top of page

Arama Sonuçları

Boş arama ile 861 sonuç bulundu

  • 1950 Sonrası Türk Tiyatrosu

    1950 sonrasında Türk edebiyatında tiyatro yazarlarının sayısında da büyük bir artış, konularda çeşitlilik göze çarpar. Yazarlar daha çok toplumsal sorunları ele alırlar. Kimi yazarlar bireyden kimileri de olay ya da durumlardan hareketle sorunlara yönelerek bu sorunların nedenlerini nesnel bir şekilde irdelerler. 1950’lerde çok partili hayata geçilmesiyle birlikte devlet yönetimine ilişkin siyasal sorunlar da işlenmeye başlanır. Bu yıllarda Haldun Taner ve başka yazarların yeni biçim denemeleri yaptığı görülür. 1960’lar Türk tiyatrosunun en parlak ve hareketli dönemlerinden biridir. Tiyatro eskiye göre daha özgür ortamda gelişmeye başlar. Özel tiyatroların artması ve politik hayattaki canlılığın tiyatroya yansımasıyla dinamik bir tiyatro yaşamı ortaya çıkar ve seyirci sayısı artar. Akademik düzeyde tiyatro eğitimi yapılması, tiyatro sanatı konusunda bilimsel araştırmaların çoğalması ve tiyatro eleştirilerinin gelişmesi de bu dönemde Türk tiyatrosunun gelişmesine katkıda bulunur. Bunun yanında yeni yazarlar yetişir, oyunların konuları çeşitlenir ve yeni türler denenir. Siyasal, ekonomik, kültürel açılardan önemli bir bilinçlenmenin yaşandığı bu dönemde, işçi ve köylü kesiminin sorunları ele alınır. Şiir diliyle yazılmış, konularını Osmanlı tarihinden, halk kahramanlarının yaşamlarından ve mitolojiden alan oyunlar yazılır. Güngör Dilmen, Orhan Asena, Turan Oflazoğlu, Necati Cumalı bu tür eserler yazarlar. 1960’ların sonlarına doğru siyasi içerikli belgesel oyunlar da yazılmaya başlanır. Geleneksel tiyatromuzun özelliklerinden yararlanarak ulusal Türk tiyatrosunu yaratma yolunda ciddi girişimler görülür; Sermet Çağan’ın “Ayak Bacak Fabrikası”, Haldun Taner’in “Keşanlı Ali Destanı” epik oyunları gibi değerli eserler yazılır. 1970’lerde Türk tiyatrosu ülkede yaşanan toplumsal ve siyasi olaylardan olumsuz etkilenir. Oyunlarda, önceki yıllarda işlenen konulara ek olarak Kurtuluş Savaşı, işçilerin sorunları, 12 Mart gibi konular işlenir. Bu dönemde daha çok yerli ve yabancı siyasi belgesel oyunlar sahnelenirken; bir yandan da gerçekçi köy oyunları, tarihî oyunlar, geleneksel Türk tiyatrosunun özelliklerine dayalı müzikli oyunlar, kabare oyunları, epik oyunlar yazılır. Geleneksel Türk tiyatrosunun anlatım biçimlerini kullanmayı sürdüren Turgut Özakman ve Oktay Arayıcı ile epik türde yazdığı toplumcu gerçekçi oyunlarla ünlenen Vasıf Öngören bu dönemin öne çıkan yazarlarındadır. 1980’lerde ise oyun yazarlığı nicelik ve nitelik açısından bir durgunluk yaşar. Türk tiyatrosunda önceki dönemlerde görülen coşkunluk bu yıllarda görülmez. Oyun yazarları 12 Eylül sonrasında dönemin siyasi koşullarından dolayı güncel olaylardan ve toplumsal sorunlardan uzaklaşarak eski hikâyeleri, masalları, Osmanlı tarihinden değişik olayları ve kahramanları, ünlü adamların hayat hikâyelerini ve bireysel konuları ele alırlar. Bu dönemin önemli tiyatro yazarlarından bazıları şunlardır: Refik Erduran, Recep Bilginer, Güngör Dilmen, Başar Sabuncu, Dinçer Sümer, Bilgesu Erenus, Tuncer Cücenoğlu, Murathan Mungan, Ülkü Ayvaz, Ferhan Şensoy, Mehmet Baydur.

  • Şairlerin Sultanı'na rahmet olsun...

    Güzel Şey Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber... Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber? Öleceğiz müjdeler olsun, müjdeler olsun! Ölümü de öldüren Rabbe secdeler olsun! Kapı kapı, yolun son kapısı ölümse; Her kapıda ağlayıp o kapıda gülümse! O demde ki, perdeler kalkar, perdeler iner, Azrail’e hoş geldin, diyebilmek de hüner... O dem çocuklar gibi sevinçten zıplar mısın? Toprağın altındaki saklambaçta var mısın? Ölüm ölene bayram, bayrama sevinmek var; Oh ne güzel, bayramda tahta ata binmek var! Ufka bakarlar; ölüm uzakta mı uzakta... Ve tabut bekler, suya inmek için kızakta... Sultan olmak dilersen, tacı, sorgucu, unut! Zafer araban senin, gıcırtılı bir tabut! N.Fazıl Kısakürek

  • Öğretmenlik Kariyer Basamakları 2022 Uygulama Esasları

    Tunceli İl Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından hazırlanan Uzman Öğretmenlik / Başöğretmenlik Kariyer Basamakları Uygulama Esasları RAR Şifresi: www.diledebiyat.net

  • Şair Nef'i

    Nef'i, Padişah I. Ahmed zamanında Erzurum'dan Istanbul'a gelmiştir. Babası Erzurum eşrafındandır ve Kırım hanının nedimlerindendir. Dönemin Kırım hanı Canıberk Giray, Sadrazam Kuyucu Murat Paşa'ya bir mektup göndererek, şairin Istanbul'da çevre bulması, sıkıntı çekmemesi için yardım istemiştir. Şairliği ile kısa sürede büyük şöhret kazanan Nef'inin, saray katipliği yaptığı dönemde, Padişah I. Ahmed'e sunduğu ilk kaside, Sutan Ahmed Camii'nin yapımıyla ilgilidir. Kasidede camiin büyüklüğünden, ihtişamından bahsederken, şairleri desteklemenin padişahın büyüklüğüne yakıştığını belirtir. Padişahın ilgisini beklediğini ifade eder. Nef'i'nin, zamanla yıldızı parlamış, meşhur olmuş, saygılığı artmıştır. I. Ahmed, I. Mustafa, Genç Osman ve IV. Murad zamanlarında yaşayan şair, sadece I. Ahmed ve IV. Murad için şiirler söylemiştir. Kendisi de şair olan IV. Murad onu himaye etmiş, hicviyelerine anlayış göstermiştir. Nef'i' ye göre şiir, hem anlam, hem de söyleyiş bakımından mükemmel olmalıdır. Şiirlerinde çokça Farsça kelime ve deyim kullanmıştır. En başarılı olduğu şiirleri kasideleridir. Büyük bir kaside ustası olmakla birlikte çok güçlü ve etkili bir hiciv şairimizdir. Siham-ı Kaza adlı eserinde hiç çekinmeden, devrin ileri gelen devlet adamlarını, şeyhülislamını, vezirini, hatta padişah IV. Murad'ı bile eleştirmiştir. Dili yüzünden üç defa görevinden azledilmesini şöyle dile getirmiştir: Üçüncü defadur Hakk belasın vire melunun Ki yok yire beni azletti olmuşken sena-hanı Bir çok kişiyi öfkelendiren, kızdıran bu sözler, padişah IV. Murad tarafından hep olgunlukla karşılanmış, hoş görülmüştür. Ancak bir gün padişah, Nef'i'nin " Siham-ı Kaza" adlı hicviyesini okurken, hemen yanına yıldırım düşmüş, ölümden zor kurtulmuştur. Elindeki şiir mecmuasına "Gökten nazire indi Siham-ı kazasına Nef'i diliyle uğradı Hakk'ın belasına " diye yazmış, bunu bir uğursuzluk sayarak, Nef'i'yi huzuruna çağırmış ve bir daha hiciv yazmamasını emretmiştir. Fakat şair, söz vermesine rağmen, hiciv yazmaktan vazgeçememiş, Bayram Paşa hakkında bir şiir yazmış ve tekrar hicviye yazdığını padişaha itiraf etmiştir. Bazı edebiyat araştırmacılarına göre, bir eski mecmuada padişah hakkında yazdığı ağır hakaretler içeren bir kasideden dolayı öldürülmüştür. Veya Nef'i'nin düşmanları tarafından şiir, ona isnad edilmiş, padişaha gönderilmiş ve şairin katledilmesine sebep olmuştur. Şeyhülislam Yahya, bir gün etrafındakilere Nef'i hakkında ileri geri konuşarak, "kafir" demiş. Şair, bu sözü işitince Şeyhülislama bir dörtlükle cevap vermiş: "Bize kafir demiş müfti efendi Tutalım ben ana diyem müselman Varıldıkta yarın ruz-ı cezaya Ikimiz de çıkarız anda yalan!" Dönemin önemli kişilerinden biri olan Tahir Efendi Nefi'ye köpek anlamına gelen kelb lafını söylemiştir. Nefi de bu söze karşılık şu cevabı verir: Bana Tahir Efendi kelb demiş İltifatı bu sözde zahirdir Malikidir mezhebim benim zira Itikadımca kelb tahirdir kelb: Köpek zahir: Açık, belli tahir: Temiz itikad: İnanış Nef'i'nin, manası derin, hayalleri ince, güçlü ses ve sanatlı bir anlatım taşıyan gazelleri dönemin büyük musıki üstadı Mustafa Itri Efendi'nin de dikkatini çekmiştir. Günümüzün hala zevkle dinlenen ve sevilen şarkılarından bir olan: Tuti-yi mucize guyem ne desem laf değil Çerh ile söyleşemem ayinesi saf değil Ehl-i dildir diyemem sinesi saf olmayana Ehl-i dil birbirin bilmemek insaf değil mısraları Nef'i'ye aittir. Yahya Kemal onu, " Nef'i ,Türk'ün ayranının kabarmasıdır." diye tarif eder. tuti-i mucize guyem: Mucizeler söyleyen papağanım çerh: Felek, gök ayine: Ayna, yüz ehl-i dil: Gönül ehli sine: Göğüs 1572'de Erzurum-Hasankale’de (Pasinler) doğdu. 27 Ocak 1635'te İstanbul'da yaşamını yitirdi. Asıl adı Ömer'dir. Osmanlı Divan şiirinin kaside ve hiciv ustasıdır. İyi bir öğrenim gördü. Arapça ve Farsça öğrendi. Divan Edebiyatı’nda hicvin en büyük şairidir. Başarılı lirik gazeller yazdı ama asıl ününü kasideleri ve hicviyeleri ile yaptı. Sağlam bir tekniği, ağır bir dili, cesur bir söyleyişi vardır. Aşırı süslü, abartılı söyleyişlerini yeni çağrışımlarla birleştirerek kendine özgü bir tarz geliştirdi. Hayalgücü zengindir. At tasvirlerinde eşsiz bulunur. Kasidelerinin nesib kısımları başarılıdır. Türkçe Divan'ında 59 kaside, 119 gazel bulunur. 1944'te Ali N. Tarlan'ın düzenleyerek yayınladığı "Farsça Divan"ında 171 rubai yer alır. Bazıları ağır küfürlerden kurulu, bazıları hoş ve zarif espriler içeren hicviyelerini topladığı "Sihâm-ı Kâzâ" (Kaza okları) adlı eserini Saffet Sıtkı 1943'te yayınladı. Ünlü "Baharriye"sini ise Bakî’ye nazire olarak yazdığı söylenir. GAZEL Ne tende cân ile sensiz ümîd-i sıhhat olur Ne cân bedende gam-i firkatinde râhat olur Ne çâre var ki firâkınla eğlenem bir dem Ne tâli’im meded eyler visâle fırsat olur Ne şeb ki kûyuna yüz sürmesem ol şeb ölürün Ne gün ki kâmetini görmesem kıyâmet olur Dil ise gitti kesilmez hevâ-yı aşkından Nasîhat eylediğimce beter melâmet olur Belâ budur ki alıştı belâlarınla gönül Gamın da gelse dile bâis-i meserret olur Nedir bu tâli’ ile derd-i Nef’i-i zârın Ne şûhu sevse mülâyim dedikçe âfet olur KASÎDE (ilk 8 beyit) (Der sitâyiş-i Sultan Murâd Rahmet’ullâh-ı aleyh) Esdi nesim-i nev-bahâr açıldı güller subh-dem Açsun bizim de gönlümüz sâki medet sun câm-ı Cem İrdi yine ürd-i Behişt oldu hevâ anber-sirişt Âlem Behişt-ender-Behişt her gâşe bir Bâğ-ı İrem Gül devri ayş eyyâmıdır zevk-u safâ hengâmıdır Aşıkların bayrâmıdır bu mevsim-i ferhunde-dem Dolsun yine peymâneler olsun tehî hum-hâneler Raks eylesün mestâneler mutribler itdikçe nagam Bu demde kim şâm ü seher mey-hâne bâğa reşk ider Mest olsa dil-ber sevse ger ma’zûrdur şeyh-ül-harem Ya neylesün bî-çâreler âlüfteler âvâreler Sâgar suna meh-pâreler nâş etmemek olur sitem Yâr ola câm-ı Cem ola böyle dem-i hurrem ola Ârif odur bu dem ola ayş ü tarabla mugtenem Zevkı o rind eyler tamâm kim tuta mest ü şâd-kâm Bir elde câm-ı lâle-fâm bir elde zülf-i ham-be-ham FAHRİYE Tûti- mu’cize-gûyem ne desem lâf değil Çerh ile söyleşemem âyinesi saf değil Ehl-i dildir diyemem sinesi sâf olmayana Ehl-i dil birbirini bilmemek insâf değil Yine endîşe bilür kadr-i dür-i güftârım Rûzgâr ise denî dehr ise sarrâf değil Girdi miftâh-ı der-i genc-i maâni elime Âleme bezl-i güher eylesem itlâf değil Levh-i Mahfûz-i sühendir dil-i pâk-i Nef’î Tab-ı yârân gibi dükkânçe-i sahhâf değil GAZEL Ârif ol ehl-i dil ol rind-i kalender-meşreb ol Ne Müselmân-ı kavî ne mülhid-i bî-mezheb ol Akla mağrûr olma Eflâtûn-i vakt olsan eger Bir edib-i kâmili gördükde tıfl-ı mekteb ol Âf-tâb-ı âlem-ârâ gibi sür hâke yüzün Kevkebe basdır cihânı hem yine bî-kevkeb ol Lâ-mekan ol hem mahallinde yerin bekle yine Gâh mihr-i âlem-ârâ gâh Mâh-ı Nahşeb ol Âşık ol amma alâikden beri it gönlünü Ne ham-ı gîsûya meftûn ne esîr-i gabgab ol Hızr’a minnet çekme var sonra dil-i Nef’î gibi Lûle-i âb-ı hayât-ı feyz ile leb-ber-leb ol KITA Fırsatî sen bu semti bilmezsin Eyleme gel bizimle yok yere ceng Sana kaç kere dedim anlamadın Sözde mazmûn gerekir â pezeveng

