top of page

Arama Sonuçları

Search this site

Boş arama ile 864 sonuç bulundu

  • Kırım ve Türk Edebiyatı

    Kırım Türkleri yazılı edebiyatları meydana gelene kadar güçlü bir halk edebiyatı ortaya koymuşlardır. Kırım destanları 1896 yılında Radloff, 1980 yılında ise Cafer Bekirov tarafından derlenmiş ve neşredilmiştir. Bölgenin Osmanlı İmparatorluğuna bağlanmasından sonra klâsik tarzda şekillenmeye başlayan Kırım edebiyatı, Kuzey Türkçesi ve Osmanlı Türkçesi olmak üzere iki kolda gelişir. Kırım Türk edebiyatını altı döneme ayırmak mümkündür: 1. Hanlık Dönemi, 2. Rus İstilâsı Dönemi , 3. "Tercüman" Dönemi, 4. 1905- 1917 Dönemi, 5. 1917- 1944 Dönemi, 6. 1944’ten günümüze kadar olan dönem. XV. asırdan itibaren Kırım'da Mengli Giray ve Hüseyin Kefevî (15. asır), Bora Gazi Giray (Gazaî) ve Rammayıl Hoca (16. asır), Aşık Ömer, Mustafa Cevheri, Leylâ Bikeç, Aşık Arif, Can Muhammed ve Edip Efendi (17. asır) gibi ünlü şairler yetişmiştir; fakat, bu dönem şairlerinin eserlerinin tamamı bugün elimizde mevcut değildir. XVIII. asra kadar Osmanlı tesiri altında gelişen Kırım Türkçesi ve edebiyatı 1783 yılında Kırım'ın Rusya'ya ilhakı ile gittikçe zayıflar. Rusların Kırım'ı ilhakıyla durgunluk dönemine giren Kırım Edebiyatı, XIX. asrın ikinci yarısından itibaren canlanmaya başlar. Canlanma hareketini Abdurrahman Kırım Hace ve Abdurrefî Bodanski, İsmail Gaspıralı, Hasan Nuri gibi yazar ve eğitimciler başlatmıştır. 1905 Meşrutiyet inkılâbından sonra Rusya'da yaşayan bütün Türk boylarında olduğu gibi, Kırım Türkleri'nde de millî edebiyat yolunda çalışmalara hız verilmiştir. Bu dönemde, Abdurreşit Mediyev, Osman Akçokraklı, Bekir Emekdar, Hasan Çergeyev, Ali Bodaninski, Hasan Sabri Ayvazov; İsmail Lemanov, Hüseyin Şamil Toktargazi, Osman Zaatov, Habibullah Kerim, Hüseyin Baliç, Gaffar Şerfeddin, Mehmet Nüzhet, Seyyid Mahmut Rifatov, Seyyid Abdullah Özenbaşlı, Habibullah Odabaşı, Mehmet Niyazi, Mithat Rifatov gibi pek çok aydın, halkı cahillikten kurtarmak ve onun medenî seviyesini yükseltmek için çalışmışlardır. 1.Dünya Savaşı'nın başlamasıyla Türkiye ile münasebetler kesilmiş ve İstanbul'un yerini Kazan almıştır. Bu dönemin önemli temsilcileri, Şamil Toktargazi (1881-1913), Hasan Çergeyev (1879-1946), İlyas Boranganski (1852-1942), Ali Bodanski (1865-1920), İsmail Lemanov (1871-1942), Osman Akçoraklı (1879 - 1938); Mehmet Nüzhet (1888 - 1933), Abdullah Latifzade, (1890 - 1938) , Seyyid Abdullah Özenbaşlı (1867-1924)’dır. 1917 Devrimi Kırım Türkleri'nin siyasî ve sosyal hayatlarında yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. 16 Kasım 1918'de Beyaz Rus Ordusu, 11 Kasım 1920'de ise Kızılordu Kırım'ı işgal etmiş ve Sovyet hakimiyeti Kırım'a tam olarak yerleşmiştir Bu dönemde edebî eser verenler, Hasan Çergeyey, Mehmet Nüzhet, Abdullah Latifzade, Ömer İpçi, Bekir Çobanzade, Yakup Şakirali gibi ediplerle Abdurrahim Altanlı, Ziyaddin Cavtöbeli, Cafer Gaffar, İlyas Tarhan, Irgat Kadir, Mahmut Nedim, Eşref Şemi-zade, Kerim Camanaklı gibi gençlerdir. 1976 yılında bir grup genç yazarın çalışmaları sonucu Kırım Türkçesi ile hazırlanan "Yıldız" almanağı, 1980 senesinde iki ayda bir çıkarılan "Yıldız" dergisine çevrilmiştir. Bu dönemde Mehmet Bekirov ile Yusuf Bolat, üçüncü sınıflar için "Ana Tili" (1974); S. Müjdabayev ve Yusuf Bolat, dördüncü sınıflar için "Ana Tili" (1979); A. M. Gargavets, yedinci sınıflar için "Ana Tili" (1988) ve A. Memetov, fakülte öğrencileri için "Tatar Tili Grammatikasının Praktikumi' (1980) isimli gramer kitaplarını, A.M. Gargavets "Ana Tilinde" (1988) isimli okuma ders kitabını; S.A. Asanov, A.M. Gargavets, S.M. Useyinov "Knmskotatarsko - Russkıy Slovar (1988) isimli Kırım Türkçesi - Rusça sözlüğü neşretmişlerdir. 1983 senesinde Moskova'da Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği yazarlar sekreteryasında yapılan Kırım şiirinin müzakeresine, şairlerden Çerkez Ali, Riza Halid, Bilal Mambet, İsa Abduraman, Zakir Kurtnezir katılmıştır. Bu dönemde Gafur Gulam Neşriyatı bünyesinde kurulan Kırım Tatar yayınları bölümünde Kırım Türkçesi ile neşriyat yapma imkânı doğmuştur. Doç. Dr. İbrahim Dilek

