Arama Sonuçları
Search this site
Boş arama ile 864 sonuç bulundu
- Türk Yaratılış Destanı
Türk Destanları Ana Sayfası Türklerin, dünyanın yaratılışı hakkındaki duygu ve düşüncelerini, bu konudaki görüş ve inançlarını anlatan bir destandır. En doğru ve eksiksiz metni, Prof. W. Radloff tarafından tespit edilmiştir. “Daha yer ve gök yaratılmadan evvel, her şey sudan ibaretti. Ne toprak, ne sema, ne güneş, ne de ay vardı. Bütün tanrıların en büyüğü, her mevcudun başlangıcı ve âdem oğlunun ceddi “Tanrı Karahan” evvelâ kendisine benzer bir mahlûk yarattı ve ismine “kişi” dedi. “Karahan” ve “kişi” iki siyah kaz gibi rahatça su üzerinde uçuyorlardı. Fakat kişi bu mesud sükûnetten memnun değildi. O, “Karahan”dan daha yükseğe uçmak istiyordu. Bu küstahlığı sebebiyle uçmak için lâzım olan kuvveti kaybederek, derin ve sonsuz suya yuvarlandı. Tehlike içinde hemen boğulacak bir halde Tanrı Karahan’dan imdat diledi. Karahan, Kişi’ye derinlikten yükselmesini emretti. Kişi yükseldi. Bunun üzerine kişi’nin üstüne oturarak batmaktan kurtulması için denizden bir yıldız yükseltti. Kişi artık uçmağa muvaffak olamadığından, “Karahan” arzı yaratmak tasavvurunda bulundu. “Kişi”ye suyun dibine dalarak dipden toprak çıkarmasını emretti ve çıkan toprağı su yüzüne serpti. “Kişi” toprağı sudan çıkarınca onun bir kısmını kendisine gizli bir arz yapmak için ağzına sakladı. Fakat yukarı çıkınca ağzındaki toprak o kadar şişti ki, eğer “Tanrı Karahan” tükürmesini emretmeseydi, artık nefes alamayarak boğulacaktı. Karahan’ın yarattığı dünya dümdüz bir sahadan ibâretti; lâkin “Kişi”nin ağzından çıkan toprak her tarafa fırlayarak bütün arzı bataklık, tepeciklerle örttü. Bunun üzerine çok hiddetlenen “Karahan”, bu itaatsiz “Kişi”ye “Arluk” lâkabını verdi ve onu “Nur ve Ziyâ” dairesinden kovdu, ondan sonra arzda yerleşebilecek başka adamlar yarattı. Dokuz dallı bir ağacı yerden bitirerek her bir dalın altında bir adam yarattı ki, bunlar, dünyadaki dokuz insan cinsinin cedleridir. “Arlık” arzın bu yeni sâkinlerinin o kadar güzel ve iyi olduklarını görünce, onları kendisine vermesini “Tanrı Karahan”dan istedi. “Karahan” razı olmadı, lâkin “Arlık” onları fenalığa sevkederek zorla kendisine çekmeyi biliyordu. “Karahan” “Arlık” ın bu aldatışlarına kolayca kapılan bu ahmaklara çok kızdığından bundan böyle insanoğlu’nu kendi haline terk etmeğe karar verdi. “Arlık”ı yeniden lânetleyerek yeraltı karanlık âleminin üçüncü tabakasına kovdu, kendisi için de semânın onyedinci tabakasını bütün sâkinleriyle birlikte yarattı ve böylece semânın en yüksek tabakasını ikâmetgâh olarak seçti. Kendi başlarına kalan insanlara hâmî ve muallim olarak, büyük “May-tere”yi geri gönderdi. “Arlık” güzel semâyı görünce o da kendisi için bir semâ yaratmağa karar verdi ve bu maksatla “Karahan”ın müsâdesini aldıktan sonra, kendi teb’asını -yani aldattığı fena ruhları- orada iskân etti. Fakat bu fena ruhlar, Karahan’ın yarattığı arzdaki insanlardan çok iyi yaşıyorlardı. Bu hal “Karahan”ın canını sıktı. “Arlık”ın semâsını yıkmak için kahraman “Mandişire”yi gönderdi. O’nun kuvvetli mızrak darbeleri altında, gök inlediği zaman, “Arlık”ın semâsı parça parça yarılarak toprağa düştü, o zamana kadar düz olan arz, düşen yıkıntılar sebepiyle bozularak, büyük dağlar, derin boğazlar, balta girmez ormanlar vücûde geldi. “Karahan” “Arlık”ı arzın en derin tabakasına sürdü ki, orada ne güneş, ne ay, ne de yıldız ziyâsı vardı. “Karahan” ona, dünyanın sonuna kadar orada oturmasını emretti.” Görüldüğü gibi gerek bu üstûrede, gerekse bu üstûrenin muhtelif şekillerinde ara sıra, İslâmiyetin ve daha ziyâde “Budizm”in tesirlerine rastlanır. Meselâ; yukarıdaki üstûrede “Mandişire” ve “May-tere” adlarında “Budizm” tesirleri açıktır. İşte bu üstûreye göre halen “Tanrı Karahan” on yedinci kat gökte yaşamakta ve oradan kâinatı idare etmektedir. Ondan sonra sırasıyla üç büyük ulûhiyet (Allahlık sıfatı, Tanrılık vasfı) daha vardır ki, bunlardan “Bay Ülgûn” (Bay-Ülgen) on altıncı katta Altın Dağ’da altın bir taht üzerinde oturur. Yedinci katta “Gün Ana” yâni “güneş”, altıncı katta “Ay Ata” vardır. İşte daha birçok tafsilâtı olan bu kozmogoni “Geneolojik” yani “Sülâlenâme” şeklinde ve “Menkıbevî-Tarihî” bir mahiyette olan Türk Destanı’ nın bir nevi başlangıcıdır.
- Destanların Özellikleri ve Türleri
Milletlerin, tarihi açık-seçik bilinmeyen devrelerindeki hayatlarını yakından ilgilendiren ve daha sonraki yaşayışları üzerinde de izler bırakan savaşları, zafer ve mağlubiyetleri, göçleri, kıtlık ve daha başka felâketleri ya da mutlulukları din, fazilet ve millî kahramanlık maceraları şeklinde anlatan manzum hikâyelerdir. Destanlar, efsanevî devirlerden sonraki zamanlarda doğarlar ve pek çok mitolojik unsurları ihtiva ederler. Destanlar, insanın meydana getirdiği ilk sanat eserleri arasında yer alır. Ancak destanlar ferdî eserler değildir. Konularını ve o konu etrafındaki kahramanlarını, hatta kahramanların maceralarını milletin ortak hayali yaratır. Bu sebeple 200 beyitlik bir destan, yıllar sonra karşımıza 2000 beyitlik bir destan olarak çıkabilir. Destanlarda beyit sayısı eksilmez daima artar. Bu da destanların halk arasında gördüğü ilgiyle doğrudan orantılıdır. Çünkü halk sevdiği kahramana hayalinde yaşattığı pek çok özellikleri de yakıştırır. Destanlar hem tarihî, hem de psikolojik özellikler taşırlar. Tarihi vesika olarak destanları kullanmak istiyorsak, destanlardaki ilâveleri gerçek olaylardan çok iyi bir şekilde ayırmalıyız. Destanlar, sözlü olarak dilden dile geçer. Zaman içinde değişikliklere de uğrarlar. Bu destanlar toplanıncaya ve yazıya geçirilinceye kadar uzun bir “oluş devresi” geçirirler. Nihayet bir şair çıkıp sözlü ve parça parça olan bu halk ürünlerini toplar, bir araya getirir, özel üslûbuyla işler, ona edebî kimliğini kazandırır. Böylece bir “millî destan” doğmuş olur. Millî Destan Eski Yunanlılar (Gılgameş, Odessa, İlyada), İranlılar (Şehnâme), Hindliler (Ramayana, Mahabarata), Finliler (Kalavela), Cermenler (Niebelungen), Ruslar (İgor), Fransızlar (Chansons de Geste) gibi milletlerin tarihî kahramanlarından bahseden ve doğrudan doğruya o milletin sinesinden fışkırmış millî destanları vardır. Bütün bu destanlar, millet tarafından oluşturulmuş, sadece kişiler tarafından kaleme alınmıştır. Millî destanda başlıca şu özellikler bulunmalıdır: Ortaya koyanı millet yani toplum olmalıdır. Destan, bir ferdin, bir sanatkârın değil milletin ortak dehâsının ürünüdür. Ortaya koyucusu ortak deha olduğu gibi, değerlendirilmesi de ortak zevkin süzgecinden geçmiştir. Konusu millet hayatı olmalıdır. Bu bakımdan destan, millî kültür değerlerinin bir hazinesi, millî ve sosyal hayatın ayrıntılı bir tablosu demektir. Büyük bir kahramanlık menkıbesi olmalıdır. Millî destanlar genellikle kahramanlık duygularının çok yüksek insanî özellikler olarak işlendikleri destanlardır. a. Yüksek bir coşkunluk ifadesi taşımalıdır. Bu gibi destanlarda coşkun bir hava ve yüksek perdeden söyleyiş insanı