  • Vefatının 39. Yılında Üstat Necip Fazıl Kısakürek'i Rahmetle Anıyoruz

    "Çile", "Kaldırımlar", "Örümcek Ağı" adlı şiirleri, "Reis Bey", "Bir Adam Yaratmak" ve "Tohum" adlı oyunların da aralarında bulunduğu çok sayıda unutulmaz eseri Türk edebiyatına miras bırakan Necip Fazıl Kısakürek'in vefatının üzerinden 39 yıl geçti. Türk edebiyatında Baki'den sonra "Sultanu'ş Şuara" unvanına sahip ikinci kişi olan Necip Fazıl Kısakürek, hukukçu Abdülbaki Fazıl Bey ile Mediha Hanım'ın çocuğu olarak 26 Mayıs 1904'te Çemberlitaş'ta dünyaya geldi. Kısakürek, çocukluğunu, dedesi, Maraşlı Kısakürekzade Mehmet Hilmi Bey'in Çemberlitaş'taki konağında geçirdi. Henüz 5-6 yaşlarındayken dedesinin okumayı öğrettiği yazar, büyükannesi Zafer Hanım'ın da etkisiyle romanlar okumaya başladı. Okuduğu günlük gazeteleri çevresine de anlattı. Mahalle mektebinde başladığı öğrenimine, Fransız Papaz Mektebi, Amerikan Koleji ve Rehber-i İttihad okullarında devam eden şair, ilkokulu Heybeliada Numune Mektebi'nde tamamladı. Üstat Necip Fazıl, 1916'da Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Akseki ve Hamdullah Suphi Tanrıöver'in de öğretmenlik yaptığı Deniz Harp Okulu'na girdi. Tasavvufla ilk teması, edebiyat öğretmeni İbrahim Aşki Bey'in kendisine verdiği "Semarat-ül Fuat" ve "Divan-ı Şah-ı Nakşibend" eserleriyle gerçekleşti. Şiir yazmaya öğrenciyken başladı Öğrenciyken şiire ilgi duyan ve "Nihal" adlı haftalık bir dergi çıkaran Kısakürek, şair Nazım Hikmet Ran ile aynı okulda eğitim gördü. Usta edebiyatçı, Lord Byron, Oscar Wilde ve Shakespeare'in de aralarında bulunduğu önemli Batılı yazarların eserlerini orijinal dilinde okudu. Necip Fazıl Kısakürek, 1918'de Ahmet Haşim, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Faruk Nafiz Çamlıbel ve Ahmed Kudsi Efendi gibi edebiyatçılarla tanıştığı Darülfünun Edebiyat Medresesi Felsefe Bölümü'nde eğitime başladı. Aynı yıl, Ziya Gökalp'in kurduğu, Yakup Kadri ve arkadaşlarının çıkardığı "Yeni Mecmua" dergisinde ilk kez şiiri yayımlandı. Maarif Vekaleti'nin 1924'te açtığı sınavı kazanan Kısakürek, Milli Eğitim Bakanlığı bursuyla 20 yaşında Paris Sorbonne Üniversitesine gitti ve bir sene sonra İstanbul'a dönerek ilk şiir kitabı "Örümcek Ağı"nı çıkardı. Kısakürek, 1928'de yayınlanan ve "Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim;/Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları!/Islak bir yorgan gibi, sımsıkı bürüneyim;/Örtün, üstüme örtün, serin karanlıkları/ dizelerinin de yer aldığı "Kaldırımlar" eseriyle okurun büyük ilgisini ve hayranlığını kazandı. Usta şair, 1929'da Fikret Adil'in Asmalı Mescit'teki pansiyon odasında, Peyami Safa, ressam İbrahim Çallı, Tanburi Cemil Bey'in oğlu Mesut Cemil ve gazeteci Eşref Şefik gibi ünlü isimlerle kısa bir süre bohem hayatı yaşadı. Yazarlığın yanı sıra öğretmenlik ve muhasebe şefliği de yaptı Ankara'da İş Bankasının genel muhasebe şefi olarak 1930'da çalışmaya başlayan Kısakürek, bir taraftan da Ankara'da çıkarılan "Hakimiyet-i Milliye" gazetesinde tahlil yazıları yazdı. Ankara'da bulunduğu dönemde Şevket Süreyya Aydemir'in müdürü olduğu Ankara Ticaret Lisesinde 2 ay öğretmenlik yapan usta kalem, 1931'de Taksim Taşkışla'da bir buçuk yıl askeri eğitimin yanı sıra subaylık yaptı. Necip Fazıl Kısakürek, daha önce okuyucuya sunduğu "Örümcek" ve "Kaldırımlar" şiirleriyle yeni şiirlerini bir araya getirdiği, "Ben ve Ötesi" kitabını 1932'de yayınladı. Kitapta 1922'den 1932'ye Kısakürek'in yazdığı 71 şiiri yer aldı. Abdülhakim Arvasi ile 1934'te tanışan yazarın bu tarihten sonraki eserlerinde tasavvufi düşüncenin izleri görülürken, sanat ve edebiyat çevrelerinde "mistik şair" ve "bay mistik" diye anılmaya başladı. Kısakürek, "Tam 30 Yıl" şiirinde bu ifadelere atıfta bulunarak, "Tam 30 yıl saatim işlemiş, ben durmuşum. Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum." ifadelerine yer verdi. "Tohum", sanat çevrelerinin ilgisini çekerken, halktan ilgi görmedi Kısakürek'in 1935'te Muhsin Ertuğrul'un tavsiyesiyle yazdığı "Tohum" ile 1937'de kaleme aldığı "Bir Adam Yaratmak" eserleri, İstanbul Şehir Tiyatrolarında Ertuğrul'un rejisiyle sahnelendi. İnsanları Anadolu'nun içinde barındırdığı tohumu keşfe çağıran, Maraş'ın Fransız işgalinden kurtuluşunu anlatan "Tohum", sanat çevrelerinin ilgisini çekerken, halktan ilgi görmedi. Kurun gazetesinde oyunun ana teması olan madde-ruh karşıtlığına değinen Cahit Sıtkı Tarancı, şu ifadeleri kullanmıştı: "Edebiyatımızın bulutlu göklerine bir kavsi kuzah (gökkuşağı) çizen bu anlayış, Necip Fazıl için, Necip Fazıl’ın tefekkür dünyası için ne zamandan beri, olgunlaşa olgunlaşa dallarını kıracak bir raddeye gelen meyvelerin çatlayıp düşmesi kadar tabii ve deruni bir zaruretti. Zira 'Tohum' Eflatundan Bergson'a kadar insanlığın yüzyıllardır yetiştirdiği bütün büyük kafaların uykusunu kaçırmış olan bir meseleyi ruh ve madde münakaşasını diriltmekte, Necip Fazıl'ın bütün estetiği ise özün kabuğa, ruhun maddeye üstünlüğü prensibine dayanmaktadır." Usta edebiyatçının "Bir Adam Yaratmak" eseri de olay örgüsü ve diyalogların derinliği bakımından herkes tarafından büyük ilgi gördü ve kendisinin "Türk Shakespeare'i" olarak anılmasının yolunu da açtı. Üniversitelerde eğitim verdi Kısakürek'in 1936'da çıkarmaya başladığı ve başyazarlığını yaptığı "Ağaç" mecmuası, 17 sayı boyunca dönemin önde gelen entelektüellerini aynı çatıda topladı. Kendi deyimiyle "mücadele sahası"na girdiği 1938'de yeni bir milli marş yazılması için "Ulus" gazetesinin açtığı yarışmada kendisine yapılan teklifi kabul eden Kısakürek, yarışmadan vazgeçilmesi şartını öne sürdü. İsteği kabul gören Kısakürek, "Büyük Doğu Marşı"nı kaleme aldı. Fatma Neslihan Baban ile 1941'de evlenen yazarın bu evlilikten Mehmed, Ömer, Ayşe, Osman ve Zeynep isimli çocukları dünyaya geldi. Necip Fazıl Kısakürek, 1939-1943 yıllarında Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi, Devlet Konservatuvarı ve İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi'nde dersler verdi. "At'a Senfoni" adlı bir eser kaleme alan ve atlara özel ilgisi olan yazar, bu ilgisini, "Dokuz yaşında ata bindim ve bir daha inmedim. Her binişimde büyüdüm ve her inişimde küçüldüm." sözleriyle dile getirdi. Büyük Doğu dergisinde ünlü isimlerin yazılarına yer verildi İlk kez eylül 1943'te haftalık olarak yayımlanmaya başlanan ve dönemin ünlü isimlerinin yazılarına yer veren "Büyük Doğu" dergisinde Necip Fazıl, ana hatlarıyla "İdeolocya Örgüsü" köşesinde açıkladığı düşünce sistemiyle özgül bir tarih muhasebesi, devlet anlayışı, estetik bakış ve fikri duruş ortaya koydu. Kısakürek, dergide "Adıdeğmez", "İstanbul Çocuğu", "Fa", "Tenkitçi", "N.F.K.", "Ne-Mu", "Ahmet Abdülbaki", "Abdinin Kölesi", "Bankacı", "Be-De", "Dilci", "İstanbullu", "Muhbir" takma isimleriyle yazılarını yayımladı. Bakanlar Kurulu kararıyla 1944'te kapatılan dergi, 1945'te yeniden yayımlanmaya başlasa da 1 yıl sonra bir kez daha kapatıldı. Dergi, 1947'de yeniden okuyucuyla buluştu. Kısa süre sonra mahkeme kararıyla dergi yeniden kapatıldı, Kısakürek tutuklandı. Derginin sahibi görünen eşi Neslihan Hanım ile Kısakürek, "Padişahlık propagandası yapmak-Türklüğe ve Türk milletine hakaret" etmekten yargılandı. Üstad Kısakürek, 1949'da "Büyük Doğu Cemiyeti"ni kurmasından yaklaşık bir sene sonra, eşi Neslihan Kısakürek ile cezaevine girdi ve aynı yıl yapılan genel seçimlerden sonra Demokrat Parti'nin çıkardığı Af Kanunu sonucu serbest kaldı. Derginin çıkmadığı zamanlarda, "Yeni İstanbul", "Son Posta", "Babıalide Sabah", "Bugün", "Milli Gazete", "Her Gün" ve "Tercüman" gazetelerinde Kısakürek'in günlük fıkra ve yazıları yayımlandı. Kısakürek'in 512 sayıya ulaşan "Büyük Doğu" dergisinde, Özdemir Asaf, Peyami Safa, Nurettin Topçu, Nihal Atsız, Cemil Meriç, Şevket Eygi, Sezai Karakoç, Sabahattin Zaim, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Ziya Osman Saba, Sabahattin Kudret Aksal, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Sait Faik, Oktay Akbal, Semiha Ayverdi, Reşat Ekrem Koçu ve Ahmet Adnan Saygun'un da aralarında bulunduğu pek çok isim yer aldı. "Çile" 1962'de okuyucuyla buluştu Usta şairin "baş eser" olarak gördüğü "Çile" şiiri, 1962'de okuyucuyla buluştu. Edebiyat tarihçisi ve eleştirmen Mehmet Kaplan'ın, "Necip Fazıl'ın düşünce ve estetik dünyasının çok olgun bir örneği" olarak gördüğü esere ilişkin Sezai Karakoç ise "Şiir aslında Necip Fazıl'da sürekli olarak, 'ben'in hiçlikle yaptığı ölümüne savaşın en etkili belki de tek silahıdır." değerlendirmesinde bulunmuştu. Kısakürek, Büyük Doğu Hareketi'yle 1963'te İzmir, Erzurum, Bursa'dan başlayarak Türkiye'nin her tarafına yayılan konferans dizisine başladı. Yurdun ücra kesimlerinde bile insanlarla bir araya gelen Kısakürek'in konferansları yurt dışında da devam etti. Necip Fazıl ile oğlu Mehmed Kısakürek, 1973'te Büyük Doğu Yayınevi'ni kurdu. Yayınevi bünyesinde "Esselam" isimli manzum eserinden başlayarak daha evvel çeşitli yayınevlerince basılmış eserleri düzenli olarak yayınlandı. Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) tarafından 1975'te mücadelesinin 40. yılı münasebetiyle jübile düzenlenen Kısakürek, 1976'dan 1980'e kadar 13 sayı "Rapor" dergisini yayımladı. Türk Edebiyatı Vakfınca 1980'de "Sultanu'ş Şuara (Şairler Sultanı)" unvanı verilen Necip Fazıl Kısakürek, Baki'den sonra bu unvanı alan ikinci şair olarak tarihe geçti. Kısakürek, 1980'de Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü, 1981'de Milli Kültür Vakfı Armağanı, 1982'de ise Türkiye Yazarlar Birliği "Üstün Hizmet Ödülü"nü aldı. Hayatı boyunca "Künye", "Sabır Taşı", "Çerçeve", "Para", "Vatan Şairi Namık Kemal", "İdeolocya Örgüsü", "Son Devrin Din Mazlumları", "Halkadan Pırıltılar", "Çöle İnen Nur", "Maskenizi Yırtıyorum", "Ulu Hakan II. Abdülhamid Han", "Kanlı Sarık", "Sonsuzluk Kervanı", "At'a Senfoni", "Sahte Kahramanlar", "Her Cephesiyle Komünizm", "Babıali", "Ahşap Konak" ve "Reis Bey"in de aralarında bulunduğu çok sayıda esere imza attı. Usta edebiyatçının "Bir Adam Yaratmak" eseri 1977'de Yücel Çakmaklı tarafından televizyona, "Reis Bey" eseri ise Mesut Uçakan tarafından sinemaya uyarlandı. "Bir Adam Yaratmak" 2002'de, "Reis Bey" 2017'de İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları tarafından sahneye konuldu. "Reis Bey" oyunu 2012'de, Devlet Tiyatrolarınca tiyatro severlerin beğenisine sunuldu. Şiirde olduğu kadar Türk fikir, siyaset ve sosyal hayatında emsalsiz izler bırakan şair, pek çok önemli ismin hayatına da yön verdi. Yaklaşık 80 yıllık ömründe sayısız yazı, "Ağaç", "Rapor" ve "Büyük Doğu" adlarıyla çıkardığı dergi, düzineleri aşan konferans ve söyleşilerle 70 eser sığdıran Kısakürek, Erenköy'deki evinde 25 Mayıs 1983'te vefat etti. Türkiye'nin her tarafından binlerce gencin katıldığı Fatih Camisi'ndeki cenaze namazının ardından usta edebiyatçı, Eyüp Sultan Mezarlığı'nda toprağa verildi. Star gazetesi her yıl, Kısakürek'in manevi ve kültürel mirasını yaşatmak amacıyla Kültür ve Turizm Bakanlığının desteğiyle "Necip Fazıl Ödülleri"ni takdim ediliyor.