  • Orta Asya Türk Edebiyatı

    Oğuzlar 10 ve 11. yüzyıllarda oldukça geniş bir alana yayılmışlar; İrtiş'ten Volga'ya dayanan sınırları Hazar Deniziyle Maveraünnehr arasındaki bütün bir bozkır sahasını içine almıştır. Böylece Orta Türkçe ilk devresinde Hakaniye ve Oğuz edebi şiveleriyle görünüyordu. Türk kültürünün ana yurdu olan Türkistan’da onuncu yüzyıldan itibaren geniş ve zengin bir edebiyat teşekkül etmiştir. Bu edebiyatın temeli, yazılı ve sözlü destanlara dayanmaktadır. Yazılı edebiyatın öncüleri Ahmet Yesevi, Kaşgarlı Mahmut, Yusuf Has Hacib, Yüknekli Edib Ahmet gibi ilim ve fikir adamları Karahanlı sahasını yüksek seviyede bir kültür merkezi haline getirmişlerdir. Moğol istilasından sonra Orta Asya’da teşekkül etmiş olan Türk edebiyatı, dar manasıyla Timur ve Timurlular devrinde meydana gelen Türk edebiyatını ifade etmektedir. Kökleri Orhon Yazıtlarına ve Uygur-Türk, buda-Manihaist Türk edebiyatına kadar iner. En yakın temeli de İslam devrindeki Hakaniye edebiyatı (Kutadgu Bilig, Atabetü’l Hakayık, Divanü Lugâti’t Türk) ve onun yeni bir inkişaf sahasını teşkil eden Harezm – Altınordu Türk edebiyatıdır. Türkler İslamiyeti, devlet dini olarak 10. yüzyılın ilk yarısında kabul ettiklerinden bu devirden sonraki edebiyatları da Türk-Uygur edebiyatı üzerine kurulmuş İslami bir edebiyat olmuştur. İslami Türk edebiyatı birçok dini terimi Budizm, maniheizm dini edebiyatından miras almıştır. İslam devrinin ilk Türkçe eserlerinden olan Kutadgu Bilig müellifi “Dinleyin Ötüken Begi ne diyor?”, “Dinleyin Yagma Begi ne demiş?” gibi mısralarıyla eski Orhon devrinin edebiyatını hatırlatır. Müşterek Orta Asya Türkçesini takip eden Kuzey-Doğu Türkçesinin meydana getirdiği edebiyat, geniş manada Çağatay Türk Edebiyatını meydana getirmektedir. Divan ü Lügati't-Türk ve Kutadgu Bilig gibi büyük eserlerin ortaya çıkışından sonra Kaşgar Türkçesi edebi kudretini göstermiş oluyordu. Hakaniye diye anılan bu Türk Lehçesi sadece bu eserlerle kalmamış, teşekkül eden yeni kültür merkezlerinde birçok eser vücuda getirmiştir. Gerçekte Kutadgu Bilig'le başlayan bu devre, ortaya çıkan kültür merkezlerine göre üçe ayrılırsa da onları Müşterek Orta Asya Türkçesi eserleri olarak zikretmek gerekir. Asıl 12. yüzyıl Kaşgar Türkçesi edebiyatının en büyük temsilcisi Yesili Ahmed'dir. Ahmed Yesevi (ölm. 1166 H. 562) ruhu okşayan çekici hikmetleriyle tanınmıştır. Pek çok