sürükleyip götürür. b. Eserde tabiat unsuru da ön plândadır. Bu tabiat durgun ve sakin değil, tıpkı kahramanları gibi canlı ve aktif, hayata ve olaylara, hikâyeye adeta katılan bir tabiattır. c. Tabiatın tamamlayıcısı olarak da hayvanlar büyük bir yer işgâl etmektedir. Öyle ki, kahramanların ağlaması, bağırması ve bir çok hareketleri hayvanlara benzetilerek bir meziyetmiş gibi aynı kelimelerde birleştirilir. d. İçinde hızlı bir hayat tarzı hüküm sürmektedir. Zaman zaman bir tek cümle veya deyişle zamanların aşıldığını ve yılların üzerinden uçularak geçildiği görülür. e. Tarihle ilgi vardır. Destan tarih değildir, ancak tarihe de tamamen kayıtsız değildir. Destan tarihten doğar ve tarihî bir olaya dayanır. Destan, tarihî olayların millet hayatında bıraktığı şiirleşmiş, sanat eseri haline gelmiş şeklidir de denilebilir. Destanların en önemli tarafı, tarihî olmalarından çok, milletin ortak vicdanından doğmuş olmalarıdır. f. Bir coğrafya vardır. Tarihe dayanma özelliğinin yanı sıra bir de tarihî coğrafya vardır. g. Uzun, büyük ve manzum eserlerdir. Fakat beyit sayısı sabit değildir. Artar, eksilmez. h. Bir kahraman etrafında olaylar gelişir. Bu kahraman konuşulduğu, tanındığı çevrelerin şartlarını da şahsında barındırabilen bir kahramandır. Mükemmel denilebilecek bir dil özelliğine sahiptir. Destan dili, bağlı olduğu dilin en güzel örneğini teşkil eder. Bu dil, yüzyıllarca milletin ağzında süzüle süzüle adeta atasözleri ve vecizeler dizisi haline gelmiş bir dildir. Destan, dili bakımından mukaddes kitapların dilini andırır. Destanların oluşmasında çekirdek, gelişme ve tespit olmak üzere üç aşama vardır. Milletin ilk zamanlarında onu toptan sarsan bir tarihî olay üzerine destan çekirdeği oluşur; sonra bu çekirdek uzun zaman bir destan devri yaşayan o millet tarafından yeni olaylarla geliştirilir; son olarak da bu gelişme tamamlandıktan sonra, fakat erimeden, canlı iken yazılı devreye geçilerek bir sanatkârın onu tespit etmesi gerekir. Destanlarda başlıca şu iki unsur yer alır: a. Destanlar, tarihî bir temel olaya dayanır. Bu olay tek ve derli toplu, ilgi uyandırıcı kahramanlık göstermeye müsait ve olağanüstü özelliklere sahiptir. Bir bütün olarak değil, bir takım bölümler halinde anlatılır. b. Olay içinde genel ilgiyi üzerinde toplayan belli başlı bir tarihî şahıs vardır. Bu şahıs, destanı yaratan ırkın kahramanlık, sadakat, merhamet, vb. gibi bütün üs tün meziyetlerini şahsında toplar. Yaptığı büyük ve önemli işlerle milletin takdirini kazanır. O daima örnek insandır. Etrafındaki her şeye ve herkese hakimdir. Destanlarda ikinci derecedeki şahıslar da önemlidir. Bunların her biri iyi veya kötü, ayrı bir davranış şeklinin (aşk, merhamet, kıskançlık, gayret, ihtiras, alçaklık, vs.) temsilcisidirler. Tanrılar, tanrıçalar, yarı tanrılar gibi, gerçek kişilerin kaderlerini tayin eden mitolojik varlıklar da destanlarda yer alır. Destanlar, meydana geldikleri tarihte, ait oldukları milletin ortak ülküsünü belirtirler. Bu özelliklerinden dolayı, millet hayatında önemli yer tutarlar. Ayrıca milletin kendilerine güven duymalarını sağlar ve yeni nesillerde millî şuurun gelişmesinde yardımcı olurlar. Tarihî veya sosyal bir sebeple uzaklaşılan millî benliğe yeniden dönüşü kolaylaştırırlar. İki türlü destan vardır: a. Tabiî Destan; yukarıdan beri özellikleri anlatılan destanlar bu türe girerler. b. Sun’i Destan; yeni ve yakınçağlarda cereyan etmiş herhangi bir önemli tarihi olayın, bir şair tarafından tabiî destan kaidelerine uygun olarak kaleme alınması ile meydana gelen destanlardır. Dünyada medeniyetler kurmuş pek çok milletin, kendine has orijinal destanları vardır. Bunlardan en eskisi, M.Ö. 1800 yıllarında yazıldığı tahmin edilen “Gılgameş Destanı”dır. Eski Babilce yazılmış olan bu destan, 3000 mısradır ve Gılgameş ile arkadaşı “Engidu”nun ölmezliği arayışlarını dile getirir. Uruk şehrinden çok uzaklardaki katran ağacını aramaya giden iki arkadaş, dağların ve ormanların bekçisi “Humumba” ile karşılaşır ve savaşarak onu öldürürler. Anadolu’ya ait bir diğer destan, Hititler devrine ait Hititce yazılmış “Kumarbi Efsanesi” dir. Anadolu efsanelerinden bazılarını eski Yunanlılar’da da görürüz. Eski Yunanlılar’ın sözlü geleneklere dayanan destanlarını, M.Ö. 850 yıllarında “İlyada” ve “Odessa” adı altında sanatkarâne bir şekilde “Homeros” kaleme almıştır. Hintliler’in “Mahabarata” ve “Ramayana” destanlarının kahramanları da insan ve hayvan şekline girmiş tanrılardır. Hint destanlarında din ağır basar. Batılı milletler, 10-13. yüzyıllar arasında millî şahsiyet haline gelirlerken, destanlar da ortaya koymuşlardır. Fransızlar’ın “Chansonse de Geste”leri, 11-12. Yüzyıllar arasında ortaya çıkmıştır. Almanlar’ın “Niebelungen” ve Finliler’in “Kalavela Destanları” 13. yüzyıla aittir. Ruslar’ın da “İgor” adlı bir prensin “Kuçak” adlı bir Hunlu ile savaşını anlatan destanları vardır. Firdevsî de, Türkler arasında pek meşhur olan “Şehnâme”sinde İranlılar’ın İslâmiyet öncesi kahramanlık ve mitolojilerini anlatmıştır.
- Türk Mitolojisinde Gök ve Yer
Gök: Orhun Kitabeleri, “Yukarıda mavi gök, aşağıda yağız yer yaratıldığında, ikisi arasında kişioğlu (insanoğlu) yaratılmış. İnsanoğlunun üzerine de atalarım Bumin Kağan ve İstemi Kağan oturmuşlar” cümleleriyle başlar. Altay ve Kırgız destanlarında da “önce gök, sonra da yer yaratılıyordu.” Göktürk Kitâbeleri’nde de “Tengri teg Tengri” tabiri vardır. Thomsen bu deyimi “göğe benzer tanrı” şeklinde çevirmiştir. Deli Dumrul da, adıyla anılan destanda “Yücelerden yücesin, kimse bilmez nicesin, Göklü Tanrı” şeklinde yakarmaktadır. Uygurca Oğuz Kagan Destanı’nda “Gök olsun çadırımız, güneş de bayrağımız.” demektedir Oğuz Kağan. Dokuz sayısı Türklerin en eski ve en kutlu sayılarıdır. Doğu Türklerine göre gök 9 kattır. Altay destanlarında da “12, 16 ve 17 katlı göklere” rastlarız. Batı Türklerinde ise gök 7 kat idi. Manas Destanı’nda Manas Han şöyle and içiyordu: “Göğsü tüylü yağız yer beni vursun; dipsiz yüksek mavi gök, keskin ay baltam beni parçalasın.” Göğün (ve Yer’in) Katları: Eski Türklerde Gök, Batı Türklerine göre 7, Doğu Türklerine göre ise 9 kat idi. Buna benzer ayrılık Doğu Sibirya Şamanizm’i ile Batı Sibirya Şamanizm’i arasında da görülür. Batı Göktürk Kaganı İstemi, Bizans İmparatoru’na yazdığı bir mektupta “yedi iklim hükümdarı” olduğunu söylüyordu. Eski Türk inancında yer de 7 kattır. Böylece gök ve yerin toplamı 14 kat yapmaktadır. Günümüze yakın zamanlara ait söyleyişlerde bile bu sayılar yer almaktadır. Nitekim Bosnavî; “Yedi yer, yedi gök bünyâd olmadan Ay ile gün, yıldız icâd olmadan Dünya dedikleri, abâd olmadan, Kıbledir Muhammed, secdemdir Ali!” deyişiyle âdeta bu eski Türk anlayışına gönderme yapmaktadır. Göğe Dua: Türk Mitolojisinde yer alan pek çok Yaratılış Destanları ve efsanelere göre Tanrı önce yeri sonra da göğü yaratmıştı. Manas Destanı’nda Manas and içerken “Göğsü tüylü yağız yer beni vursun, dipsiz yüksek mavi gök, keskin ay baltam beni parçalasın.”