  • Muhibbî (kanuni)

    16. yüzyılın muhteşem sultanı Kanuni, aynı zamanda Muhibbi mahlasıyla şirler söyleyen bir şairdir. Büyük ve duygulu hükümdar, Türk dilinde bir ata sözü kıymeti kazanan; "Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi" Kanuni Sultan Süleyman'ın en büyük talihsizliği, Osmanlı iktidarında, devletin bütünlüğünü devam ettirmek için geleneksel bir siyaset haline gelmiş olan kardeş şehzadeler arasındaki ölüm kalım mücadelesini bir baba olarak yaşamasıydı. Kanuni, 1543'te en sevdiği oğlu Şehzade Mehmed'in ölümü üzerine, içindeki yangını "Şehzadeler güzidesi Sultan Mehemmedim" mısraına işleyerek, tarih düşürmüş, Şehzade Camii'ni oğlunun anısına yaptırmıştır. Bu hadiseden on sene sonra bu sefer kahramanlıklarıyla ünlü Şehzade Mustafa'yı idam ettirmek zorunda kaldı. Şehzade Mustafa'nın boğduruluşu, hastalıklı bir şehzade olan ve ağabeyini çok seven Şehzade Cihangir'i o kadar sarstı ki, bu hüzün onun ölümüne sebep oldu. Kanuni, bütün sevgisini üzerinde topladığı Şehzade Cihangir'in ölümü üzerine hatırasına Cihangir Camii'ni yaptırdı. Kanuni'nun diğer iki oğlundan Şehzade Bayezid, kardeşi Şehzade Selim ile mücadeleye girmiştir. Etrafındaki bazı kişilerin kışkırtmasıyla hadiseler isyana dönüşmüştür. Başarılı olamayınca Iran'a iltica etmek zorunda kalan Şehzadeye, şair padişahın yazdığı, onu affetmek istediğini belirten şiiri çok güzeldir. Bir büyük padişahın, çektiği acıları düşününce insan, dünya saltanatının bedelinin bu kadar ağır olmasının, " Sultan Süleyman " olarak dünyaya gelmenin ve bu kaderle yaşamanın hiç de imrenilecek tarafı olmadığını görebiliyor. Ey demadem mazhar-ı tuğyan u isyanım oğul Takmayan boynuna hergiz tavk-ı fermanım oğul Ben kıyar mıydım sana ey Bayezid hanım oğul Bi-günahım dime bari tevbe kıl canım oğul Neşet-i Haktır übüvvet ram olan olur kerim "La tekul üf" kavlini inkar eden kalur yetim Taat ü isyana alimdür Hudavend-i Kerim Bi-günahım dime bari tevbe kıl canım oğul Tutalım iki elün baştan başa kanda ola Çünki istiğfar edersün biz de affetsek n'ola Bayezid'im suçuna bağışlarum gelsen yola Bi-günahım dime bari tevbe kıl canım oğul

  • Cumhuriyet Döneminde Deneme ve Eleştiri

    Şiir, hikâye, roman ve tiyatro; edebiyatın esasını oluşturan ana türler olmakla birlikte, bu türlerin dışında kalan bazı yazı çeşitleri de edebî bir dille yazılmış olmaları ve yazarının kişiliğini veya kişisel duygu ve düşüncelerini yansıtmaları bakımından edebiyatla yakından ilgili görülerek bu sanatın kapsamı içine sokulurlar. Denemeler, eleştiriler, günlükler, anılar, gezi yazıları, mektuplar, hatta biyografik yazı ve eserler bu gruptadır. Bu tür yazılarla gerçek edebiyat arasında kesin bir ayırım yapmak zordur. Aynı zorluk bu yazı çeşitlerinin birbirinden ayrılması sırasında da karşımıza çıkar. Biz, kendi başlarına da ayrı bir tarihi bulunan bu gibi yazı çeşitlerinin tamamını ele almayarak, edebiyatla daha yakından ilişkili saydığımız deneme tarzındaki yazılar üzerinde kısaca duracağız. Deneme yazarları, diğer konuların yanı sıra temel konusu insan olan edebiyattan ve edebî eserlerden sık sık söz ettikleri ve böylece bir çeşit edebî eleştiri yaptıkları için, eleştiri tarihine girmeksizin bu yöndeki yazı veya eserlerine de işaret edeceğiz. Böyle bir ayırıma gitmemizin nedeni, bilimsellik iddiasında bulunmadan serbest bir şekilde edebiyat üzerinde duran bu eleştirilerin kendilerinin de edebî bir değer taşımalarıdır.Avrupa’da 16. yüzyılın ikinci yarısında Montaigne’in yazılarıyla kendini bulan deneme türünün bizdeki olgun örnekleri ancak Cumhuriyet döneminde ortaya çıkar ve deneme bu dönemde gelişmiş bir yazı türü halinde görünür. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Ahmet Haşim’in özellikle Bize Göre’sinde (1928) ve Reşat Nuri’nin Anadolu Notları’nda (1936) toplanan bu tarz yazılarından sonra denemenin ilk büyük ismi olarak Nurullah Ataç’la karşılaşırız. Nurullah Ataç’ın (1898-1957) deneme ve eleştiri niteliği taşıyan yazıları 1946-1957 yılları arasında Günlerin Getirdiği, Karalama Defteri, Sözden Söze, Ararken, Diyelim, Söz Arasında, Okuruma Mektuplar, Günce, Prospero ile Caliban kitaplarında bir araya getirilmiştir. Kendi beninin kuvvetle hissedildiği bu yazılarda Ataç çeşitli konuların yanı sıra yakından izlediği Türk edebiyatının, özellikle şiirimizin temsilcileri ve eserleri hakkında etkili değerlendirmeler yapmış, genç şairleri yönlendirmiş ya da onların Orhan Veli örneğinde olduğu gibi edebiyat kamuoyunda tanınma ve ün kazanmalarında önemli bir rol oynamıştır. Yargılarında kişisel zevkini ölçü olarak alan, bu yüzden zaman zaman çelişkili değerlendirmeler yapabilen Ataç’ın yazıları 1940’lı ve 50’li yılların edebiyat dünyasında silinmez izler bırakmıştır. Ahmet Hamdi Tanpınar da Beş Şehir (1946) ve Yaşadığım Gibi (1970) adlı eserleri ile deneme türünün eşsiz denebilecek eserlerini vermiştir. Zengin bir kültür birikimi ve sanatkârane bir üslupla yazılan bu eserlerin ilkinde ünlü romancımız, Türk kültürünün bir aynası olarak gördüğü Erzurum, Konya, Bursa, İstanbul ve Ankara’yı tarihin ve halihazırın ışığında bir sanatçı bakışıyla ele almış, bu uzun denemelerinde Türk tarih ve kültürüne dair orijinal ve ufuk açıcı değerlendirmeler yapmıştır. Yaşadığım Gibi ise onun tarih, coğrafya ve kültürümüzün çeşitli cephelerine değinen aynı orijinallikteki kısa deneme yazılarından oluşur. Aynı kuşağa mensup Suut Kemal Yetkin (1903-1980) de Ataç ve Tanpınar gibi 1940’lı ve 50’li yılların önde gelen deneme ve eleştiri yazarları arasındadır. Sağlam bir kültür ve ölçülü bir zihin çalışmasının ürünü olan bu yazılar Edebiyat Konuşmaları (1944), Edebiyat Üzerine (1952), Günlerin Götürdüğü (1958), Düşün Payı (1960), Yokuşa Doğru (1963), Denemeler (1970) gibi kitaplarında toplu olarak yayımlanmıştır. Deneme, sonraki kuşakların elinde daha geniş bir alana yayılan yazı tarzı haline gelir. 1960’lı ve 70’li yıllarda deneme ve eleştiri yazıları ile dikkati çeken yazarlar arasında Sabahattin Eyüboğlu, Salah Birsel, Mehmet Kaplan, Melih Cevdet Anday, Oktay Akbal ve Vedat Günyol ön plana çıkarlar. Montaigne’in Denemeler’ini 1943’te Türkçe’ye çeviren Eyüboğlu’nun (1908-1973) denemeleri ve edebiyatımızı hümanist bir bakışla değerlendiren eleştirileri Mavi ve Kara (1961), Sanat Üzerine Denemeler (1974) kitaplarında toplanır. 1970’te Türk Dil Kurumu deneme ödülünü alan Salah Birsel’in (1919-1999) deneme tarzına sokulabilecek yazı ve kitaplarının sayısı ise daha fazladır. Çok canlı, renkli ve ironik bir üsluba sahip olan ve anı özelliği de taşıyan bu kitapların ilki, Şiirin İlkeleri (1952), ikincisi ise Sen Beni Sev (1957) adıyla çıkar. Daha sonra yayımlanan on üç kitap ise 1001 Gece Denemeleri genel başlığını taşımaktadır. Akademik anlamda Yeni Türk Edebiyatı araştırma ve incelemelerinin öncü isimlerinden olan Mehmet Kaplan’ın (1915-1986) da okur üzerine çok etkili olan deneme ve eleştirileri vardır. Onun Türk tarih, kültür ve edebiyatının çeşitli konuları üzerindeki düşüncelerini berrak bir dille ortaya koyan bu yazılar, Nesillerin Ruhu (1976), Büyük Türkiye Rüyası (1969), Edebiyatımızın İçinden (1978), Kültür ve Dil (1982) gibi kitaplarda toplanmıştır. Garip şairlerinden Melih Cevdet Anday’ın, 1980 sonrasının önemli hikâye yazarlarından Oktay Akbal’ın (d. 1923) ve Vedat Günyol’un (d. 1912) da 1960 sonrasında yayımlanmış çok sayıda deneme yazısı ve kitapları vardır. Orhan Burian da denemeleri ile tanınmış bir başka önemli isimdir. Aslında deneme yazarları bu saydığımız adlardan ibaret değildir. Eserlerinin çoğunu 1980’li ve 90’lı yıllarda yayımlayan sonraki kuşaktan Memet Fuat ve Nermi Uygur’u, esasen bir eleştirici olmakla birlikte denemeler de yazan Asım Bezirci ve Ahmet Turan Alkan’ı çerçevemizin darlığı dolayısıyla sadece zikretmekle yetineceğiz.

