, savaş sonrası Düyun-u Umumiye İdaresi'ne, bu kurumun dağılmasının ardından ise Osmanlı Bankası'na girdi. "Akşam" ve "İkdam" gazetelerinde fıkra, tenkit ve kronikler yazdı Ahmet Haşim, memuriyet hayatına devam ederken İstanbul'da çıkan "Akşam" ve "İkdam" gazetelerinde fıkra, tenkit ve kronikler yazmaya başladı. Gazetede yazdıklarının bir kısmını daha sonra "Gurabahane-i Laklakan" adlı kitabında toplayan Haşim, 1921'de "Dergah" adlı dergide yayımladığı şiirlerinin bir kısmını da "Göl Saatleri" adlı kitapla okurların beğenisine sundu. Şeyh Galip'ten izler taşıyan ve "Göl Saatleri", "Göl Kuşları", "Serbest Müstezatlar" ve "Muhtelif Şiirler" olmak üzere dört bölümden oluşan bu kitap üzerine, Türk şiirinde Yahya Kemal Beyatlı'dan sonra saf (öz) şiirin en önemli temsilcisi olarak Ahmet Haşim gösterildi. Böbrek rahatsızlığı tedavisi için 1924'te Düyun-ı Umumiye'den aldığı ikramiyeyle Paris'e giden Haşim, 1926’da yeniden Paris'e, 1932'de ise Frankfurta gitti, ancak iyileşemeden döndü. Başarılı şair, "Resimli Kitap", "Dergah" ve "Yeni Mecmua"da 1905-1908 yılları arasında yazdığı şiirlerini, 1926'da "Piyale" adlı kitabında bir araya getirdi. Kitabın "Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar" bölümünde görüşlerini aktaran şair, şu ifadelere yer verdi: "Şair, ne bir gerçek habercisi, ne güzel konuşmayı sanat haline getirmiş bir kişi, ne de bir yasak koyucudur. Şairin dili, düzyazı gibi anlaşılmak için değil, hissedilmek için yaratılmış, müzik ile söz arasında ama sözden çok müziğe yakın ortalama bir dildir. Düzyazıda anlatımı yaratan öğeler, şiir için söz konusu olamaz. Düzyazı, us ve mantık doğurur. Şiir ise algı bölümleri dışında isimsiz bir kaynaktır. Gizliliğe, bilinmezliğe gömülmüştür. Şairin dili, duyumların yarı aydınlık sınırlarında yakalanabilir. Anlam bulmak için şiiri deşmek, eti için bülbülü öldürmek gibidir. Şiirde önemli olan sözcüğün anlamı değil, şiir içindeki söyleniş değeridir. Şiiri ortak bir dil olarak düşünenler, boş bir hayal kuruyor demektir." Günün meselelerine dair kaleme aldığı makalelerin bir kısmını, Paris gezi notlarını da ekleyerek, 1928'de "Bize Göre" adlı kitabında toplayan Haşim, Frankfurt'taki günlerini de "Frankfurt Seyahatnamesi"nde yazıya döktü. Empresyonizm ile sembolizmin etkisiyle eserlerini ele aldı Ahmet Haşim, şiirlerinde musikiye de yer verirken empresyonizmle sembolizmin etkisiyle eserlerini ele aldı."Sanat için sanat" anlayışını benimseyen başarılı edebiyatçı, şiirlerinde imge ve iç ahenk bakımından zengin bir üslup kullanırken Türk edebiyatında "akşam şairi" olarak tanındı. "Ömrüm benim için bir ateşti" diyen usta yazar, yaşamının son günlerinde "Güzin" ismiyle seslendiği Zarife Özgünlü ile evlendi. Haşim, hastalığı yeniden nüks edince 4 Haziran 1933'te Kadıköy'deki evinde, 49 yaşındayken vefat etti ve Eyüp Mezarlığı'na defnedildi. Şair ve yazar Ahmet Hamdi Tanpınar, Haşim'in edebiyatı üzerine kaleme aldığı bir yazısında şu değerlendirmelerde bulunmuştu: "Biz ilk defa Ahmet Haşim ile Avrupalı manasında ve beşeri nispette büyük şiiri tanıdık. Şiirin arkasında bütün bir estetik ve nizam aleminin mevcudiyetindeki zarureti öğrendik. Bu itibarla Dergah Mecmuasında çıkan 'Piyale' mukaddimesi hakiki bir dönüm yeridir. İki türlü şair vardır. Birisi umumun kabule mütemail olduğu manada ilhamlı şairdir. Günlerin ve anların getirdiklerini kendisine has bir teknikle ören adam. İkinci kısım şairler ise bunun tam zıttıdır. Eserlerinde tesadüfün hiç bir müdahalesini kabul etmez, şiiri hariçten gelen bir itişin zaruri neticesi olarak değil, zekanın iradi bir gayreti olarak anlarlar. Ahmet Haşim bu cinstendi. Kendi iradesi, kendi zihni cehdiyle yapmış olduğu dünyayı kendi nizamıyla terennüm etti." Usta edebiyatçının eserleri şöyle: "Göl Saatleri" (1921), "Piyale (1926), "Bize Göre" (1928), "Gurebah"âne-i Laklakan" (1928), "Frankfurt Seyahatnamesi" (1933) Ahmet Haşim Bütün Şiirleri (Vefatından sonra 1987)
- Haldun Taner
Türk tiyatrosunda epik ve kabarenin öncülerinden Haldun Taner... Meclis-i Mebusan'da İstanbul milletvekilliği yapan hukuk profesörü Ahmet Selahattin Bey ile Seza Hanım'ın oğlu olan Haldun Taner, 16 Mayıs 1915'te İstanbul'da dünyaya geldi. Haldun Taner, henüz 5 yaşındayken, 42 yaşındaki babasını kalp krizi nedeniyle kaybedince, annesiyle büyükbabası Matbaa-i Amire Müdürü İsmail Hamit Bey'in Saraçhanebaşı'ndaki konağına taşındı. Konakta büyükannesi, teyzesi ve 4 dayısıyla yaşayan Taner, bir yazısında o günleri şu sözlerle anlatmıştı: "Babamı 5 yaşında yitirdim. Annem, benim babam, dert yoldaşım, arkadaşım, her şeyim oldu. Yaşamını bana adamıştı. Bunu hak etmek için, ayrı bir çabayla çalıştım. İlk müsveddelerimin ilk dinleyicisi hep o olurdu. Ana dilimizin, halk Türkçemizin bütün inceliklerini onun konuşmalarından edinmişimdir. Kendi kendimle hiç övünmedim. Ama onun benimle övünmesine çok çalıştım. Çeşitli hükümetlerle hapse girecek derecede başımı derde sokmamaya da kendimden çok, onun için gayret ettim. Babamın istiklal mücadelesinden bana temiz bir ad kaldı. Bir de onun bilim adamı yeteneklerinden bazı iyi kötü genler kaldı. Ama bütün öteki birikimim, aile terbiyem, büyük çalışma gücüm, onuruma karşı saygım, bende olumlu ne varsa, hep anama borçluyum. Teyzeme okuma yazma borçluyum. Büyük dayım beni gezmeye götürdü. İngiltere'deyken bir Hintli arkadaşından öğrendiği yogayı o yaşta bana da öğretmişti. Küçük dayım bana ilk olarak Fransızcayı öğretti. Büyükbabam açık havayı, doğayı, sporu sevdirdi." Dedesinin matbaası yazarlık hayatında önemli rol oynadı Dedesi ve dedesinin sahibi olduğu Hamid Matbaası, Taner'in yazarlık hayatında dönüm noktası oldu. Usta edebiyatçı bu durumu, "Büyükbabamın matbaası çocuk yaşımda benim için bulunmaz bir yaşam okulu, bir deneyim kaynağı olmuştur. Okul tatillerinde oradan çıkmazdım. Sürekli makine homurtusu insana vapurda imiş duygusu verir. Zamanı boşuna değil de bir yerden bir yere giderek bereketli bir hareket içinde harcama övüntüsü