- Türk Mitolojisindeki Başlıca Hayvanlar
Geyik: Geyik motifi Türk efsânelerinde değişik şekillerde karşımıza çıkar. Göktürklerin Türeyiş Destanı’nda bir dişi kurt, bir çocukla birlikte mağaraya giriyor ve orada yaşıyor; Dede Korkut Kitabı’nda Bamsı Beyrek, geyik kovalayarak, nişanlısı Banı Çiçek’in otağının önüne gidiyor. Geyik, Türk Destanlarında, dağların, vadilerin ve sarp kayalıkların görünüp kaybolan sihirli ve en güzel hayvanlarındandır. Kurt göklerin, ala geyik ise yerlerin sembolü ve ruhu gibidir. Güney Sibirya’da yaşayan Baraba-Om Türklerinin Radlof tarafından derlenmiş “Yestey Möngkö” masalında geyik şöyle anlatılmaktadır: “Geyik-kız, yeraltının bittiği yerde oturuyordu. Yestey Möngkö adlı bir yiğit, geyik-kızı bir gün yer yüzünde gördü. Yedi yıl yorulmadan ve yılmadan geyiğin peşine düştü ve kovaladı. (Bu kovalama yer altına doğru bir kovalamaydı.) En sonunda onu bir taş evde yakaladı ve geyik-kızla evlendi. (Burası yerin bittiği yer olabilir. Benzeri taş eve Oğuz Kagan Destanı’nda da rastlamaktayız.) Yer Kara-Alp adlı bir yer ruhu ise, onlara düşmen oluyor. Geyik-kız, Yer Kara-Alp’in baldızı imiş. Bundan sonra savaş hazırlığı başlar. Geyik-kız da kocası gibi silahlı imiş.” Konuşan geyikler de Türk mitlerinde görülmektedir. “Yavrusu kötürüm olan bir geyik, kimsesiz bir yiğide geliyor ve ondan kötürüm yavrusu için ilaç istiyor. Yiğit de gerekli ilacı veriyor ve yavru iyileşiyor. Bundan sonra da geyik yiğide çeşitli iyilikler yapmaya başlıyor.” “Ala-geyik” tüylerinin arasında beyaz benekler olan geyiktir ve Türk Halk Edebiyatında da önemli yeri olan bir türdür. Orta Asya Türk Halk Edebiyatı’nda da bu geyiğin çok daha farklı mitolojik türlerine rastlayabiliyoruz. Geyik esaslı kayıtlara baktığımızda, geyiklerle ilişkilendirilmiş atasözleri de görebiliyoruz: “Bu dağda durarak, öbür dağa göz diken geyik ölür.” Anadolu’da görülen basma mevlit kitaplarının içinde de nazım şeklinde yer alan “Hikâye-i Geyik” bölümleri vardır. Ali Rıza Yalgın (Yalman)’ın, Binboğa Türkmenlerinden derlediği geyik hikâyesi kısaca şöyledir: “ Nurhaklı bir yiğit ava gidiyor. Bir geyik sürüsüne rastlıyor. Sürünün yanında da bir “Koca Adam” görüyor. Yiğit, geyiklere saldırıyor. Koca, bir geyik oluyor. Yiğit de kaçıyor…” Bu hikâyeyi anlatan Nurhaklı geyik avcısı, şu atasözlerini de sıralamaktadır: “Geyiğin avına biyol (bir kez) giden, bir daha tövbe eder.” “Geyiği iyi sayarlar, onun piri varmış.” “Bir adam su içen geyiğe bir ok atmış, geyik hemen ak sakallı koca olmuş.” “Davarın uğruna bir geyik çıkarsa, o obaya zeval olmaz.” Gene Nurhaklı geyik avcılarının anlattığı bir başka geyik efsânesi de şöyledir: “ Yusuf adlı bir avcı, geyik avına gitmiş. Geyik sürüsünün yanında, ak sakallı bir koca görmüş. Koca, Yusuf’a; beni kimseye söyleme, sana bir çebiş vereyim demiş. Fakat Yusuf dinlemeyip, sürüyü talana başlamış. İşte o zaman “koca” bir geyik tekesi oluyor ve Yusuf’a “yuf” diyor. Yusuf kayalardan düşerek ölüyor…” Yukarıda anlatılan efsâneler ve dillendirilen öz deyişlerde “geyik donuna girme” motifine de rastlamaktayız. Kurt: Tarihte büyük devletler kurmuş olan Türklerde “kurt”, tuğlar ve bayrakların tepesinde yer almak şekliyle bir devlet sembolü haline dönüşmüştür. Orta Asya Türk Halk Edebiyatı’nda kurt, çoğu zaman erkektir. Büyük devletler kurmuş olan Türkler’de ise –örneğin Göktürklerde- kurt dişi ve büyük anne görünümündedir. Oğuzlarda “kurt”un solucan anlamına gelen kelimeyi karşıladığı, vahşi hayvan anlamında kurt’u karşılayan kelimenin “böri” olduğunu da görüyoruz. Kutadgu Bilig’de de kurt, solucansılar için kullanılmıştır. Yine Kutadgu Bilig’de hakan anlamına “Gök-börü” deyimini görürüz. Doğan ve Kartal: Doğan, Türkler tarafından daha çok avcılıkta kullanılan bir hayvandır. Türkler her tür doğana ayrı ayrı adlar vermişlerdir. Tuğrul, çağrı, sungur, şahin, laçın gibi doğan adları insanlara da öz ad olarak verilmiştir. “Hacı Bektaş Veli, bir güvercin donuna girip, Anadolu’ya (Rum’a) geliyor. Bunu gören Anadolu’nun yerli dervişlerinden “Doğrul Baba” bir doğan donuna giriyor ve Hacı Bektaş’ı yakalamak istiyor. Ancak, Hacı Bektaş silkinerek yeniden insan olup Doğrul Baba’nın boğazından tutuyor. Böylece kendisine biât ettiriyor…” “Ölen yiğitlerin ruhlarının, bir doğan olup göğe uçtuğu” ifadesi Türk efsânelerinde de yer almaktadır. M.S. 552-744 yılları arasında, Göktürk Devleti’nin idaresinde Bar-Köl bölgesinde yaşayan Şato Türklerinin başkanı için, “Şato (Türklerinin başkanı) kartal yuvasında doğdu.” şeklinde bir belge Çin yıllıklarında yer almıştır.
- Mitoloji ve Özellikleri
Tanımı Yunanca; mitologia (μυθολογία), mithos (μυθος) yani “söylenen ya da duyulan söz” ve logos (λογος) yani “konuşma” kelimelerinin birleşiminden oluşmuştur. Eski Yunan’da “geçmişte söylenenlerin tekrar edilmesi “ gibi bir anlam barındırmaktayken zamanla Batı dillerinde “efsane” anlamı kazanmıştır. Çağdaş kullanımda, mitoloji ya belirli bir din veya kültürdeki mitlerin bütününü tanımlar (örneğin: Yunan mitolojisi, Türk mitolojisi, Hint Mitolojisi) ya da mitlerin incelenmesi, yorumlanması, toplanması (belki yeniden oluşturulması) ve benzeri çalışmaları içeren bilgi, bilim dalını tanımlar. Mitoloji, Concise Oxford English Dictionary’de; a) Mitlerin, özellikle de belirli bir dinî veya kültürel geleneğe ait olanların, bir bütünü, b) Yaygın anlamda benimsenmiş fakat abartılmış veya kurgusal bir hikâyeler veya inançlar kümesi, c) Mitlerin incelenmesi (bilimi); Ana Britanica’da ise mitoloji, “belirli bir uygarlığa ya da dinsel geleneğe özgü inançları, uygulamaları, kurumları ya da doğa olayl arını açıklamak amacıyla görünüşte gerçekten yaşanmış olayları aktaran, çoğunlukla kökeni bilinmeyen ve en azından kısmen geleneğe dayanan söylenceler toplamı” şeklinde tanımlanmaktadır. Terim, bünyesinde barındırdığı tanım özelliği ile mecâzî şekilde, belirli bir görüş, anlayış veya kavramı hayalî (veya efsanevî) olarak etiketlemek için de kullanılmıştır. Çok sık rastlanır olmasa da, ayrıca günlük kullanımda mit sözcüğü gerçekte doğru olmayan bir hikâye veya anlatı için tercih edilir ve çoğunlukla bir yanlışlık ve/veya doğru olmayan unsur vurgusu barındırır. Mitoloji, zaman zaman Türkçe’de söylenbilim veya söylencebilim olarak da adlandırılmıştır. Mitolojinin Özellikleri Efsaneler konu itibarıyla tanrıları, kahramanları ve doğaüstü varlıkları konu alan anlatılardır. Uyumlu bir sistem içerisinde düzenlenmiş olup, çoğunlukla geleneksel sözlü aktarımlar yoluyla (ozanlar, baksılar, manasçılar, rahipler) yayılarak canlı kalırlar. Sıklıkla ilgili oldukları topluluğun dinî veya ruhânî yaşantıları ile bağıntılı olan mitler, topluluktaki bu ruhânî mevkilerini kaybettikleri zaman, yani topluluğun ruhânî yapısıyla aralarındaki bağ koptuğu zaman, mitolojik niteliklerini yitirir ve folklora ait söylenceler veya peri masalları haline dönüşürler. Folklorbilimcilere göre, -ki bu disiplin hem seküler hem de kutsal söylencelerin incelenmesini içerir- bir mit, gücünün bir kısmını topluluğun (en azından belirli bir kısmının) ona olan inancından ve doğru olarak kabul edilmesinden alır. Folklor incelemelerinde, tüm kutsal geleneklerin birikimi vardır ve terimin kullanımında, günlük kullanımındakine benzer, herhangi bir kötüleme, aşağılama bulunmamaktadır. Örneğin