  • Genel Hatlarıyla Cumhuriyet Dönemi Türk Şiiri

    I.1923-1940 Dönemi a-Memleket Şiiri Tanzimat’tan bu yana büyük şair olarak tanınan şairler bu dönemde şiirlerini yazarlar veya eski şiirlerinin yeni baskılarını yapar. Özellikle Yahya Kemal ve Ahmet Haşim’in hem bu dönemde hem sonraki dönemlerde şairler üzerindeki etkisi büyüktür. Şiirleri toplu olarak yayınlanmamakla birlikte Yahya Kemal (1884-1958) yine de dillerde dolaşan şiirleriyle şiir ve edebiyat hakkındaki sohbetleriyle yeni nesilleri etkilemiştir. 1921’de Dergah’ta çıkan “Üç Tepe” ve “Memleketten Bahseden Edebiyat” yazıları sembolik bir değer taşır. İlk makalesiyle kastedilen Çamlıca, Tepebaşı ve Metristepe’dir. Yani edebiyat artık Çamlıca ve Tepebaşı’ndan ayrı Metristepe’den konuşacaktır. Yahya Kemal büyük bir şair olarak sık sık anılır. Ahmet Haşim (1887-1933) gündelik kaygılardan uzak bir şiir çizgisi takip etmiştir. Genelde değişmeyen bir kelime kadrosu vardır. 1926’da yayınlanan Piyale isimli şiir kitabı büyük bir ilgi uyandırır. Kitabın önsözündeki şiire dair görüşleriyle Haşim hem kendi döneminde hem sonraki dönemlerde hatırlanmış ve eleştirilmiştir. Çok güçlü olmalarına rağmen Yahya Kemal ve Ahmet Haşim’in şiiri AtaTürk döneminde görülen genel şiir manzarasının dışındadır. Bu döneme hakim şiir anlayışı Faruk Nafiz Çamlıbel (1898-1973) Anadolu’yu ve milli heyecanları dile getirdiği şiirdir. Faruk Nafiz’in bu yolda yazdığı en önemli şiiri “Han Duvarları”dır. Şiir onun Ankara’ya geçtikten sonra Kayseri’ye tayin edilmesi dolayısıyla yaptığı yolculuğun bir hikayesini anlatır. Şiirimizin Anadolu’ya açılması ve bakışı bakımından sembolilk bir değere sahiptir. Han Duvarları modern şiirle halk şiirini birleştirmesi bakımından da önemlidir. Bu dönemin fikir ve edebiyat hayatında önemli bir rol oynayan bir yayın olarak Hayat dergisini görüyoruz. Milli ve çağdaş yazarların hemen hepsi bu dergide toplanmıştır. Bu dergide Nafiz’in “Sanat” isimli şiiri yayınlanmıştır. Halk zevkine ve sanatına dönüşü ifade eden şiirin son kıtası şöyledir: Başka sanat bilmeyiz karşımızda dururken Yazılmamış bir destan gibi Anadolu’muz Arkadaş, sen bu yolda Türküler tuttururken Sana uğurlar olsun, ayrılıyor yolumuz! Şairin bu yolda yazdığı şiirlerin büyük bir kısmı Çoban Çeşmesi (1926) ve diğer kitaplarında toplanmıştır. Faruk Nafiz’in yanında memleketçi şiir çizgisinde şiir yazan şairler arasında Kemalettin Kamu (1901-1948) ve Ömer Bedrettin Uşaklı (1904-1946) vardır. Memleket manzaraları ve insanlarını tasvir eden bu şairlerin yanında bir de folklorik unsurlardan yararlanan isimleri de hatırlamak gerekir. Bu isimlerden biri Ahmet Kutsi Tecer (1901-1967)dir. Bu dönemde önemli bir gelişme de halk evlerinin açılmasıdır. Halkevlerinin çıkardığı dergiler arasında bizzat Atatürk’ün ismini verdiği Ülkü dergisi bunlar arasında diğerleri için öncü durumundadır. İnönü döneminde yazılan şiirler daha karamsar, gerçekçi ve eleştirel bir özellik taşır. Bunların çoğunluğu öğretmen şairler tarafından yazılmış böylece memleketçi şiirin Anadolu’nun her tarafına yayıldığını göstermiştir. Bunlardan biri olarak Ahmet Kutsi Tecer de halk şiir ve folklorundan yararlanmıştır. Aşık Veysel’i keşfetmiş ve onun vatan boyunca sevilmesini ve tanınmasını sağlamıştır. Hece veznini kendine has bir üslupla ifade etmekle diğer şairlerden ayrılan Tecer, Ülkü dergisini 1941-1945 yılları arasında idare etmiştir. Folklorik unsurları şiirinde kullanan bir diğer şair Bedri Rahmi Eyüboğlu’dur. Şairin şiiri resmiyle birlikte yürür. Bazı şiirlerini Ankaralı Aşık Ömer takma adıyla yayınlayan Behçet Kemal Çağlar (1908-1969) memleketçi şairler arasında zikredilebilir. Fakat o daha çok AtaTürk’ü hamasi duygularla anlatan şiirler yazmıştır. Bu yüzden “devrim şairi” ve “AtaTürk şairi” olarak nitelendirilmiştir. Bazı şiirleri Ülkü’de yayınlanmıştır. Genel olarak bu çerçevede düşünebileceğimiz Salih Zeki Aktay (1896-1970), Ali Mümtaz Arolat (1897-1967) ve Mustafa Seyit Sutüven (1908-1969) memleket şiirleri yazmış olmakla birlikte yunan mitolojisine ağrılık veren unsurlarla yazdıkları şiirlerle farklılık gösterirler. Anadolu ve Anadolu insanını, AtaTürk ve inkılaplarını milli mücadeledeki kahramanlıkları anlatan memleket şiiri 1929’dan sonra Nazım Hikmet Ran (1902-1963)ın elinde ayrı bir çehreye bürünür. Bundan sonra sadece Anadolu ve AtaTürk anlatılmıyor artık Anadolu insanının sorunları dile getiriliyor ve bu sorunlara Marksist yaklaşımlarla çözüm getirilmeğe çalışılıyordu. Dolayısıyla şiir siyasi ve ideolojik olarak ayrı bir mahiyet kazanır. Fakat bizi asıl ilgilendiren aslında şekil ve üslupta da görülen değişikliktir. Nazım Hikmet 1921’de gittiği Rusya’dan 1924’te farklı bir şiir anlayışıyla döndü. Aydınlık dergisinde çıkan şiirleri yüzünden bir soruşturma geçirir 1925’te da Rusya’ya kaçmak zorunda kalır. 1928’de memlekete döner ve Zekeriya Sertel’in çıkardığı Resimli Ay dergisinde eski şiir ve şairler aleyhine bir kampanya açar ve şiir kitaplarını peşpeşe yayımlar. Resimli Ay dergisinde 1929’da çıkan “Putları Yıkıyoruz” başlığı altında iki önemli yazısı çıkar. Bunlar Abdülhak Hamit ve Mehmet Emin Yurdakul’un şiirlerini eleştiren, Hamit’in bir dâhî olmadığını ifade eden ve onların şiirinin devrin arzu ettiği şiir olmadığını dile getiren yazılardır. Kendisinden önceki bütün şiir şekil kalıp ve normlarını eleştiren bu yazılar Türk edebiyatında bir tartışmaya yol açar. Yakup Kadri, Ahmet Haşim ve Hamdullah Suphi (Tanrıöver) eski şairlere karşı haksız olduğunu söyledikleri bu şiirlere karşı çıkar. Nazım Hikmet bu üç şairi de hicveden şiirlerle karşılık verir. Daha sonra ilk şiir kitabı olan 835 Satır’ı yayınlar. Ardından 1929-1936 yılları arasında peşpeşe sekiz şiir kitabını yayınlar. Bu şiirlerde eski mısra beyit ve kıta biçimleri artık yeni mısralara bölünerek yeni mısra ve satırlar oluşturulur. Vezin ve kafiye tamamıyla reddedilmemektedir. Bir çeşit grafik şiiri özelliği taşımaktadır bu şiirler. Onun şiiri şekil ve muhteva bakımından zengindir. Fakat bu şiir şiiri fazlasıyla nesrin emrine vermek ve Marksist ideolojinin bir propagandası olmak bakımından eleştirilmiştir. 1938’de tutuklandığı mahkeme tarafından 28 yıl hapse mahkum edilen Nazım Hikmet’in şiirleri ancak ölümünden sonra 1965’te yayınlanan kitaplarıyla okurla buluşmuştur. Nazım hikmet’in şiiri Orhan veli şiiri gibi bir ses getirmemiş ve bir neslin okuduğu şiir modası haline gelememiştir. b-Şiirde Bireyci Eğilimler ve Bağımsız Şairler Cumhuriyet dönemi şiirinin ilk döneminde realist çizginin bir devamı kabul edebileceğimiz “Memleket Şiiri”nin yanında romantik çizginin değişik bir devamı olarak görebileceğimiz, kısa süre devam eden Yedi Meşaleciler gibi bir şiir hareketi ve şiiri kendi beni etrafında geliştiren bağımsız şairler görünür. Yedi Meşaleciler isimlerini 1928’de çıkardıkları Meşale adlı dergiden ve ortaklaşa yayınladıkları Yedi Meşale isimli şiir kitabından alırlar. Ahmet Haşim’i üstad olarak kabul ederler. Yedi Meşaleciler şunlardır: 1. Muammer Lütfi (Bahşı) 2. Sabri Esat (Siyavuşgil) çeviri 3. Yaşar Nabi (Nayır) Varlık (1933) 4. Vasfi Mahir (KocaTürk) edebiyat tarihi ve araştırmaları 5. Cevdet Kudret (Solok) edebiyat tarihi ve araştırmaları 6. Ziya Osman (Saba) 7. Kenan Hulusi (Koray) hikaye alanı Yedi Meşaleciler yayınladıkları kitabın önsözünde “Ayşe-Fatma” terennümü dedikleri ve bir “beylik edebiyat” olarak gördükleri Memleket Şiiri’ne karşı çıkarlar. Onlar hülya ve sanatın ağır bastığı gerçek şiiri verme çabası iddiasındadırlar. Yedi Meşaleciler’in içinde şiire bağlı kalan yalnızca Ziya Osman Saba (1910-1957) olmuştur. Eserlerinin çoğu Varlık’ta yayınlanan şairin şiiri genellikle içe dönüktür. Çocukluk özlemi, hatıraların değeri, aile sevgisi, tanrı sevgisi, küçük mutluluklarla yetinme, kader ve ölüme rıza gösterme ve öte dünya özlemi gibi temalarla O, ev içi şairi olarak bilinen Behçet Necatigil’in müjdecisi gibidir. 1940’tan sonra serbest şekilleri de kullanmıştır. Kendine has üslubuyla Necip Fazıl Kısakürek (1904-1983)in şiiri Yahya Kemal’in değişiyle “halis şiir” anlayışına yakındır. Şiirleri 1923’ten sonra çeşitli edebiyat dergilerinde yayınlanmıştır. Şiirlerinde halk ve tekke şiirinin unsurları vardır ve hece vezniyle yazılmış şiirlerinin şekille sıkı bir ilişkisi vardır. 1934’te Abdülhakim Arvasi ile tanıştıktan sonra bir huzura kavuşan şairin bu dönemki şiirlerinde mistisizm çok belirgindir. 1943’te Büyük Doğu dergisini çıkardıktan sonra onun şiiri tamamen dini ve siyasi bir hüviyete bürünür. Şiirleriyle genç nesillerini etkileyen Kısakürek, Sezai Karakoç ve İsmet Özel gibi sonraki nesillerin içinden şairleri de etkilemiştir. Ahmet Hamdi Tanpınar (1901-1962) şiirini kendi rüya ve hayalleri etrafında örer. Başlangıçta usta bildiği Yahya Kemal ve Ahmet Haşim’in etkisiyle şiir yazan şair Fransız şair Valery’yi tanıdıktan sonra kendi yolunu bulmuştur. Şiirde mükemmeliyete dikkat ettiği için ustaları gibi az yazmıştır. Rüya ve hayal unsurlarıyla dolu şiiri genelde zengin çağrışımlar uyandıran bir şiirdir. Tanpınar şiirinde genellikle folklorik unsurlardan yararlanmamıştır. Yazdığı şiirlerle O, 1900-1950 arası hece vezniyle yazılan şiirlerin şaheserlerinden sayılabilecek şiirler yazmıştır. Diğer bir bağımsız şair olarak Ahmet Muhip Dranas (1908-1980)da saf şiirin peşindedir. Dıranas, halk şiiri geleneğinden etkilenmekle birlikte daha çok sembolist şiirin büyük temsilcilerinden Baudelaire’den etkilenmiştir. Lisede hocası Tanpınar’dır dolayısıyla şiirinde onun şiirine yakın çizgiler vardır. Cahit Sıtkı Tarancı (1910-1956) küçük hülyaların ve samimiyetin peşinde bağımsız bir şairdir. Şairin en büyük ihtirası “güzel şiir söylemek”tir. Şiirinde Baudelaire’in etkisi vardır. O bu etkiyle Türkçe’nin ses ve şekline önem vererek Necip Fazıl, Tanpınar ve Dıranas’ın şiirine yakın şiirler yazmıştır. Onun şiirinde bir fikr-i sabit halinde ölüm temi yaşama sevinciyle birliktedir. II. 1940 SONRASI a- Garip Hareketi AtaTürk’ün ölümü ve İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanlığından sonra Türk edebiyatında devrimci ve destansı hava kaybolur böylece memleket şiirinin hızı kesilir. İlk yıllarda Osmanlı, İslam tarihi ve din karşısındaki olumsuz tutumun yarattığı boşluk ve yaklaşan yeni savaşın şairlerin kalbinde hasıl ettiği karamsarlık bu duraklamada önemli bir etkendir. Aslında şiirin tekrara düşmesi ve bıkkınlık yaratması da ayrı bir etken olarak değerlendirilmelidir. 1941’de Garip adıyla ortak bir şiir kitabı yayınlayan Orhan Veli Kanık, Oktay Rıfat Horozcu ve Melih Cevdet Anday’ın şiir hareketi işte böyle bir ortamda doğdu. Kitabın önsözünü Orhan Veli yazmıştır. Bu şiirler Türk edebiyatında önemli bir dönüm noktasına işaret etmektedir. Aslında Orhan Veli’nin 1938’de yazdığı Kitabe-i Seng-i Mezar şiiri ve benzerlerinden sonra bu tarz şiirler yeni bir tarzın habercisiydi. Onların şiirleri başlangıçta çok eleştirildiyse de geniş tartışmalara sebebiyet vermiş sonunda kabul görmüş ve yeni bir şiir hareketinin doğmasına sebep olmuştur. Garipçiler bizi alışılmış şeylerden şüphe etmeğe davet ederler. Şiir anlayışlarını Garip önsözünden takip etmek mümkündür. Buna göre; 1. Şiiri eski şiirin şairanelik modalarından kurtarıp bilinçaltına yönelerek oradaki saflığı ve çocukluğu bulmak gerekir. 2. Zekanın bir oyunu olan vezin, kafiye, istiare ve mecaz şiir için gereksizdir ve tabiliğe engel olmakla birlikte gerçeği olduğundan farklı gösterirler. 3. Şiir bir söz ve anlam işidir. Onun için sanatlar arası tedahüle engel olmak için onu resim ve müzikle karıştırmamak gerekir. Bu durum eski şiirin cümlesini bırakmağı gerektirir. 4. Şiirde kelime ve mısra güzelliği yerine bütün güzelliği hakim olmalıdır. 5. Zevk değişmeli ve şiirde dindarların, bujuvazinin zevki değil çalışan insanların zevki hakim olmalıdır. 6. Garip önsözü aslında Piyale önsözüne bir cevap olmakla birlikte şiirde sesi ve müzikaliteyi ön plana çıkaran Yahya Kemal ve Ahmet Haşim’in şiir anlayışına ve Faruk Nafiz’le zirveleşen Memleket Şiirine karşı çıkıyordu. Sokaktaki insanın sesi olmak isteyen bu şiir aslında ihtilalci ve ideolojik içerikli Nazım Hikmet şiirine de bir tepkidir. Bu şiirde dile getirilen insan ince duyarlılıktan uzak, zeka ve metafiziğe kapalıdır. Fakat Garip şairleri sıradan insanın hayatını ve zevklerini yansıtırken bir zeka işi olan ironiğe de başvurmuşlardır. Bu yüzden bu şiirde nükte ve şaka önemli bir yer tutmaktadır. Batı şiirinden özellikle gerçeküstücülük ve Varoluşçuluktan etkilenen şairler Andre Gide, Andre Breton ve Paul Eluad’dan etkilenmişlerdir. Özellikle “Dünya Nimetleri” eseriyle Andre Gide’in etkisi barizdir. 