verir. İnsanoğlunun ürettiği en cevherli şeyin, düşüncelerin yayılmasına katkıda bulunduğu böbürü verir. Tanrıya şükür, çocukluğumda bilinçaltıma yerleşen bu güzel fon müziğinden bugüne kadar uzak kalmadım." ifadeleriyle aktarmıştı. Taner, ortaöğrenimini 1935'te Galatasaray Lisesi'nde (Mekteb-i Sultani) tamamladı. Tatil günlerinde çalıştığı matbaada, Atatürk'ün yakını, yazar ve milletvekili Ruşen Eşref Ünaydın, romancı ve milletvekili Yakup Kadri Karaosmanoğlu, sanat tarihçisi, ressam, yazar Celal Esat Arseven, Şeyhülislam Cemalettin Efendi'nin oğlu Ahmet Muhtar Bey ve Yedi Meşale edebiyat topluluğunun kurucularından Cevdet Kudret Solok ile tanıştı. Ekonomi ve politika eğitimi almak üzere 1935-1938'de devlet bursuyla Almanya'daki Heidelberg Üniversitesi'ne giden yazar, tüberküloz nedeniyle okulu yarıda bırakıp Türkiye'ye döndü. Başarılı edebiyatçı, 1938-1942'de Erenköy Sanatoryumu'nda tedavi gördü. İlk öyküsü 1946'da "Haldun Yağcıoğlu" takma ismiyle yayımlandı Teyzesi sayesinde küçük yaşlarda tiyatroya ilgi duyan Taner, bir açıklamasında, "Hasan Efendi'yi, Naşit'i, Cemal Sahir'i, Darülbedayi'yi, dayımın sınıf arkadaşı Şadi Fikret'in oyunlarını o dönemde gördüm. İlk gördüğüm sinema, Saraçhanebaşı'ndaki Milli Sinema idi. Daha sonra Alemdar ve Ali Efendi sinemalarına giderdik." ifadelerini kullanmıştı. Haldun Taner, lisedeyken, yazarlık yeteneğini keşfeden Fransızca edebiyat hocası Mösyö Dard'ın tavsiyesiyle, kaleme aldığı skeçlerle edebiyat dünyasına adım attı. "Töhmet" adlı öyküsü, 1946'da "Haldun Yağcıoğlu" takma ismiyle Yedigün dergisinde yayımlanan Taner, skeç, öykü, oyun, kabare, senaryo ve hiciv türlerinde eserlere de imza attı. Usta edebiyatçının yazıları, "Ülkü", "Yücel", "Varlık", "Küçük Dergi" ve "Yeni İnsan" dergilerinde de yer aldı. Siyasal politik konulu öykülerden oluşan "Yaşasın Demokrasi" adlı kitabını 1949'da okuyucuyla buluşturan usta edebiyatçı, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümünü 1950'de bitirdi ve sanat tarihi kürsüsünde asistan olarak görev yaptı. Taner'in 1950'de çıkan "Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu" kitabındaki, aynı adlı hikayesi New York Herald Tribune gazetesinin 1953'te düzenlediği uluslararası yarışmada birinciliğe değer görüldü. Varlık dergisi tarafından 1956'da "Yılın En Beğenilen Öykücüsü" seçilen Taner'in, 1954'te yayımlanan "On İkiye Bir Var" kitabı 1955'te verilmeye başlanan Sait Faik Hikaye Armağanı'nı alan ilk eser oldu. "On İkiye Bir Var" öyküsü, İsviçre Atlantis Yayınevi'nin düzenlediği "Zaman Üstüne Öyküler" yarışmasında da ödüle layık görüldü. Yeşilçam için senaryolar yazdı Viyana Üniversitesi'nde 1955-1957'de felsefe ve tiyatro eğitimi alan Taner, aynı yıllarda Yeşilçam'a senaryolar da yazdı. Viyana'da bulunduğu iki yılda 700'den fazla oyunu seyretme ve tanıma imkanı bulan Taner, o günlerde klasik ve epik tiyatro ile de ilgilendi. Taner, 1957'de İstanbul Üniversitesinde ilk kez tiyatro tarihi ve dramaturgi dersleri verirken bir yandan da Tercüman gazetesinde köşe yazarlığı yaptı. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesinde 1 Mart 1960'ta okutman olarak çalışmaya başlayan yazar, darbe sebebiyle 146 üniversite hocasıyla görevinden alındı. Üniversitenin Fransız Filolojisi Kürsüsü'nde 1962'de öğretim görevlisi olan yazar, 21 Nisan 1976'ya kadar görevini sürdürdü. Haldun Taner, 1950'den sonra İstanbul Edebiyat Fakültesi Gazetecilik Enstitüsü ile 1968'de kuruculuğunu üstlendiği Language and Culture Center Özel Tiyatro Okulu'nda (LCC) öğrenciler yetiştirdi. 1967'de Deve Kuşu Kabare Tiyatrosunu kurdu Başarılı yazar, 1960'tan itibaren tiyatro çalışmalarına yoğunlaşırken, güncel olayları konu alan eleştirel oyunları sunabilmek amacıyla kabare tiyatrosunun kuruluşuna öncülük etti. Taner, Ahmet Gülhan, Zeki Alasya ve Metin Akpınar ile 1967'de İstanbul'da Devekuşu Kabare Tiyatrosu'nu kurdu. Toplumsal ve politik taşlamaya yer veren tiyatro, kendisine özgü üslubuyla geniş izleyici kitlesine ulaştı. Münir Özkul ile 1969'da Bizim Tiyatro'yu, Ahmet Gülhan ile 1978'de Tef Tiyatro Grubu'nu kuran Taner, İşçi Tiyatrosu'nda tiyatro dersleri verdi. Usta kalem, Tercüman ve Milliyet gazetelerindeki köşesinde, "Devekuşuna Mektuplar" başlığıyla fıkralar kaleme aldı. Oyunlarında meddah geleneği ve tuluat tiyatrosunun özelliklerinden yararlanan Taner, tiyatrodaki ilk eserlerinde de dramatik türün başarılı örneklerini verdi. Ünlü yazarın kaleme aldığı "Keşanlı Ali Destanı" oyunu, Türk tiyatrosunda epik tiyatronun ilk örneği olurken, oyun Almanya, İngiltere, Çekoslovakya ve Yugoslavya'da da sahnelendi. Atıf Yılmaz tarafından beyazperdeye aktarılan ve Cumhuriyetin ilk yıllarından Demokrat Parti dönemine kadarki süreçleri yalın bir dil ve eleştirel bir bakışla yorumlayan oyun, 1964'te 275 kez sahnelenerek büyük başarı kazandı. Haldun Taner'in 1969'da çıkardığı "Sancho'nun Sabah Yürüyüşü" kitabı, Bordighera Uluslararası Mizah Festivali'nde öykü ödülünü, "Sersem Kocanın Kurnaz Karısı" oyunu ise 1972'de Türk Dil Kurumu Tiyatro Ödülü'nü kazandı. Eserlerinde entrikalı, sürprizli ve güldürücü olaylara da yer verdi Usta edebiyatçı, öykülerinde genellikle insan ve insani değerler, doğa, yaşam, zaman, psikolojik durumlar, seçme yetisi, seçicilik özelliği ve anormallik gibi başlıklara yer verdi. Olayı ön planda tutan ve klasik örgülü hikayeler yazan Taner, entrikalı, sürprizli ve güldürücü durumlara eserlerinde yer verdi. Çeşitli senaryolara da imza atan yazar, ayrıca Birleşmiş Milletler UNESCO kültür komisyonlarında görev aldı. Alçak gönüllü ve zarif kişiliğiyle tanınan Taner, 7 Mayıs 1986'da kaldırıldığı Haydarpaşa Göğüs Hastanesi'nde vefat etti. Beylerbeyindeki Küplüce Mezarlığı'nda kabri bulunan Taner'in ismi, 1988'de İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu'nun Kadıköy Sahnesi'ne ve Caddebostan'da bir sokağa verildi. Ayrıca Milliyet gazetesi tarafından 1987'den beri yazarın adına "Haldun Taner Öykü Ödülü" düzenleniyor.