bir dinin hem kendi mitolojisinden hem de tekil olarak içerdiği mitlerden ayrı ayrı söz edilebilir. Bu durum tamamen bilimsel ve tarafsız bir yaklaşım olup, mitler açısından herhangi bir kötüleme ve aşağılama amacı da barındırmaz. Efsaneler sıklıkla gerek evrenin gerekse yerel bölgenin ortaya çıkışını açıklama amacı taşır. Örneğin sırasıyla yaratılış efsaneleri ve kuruluş efsaneleri gibi. Efsaneler ayrıca doğa olaylarının, başka şekilde açıklanamayan kültürel âdetlerin açıklanması amacını da taşır. Genel olarak efsanelerin doğal anlamda basit bir izah sunmayan herhangi bir şeyi açıklamak için kullanıldığı da söylenebilir. Mitoloji terimi Yunan mitolojisi veya Roma mitolojisi formunda olduğu gibi sıklıkla eski kültürlerin antik hikâyelerine atfen kullanılmaktadır. Bazı efsaneler orijinal olarak sözel bir geleneğin ürünüyken zamanla yazılı hâle gelmişlerdir. Çoğu efsanenin başlangıç noktası aynı iken değişik coğrafya ve kültürlerden etkilenerek farklılaşmış, birbirinden farklı anlatılar haline dönüşmüş, orijinal olanı ancak mitologların anlayabileceği kadar kompleks halde kalmışlardır. Din ve mitoloji Çoğu dinde mitolojinin çok önemli ve öncelikli bir yeri bulunur. Mit, günlük kullanımdakinin tersine, aslında bir hikâyenin nesnel anlamda yanlış veya doğru olduğunu tanımlamaz, daha çok, nesnel veya materyalist nosyonlardan ilgisiz bir şekil- de, doğru veya gerçek kavramının ruhsal, psikolojik ve/veya sembolik yönlerine gönderme yapar. Her ne kadar bugünkü yaygın dinlere mensup çoğu kişi dinlerinin kökeni ve gelişiminde yer alan anlatıları tarihî olaylar olarak ele alsalar da, bunları inanç sistemlerinin figüratif temsilleri olarak gören kişiler de mevcuttur. Bir dinin veya inancın sahip olduğu kavramlar ve anlatılar, karakteristikleri sebebiyle bilimsel anlamda mitik olabilirler ve buradan hareketle birisi Hristiyan mitolojisi, Hindu mitolojisi veya İslam mitolojisinden bahsedebilir. Bu gibi terimlerden anlaşılması gereken bu dinlerin barındırdığı kavram veya anlatıların yanlış veya doğru olup olmadığı değil, o dindeki belirli kavramların, birer kültürel nesne olarak ruhâni, psikolojik ve/veya sembolik yönlerine yapılan atıflar olmalıdır. Tanımda da belirtildiği gibi, mit ve dolayısıyla mitoloji, materyalist veya objektif bir doğruluk nosyonu barındırmadığı gibi bu tip amacı da barındırmaz. Din ve mitoloji ilişkisindeki yaygın bir hata da, eski toplulukların inandığı dinlerin mitolojileri ile karıştırılmasıdır. Din ile mitoloji arasındaki yakın ilişki sebebiyle belirli bir nesne her iki kavramın da elemanı olabilir. Bununla birlikte genel anlamda din ile mitoloji tamamen farklı terim ve kavramlardır. Mitoloji salt mitolojik nesnelerle ilgilenirken, dinin çevrelediği alan ve nesneler daha farklıdır; liturjiden eskatolojiye kadar. Dinî kavramların mitolojik bir yönünün olabilirliği, dinî kav- ramın dinî oluşunu arka plana itmez. Bu sebeple bazı aynı elemanları barındırsalar ve birçok ilişkileri olsa dahi Türk mitolojisi ve Türk dini ile kastedilen ayrı şeylerdir. Mitlerin oluşumu Mitlerin geniş açıklayıcı özellikleri, oluşumlarını belirli bir oranda belirsizleştirmektedir. Mitlerin kültürel ihtiyaçları karşılamak amacıyla oluştuğuna (veya oluşturulduğuna) dair bir iddia da ortaya atılmıştır. Tüm kültürler kendi dinleri, kahramanları, tarihleri ve benzeri unsurlarına ilişkin anlatıları barındıran mitlerini zamanla geliştirmişlerdir. Bu mitlerin barındırdıkları sembolik anlamların gücü uzun süreler boyunca canlı kalabilmelerinin (bazen binlerce yıl boyunca) ana sebeplerindendir. Mitlerin bütününe “mitos”, mitosların bütününe ise “mitoi” denir.
- Türk Mitolojisinin Başlıca Özellikleri
Türk Mitolojisinin Ortaya Çıkışında Etken Olan Kavramlara Genel Bakış: Türklerin Yaşadığı Çevre: Genel olarak “Türklerin yaşadığı anayurt Orta Asya”dır denilmekle beraber, Türklerin bu geniş coğrafyanın tam olarak neresinde yerleşik oldukları tartışma konusudur. Bunun sebebi Türklerin daha ilk zamanlarından itibaren geniş bir coğrafyaya yayılmış bulunmaları ve kül- türlerini çok uzaklara kadar götürmeleri olsa gerektir. Son linguistik araştırmalar ise, bu sahanın Altay-Ural Dağları arasında alınması, hatta Hazar Denizi’nin kuzey doğu bozkırlarının aslî Türk yurdundan sayılması ihtimalini kuvvetlendirmiştir. Türkler, Orta Asya’nın kuzey doğu bölgesinde bulunan Baykal Gölü’ne dökülen Orhun ve Selenga Irmakları boylarında ortaya çıkmış, ancak atı bir ulaşım aracı olarak kullanmayı başardıklarından, bütün Orta Asya’ya yayılmışlar ve egemen olmuşlardır. Bu sebeple, yontma taş çağına kadar uzanan eski devirlere ait, Türk kültürü izlerine Orta Asya’nın bir çok yerinde aynı anda rastlanmaktadır. Türkler coğrafî konumları itibariyle yüzyıllarca Çinlilerle komşu olarak yaşamak zorunda kalmışlardır. Bu nedenle Türk mitolojisinde Çinlilerle bağlantılı pek çok destan ve efsânelere rastlamak mümkündür. Türk Tarihi’nin birinci elden kaynaklarının da Çin yıllıkları olması bu komşuluğun ortaya çıkardığı bir sonuçtur. Türklerin Dini: Türkler tarihleri boyunca pek çok dinin mensubu olarak varlık göstermişlerdir. Maniheizm (Uygurlar), Budizm (Uygurlar), Gök Tanrı Dini (Gök-Türkler), Musevîlik (Hazarlar), Hristiyanlık (Volga Bulgarları, Uzlar, Peçenekler, Gagauzlar) ve İslâmiyet (Karahanlılar, Selçuklular, Osmalılar, v.s.) gibi. “Eski Türklerin dini nedir?” sorusunun cevabı ise bütün bu çeşitliliğe rağmen “Şamanizm” olarak verilegelmiştir. Türklerin dininin Şamanizm olduğunun ifade edilmesi, büyük ölçüde, Şamanizmin tam olarak bilinmemesinden de kaynaklanmaktadır. Türklerin dini Gök Tanrı dini olup, tek tanrılı bir dindir. Türk İnanç Dairesinde Ortaya Çıkan Kavramlar: Şamanizm: Şamanizm, ““Şaman” ya da “kam” adı verilendin adamları aracılığıyla uygulanmaya çalışılan bir inanışlar bütünüdür. Bu kavramın kaynağı Tunguzcadaki “şaman” ifadesidir. Şamanizm, Orta Asya’da görülen en önemli din olaylarından biridir ancak hiçbir şekilde din değildir. İngiliz sosyolojisi şamanı tanımlamak için “hekim-insan” tabirini kullanmıştır. Şamanlık inancı üzerinde en fazla ve derinlemesine araştırmaları yapmış olan Mircae Eliade, bütün Orta ve Kuzey Asya topluluklarında, dinî-sihrî hayatın daha çok Şaman etrafında merkezîleştiğini belirtir. Fakat “Şaman”, dinî faaliyetlerin hepsinde icracı vaziyette değildir. Birçok törenlere, meselâ tanrıya kurbanlar sunuluşuna şamanların katılmadığı belirtilir. Ayrıca, sihrî-dinî hayat şamanlıktan ibaret olmadığından her sihirbazın da şaman sayılamayacağını iddia eden Eliade, şamanlıkta hastalara şifa vericilik esas unsurlardan olmakla beraber, her şifa dağıtanın da şaman olamayacağını ortaya koyar ve şamanlığı kısaca “extase” (yüksek haz heyecanı ile insanın kendinden geçmesi) tekniği diye ifade eder. Ancak, çeşitli extase hallerin hepsi şamanik değildir. Şaman her şeyden önce bir “transe” ustasıdır. Bu transe ustasının ruhu güya bedeninden ayrılarak, hastalanan ruhlara şifa verir. Ölülerin ruhlarının verdikleri zararları önler, tanrılarla insanlar arasında aracılık yapar. Görülüyor ki, dinden çok bir sihir karakteri ortaya koyan ve bir Bozkır-Türk inanç sistemi olmayan şamanlığın, tarihi Türk topluluklarındaki inançlarla hiç bir ilgisi yoktur. Bu ilginin var olabileceği düşüncesini