1940-1950 yılları arasında genç şairleri etkileyen bu şiir akımı Nazım Hikmet’in getirdiği serbest manzumeyi daha da ileri götürerek bir realite haline getirmiş ve büyük şairleri bile etkilemiştir. Ahmet Hamdi Tanpınar, Cahit Sıtkı Tarancı hatta hapiste bulunan Nazım Hikmet bile bu yolda şiirler yazmıştır. Orhan Veli Kanık (1914-1950) son şiirlerinde geleneksel ifade kalıplarını kullanarak şiirler yazmışsa da ölümüne kadar bu şiir tarzını devam ettirmiştir. Oktay Rıfat Horozcu (1914-1988) daha sonra bu şiirden ayrılıp II. Yeni şiirine katılmış ve sosyalizmle ilgilenerek toplumcu gerçekçi sanat anlayışında bağlı halk ve folklor unsurlarından yararlanıp taşlamalar ve toplumcu şiirler yazmıştır. Melih Cevdet Anday (d. 1915) da daha sonra toplumcu şiirler yazmış ve zeka işi sayılabilecek şiirler kaleme almıştır. b- Garip Dışında Kalan Bağımsız Şairler Garip hareketi şüphesiz dönemindeki bütün şairleri içine almamıştır. Bu hareketin dışında kendi şiir anlayışlarını devam ettirip ya da Memleketçi şiir anlayışını kendilerine özgü bir çizgide yorumlayan şairler olmuştur. Bunlardan biri 1940 sonrasının en orijinal şairlerinden olan Asaf Halet Çelebi (1907-1958) He (1942), Lâmelif (1945) ve Om Mani Padme Hum (1953) şiir kitaplarındaki din, masal, rüya ve hayallerden oluşan içe dönük şiiriyle önemlidir. Şiirindeki semboller, ses tekrarları ve özellikle doğu dillerinden alınma kelimeler şairin bilinçaltına tekabül eden gizli duygulardır. Fazıl Hüsnü Dağlarca (1914-2008 ) Havaya Çizilen Dünya (1935) adlı şiir kitabını yayınladıktan sonra 1940’tan sonra şiir kitaplarını peşpeşe yayınlamış ve ününü bu şiirlerle kazanmıştır. Dağlarca serbest çağrışım yöntemini ilk kullananlar arasındadır. Başlangıcında kendi benliği etrafında dönen şiirler yazan Dağlarca sonraki kitaplarında Türk tarihinin büyük zaferlerini, batı emperyalizmi altında ezilen Vietnam ve Cezayir halklarını destansı bir üslupla anlatmış ayrıca çocuk şiirleri de yazmıştır. Behçet Necatigil (1916-1979) halis şiirin peşinden koşmuş ve bu şiirler kendi beni arasında bir ilişki kurmuştur. İlk şiirlerinde dış alemin çirkinliklerini anlatmış içi dışı farklı insanlar arasındaki huzursuzluklardan kaçarak huzur bulduğu ailesine ve evine sığınmış bir şairdir. Bu yüzden ona “ev içi şairi” denilmiştir. Sonraki yıllarda divan şiirinin istiare ve tevriye dünyası ve mitolojisinden etkilenen kapalı şiirler kaleme almıştır. Bu zengin içerikli şiirler şairin doğu ve batı kültürünün zenginliğini ortaya koyan şiirlerdir. Memleketçi şiire yeni bir hava katan Cahit Külebi (1917-1997) saz şiirinin modern bir şairi olarak kabul edilebilir. Bu şairler dışında kendi çizgisini yakalayıp devam ettiren Salah Birsel (1919-1999), Kudret Aksal (1920-1993) ve Necati Cumalı (1921-2001)yı da sayabiliriz. c- Nazım Hikmet’ten Sonra: Toplumcu Gerçekçi Şairler Nazım Hikmet’in 1938’de hapse girmesi onun şiir sahnesinden çekilmesine sebebiyet vermişse de ondan fikir ve nazım tekniği bakımından yararlanan şairler onun yolunu değişik bir üslupla devam ettirmişlerdir. Ve onlara yanıltıcı olarak “Toplumcu Gerçekçi” olarak isimlendirilen ve “1940 Kuşağı” olarak da bilinen bu şairler arasında, 1. Rıfat Ilgaz 2. Cahit Irgat 3. Suat Taşer 4. Ömer Faruk Toprak 5. Arif Damar 6. Mehmet Başaran 7. Hasan Hüseyin Korkmazgil 8. Ahmet Arif dikkati çeker. 1940-1960 yılları arası bir çok şiir kitabı yayınlayan bu şairler Marksist fikirler bağlamında toplumu yansıtmaya ve toplumun sorunlarına çözüm üretmeğe çalışırlar. Yoksulluk, hürriyetsizlik, faşizm, kapitalist sömürü, sosyal adaletsizlik gibi meseleleri işlerken ideolojik kalıp ve sloganlardan uzak dururlar. Bu yolda şiir yazan Ceyhun Atuf Kansu (1919-1978) başlangıçta halk edebiyatı motiflerinden yararlanırken daha sonra yukarıda adı yazılan toplumcu gerçekçilere katılıp Anadolu’nun acılarını, sevinç ve kederlerini dile getirmiştir. 1946’da CHP Şiir Yarışması’nda ikincilik ödülünü alan Attilâ İlhan (1925-2005) şiiri ve eleştirel yazılarıyla dikkati çekmiştir. İlhan’ın “Sisler Bulvarı” ile 1954’te dile getirdiği şiirleri hem bireysel, hem batılı, hem toplumsal hem de Türk olma iddiası taşıyan imajist bir şiirdir. Fakat onun asıl önemi Mavi dergisinede 1954’te Garip şiirine yaptığı eleştirilerden ileri gelir. Bu eleştirileriler aslında savunduğu “Sosyal Realizm” bağlamında amacına ulaşmamakla birlikte Garip şiirine yönelttiği eleştirilerde etkili olmuş ve bir yönüyle II. Yeni Şiirinin önünü açmıştır. Garip Şiirine yönelttiği eleştiriler kısaca şöyledir: 1. Garip şiiri batıyı taklit ediyor dolayısıyla yerli bir şiir değildir. 2. Yerli bir sanat anlayışına sahip olmadığı için toplum gerçeklerinden uzaktır. 3. Sadece bir anlam şiiri olmaya çalışan Garip Şiiri imajı yok edip bunu bir söz oyunu ve bir şaka haline getirmiştir. Burada buna benzer eleştirilerin daha önce Hisar Şairleri tarafından dile getirildiğini fakat bunun bir yankı uyandırmadığını ifade etmekte yarar vardır. d- Hisar Şairleri Garip şiirine ilk tepki 1950’de çıkmaya başlayan Hisar dergisi etrafında toplanan gençler tarafından yapıldı. Hisar, Mehmet Çınarlı (1925-1999) ve İlhan Geçer (1917-2004)in çabalarıyla 1950-57 ve 1964-80 yılları arasında yaklaşık 24 yıl boyunca çıkardıkları bir dergidir. Bu iki isimden başka şu isimler de önemlidir: Munis Faik Ozansoy, Yahya Benekay, Gültekin Samanoğlu, Mustafa Necati Karaer, Nevzat Yalçın, Nüzhet Erman, Talat Sait Hamlan, Bekir Sıtkı Erdoğan, Yavuz Bülent Bakiler. Hisar şairleri şu hususlar üzerinde ısrarlar durur: 1. Başka bir milletin özellikle Fransızların taklidi ile milli bir sanat yaratılamaz. 2. Yenilik eskinin içinden doğmalıdır. Dolayısıyla yeni bir şiir için eski reddedilmez. 3. Sanat ideolojiden uzak tutulmalıdır. 4. Şiiri okunmaz ve anlaşılmaz hale getirdiği için Öz Türkçecilik terk edilmelidir. Edebiyatta geleneğe değer veren bu hareket geleneği reddeden Garip hareketine ve geleneği reddetmekle kalmayıp ideoloji ve siyasete yönelen Nazım Hikmet ve takipçilerinin şiirine ciddi bir karşı çıkıştır. Bu açıdan Hisar hareketini II. Meşrutiyette başlayan Milli Edebiyat Hareketi’nin ve Cumhuriyet döneminde ilk yıllarda görünen Memleketçi Şiirin bir devamı sayabiliriz. Hisar şairlerinden Mehmet Çınarlı heceyi kullanmakla birlikte esasında aruz vezniyle şiirler yazmıştır. Serbest tarzda yazan şairler de vardır. Sese verdiği önem ve çağrışımlarla Mustafa Necati Karaer önemlidir. III. 1955 SONRASI: II. YENİ ŞİİRİ 1940-1950 yılları arasında şiirimizi etkileyen Garip şiiri 1950’den sonra kendini tekrar etmeğe ve yozlaşmaya başlamıştır. Hisar şairleri ve özellikle Attilâ İlhan’ın imaja dönen eleştirisiyle Türk edebiyatında 1954’ten sonra yaklaşık on yıllık bir süreyi içine alan bir hareket başlar. Bu hareket Garip’ten sonra gelen bir yenilik olduğu için yanlış bir isimlendirme ile II. Yeni adını almıştır. Ve bu kullanım yaygın olarak kalmıştır. 2. dünya savaşının sona ermesinden sonra, Türkiye’nin batıya ve özellikle Amerika’ya yaklaşması1945’ten sonra çok partili hayata geçilmesi ve 1960 askeri darbesinden sonra özgürlük ortamının oluşturduğu hava II. Yeni şiirinin dünyaya açılmasında önemli bir rol oynamıştır. Yeni tarzdaki bu şiir Yedi Tepe, Pazar Postası, Salkım, Kimsecik, Yeni Dergi ve Papirüs’te kendini gösterir. Bu dergilerde Cemal Süreyya, İlhan Berk, Turgut Uyar, Edip Cansever, Sezai Karakoç ve Ece Ayhan’ın şiirleri yayınlanır. Bu harekete katılan Oktay Rifat 1956’da yayımladığı Perçemli Sokak kitabının önsözünde bu hareketin temellerini ortaya koymaya çalışır. Bundan sonra bu hareketin şairlerinin şiir kitapları peşpeşe yayınlanır. Esasında Tanzimat’tan sonra görülen romantik hareketin bir devamı olan bu şiir anlayışında şiir bir anlam sanatı olmaktan çıkıp imajist, görüntüsel bir hüviyet kazanır. Anlamdaki kapalılık, kelimeler üzerindeki oyunlar ve kelimelerin birbirine göre konumu zamanla “anlamsız şiir”e kadar varır. Fakat bu şiirin önde gelen şairleri anlamda kapalılığa riayet etmekle birlikte anlamsız şiirden uzak durduklarını, aslında modern insanın karmaşasını, başta kadın ve cinsellik olmak üzere onun sorunlarını yansıttıklarını haklı olarak dile getirirler. Gerçekten de II. Yeni şiiri Garip şiiriyle kıyaslandığında şiirin anlatım tekniklerini genişlettiği ve şiiri gerçekliğin ifadesinin oluşunun ötesinde bir sanat kalıbı içinde sunduğu görülür. Bunun oluşumunda da Gerçeküstücülüğün, Freud’un bilinçaltına dair görüşlerinin ve Marksizm’in Garip şiirine kıyasla görülen güçlü etkisinin payı vardır. II. Yeni şiirini parıltılı şiir ve değerlendirmeleriyle en iyi ortaya koyan şair Cemal Süreyya (1931-1989)dır. Anlamsız şiire yaklaşan şiirleriyle İlhan Berk (1918-2008) farklılık gösterir. Edip Cansever (1928-1986) ve Ece Ayhan (1931-2002)ın şiirleri de bu kapalılığa yakındır. Son şiirlerinde Behçet Necatigil gibi gelenekten yararlanan Turgut Uyar (1927-1985) ise daha çok toplum ve geleneklerle savaşıp yenik düşen insanın acılarını dile getirir. Dünya görüşü bakımından II. Yeni şairlerinden ayrılan Sezai Karakoç (d. 1933) II. Yeni’nin güçlü şairlerindendir. Onlardan farklı olarak İslami düşünceyi gerçeküstücü bir tarzda dile getiren ve din duygusunu diriltmeğe çalışan bir üslupla birçok genç şairi etkilemiştir. Cahit Zarifoğlu, Erdem Beyazıt ve Alaattin Özdenören’in İslamcı bir şiirle çıkışlarında bu etkinin rolü vardır. Hilmi Yavuz (d. 1936), Özdemir İnce (d. 1936), Ataol Behramoğlu (d. 1942), İsmet Özel (d. 1944), Süreyya Berfe (d. 1943) ve Refik Durbaş (d. 1944) genellikle II. Yeni etkisinde kendilerine özgü şiirler yazmıştır. Osman Türkay ve Can Yücel de bu şairlerdendir. IV. II. YENİ SONRASI İDEOLOJİK ŞİİR 1961 sonrası özgürlüklerin artmasına paralel olarak 1970e kadar süren siyasi tartışmalar olmuş ve bu durum ülkeyi bir kaosa sürüklemiştir. 1968 öğrenci olayları ile ülkede oluşan gergin ortam dönemin şiir anlayışını etkilemiş böylece şiir siyasi-ideolojik bir ortama sürüklenmiştir. Yön, Papirüs, Diriliş, Ötüken, Hisar, Ant, Yeni Dergi, Edebiyat, Türk Edebiyatı, Töre, Devlet, Halkın Dostları, Yansıma, Sanat Emeği, Milliyet Sanat gibi sağ ve sol eğilimli dergilerdeki tartışmalara bakıldığında II. Yeni’nin bir durgunluğa girdiği anda şiirin bir “slogan şiiri”ne dönüştüğü görülür. 1965’ten sonra Nazım Hikmet’in şiirlerinin yayınlanması bu şiir anlayışının gelişmesinde bir etkisi vardır. Bu gelişmede şiirin üç koldan ilerlediği görülür: 1. Sosyalist şiir: Rıfat Ilgaz, Hasan İzzet Dinamo, Cahit Irgat, Suat Taşer, Hasan İzzet Dinamo, A. Kadir, Ahmet Arif, Oktay Rifat 2. İslâmcı şiir: Necip Fazıl Kısakürek, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Cahit Zarifoğlu, Erdem Beyazıt, İsmet Özel 3. Türkçü şiir: Abdurrahman Karakoç, Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu V. 1980 SONRASI: ÇAĞDAŞ ŞİİRİN MANZARASI Şiir 1980 sonrası askeri müdaheleden itibaren şiir ideolojik havadan sıyrılıp kendi yatağına dönmüştür. 1980 ve 1990lı yıllarında şiir çalışmaları oldukça dağınık ve Yedi Meşaleciler ve Garip hareketinde olduğu gibi bir topluluk etrafında gelişmemiştir. Seyit Nezir, Veysel Çolak, Hüseyin Haydar, Metin Cengiz, Tuğrul Keskin tarafından imzalanan “Yenibütün: Kendini Biriktiren Bireyin Şiiri” başlıklı şiir bildirisi Broy dergisinde çıkmıştır. Fakat bu bildirinin şiirimizde esaslı bir değişme getirdiği söylenemez. 80 ve 90’lı yılların şairleri henüz eserlerini tamamlamamış ve bir ayıklama süzgecinden geçirmedikleri için onlar hakkında yapılacak değerlendirmeler ister istemez eksik kalacaktır. Yine de 80’li ve 90’lı yılların şiiri için bazı değerlendirmeler yapılabilir: bu dönemdeki şairler geçmişteki büyük şairlere hangi ideolojiye bağlı olursa olsunlar sahip çıkmıştır. Böylece şiirin bir araç olmadığına bir araç olduğuna inanmışlar ve bireyi ön planda tutmuşlardır. Diğer bir ortak özellik bu yıllarda çıkan dergilerde şiir hakkında teorik çalışmaların artmasıdır. Bunun yanında medyadaki gelişmelere bağlı olarak şiir klipleri için CDler hazırlanmıştır. Dolayısıyla televizyon programlarını dolduran bu tür faaliyetlerle şiir bir Pazar ekonomisine katılmıştır. Şiir artık geniş kitlelere ulaşan ticari bir meta haline gelmiştir. Yine de şiiri gerçek bir sanat olarak yaşatmağa çalışan şairler vardır.

  • Türkiye’de Çocuk Edebiyatının Gelişimi

    Edebiyatımızda çocuklar için söyenmemiş olsa da onların da yararlandığı sözlü halk edebiyatı ürünleri çocuk edebiyatının ilk ürünleri sayılabilirler. Destanlar, masallar, bilmeceler, ninniler, maniler, tekerlemeler, söylenceler, Dede Korkut Hikayeleri çocukların severek dinledikler halk edebiyatı ürünleridir. Nabi’nin Hayriyye’si (17. yüzyıl), Sünbülzade Vehbi’nin Lütfiye-i Vehbi’si (19. yüzyıl) ise çocuklar için değil onların eğitimi üzerine yazılmıştır. Bizde çocuk edebiyatı konusu ancak Meşrutiyetten sonra kendini duyurmuştur. Öğretmen okullarına Batılı eğitim anlayışının girmesi buna ön ayak olmuştur. Çocuk edebiyatının bizde çok geç gelişmesinin çocuğa ve öğretmene verdiği sıkıntıyı Alangu (1965) şöyle anlatmaktadır: “Rastgele okuyuş yalnız, çok eski devirlerin çocukları için değil, Meşrutiyet, hatta uzun süre Cumhuriyet nesillerinin de bir çaresizliği olmuştur. Okuma öğrendiğim günlerde çaresizlikten babamın meslek kitapları ile gündelik gazeteleri uzun süre okumak zorunda kaldığımı çok iyi anımsıyorum. Meşrutiyetten bu yana, Cumhuriyet’ten 1940’lı yıllara kadar çocuk kitabı o kadar azdı ki, öğretmenler birkaç kitabı önerdikten sonra duraklamak, çocukların büsbütün düzeysiz ve kötü eserlerin kucağına düşmemeleri için zamanı gelmediği halde, yaş basamaklarını düşünmeden edebi yapıtlara yöneltmeye çalışırlardı.” Tanzimat döneminde, Batı dillerinde yazılmış kitapların dilimize çevrilmeye başlanmasıyla çocuk klasikleri de dilimize çevrilir; fakat bu çevirilerde çocukların anlayabileceği bir dil kullanılmaması çocuk klasiklerinin çocuklar tafından okunmasını zorlaştırmıştır. Özellikle o dönemde okur-yazar oranın oldukça düşük olduğu düşünülürse bu zorluk daha iyi anlaşılır. Yapılan bu çeviriler arasında şunlar sayılabilir: Yusuf Kamil Paşa, Fenelon’un Telemakını; Vakanüvis Lütfi, Daniel Defoe’nin Robinson Crusoesunu; Mahmut Nedim, Jonathan Swift’in Gülliver’in Seyahatnamesini vb. çevirmişlerdir. Çeviri konusunda Şinasi La Fontaine’den “fabl”, Recaizade Ekrem ve Ahmet Mithat Efendi “manzum” çevirileriyle iyi örnekler vermişlerdir. İlk çocuk gazetesi Mümeyyiz (1869) de Tanzimat döneminde çıkartılmıştır. Daha sonra Sadakat (1875) -sonra adı Etfal olur- adlı çocuk gazetesi çıkartılmıştır. Bu dönemde çocuk dergileri de çıkartılır. Bahçe (1880), Çocuklara Kıraat (1882), Vasıta-i Terakki (1882), Çocuklara Arkadaş (1882), Çocuklara Talim (1887), Çocuklara Rehber (1896), Çocuk Bahçesi (1904) aralıklarla yayımlarını sürdüren çocuk dergileridir. Günümüzde belirli bir çocuk gazetesi yoktur. Bazı gazetelerin belirli sayfalarında çocuklar için ayrılmış köşeler vardır. Bununla birlikte çocuk dergileri oldukça çoktur. Çeşitli yayınevlerinin, kuruluşların, bankaların çıkarttığı çocuk dergileri vardır. Yalnız, çocuk dergilerinin nicelik olarak çok olması nitelik olarak da iyi oldukları anlamına gelmemelidir. II. Meşrutiyetten sonra Yüksek Öğretmen Okulu müdürü Satı Bey çocuk edebiyatının önemini vurgulayarak çocuk şiir ve şarkılarının olmadığına dikkat çeker. O dönemin sanatçılarından Alaattin Gövsa Çocuk Şiirleri (1911), Ali Ulvi Elöve Çocuklarımıza Neşideler, Tevfik Fikret Şermin (1914) adlı çocuk kitalarını yayınlayarak bu konudaki boşluğu doldurmaya çalışırlar. Milli edebiyat döneminde de Ziya Gökalp, Ali Ekrem Bolayır, Mehmet Emin Yurdakul, İsmail Hikmet Ertaylan, Fazıl Ahmet Aykaç, Enis Behiç Koryürek, Yusuf Ziya Ortaç, Halit Fahri Ozansoy şiirlerle çocuklara seslenirler. Yine bu dönemde Ömer Seyfettin, Ahmet Rasim, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın, aslında büyükler için yazıdıkları, öyküleri çocuklar tarafından ilgi görür. Cumhuriyet döneminde Ahmet Kutsi Tecer, Necmettin Halil Onan, Ömer Bedrettin Uşaklı, Kemalettin Kamu, Vasfi Mahir Kocatürk çocuklar için şiir yazan sanatçılardır. Bu dönemde çocuklar için yazılan öykü ve romanlar çok azdır. Var olanlar da pek başarılı örnekler değildir. 1928 yılında başlatılan okuma yazma seferberliği, 1936 yılında da Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulunun çabalarıyla çocuk edebiyatına yönelik olumlu çalışmalar yapılmıştır. Burada Huriye Öniz’in Köprüaltı Çocukları adlı öyküsünü belirtmek gerekir. Çocuk edebiyatı düşüncesinin oluşmadığı yıllarda başvurulan halk edebiyatı ürünlerinden masalların derlenmesi çalışmaları bu dönemde olur. Naki Tezel Çocuk Masalları (1943) derlemesiyle bu çalışmaları başlatır. Eflatun Cem Güney de bu konuda çalışmıştır. Dertli Kaval, Nar Tanesi, Bir Varmış Bir Yokmuş önemli çalışmalarıdır. Çocuklar için yazılmış biyografi türünün ilk örneklerini Rakım Çalapala’nın Mustafa Atatürk’ün Romanı, Falih Rıfkı Atay’ın Babanız Atatürk adlı yapıtları oluşturmaktadır. Çocuklar için yazılmış anı türünün ilk örneklerini Halide Nusret Zorlutuna’nın “Benim Küçük Dostlarım”, Nahit Nafiz Edgüer’in “Atatürk’ten Anılar” adlı yapıtları oluşturmaktadır. Çocuk edebiyatının gelişimi içinde Orhan Veli Kanık’ın La Fontaine Masalları’nı şiir biçimine dönüştüren çalışması ile Nasrettin Hoca Hikayeleri’ni de belirtmek gerekir. 1979 yılında Unesco bu yılı Dünya Çocuk Yılı ilân etmiştir. Bütün dünyada olduğu gibi bizde de bu konuda birçok çalışma yapılmış, üzerinde konuşulur olmuştur. Günümüzde ise birçok sanatçı çocuklar için kitap yazmıştır. Ceyhun Atuf Kansu, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Cahit Külebi, Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Orhan Kemal, Talip Apaydın, Fakir Baykurt, Muzaffer İzgü, Ülkü Tamer, Güngör Dilmen, Ali Püsküllüoğlu, Ayla Kutlu, Müjdat Gezen, Sulhi Dölek, Feyza Hepçilingirler, İpek Ongun, Gülten Dayıoğlu, Yalvaç Ural, Fatih Erdoğan, Aytül Akal, Ayla Çınaroğlu bunlardan birkaç tanesidir.