uyandıran, Türkçe din adamı anlamındaki “kam” ile “şaman” kelimesinin aynı olduğu yolundaki eski bir iddiadır. Fakat şaman kelimesinin Hint-İran dilinde de keşfedilmesi sonucunda geçerliliğini kaybetmiş bulunmaktadır. Türklerin dini şamanlık değildir, Tek Tanrı'dır. Ancak, Türk inancıyla şamanlık arasında hayret edilecek kadar benzerliklerin bulunması, Türk inancında “şamanik” vasıflar bulunduğunu düşündürmüştür. Din tarihçilerine göre; eksiksiz her dinde daima bu gibi tesirler, birleşmeler, yenilenmeler görülmektedir. Gök-Tanrı: Göktürklere ait “Göktürk Kitâbeleri”nden de anladığımız gibi Türklerin tanrısı, Gök Tanrı’dır. Bu isim çeşitli eski Türk lehçelerinde tengri, tengere, tangara, tangrı, ture şeklinde de ifade edilmiştir. Altay kamları tengereye dua ederken “yüksekte bulunan büyük atamız han tengere...”, “yaratıkları yaradan tengere...”, “yıldızlarla dünyayı süsleyen tengere…” diye hitap ederlerdi. Yakutların eski masal ve destanlarında tangara kelimesi gök (sema) ve gök ruhu (tanrı) anlamını ifade etmekte olduğu anlaşılmakta ise de bugün bütün ruhlara, hatta ruhları ve ölüleri temsil eden putlara da “tangara” denmektedir. İslâm dinini kabul eden Türkler “gök” kelimesini “sema” tengri kelimesini de “Allah” kavramına uyarlamışlardır. Tanrı kelimesi yerine Oğuz Türklerinin “çelep” yahut “çalap” kelimesinin de Nasturî hristiyanlardan etkilenme sonucu dile girdiği tahmin edilmektedir. Türklere göre “gök”, tengri gibi her insanın her baktığında görebildiğidir. O halde tengri “gök” gibi bir şey olmalıdır. Nitekim İbn Fadlan Seyâhatnâmesinde Türklerin zorda kaldıklarında başlarını göğe kaldırıp “bir tanrı dediklerini ifade etmektedir. Eski Türklerde bir ve büyük Tanrı hakkında açık bir inanç ve anlayışın var olup olmadığını bilmiyoruz. Herhalde büyük imparatorlukların kurulduğu devirlerde imparatorluğa dahil olmuş bütün uluslar için Gök-Tanrı kültü ortak ve genel bir kült olarak kabul edilmiş, Gök-Tanrı da tanrıların en büyüğü sayılmış olsa gerektir. Orta Asya’da devlet kurmuş sülâlelerin hepsinde Gök-Tanrı kültünün bulunduğunu Çin kaynakları de tespit etmiştir. 8. yüzyıllarda büyük Gök-Türk İmparatorluğu’nun başında bulunan Türk sülâlesinin Gök-Tanrı hakkındaki inanç ve anlayışları bir hayli gelişmiş ve olgunlaşmış olduğu bıraktıkları yazıtlardan anlaşılmaktadır. Bu yazıtlarda hakan ve beyleri, Türk milletine yaptıkları iyilik ve yardımları için, tanrıya içten gelen minnet ve şükran duygularını ifade ediyorlar. Hakanları tahta çıkaran, zaferleri kazandıran, felâketlerden koruyan Türk Tanrısı Gök-Tanrı’dır. Ülgen: Altay ve Yenisey çevrelerinde kullanılmaktadır. Kayrakan (büyük han) veya Tengere Kayra Han olarak da anılmaktadır. Güney Altay şamanistleri Ülgen’e “kuday” derler. Bazı kamlara göre ise, “Kayrakan” en büyük tanrıdır ve ülgen, kızagan ve mergen bu tanrının oğullarıdır. A. Anohin’e göre Ülgen iyilik eden bir varlıktır. Ay ve güneşin ötesinde, yıldızların üstünde yaşar. Onun huzuruna giden yolda yedi, bazı rivayetlere göre dokuz engel vardır. Ülgen'in huzuruna giden bu yol ancak erkek şamanlara, ayin yaptıkları zaman açıktır. Bununla birlikte erkek şaman bile ancak beşinci engel olan demir kazık (altın kazık=kutup yıldızı) yıldızına kadar ulaşabilir ve oradan geri döner. Ülgenin sarayı ve altından tahtı vardır. Kendisi insan şeklindedir. Şaman dualarında “ ak ayaz”, “ayazkan”, “şimşekçi”, “yıldırımcı”, “yaratıcı” (yayuçı) olarak da vasıflandırılır. Ülgen yaradıcı (halik)dır. Bütün varlığı yaradan odur. Aylü kündü yaan yer (Aylı ve güneşli büyük makamı) Ay künüm yayagan (Ayımı ve güneşimi yaradan) Adam Ülgen bıçığan... [(onlara) şekil veren atam Ülgen] Ateşi yaradan, insanlara ocaklarını tutuşturup veren, sacayaklarını ocaklara yerleştiren odur (ülgen). Üç otıngdı küydürüp bergen Üç ocagıngdı kadap bergeri Atam Ülgen... Verbitsky’nin derlediği Altay yartılış Destanı’nda da “Ülgen” tanrı olarak karşımıza çıkar: “Dünya bir deniz idi, ne gök vardı ne de bir yer, Uçsuz, bucaksız, sonsuz, sular içreydi her yer, Tanrı Ülgen uçuyor, yoktu bir yer konacak, Uçuyor, arıyordu, katı bir yer, bir bucak.” Ülgen, göğün 7, 9 ya da 16. katında oturmaktadır. Ülgen’e ulaşmak için bazı engellerin aşılması gerekir. Bu engelleri ancak şaman aşabilir. Ülgen’e ulaşmayı engelleyen engellerden biri de demir kazık denilen kutup yıldızıdır. Ülgen’in “Karakuş, Karşıt, Buura-Kan (Pura Kan), Burça Kan, Yaşıl Kan, Er Kanım, Baktı Kan” adında yedi oğlu, Ak Kızlar ve Kıyanlar diye adlandırılan dokuz kızı vardır. Ülgen’in kızları aynı zamanda esin perileridir. Ülgen’in kızlarını temsilen yapılan tözler, Şaman’ın manyak adı verilen elbisesinin beline iliştirilmektedir. Umay: Altaylı kavimlere göre Umay çocukları ve hayvan yavrularını koruyan dişi tanrıdır (tanrıça). Umay ismini Tonyukuk yazıtında şu ifadelerle görüyoruz. “Geri dönelim. Ere (?) nefsini saklamak yektir dedi. Ben (ise) böyle derim! Ben Bilge Tonyukuk Altun ormanını aşarak geldik, İrtiş Irmağı’nı, geçerek geldik. (buraya) gelenler (=düşmanlar) cesur dedi (=demişler); (bizim geldiğimizi ise) duymadılar. Tanrı, Umay kutsal yer, sular (bizim için onlara) gaflet verdi. Neye kaçarız.(Onlar) çok diye niye korkarız. Az[ız] diye niye basılalım. Taarruz edelim dedim. Taarruz ettik, perişan ettik. Ertesi günü çok geldiler… Kültigin Yazıtı’nın doğu tarafının 30-31. Satırlarında ise “babam hakan öldüğü vakit küçük kardeşim Kültigin yedi yaşında kalmıştı. Umay’a benzeyen annem hatunun taliine küçük kardeşim Kültigin er adını aldı. On altı yaşında amcam hakanın ülkesini, türesini böylece kazandı…” Umay’ı tanrıça veya dişi ruh olarak da ifade edebiliriz. Umay daha çok kadın ve çocukları koruyan tanrıça olarak bilinmektedir. Çocuk uykusunda gülüyorsa rüyasında Umay’ı gördüğüne, ağlıyorsa Umay’ın gittiğine yorulur. Umay çocuğu uzun süreli yalnız bırakırsa çocuğun hasta olduğuna inanılır. Bu durumla karşılaşıldığında kam/şaman çağrılır ve törenle Umay’ın çocuğu sahiplenmesi sağlanırdı. Divân-ı Lûgat-it Türk’te de “Umayka tabınsa oğul bolur” (Umay’a tapıldığında erkek çocuk olur) demektedir. Umay Kaşgarlı’ya göre aynı zamanda kadının doğumundan sonra çıkan “son”dur(18). Yakut kadınları da bugün “son”a saygı gösterirler ve toplu halde giderek “son”u bir yere gömerler ve çevresini tütsülerler. Umay, bazı efsanelerde “Humay Kuşu” olarak da tarif edilmiştir. “Humay kuşu maruf bir kuştur. Kuzgun büyüklüğünde olup, kanat uçları kara, başı yeşil olur. Yaşadığı yer havadadır. Yumurtasını havda yumurtlar ve yavrusunu da havada çıkarır. Hümay bazen yer yüzüne kırk arşın kadar yaklaşır ve geri döner. İşte o zaman bu kuşun gölgesi kimin üzerine cihanda padişah ya da çok zengin olur.” Suyla: Suyla adı verilen ruh, insanları korur ve yerde bulunur. Gözleri otuz günlük mesafeden görür, at gözlerine benzer. Ay ve güneşin kırıntılarından yaratılmış “suyla”nın görevi insanların hayatında ortaya çıkabilecek değişiklikleri haber vermek ve insanları göz altında bulundurmaktır. Âyin esnasında şaman göklere yahut yer altına giderken “suyla” şamanın yolunu kesen kötü ruhlara müdahale ederek onları kovar, “Yayık” ile birlikte kurbanın canını göklere götürür. Âyin esnasında “suyla” şerefine saçı olarak “rakı” kullanırlar. Karlık adı verilen ruh “suyla”nın en yakın arkadaşıdır.