  • Bâkî

    1526'da İstanbul’da doğdu. 1600'de İstanbul'da öldü. Osmanlı Divan Edebiyatı'nda şiire biçim ve içerik açısından birçok yenilik getiren ve yaşarken "Sultanü'ş Şuârâ" (şairler sultanı) unvanını alan şairidir. Asıl adı Mahmud Abdülbaki'dir. Fatih Camii müezzinlerinden Mehmed Efendi'nin oğludur. Çocukluğunda bir süre esnaf yanında çıraklık yaptı. Güçlü okuma isteği sonucu medreseye girdi. Zamanının ünlü müderrislerinden Karamanlı Ahmed ve Mehmed efendilerden ders aldı. Birçok ünlü edebiyatçı ile tanıştı. Hocası Mehmed Efendi için yazdığı "Sümbül Kasidesi" ününü artırdı. Dönemin ünlü şairlerinden Zâtî’nin dikkatini çekti. 18-19 yaşlarında ünlü bir şair oldu. Süleymaniye Medresesi'nde Ahmed Şemseddin Efendi'nin derslerine devam etti. 1955'te Nahçıvan seferinden dönen Kanuni Sultan Süleyman'a sunduğu kasideyle saray çevrelerine girmeyi başardı. Kadılık göreviyle Halep'e gönderilen hocası Ahmed Şemseddin Efendi ile Halep'e gitti. 1560'ta İstanbul'a dönüşünde Şeyhülislam Ebussuud Efendi ile tanıştı. Kanuni Sultan Süleyman'ın ölümü üzerine düyduğu üzüntüyü "Kanuni Mersiyesi" ile dile getirdi. II. Selim döneminde Sadrazam Sokullu Mehmed Paşa'nın korumasına girdi. Saray toplantılarına çağrılmaya başlandı. III. Murad döneminde de yerini korudu. Süleymaniye Müderrisi oldu. Düşmanlarının bir oyunu ile bir süre gözden düştü. Edirne'ye sürüldü. Medine ve Mekke kadılıkları yaptı. 1581'de İstanbul'a döndü. 1584'te İstanbul Kadısı oldu. 1591'de Rumeli Kazaskerliği görevine getirildi. Şeyhülislam olmak istiyordu ama bu görevi elde edemeden yaşamını yitirdi. Zevke ve eğlenceye düşkün, neşeli, hoş sohbet ve hırslı bir kişiliği vardı. Nükteci ve dedikoducu yapısı yüzünden zaman zaman döneminin önde gelenlerini darıltıp zor durumlara da düştü. Hicviyeleri ile ünlüdür. Özel yaşamındaki özgürlüğüne ve sınırsızlığına rağmen kadılık görevlerinde adalete düşkünlüğü ile dikkat çekti. Mesnevi yazmadı. Başarılı kasideleri de olmasına rağmen gazel şairi olarak tanınır. Dünyanın geçiciliğinden yakınan, okurları aşk ve şarabın tadını çıkarmaya çağıran gazelleriyle ünlendi. Şiirlerinde tasavvufi değil, dünyevi aşka önem verdi. Mersiye, methiye ve fahriyelerinde içten ve abartısız bir anlatım kullandı. Edebiyatta geleneklere bağlı kaldı ama şiir diline yeni bir düzen ve akıcılık getirdi. Nazım tekniğini geliştirdi, birçok büyük şairin "kaçınılmaz" olarak gördüğü nazım kusurlarından kurtulmayı bildi. Çağdaşı şairlere göre daha sade ve anlaşılır bir dil seçti. Biçim açısından kusursuz şiirleri, duygu ve anlam bakımından Fuzûlî'ninkiler kadar derin, Nevî'ninkiler kadar içten bulunmaz. Eserleri, 16. yüzyıl Osmanlı toplumunun beğenisine uygun, sanat incelikleri ve hayal güzellikleri ile doludur. Duru ve temiz bir İstanbul lehçesinin yanısıra şiirlerinde halk deyimleri ve söyleyişleri de kullandı. Kanuni'nin ölümüyle şair Baki , en büyük desteğini, velinimetini kaybetmiştir. Şair, bir medrese odasına kapanarak duyduğu acıyı bir mersiye ile dile getirir.Mersiye, bilindiği gibi Divan Edebiyatı'nın ölüm acısını, ıstırabını dile getiren şiirleridir.Muhteşem Süleyman'ın inanılmaz ölümü karşısında bütün varlıkları ağlar görmek isteyen şair, duygularını gözyaşları ile şöyle ifade eder: Olsun gamunda bencileyin zar u bi-karar Afakı gezsün ağlayarak ebr-i nevbahar Tutsun cihanı nale-i mürgan subh-dem Güller yolunsun ah u figan eylesün hezar Sümbüllerini matem edüp çözsün ağlasun Damane döksün eşk-i firavanı kühsar ........................ Gül hasretünle yollara tutsun kulağını Nergis gibi kıyamete kadar çeksin intizar Deryalar etse alemi çeşm-i güher-feşan Gelmez vücuda sencileyin dürr-i şah-var Ey dil bu demde sensin bana olan hem-nefes Gel nay gibi inleyelüm bari zar zar Aheng-i ah u naleleri edelüp bülend Ashab-ı derdi cuşa getürsün bu heft bend Başı Nef'i kadar derde girmese bile Baki de dilini tutamayan şairlerdendir. Zaten kaside ile hicviye daima beraber yürüyen nazımlardır.Ancak Baki'nin Nef'i'den farkı kendisine zarar vereceği ne inandığı kimseleri hicv etmemesidir.O ancak arkadaşlarını , kendi seviyesindeki kişileri hicveder.Bu konu ile ilgili bir hikaye şöyledir . Baki bir gün tayin olunduğu vazifeye giderken Edirne'ye uğrar.Orada eski okul arkadaşı olan Edirneli Emri ve arkadaşları tarafından Edirne bağlarına ziyafete çağırılır. Kendisine " Edirnemizi nasıl buldunuz ? " diye sorarlar. "Doğrusu Cennet gibi yer , fakat içinde adem yok." diyerek hepsini gücendirir. Bunun üzerine başta Emri olmak üzere o mecliste bulunan şairler , Baki'yi hicv etmişlerdir. Tuti Hanım , Kanuni Sultan Süleyman'ın haremindeki cariyelerden biridir. Bir gün bir boğaz gezintisine çıkılacağı sırada saraydan kayığa binerken birden ayağı kayar , sendeler , düşecek gibi olur. Baki hemen yetişir ,güzel cariyeyi ayağa kaldırır. Baki'nin bu hareketi , yardımı bir müddet sonra sarayda bir dedikodunun çıkmasına sebeb olur. Güya Tuti Hanım , Baki'nin ilgisini çekebilmek için böyle bir " kaza" geçirmiştir.Yine bir rivayete göre de güzel ve kültürlü cariye şiirler yazıyor ve şiirlerini Baki'ye gönderip düzeltmesini istiyordur. Aralarında bir gizli gönül ilişkisi vardır.Saray bu dedikodularla çalkalanırken elbette olanlardan padişahın da haberi olur. Söylenilenlerin ne kadarının doğru, ne kadarının yakıştırma olduğu bilinmez ama çok sevdiği ve takdir ettiği bir şair olan Baki'yi, padişah , güzel cariyesini armağan ederek mükafatlandırır. Baki ,Tuti Hanım için şu mısraları yazmıştır: Giryan ol Leyli-veş n'ola sahraya salsa Baki'yi Mecnun'un ab-ı çeşmine hak-i beyaban teşnedir giryan: Ağlayan Leyli-veş: Leyla gibi ab-ı çeşm: Gözyaşı hak-i beyaban: Çöl toprağı, kum teşne: Susamış Baki'ye patavatsızlıklarından dolayı kızan arkadaşları hicivlerinde bir çok kereler bu evliliği malzeme olarak kullanmışlardır. Baki çirkince bir adammış.Bundan dolayı arkadaşları "Karga Baki " derlermiş. Hanımının adı da Tuti (papağan) olunca çokça mizahi rivayetler çıkmış ortaya . Bir rivayete göre şair ile hanımı arasında geçimsizlik meydana gelmiş, sormuşlar "Tuti Hanım ne alemde ? "diye. Baki cevaben " Birader , Tuti ,Tuti diye şunu uçurup durmayınız !O da benim gibi karganın biri !" demiştir. Arkadaşları Baki'nin bu sözlerini vesile tutarak hicviyeler yazmışlardır. "Ne garip bir tesadüf Tuti (papağan) ile kargayı hemser (arkadaş) eylemişler de yine şikayeti karga etmektedir." Divanı Kanuni Sultan Süleyman döneminde hazırlandı. Ama bu divan bütün şiirlerini kapsamaz. Başında manacaat ve na't bulunmayan divanında 27 kaside, 2 terkib-i bend, 1 terci-i bend, 7 tahmis, 619 gazel, 24 kıta, bir tarih ve 38 müfred yer alır. Çevirileri ve dinsel konularda eserleri de vardır.

  • Deneme Türünün Özellikleri

    Herhangi bir konu üzerinde, yazarın kesin yargılara varmadan görüş ve düşüncelerini samimi bir üslupla serbestçe kaleme aldığı birkaç sayfayı geçmeyen yazılara deneme denir. Deneme, süreli yayınlar (gazete ve dergi) sayesinde ortaya çıkan ve gelişen bir türdür. Denemede daha çok, evrensel konular ele alınmakla birlikte konu sınırlaması yoktur. Hemen her konu denemede ele alınabilir ancak konu derinlemesine işlenmez. Denemede yazar, duygu ve düşüncelerini kanıtlama yoluna gitmeden rahat, serbest bir üslupla anlatır, bazen bir konudan öbürüne rahatlıkla atlayıverir. Deneme yazarı kendi kendisiyle konuşur ya da karşısında biri varmış da onunla dertleşiyormuş gibi yazar, anlattığını içtenlikle dile getirir. İyi bir deneme yazarından geniş bir dünya görüşüne, zengin bir edebiyat, sanat ve felsefe kültürüne; açık, özgün ve sürükleyici bir üslup özelliğine sahip olması beklenir. Deneme türünün çıkış noktası her şeyden önce yazarın kendi benlik ve izlenimleridir. Nurullah Ataç’ın deyimiyle “Benin ülkesidir.” Denemede; yazarın olay, olgu, durum ve günlük yaşamın süreğenliği içinde hayata ve olaylara kendi kişisel penceresinden bakış ve algılamalarına yer verilir. Deneme yazarı ileri sürdüğü fikirleri sorgulamaktan da geri durmaz. İnsanlığı ilgilendiren ve düşündüren konuları ele almasına rağmen herkesten farklı bir bakış açısıyla duruma veya olaya bakabilir. Amacı okura ele aldığı konu hakkında bir bakış açısı kazandırmaktır. Deneme yazarı düşüncelerini aktarırken birtakım bilimsel verilerden yararlansa da daha çok kişisel yaşantısını yansıtır. Bütün bunlarda kesin sonuçlara erişme, bir savı benimsetmeye çalışma, kesin bir değerlendirmeye gitme gibi bir amaç yoktur. Ancak kendi görüş ve düşüncelerini başka yazarların sözleriyle destekleyebilir. Bu türün ilk örnekleri 16. yüzyılda Fransız yazar Montaigne tarafından verilmiştir. F. Bacon (Beykın), T.S. Eliot (Elyıt), A. Camus (Kamü), E. C. Alain (Alen), J.P. Sartre (Satr) dünyaca ünlü deneme yazarlarından bazılarıdır. Türk edebiyatında ise deneme türü Tanzimat sonrasında karşımıza çıkar. Özellikle Tanzimat Dönemi’nde gazete ve dergilerin ortaya çıkışı denemenin yaygınlaşmasına zemin hazırlar. Servetifünun Dönemi’nde denemenin klasik tanımına uygun nitelikte yazılar dergi ve gazete sayfalarında görülmeye başlar. Cenap Şahabettin, Ahmet Rasim, Ahmet Haşim ve Yahya Kemal ilk deneme yazarları olarak kabul edilebilir. Deneme türünün gelişmesi Cumhuriyet Dönemi’yle birlikte başlar. Bu dönemde çokça tercih edilen bir tür olarak edebiyat dünyasında yerini alır. Cumhuriyet Dönemi yazarlarının hemen hepsi bu türde eser vermiştir. Ahmet Haşim’in Gurebâhâne-i Laklakan, Bize Göre, Frankfurt Seyahatnamesi deneme türünün en güzel örneklerindendir. Deneme türüyle ismi özdeşleşen Nurullah Ataç ise deneme türündeki yazılarını “Günlerin Getirdiği, Karalama Defteri, Sözden Söze, Ararken, Diyelim, Söz Arasında, Okuruma Mektuplar” kitaplarında bir araya getirmiştir. Ataç'ın Divan, halk ve Batı edebiyatını iyi bilmesi, yeniyi sürekli takip etmesi ve beğendiklerini açıkça söylemekten çekinmemesi denemelerinin özelliğini teşkil eder. Ahmet Hamdi Tanpınar da deneme türündeki “Beş Şehir” ve “Yaşadığım Gibi” adlı eserleriyle tanınır. Mehmet Kaplan, “Dil ve Kültür, Büyük Türkiye Rüyası, Edebiyatımızın İçinden, Nesillerin Ruhu” adlı eserlerinde sanatçı ve eserler üzerinde durur; dil, kültür, edebiyat ilişkisi üzerine dikkatleri çeker. Nihat Sami Banarlı, Abdülhak Şinasi Hisar, Suut Kemal Yetkin, Sabri Esat Siyavuşgil, Ahmet Muhip Dıranas, Sabahattin Eyuboğlu, Haldun Taner, Salah Birsel, Sezai Karakoç, Melih Cevdet Anday, Oktay Akbal ve Cemil Meriç deneme türünün diğer önemli isimleridir. Türk edebiyatında deneme türündeki eserlerin büyük bir kısmı sanat ve edebiyat konularında kaleme alınmış yazılardır. Bu denemelerin çoğu çeşitli dergilerde yayımlanıp sonradan kitap olarak basılmış yazılardır. Deneme metinlerinde anlatıcı yazarın kendisidir. Deneme yazarı, kendini gizleme kaygısı taşımaz. Çünkü yazar metinlerde kendi duygularını, düşünce, gözlem ve değerlendirmelerini aktarır. “Ben” anlatımının yoğun olduğu paylaşıma dayalı ve bilginin ön planda olduğu deneme metinlerinde anlatıcı, birinci teklik kişidir. Denemeler ele alınan konuya yaklaşımları bakımından ikiye ayrılır: izlenimsel deneme ve eleştirel deneme. İzlenimsel (klasik) denemenin temsilcisi aynı zamanda bu türün kurucusu Fransız yazar Montaigne’dir. Bu tür denemelerde yazar kendi benini merkeze alır. Ancak izlenimlerinden hareketle anlattığı konular tüm insanlığı ilgilendiren evrensel boyutları olan konulardır. Türk edebiyatında Ahmet Haşim’in ve Nurullah Ataç’ın denemeleri bu tarz denemeye örnek gösterilebilir. Deneme türünün diğer bir çeşidi ise eleştirel denemedir. Dünya edebiyatında bu türün en önemli temsilcisi olarak İngiliz yazar, François Bacon (Franços Bekın) kabul edilir. Eleştirel denemede de öznellik ağır basmasına rağmen yazar, ele aldığı konu karşısında eleştirel bir tutum sergiler. İzlenimsel denemelerden farklı olarak bireysel de olsa birtakım yargılamalara ulaşır. Bu yargılamalar tam anlamıyla nesnel bir nitelik taşımaz. Felsefe, edebiyat ve sanatla ilgili denemeler genellikle bu türden denemelerdir. Günümüzdeki denemeler daha çok eleştirel türden olanlardır. Nurullah Çetin Türk edebiyatında denemeleri konu bakımından şu şekilde tasnif eder: sanat ve edebiyat konulu denemeler, tarihî denemeler, dil konulu denemeler, felsefe konulu denemeler, şehir konulu denemeler, sosyal ve siyasi konulu denemeler, din konulu denemeler, psikoloji konulu denemeler, kadın konulu denemeler, karışık konulu denemeler.

  • Ahmed Paşa

    Doğum yeri Edirne'dir. Ama doğum tarihi bilinmiyor. Ciddi bir öğrenim gördü. Bursa’da müderrislik, Edirne’de kadılık yaptı. Bazı sancak beyliklerinde bulundu. İkinci Beyazıt zamanında Bursa sancak beyliğine atandı. 1497’de Bursa’da öldü. 15. yüzyılın en büyük divan ozanıdır. Kendi çağında "şairlerin sultanı" diye anıldığı biliniyor. Gazel ve kasideleriyle dikkat çeker. Şarkı ve murabbada da olgun örneklerini verdi. Dizeleri divan şiirinin söz ve anlam özellikleriyle örülüdür. Farsça ve Arapçayı ustaca kullanır. Ünü Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırlarını aştı. Kendisinden sonraki divan şairleri Ahmed Paşa’nın birçok şiirine benzetiler yazdı. XV. yüzyılda yaşamış olan Ahmet Paşa, dönemin konuşma dilini şiirlerine yansıtmış olmanın yanında bir devlet adamıdır. Fatih Sultan Mehmed'in hocası ve sohbet arkadaşıdır. Osmanlı Sarayı'nda görev yapmış vezirliğe kadar yükselmiştir. Şiirlerinin çoğunda aşk ve tabiat güzelliklerini işleyen şairin, Fatih'in gözdelerinden birine aşık olduğu söylenir. Fatih Sultan Mehmed, Ahmet Paşa'yı çok sevmesine rağmen olan bitenden rahatsız olmuş, bu davranışı Saray gelenek ve göreneklerine hakaret saymış ve Ahmet Paşa'yı Yedi Kule Zindanlarına kapattırmıştır. Yedi Kule Zindanlarında ölüm korkusuyla yaşamış olan şair, çok zor ve acı günler geçirir. Orada aklına bağışlanmak için bir kaside yazmak gelir. Ve ünlü kerem kasidesini yazar. Ey muhit-i keremin katresi umman-ı kerem Bağ-ı cud ebr-i kefinden dolu baran-ı kerem ....... Ayağı toprağıdır cevher-i iksir-i hayat Asitanı tozudur sürme-yi ayan-ı kerem Açılır hulk-ı nesimiyle gül-i gülşen-i cud Bezenir lütf-i zülaliyle gülistan-ı kerem ......... Gün gibi saltanatın topu göğe ağsa ne ta'n Sana sunuldu bu meydanda çü çevgan-ı kerem Kul hata etse nola aff-ı şehinşah kanı Tutalım iki elim kandayımış hani kerem Ahmedim gam makası kesti dilim şem' gibi Sana ruşen diyemez halini sultan-ı kerem Ahmet Paşa son arzusu olarak zindan görevlilerinden şiirin, padişaha ulaştırılmasını ister. Şiirden iyi anlayan, kendisi de şair olan Fatih Sultan Mehmed, kasidenin güzelliği karşısında duygulanır, yanındakilere "Böyle güzel şiirler yazabilen bir aşk adamına biz zarar vermemeliyiz" diyerek, şairi affeder. Ahmet Paşa bundan sonra Saray'daki eski yerini alamaz. Bir rivayete göre de Fatih tarafından Tuti Hatun biriyle evlendirilmiştir. Bu bahsi, daha sonra Fatih'in de nazire yazdığı Ahmet Paşa'nın güzel bir dörtlüğü ile bitirelim: Bizi hak etti heva yoluna sevda nidelim Pay -mal eyledi bu zülfü seman-sa nidelim Kul edinmezdi güzeller bizi illa nidelim Vay gönül vay bu gönül vay gönül ey vay gönül.. GAZEL Eyâ peri nicesin hoş musun safâca mısın Gele beri nicesin hoş musun safâca mısın Şeker dudaklı kamer yüzlü serv boyluların Semen-beri nicesin hoş musun safâca mısın Bahâr-ı hüsn ü behada belalı bülbülünün Gül-i teri nicesin hoş musun safâca mısın Bizimle bir nefes insanlık eyle soruşalım Gel ey peri nicesin hoş musun safâca mısın Sefer kılıp gelir Ahmet ki deye şehrimizin Güzelleri nicesin hoş musun safâca mısın? GAZEL Ey fitnesi çok kavli yalan yandım elinden, Bir nâz ile bin gönlüm alan yandım elinden Sen şem gibi gayr ile mecliste gülersin Ben akıtırım yaş ile kan yandım elinden Her hâr ile sen sohbet edersin dün ü gün ben Derdim ederim mûnis-i can yandım elinden Şol sunduğun âteş midir ey sâki bana kim Kim aldın ele câm heman yandım elinden Ahmet çeke cevrini göre lûtfunu ağyâr Ey şefkati az şûh-i can yandım elinden GAZEL Ahde vefâ eylemedün öyle mi Terk-i cefâ eylemedün öyle mi Bir dem ayağun tozını gözüme Kuhl-i cilâ eylemedün öyle mi Gül yüzüne karşı gönül bülbülin Perde-serâ eylemedün öyle mi Şemme-i zülfüne meşâmın dilün Gaaliye-sâ eylemedün öyle mi Ahmed-i öldürriserin der idün Ahde vefâ eylemedün öyle mi MURABBA Gül yüzünde göreli zülf-i semen-sây gönül Kuru sevdada yiler bî-ser ü bî-pây gönül Dimedüm mi sana dolaşma ana hay gönül Vay gönül vay gönül vay gönül ey vay gönül Bizi hâk itdi hevâ yolına sevdâ n’idelüm Pây-mâl eyledi bu zülf-i semen-sâ n’idelüm Kul idinmezdi güzeller bizi illâ n’idelüm Vay gönül vay gönül vay gönül ey vay gönül Felekün nûş iderem nîşini sâğarlar ile Doğradı hâr-ı cefâ bağrumı hançerler ile Baş koşam dimez idüm ben dahi dil-berler ile Vay gönül vay gönül vay gönül ey vay gönül Yarun itden çog uyar ardına ağyâr diriğ Bize yâr olmadı ol şuh-ı sitem-gâr diriğ Kıldı bir dil-ber-i hercâîyi dil-dâr diriğ Vay gönül vay gönül vay gönül ey vay gönül Ben dimezdüm ki hevâ yolına ser-bâz gelem Ney-i ışkunla gamun çengine dem-sâz gelem Dir idüm ışk kopuzun uşadam vâz gelem Vay gönül vay gönül vay gönül ey vay gönül Dil dilerken yüzinin vaslını cândan dahi yiğ Bir demin görür iken iki cihândan dahi yiğ Akdı bir serve dahi âb-ı revândan dahi yiğ Vay gönül vay gönül vay gönül ey vay gönül Ahmed’em kim okınur nâmum ile nâme-i ışk Germdür sözlerümün sûzile hengâme-i ışk Dil elinden biçilübdür boyuma câme-i ışk Vay gönül vay gönül vay gönül ey vay gönül KITA Her ka’nun düryûze-i ışkunda şey-illâhi yok Menzil-i dervâze-i uşşâkdan âgâhı yok Didüm ey dil-ber dimişsin Ahmed’e cevr itmeyem Didi yok billâhi yok vallâhi yok tallâhi

bottom of page