- Yedi Güzel Adama Dair
Her biri Türk edebiyat ve düşünce tarihinde önemli etkiler bırakmış onlarca ismin yollarının aynı şehir ve aynı okulda kesiştiği, bugüne kadar yalnızca edebiyat tarihine ilgili az sayıda okurun bilgisindeydi. Başta Sezai Karakoç olmak üzere, Nuri Pakdil, Akif İnan, Rasim Özdenören, Alaaddin Özdenören, Erdem Bayazıt ve Cahit Zarifoğlu'nun Maraş merkezli başlayan ve sonraki yıllarda devam eden birliktelikleri Diriliş, Edebiyat, Mavera ve daha onlarca dergi gibi Türk edebiyatının unutulmaz dergilerini ortaya çıkarmış, bu isimler üzerinden bir neslin yetişmesini sağlamıştı. Şairler ve düşünce adamlarından oluşan bu Yedi Güzel Adam'ın bütünüyle şiirden hikâyesi hep bir ahenk içindedir. Şimdi de Yedi Güzel Adamı, Güzel Adamları, kalbimizi tanır gibi tanıyalım. Erdem Beyazıt (1939-2008) 'Büyüyen elimin üstüne koy elini / sana bir yürek vuruşu gibi belirli / gelen zamanı haber veriyorum' Sezai Karakoç'u saymadığımız zaman Nuri Pakdil'den sonra Yedi Güzel Adam'ın yaşça en büyüğü olan Erdem Bayazıttır. Maraş'ta doğan Bayazıt, ilk şiir kitabı Sebep Ey'i dostlarının kurduğu Edebiyat Dergisi Yayınları'ndan çıkarmıştır. İlk kitabını, Risaleler ve Gelecek Zaman Risaleleri izlemiştir. Bayazıt, İran, Afganistan, Pakistan ve Hindistan'a yaptığı yolculukları da İpekyolundan Afganistan'a gezi-anlatı kitabında toplamıştır. Bir dönem Mavera Dergisi'nin yönetimini de üstlenen Bayazıt, milletvekilliği de yapmıştır. Bayazıt'ın 'Sana, bana ve ülkemin güzel insanlarına dair' adlı şiiri Başbakan Erdoğan tarafından da okunmuştu. Nuri Pakdil (1934-2019) 'Kuşkusuz en etkili ve evrensel silah kelimedir, okumadığın gün karanlıktasın' Türk edebiyat ve düşünce tarihinin en kendine mahsus ışıklarından biri o. 1934 yılında Maraş'ta doğmuş ve tüm yeryüzüne oradan dağılmış bir klas duruş sahibidir Pakdil. Edebiyat Dergisi ve Edebiyat Dergisi Yayınlarını kurmuş, onlarca önemli şair ve mütefekkirin yetişmesine vesile olmuş insana karşı insanı savunan bir derviş. Oyun, çeviri, deneme, gezi-izlenim ve şiir türünde de eserler veren Pakdil'in Batı Notları, Klas Duruş, Sukut Suretinde ve Derviş Hüneri kitapları görülmesi gereken eserler. Nuri Pakdil: Sapımıza kadar İslam devrimcisiydik 'Yedi Güzel Adam olarak nitelenen bizler, gerçekten, övünmek gibi de olsun, olağanüstü bir arkadaş topluluğuyduk. Nuri Pakdil, devrimciliği, yenilikçiliği, çok modern bir anlatıcılığın vuruculuğunu; Akif İnan, eski edebiyatımıza vukufiyeti; Rasim Özdenören, hemen hemen aynı niteliklere haiz olmakla birlikte itidali; Erdem Beyazıt, Beyazıtoğullarının bey tavrını; Alaeddin Özdenören, şiirde ve tavırda deli fişekliği; Cahit Zarifoğlu, içimizdeki en artist kişiliği; Hasan Seyithanoğlu, arkadaşlarını kanatları altına alan baba tavrını temsil ediyordu. İdeolojimiz ortaktı. Hepimiz sapına kadar İslam devrimcileriydik. Her zaman, yazmayı ve düşünceyi önceledik biz. Yazılı ve görsel basında yer alma, konuşmalar yapma, en azından benim için anlamlı gelmiyordu. Zamanla farklı kulvarlarda ilerleyenlerimiz oldu, ama herkes yapmak istediğini en iyi yapanlardandı. Öykü yazan iyi öykücü, şiir yazan iyi şair, deneme yazan iyi denemeci oldu. Bir olayın, bir kişinin, bir dönemin, bir eylemin belgesellere, filmlere konu olması, kuşkusuz çok önemlidir. Bu önemseme de: Şubat 1969 yılında biraraya gelerek çıkarmaya başladığımız 'Edebiyat' dergisinin çıkışında ve devamında bulunan arkadaşlarımızın, rahmetli Cahit'in şiirinden hareketle Yedi Güzel Adam olarak adlandırılmasından kaynaklanmaktadır. Kuşkusuz dergiyi çıkaran ve sürdüren arkadaşlarımız, adı geçen yedi kişiden ibaret değillerdi. Edebiyat'ta, daha onlarca kişinin emeği, alın teri ve fikri vardı. O tarihte başlattığımız, özgünlüğü ve etkisi tartışılmaz Edebiyat Eylemimizin bir dizi filme konu olması, bu bakımdan da oldukça önemlidir. Ancak, oluşum süreçlerinde bulunmadığımız, katkımızın olmadığı, fikrimizin sorulmadığı ve tanımadığımız insanların gayretli çalışmaları ve yoğun emekleri sonucunda da olsa ortaya çıkacak istenmeyen ve olumsuz durumları kabullenmediğimizi belirtmek isterim. Sinema sanatı yoluyla yapılmak istenenler de, gerekli özen gösterilirse kesinlikle, yazıdan daha önemli ve etkili sonuçlar doğurur. Bu yadsınamaz bir gerçektir. Her sanat çalışmasında olduğu gibi, sinema sanatında da gerekli özenin gösterilmediği ve özverili çalışmalar yapılmadığında, ortaya istenmeyen sonuçlar çıkabilir. İşte bu olumsuz sonuçları kimse kabullenmek istemez, bir sorumlu aranır. Bir de şu var: bir sanat akımı ya da bir edebiyat, kültür akımı ele alınıp anlatılırken, bütüncül ve kapsayıcı bir yaklaşım benimsenmelidir. Kısmen ya da belli bir bölümü ele alındığında, gerçek amaca ulaşılmış olunmaz. Büyük yapımlar ve büyük yönetmenler kolaylıkla ortaya çıkmamışlardır. Ciddi, sabırlı, titiz ve uzun çalışmalar vardır her başarının ardında. TRT'nin yaptığı dizinin gelecek bölümlerinin daha kapsayıcı ve bütüncül bir bakış açısına kavuşacağını umut ediyor, diziyi ortaya çıkaran, emek veren herkesi kutluyorum.' Rasim Özdenören (1940) 'Müslüman'ın antiemperyalist oluşu, basit bir siyasi tavır alış olarak okunmamalıdır' Denemeci ve öykü yazarı Rasim Özdenören de Türk edebiyatının Maraşlı isimlerinden. Çözülme, Hastalar ve Işıklar ve Toz gibi hikâyelerinin yanı sıra Yumurtayı Hangi Ucundan Kırmalı, Müslümanca Yaşamak ve Yeni Dünya Düzeninin Sefaleti gibi onlarca düşünce kitabıyla hem yakın dönem Türk edebiyatının hem de düşüncesinin adından söz ettiren kalemlerinden biri. Yedi Güzel Adam'ın Nuri Pakdil'le birlikte hayatta olan ikinci kişisi. Usta yazar Özdenören halen Yeni Şafak'ta da yazmaya devam ediyor. Ali Kutlay (1940-2008) Öykü yazmaya lisede başlayan ve yine lisede aldığı ani bir kararla yazmayı bırakan bir öykücü Ali Kutlay. Ne kendisini tanıyoruz, ne kendisini tanıtacak eser bıraktı geride. Yedi Güzel Adam'la aynı lisede okumanın bile tarihe not edilmek için yeterli olduğunu Yedi Güzel Adam dizisiyle birlikte gördüğümüz bir isim Kutlay. Rasim Özdenören'i hikaye yazmaya teşvik eden kişi olması itibariyle de önemli. Cahit Zarifoğlu (1940-1987) 'Halk aşksızsa sokaklar banka dükkanlarıyla doludur' Yedi Güzel Adam şiirinin yazarı. Güzel adamların en yakışıklısı, en artisti, en şairi… Dünyadan en erken göçüp gideni… Ancak kısa ömrüne rağmen giderken arkasında döne döne okuduğumuz yüzlerce şiir, yüzlerce deneme, hikâyeler, çocuk oyunları, romanlar ve henüz çıkarken bile bir efsaneye dönüşen Mavera Dergisi'ni bırakmış yedi güzel adamın isim babası. 1967'de çıkan İşaret Çocukları kitabıyla büyük yankılar uyandıran Zarifoğlu, sırasıyla Yedi Güzel Adam, Menziller ve Korku ve Yakarış şiir kitaplarıyla Türk şiiri içinde kendine mahsus bir alan açabilen ender şairlerden biri. Mehmet Akif İnan (1940-2000) 'Kim demiş her şeyin bitişi ölüm, destanlar yayılır mezarımızdan' Akif İnan, Yedi Güzel Adam arasındaki en teşkilatçı isim. 1940 yılında Şanlıurfa'da doğan İnan'ın yolu aziz dostlarıyla Maraş lisesinde kesişir. 1960 yılında yine Maraş'ta Necip Fazıl'la tanışmış ve bu tarihten dokuz yıl sonra da Nuri Pakdil'le birlikte Edebiyat Dergisi'ni kuruluşunda yer almış. Hicret ve Tenha Sözler adlı şiir kitaplarının yanında Din ve Uygarlık ve Edebiyat ve Medeniyet Üzerine adlı deneme kitaplarıyla da düşünce yolculuğunu sürdüren İnan, ayrıca Eğitim-Bir-Sen ve Memur-Sen sendikalarının da kurucu başkanlığını yapmış bir eylem adamıydı. Alaeddin Özdenören (1940-2003) 'Gülüm gülüm / Bu kentin koynuna girdiğim günden beri / Cebimde ölümüm' Rasim Özdenören'in ikiz kardeşi şair Alaeddin Özdenören, Cemal Süreya'nın 'şiir geldi kelimeye dayandı' dediği yerde az şiir yazmış ama her şeyi şiir olmuş bir başka güzel adam. Şiir ve yazılarını, Yeni İstiklal, Diriliş, Edebiyat, Mavera ve Ay Vakti gibi dergilerde yayınlayan Alaaddin Özdenören, Güneş Donanması ve Gide Gide Yalnızlık adlı şiir kitaplarının yanı sıra Batılılaşma Üzerine ve Devlet ve İnsan gibi deneme kitapları da bulunuyor.
- Anne
“Anne, mutsuzsa kimse mutlu değildir.” Anne; çocuk dilinden türeyen bir sözcük. Dilimize sonradan yerleşen anne kelimesi yerine Eski Türkçede “ög” kullanılırmış. Yani anneye ög denirdi. Bu yüzden annesi ölene çocuğa da “ög”süz (öksüz) denmiş. #AnnelerGünü Kaynak: https://twitter.com/etimoloji
- Kutadgu Bilig (1069) - Yusuf Has Hâcib
İslâmî Türk edebiyatının bilinen ilk büyük eseri olan Kutadgu Bilig 6645 beyit içeren manzum olarak yazılmış bir siyasetname kitabıdır. Kutadgu Bilig'in kelime anlamı mutlu olma bilgisidir. Kutadgu Bilig'in yazarı Yusuf Has Hâcib hakkında, esere sonradan eklenen mensur ve manzum önsözlerde kısa bilgiler vardır. Bu eklerde verilen bilgilere göre Yusuf Balasagunludur ve 1010/1015 yılları arasında doğduğu tahmin edilmektedir. Yusuf’un yazmış olduğu eserden devrinde yüksek bir terbiye ve eğitim gördüğü anlaşılmaktadır. Eserini Balasagun’da yazmaya başlamış, ancak 1068 yılında buradan ayrılarak Kaşgar’a gitmiş 1069’da bitirdiği eserini burada Karahanlı hükümdarı Tavgaç Buğra Han’a sunmuştur. Kâşgar'a gelip Kutadgu Bilig'i tamamlayan ve hükümdara sunan Yusuf, hükümdarın eserini beğenmesi üzerine saraya has hâcib (başmâbeyinci) olarak tayin edilmiştir. İçerik olarak bir öğüt ve siyaset kitabı görünümdeki Kutadgu Bilig, beyitler hâlinde, mesnevi nazım şeklinde Şehname vezninde (feûlün feûlün feûlün feûl) yazılmış çok büyük bir eserdir. Ancak eserin sonundaki üç bölüm gazel tarzında kafiyelenmiştir. Ayrıca eserin içerisinde mani tarzında kafıyelenmiş dörtlükler de vardır. Eski Uygur şiirindeki mısra başı kafiyesi kimi zaman Kutadgu Bilig'de de görülmektedir. Yusuf, eserini san'at gayesiyle değil, didaktik bir amaçla yazmıştır. Eser, diğer klâsik şark eserleri gibi Allah'a hamd bölümüyle başlar, ardından peygambere, dört sahabeye övgüden sonra bahariye (bahar tasviri) bölümü gelir. Bahariyenin sonunda çok usta bir geçişle hükümdar övgüsü başlar. Hükümdara övgünün ardından yedi yıldız ile on iki burç, insanoğlunun itibarının bilgi ve akılla olabileceği, dilin fayda ve zararları üzerinde durulduktan sonra Yusuf, yapmış olabileceği hatalardan dolayı okuyucudan özür diler. Bu özür bölümünün ardından ise iyilik yapmak, bilgi ve akıl konularına yer verir, kitabın adını, mahiyetini anlatır ve şairin yaşlılığına döner. Kitabın adı için okuyana kut (baht) versin ve elini tutsun diye "Kutadgu Bilig" koydum, şeklinde bir açıklama düşer. Yusuf eserini alegorik bir tarzda kurmuş ve dört ana kahraman üzerinden eserini oluşturmuştur. Buna göre ideal insanı tasvir eden eserdeki kahramanlar ve temsil ettikleri kavramlar şunlardır. 1. Kün Togdı: köni törü (adalet) 2. Ay Toldı: kut (baht) 3. Ögdülmiş: ukuş (anlayış, idrak, akıl) 4. Odgurmış: akıbet. Adaleti temsil eden Kün Togdı, hükümdar; bahtı temsil eden Ay Toldı vezirdir. Aklın temsilcisi Ögdülmiş vezirin oğlu, akıbetin temsilcisi Odgurmış ise vezirin oğlunun arkadaşıdır. Eserde bu manzum hikâye içinde yer alan karşılıklı konuşmalar bir tiyatro eseri özelliği arz etmektedir. Bu bakımdan eser Türk Edebiyatı'nın ilk tiyatro eseri sayılabilir. Kutadgu Bilig Karahanlı Dönemi'nin ölçünlü (standart) Türkçesi ile yazılmıştır. Kutadgu Bilig'in bugüne ulaşmış bulunan üç nüshası vardır: Herat, Mısır, Fergana nüshaları. Herat nüshası Şahruh Dönemi'nde, 17 Haziran 1439'da Herat'ta istinsah edilmiştir. Şeyhzade Abdürrezzak Bahşı, nüshayı Tokat üzerinden İstanbul'a getirtmiştir. Osmanlı tarihçisi Hammer, 18. asrın son yıllarında bu eseri bulup Viyana'ya götürmüştür Bu nüsha hâlen Viyana'da Avusturya Devlet Kütüphanesi'ndedir. Mısır nüshası, 1374'ten önceki bir tarihte İzzeddin Aydemir adına Arap harfleriyle istinsah edilmiştir. Hidiv Kütüphanesi müdürü Moritz, 1896'da kütüphaneyi düzenlerken bu nüshayı bulmuştur. Nüsha hâlen Kahire'de, Mısır Devlet Kütüphanesindedir. Fergana nüshası 14. yüzyılın ilk yarısında Harezm çevresinde Arap harfleriyle istinsah edilmiş olmalıdır. Eser Batı Türkistan'da uzun asırlar boyunca özel kütüphanelerde kaldıktan sonra, Ahmet Zeki Velidi (Togan) tarafından 1913 yılında Fergana'da bulunmuştur. Fakat Birinci Dünya Savaşı, Bolşevik ihtilâli ve Türkistan istiklâl mücadeleleri sırasında tekrar kayıplara karışan nüsha 1925 yılında, Özbek bilgini Fıtrat tarafından yeniden bulunmuştur. Nüsha bugün Taşkent'te bulunmaktadır.
- Atebetü’l Hakayık - Yüknekli Edib Ahmed
Yüknekli Edib Ahmed bin Mahmud tarafından tahminen 12. yüzyılda yazılmış manzum bir öğüt ve ahlâk kitabıdır. Eser Muhammed Dâd İspehsâlâr Bey'e sunulmuştur. Konu ve biçim bakımından Kutadgu Bilig ile benzerlikler taşır. Eserin yazarı hakkında pek fazla bilgi yoktur. Ancak esere sonradan eklenen bölümlerden onun Yüknek’te doğduğu ve kör olduğu öğrenilmektedir. Döneminin sayılan sevilen isimlerinden biridir. Atebetü'l-Hakayık 40 beyit ve 101 dörtlükten ibaret (484 mısra) bir eserdir. Eser aruzun (feûlün feûlün feûlün feûl) vezniyle yazılmıştır. Beyitler hâlindeki bölüm eserin giriş bölümüdür ve gazel tarzında kafiyelenmiştir. Dörtlükler hâlinde yazılan bölüm, eserin ana bölümüdür ve mâni tarzında (a a x a) kafiyelenmiştir. Eserde tam kafiyeler yanında yarım kafiyeler de vardır. Mısra başı kafiyelerine de sık rastlanır. Giriş bölümünde Tanrı'ya, peygambere ve dört halifeye övgüden sonra, Emir Muhammed Dâd İspehsâlâr Bey'e övgü bulunur. Sonra yazarın kitabını niçin yazdığını anlattığı bölüm gelir. Eserin dörtlükler hâlindeki ana bölümünde şu konular işlenmiştir: Eserin dörtlüklerden oluşan ana kısmında ilmin faydası ve bilgisizliğin zararı, dilin muhafazası, dünyanın dönekliği, cömertlik ve hasislik, tevazu ve tekebbür, hırs, kerem-yumuşaklık ve başka iyilikler, zamanın bozukluğu anlatılmaktadır. Atebetü'l-Hakayık yazılış amacına uygun olarak tamamen öğüt üslûbuyla kaleme alınmıştır. Atebetü'l-Hakayık'ın sonunda. Edib Ahmed hakkında üç ek vardır. Bunlardan ikincisinin yazarı Emir Seyfeddin (Barlas) ve üçüncüsünün yazarı Emir Arslan Hoca Tarhan, Temür ve oğlu Şahruh zamanında yaşamış beylerdir. Şairi bilinmeyen birinci ekin de yakın yıllarda yaşadığı tahmin edilebilir. Birinci ekte Edib Ahmed'in gözlerinin doğuştan kör olduğu (toga körmez erdi edibnin közi), kitabı 14 bâb (bölüm) olarak yazdığı ve değerinin altın yüklü file eşit olduğu belirtilmiştir. Emir Seyfeddin tarafından yazılan ikinci dörtlükte Edib Ahmed, "edibler edîbi" ve "fazıllar başı" olarak nitelenmektedir. Arslan Hoca Tarhan'ın beyitler hâlindeki eki daha uzundur ve daha fazla bilgi içermektedir. Atebetü'l-Hakayık'ın dört yazması bugüne ulaşmıştır. Semerkant nüshası, Temür'ün oğlu Şahruh döneminde, 1444'te Semerkant'ta, hattat Zeynelâbidin tarafından istinsahedilmiştir. Düzgün bir hatla, Uygur harfleriyle yazılmıştır. Şimdi İstanbul Süleymaniye Kütüphanesi'nde Ayasofya bölümündedir. Ayasofya nüshası, 1480'de İstanbul'da Şeyhzade Abdürrezzak Bahşı tarafından düzenlenmiştir. Üst satırları Uygur, alt satırları Arap harflidir. Topkapı Müzesi nüshası Fatih veya 2. Beyazıt döneminde, İstanbul'da istinsah edilmiş olmalıdır; Arap harflidir. Ankara Seyid Ali nüshası Arap harflidir; baştan, ortadan, sondan eksiktir. Eserin yazmalarının Semerkant ve İstanbul'da istinsah edilmesi, Herat'ta yaşayan Nevayî'nin eserinde Edib Ahmed'in uzunca yer alması, esere ait bir dörtlüğün, Uygur harfli olarak Turfan yazmaları arasında bulunması, bütün Türk dünyasında 15. yüzyılın sonlarına dek ne kadar yaygın olduğunu gösterir.
- Alp Er Tunga
Kaşgarlı Mahmud'un Dîvânü Lûgati't-Türk adlı eserinde madde başlarına verilen örneklerde yer alan dörtlüklerin bir araya getirilmesiyle tam metnini elde edebildiğimiz Alp Er Tonga destanından Kutadgu Bilig’de de bahsedilmektedir. Bu iki büyük kaynak Alp Er Tonga’yı Şehname’nin kahramanı Afrasyab ile birleştirmektedirler. Büyük Başkurt dil ve tarihçisi Zeki Velidî Togan, Reşîdeddin'in Farsça, Ebülgazi Bahadır Han'ın Çağatay Türkçesiyle naklet-tiği Oğuz Kağan Destanı'nın ilk tabakasının Alp Er Tonga ile ilgili olduğu görüşündedir. Her iki destanda da destan kahramanları Kafkasları kuzeyden güneye geçmiş ve Anadolu, Suriye ve Mısır’ı fethetmişlerdir. Alp Er Tonga, M.Ö. VII. yüzyılda kahraman Saka hükümdarıdır. O, Orta Asya'daki bütün Türk boylarını birleştirmiş, Kafkasları geçmiş Anadolu Suriye ve Mısır'ı fethetmiş ve Saka devletini kurmuştur. Hayatı savaşlarla geçen bu kahraman uzun süre mücadele ettiği İranlı Medlerin hükümdarı Keyhusrev 'in davetinde oyuna getirilerek öldürülmüştür. Alp Er Tonga ile İranlı Med hükümdarları arasındaki bu mücadelelerin hatıraları uzun asırlar hem Türkler hem İranlılar arasında yaşatılmıştır. Alp Er Tonga, Yunan kaynaklarından Heredot’ta Madyes, Asur kaynaklarında Maduva olarak geçer. Bu Şehnâme'deki Turan kahramanı Afrâsiyâb'dır. Afrâsiyâb ise Türk kaynaklarında Alp Er Tonga veya Tonga Alp Er olarak geçmektedir. Afrâsiyâb, Cüveynî'deki Uygur destanına göre efsanevî Uygur hükümdarı Buku Han; Şehâbeddin Mercânî'de Buka Han bin Pişing olarak geçmektedir. İran kaynaklarına göre Afrâsiyâb, Türklerin en eski atası olan Tur veya Türk'ün soyundan gelmektedir. Şehnâme’de babasının adı Peşenk veya Feşenç'tir. Togan bu kelimenin Peçenek Türkleri ile ilgili olabileceğini düşünmektedir. Ahmet B. Ercilasun Afrâsiyâb kelimesinin ilk iki hecesinde Alp Er isimlerinin bozulmuş biçimlerini bulmanın mümkün olacağını, ancak Afrâsiyâb'ın Herodot'taki karşılığı olan Madyes ve Asur kaynaklarındaki karşılığı Maduva ile Alp Er Tonga arasında ilgi kurmanın mümkün olmadığı kanaatindedir. Diğer yandan Madyes'in babası Herodot'ta Prototeus, Asur kaynaklarında Bartatua'dır. Ercilasun, destan ve efsanelerde baba ile oğul adının birbirine karışmasından hareketle, Bartatua kelimesinin Alp Er Tonga'nın bozulmuş biçimine benzediğine dikkat çeker. Alp Er Tonga'nm esas yurdu Çu ve İli havzaları, Kâşgar ve Balasagun şehirleridir. Dîvânü Lûgati't-Türk'te düşülen kayıtlara göre Alp Er Tonga Kâşgar’da oturmuştur. Büyük Türk kahramanı Alp Er Tonga'nın hile ile öldürülmesi Türk halkı arasında çok büyük üzüntü yaratmış; onun için yapılan yoğ töreninde yiğitler kurt gibi uluyup atlarını yoruncaya dek sürmüşler; yakalarını yırtıp benizleri sararıncaya dek feryat etmişler; feleğin işine kahretmişler ve Türk ozanları Alp Er Tonga için yürek parçalayan ağıtlar söylemişlerdir. İlim aleminde "Alp Er Tonga Sagusu" adı verilen ağıtın dokuz dörtlüğü 11. yüzyılın ikinci yarısında Kâşgarlı Mahmud tarafından tespit edilmiştir. Dîvânü Lügati't-Türk'ün farklı yerle-rinde bulunan dörtlükler birleştirilince sagu (ağıt) ortaya çıkmaktadır. Alp Er Tonga’nın ölümünden duyulan acıyla Sagu aşağıdaki dörtlükle başlar: Alp Er Tonga öldi mü Alp Er Tonga öldü mü, Esiz ajun kaldı mu Kötü dünya kaldı mı, Ödlek öçin aldı mu Zaman öcünü aldı mı Emdi yürek yırtılur Artık yürek yırtılır.
- Kaşgarlı Mahmut ve Divan-ı Lugati’t Türk
Dîvânü Lügati’t-Türk, Türkçenin bilinen ilk sözlüğüdür. Kâşgarlı Mahmud tarafından 1072 Ocağında yazılmaya başlanmış, 1077 Ocağında bitirilmiştir. Mahmud eserini, Abbasî halifesi Ebü'l-Kasım Abdullah'a sunmuştur. Eserin adı "Türk dillerini toplayan kitap" anlamına gelir. Kâşgarlı Mahmud, döneminin standart dilinin sözlüğünü yazarken çeşitli Türk boylarının ağızlarına da yer vermiştir. Kâşgarlı Mahmud muhtemelen Karahanlı Hanedanı'na mensup bir şehzadedir. Babası Hüseyin Çağrı Tigin 1056-1057 yıllarından önce Barsgan emiri idi. Eserinin Barsgan maddesinde Kâşgarlı, "Bu şehir Mahmud'un babasının şehridir." kaydını düşmüştür. 11. yüzyılın başlarında doğan Kaşgarlı devrinde iyi eğitim görmüştür. O sözlükçülüğün yanında aynı zamanda bir diyalektolog (ağız araştırmacısı), etnolog ve halk edebiyatı araştırmacısıdır. Kâşgarlı Mahmud Türkçe ve Arapça yanında Farsça’yı da iyi bildiği gibi; coğrafya, tarih ve din bilimleri gibi döneminin başlıca bilim dallarından da haberdardır. Kendisi ve ailesi ile ilgili pek fazla bilgiye yer vermeyen Mahmut eserinde kendisini şu şekilde anlatır. "Ben onların en uz dillisi, en açık anlatanı, akılca en incesi, soyca en köklüsü, en iyi kargı kullananı olduğum hâlde onların şarlarını (şehirlerini), çöllerini baştan başa dolaştım. Türk, Türkmen, Oğuz, Çiğil, Yağma, Kırgız boylarının dillerini, kafiyelerini belliyerek faydalandım; öyle ki, bende onlardan her boyun dili, en iyi şekilde yerleşmiştir. Ben onları en iyi surette sıralamış, en iyi bir düzenle düzenlemişimdir". Eser Araplara Türkçenin gücünü göstermek, Türkçenin Arapçadan hiç de geri kalamayacak bir dil olduğunu ifade etmek amacıyla yazılmıştır. Bunun için eserin mukaddimesi (taktim bölümü) ve açıklamaları hep Arapçadır. Yine bunun için madde başları, Arap sözlükçülük geleneğine göre sıralanmıştır. Dîvânü Lügati't-Türk, Türkçeden Arapçaya bir sözlüktür. Türkçe kelimelerin Arapça karşılıkları verildikten sonra mutlaka kelimelerin içinde bulunduğu bir örnek cümle verilir. Örnekler sık sık bir atasözü veya bir dörtlük de olabilmektedir. Daha sonra örneğin Arapça karşılığı yazılır. Eğer madde başı olan kelime Türk kişi veya boy adlarından biri ise ayrıca açıklamalar yapılır. Özel adlar dışındaki önemli kelimeler için de bazen açıklamalar yapılmıştır. Madde başı fiil ise geçmiş zamanın teklik 3. şahsında verilir. Örnek ve Arapça anlam bittikten sonra fiilin geniş zamanı ile mastarı (alur-almak, yazar-yazmak) mutlaka yazılır. Madde başlarının üstünde ve Türkçe örneklerin üstünde kırmızı çizgi vardır. Kaşgarlı modern bir sözlükçü gibi çalışmıştır. Kaşgarlı çok uzun yıllar Türk illerinde topladığı malzemeyi sözlüğünde kullanmıştır. Dolayısıyla bu sadece bir sözlük değil, aynı zamanda Türk folkloru, Türk kültürü, Türk edebiyatı ve hatta Türk tarihi ile ilgili çok geniş bir bilgi yelpazesi sunmaktadır. Onun madde başlarına vermiş olduğu örnekler, dönemin çeşitli şiir parçalarıdır. Farklı madde başlarında Alp Er Tonga sagusundan çeşitli dörtlük örnekleri vermiştir. Bu sayede bu sagu günümüze kadar gelebilmiştir. Kâşgarlı Mahmud yer yer gramer açıklamaları da yapar. Nitekim, Kâşgarlı Mahmud sözlüğünde belirttiğine göre, Cevâhirü'n-Nahv fî-Lügati't-Türk (Türk dilinin gramer cevherleri) adlı bir de gramer yazmıştır. Ancak bu gramer bugüne dek bulunamamıştır. Dîvânü Lügati't-Türk'te örnekler içinde yer alan dörtlükler 764 mısradır. Divanda yer alan bu dörtlükler koşma tarzının Türk edebiyatındaki ilk örnekleridir. Dörtlüklerin ilk üç mısraı, kendi aralarında kafiyelidir. Duraklar, yarım kafiye ve redif sonraki dönemlerin koşmalarında olduğu gibi bu şiirlerin de başlıca ahenk unsurlarıdır. Dîvânü Lügati't-Türk'ün tek yazması vardır; Ali Emirî Efendi tarafından İstanbul'da Beyazıt Camii yanındaki bir sahafta, 1917 yılında bulunmuştur. Hâlen, Emirî İstanbul'un Fatih semtindeki Millet Kütüphanesi'ndedir. Yazma, Sâveli Muhammed bin Ebî Bekr ibni Ebi'l-Feth tarafından 1266'da Şam'da tamamlanmıştır.