lakapla anılan Ahmed Yesevi gerçekte bir mektep kurmuş ve bu mektep, talebeleri tarafından devam ettirilmiştir. Hakim Süleyman Ata (ölm. 1186) önde gelen taleb faaliyetlerinde bulunmuştur. Miftahü'l-Adl adlı fıkıh kitabıysa bu dönemde ayrı bir önem taşımaktadır. On dördüncü yüzyıla kadar bu sahada görülen eserlerden Oğuz Kağan Destanı ve 14. yüzyılın başında Rabguzi'nin yazdığı Kısasü'l-Enbiya'nın önemini belirtmek gerekir. Harezm ve Sirderya Irmağının güneyindeki yerler; Yedisu, Merv, Buhara gibi şehirler bölgenin kültür merkezi haline gelmiştir. Burada Türklüğün Kaşgar, Kıpçak ve Oğuz lehçeleri karışık olarak yaşadığından yazılan eserlere de bu durum aksetmiştir. Bölgenin en önde gelen eseri Alioğlu Mahmud'un yazdığı Nehcü'l-Feradis'tir. Eser daha çok hadisler ve açıklamalarıyla Siyer-i Nebi cinsindendir. Fakat İslamiyet’e ait geniş bilgileri ihtiva etmesi, her çeşit halk tabakası için yazıldığını göstermektedir. On dördüncü asırda Kıpçak ili dil yadigarları da edebi yönden zikre değer eserlerdir. Bunların başında Kırım veya Kefe'de yazıldığı tahmin edilen Codex Cumanicus'tur. Eser, Latin harfleriyle yazılmıştır. İki kısımdan meydana gelen eserin İtalyan bölümünü lügat, Alman bölümünü ise çeşitli dini metinler meydana getirmektedir. Eserin Kıpçak Türkçesini öğrenmiş misyoner rahipler tarafından yazıldığı tahmin edilmektedir. 19. yüzyılda Çağatay, daha doğrusu “Türkî” edebiyatın enkazı üzerinde muhtelif lehçelerin edebiyatları meydana getirilmiştir. Rus istilasından ve daha sonra Sovyet ihtilali ile birlikte Osmanlı, Azeri ve Tatar edebiyatlarından sonra Orta Asya Türk Edebiyatı da bazı akım ve müdahalelerin etkisiyle yenileşme yoluna girmiştir. Doç. Dr. İbrahim Dilek

  • Irak ve Türk Edebiyatı

    Irak Türk nesrinin gelişmesi, hiç şüphesiz matbaanın kurulması ile başlamıştır. Kerkük'te ilk olarak Havadis gazetesinin, daha sonra Maarif dergisinin yayımlanması, nesir hayatına canlılık getirmiştir. Bu dönemde yazıları ile ilgi çeken isimlerin başında Kudsîzâde Ahmad Medenî Efendi (1889-1940), Fethi Safvet Kirdar (1896-1966), Ali Kemal Kâhyaoğlu ve Cevad Nesiboğlu ( -1959) gelir. Daha çok makale, fıkra ve deneme türünde örnekler verilen 20. yüzyılın ilk yarısında, Türk men nesri, hikâye ve roman türünde fazla atılım yapamamıştır. Irak Türk edebiyatı, 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra nesir alanında büyük canlılık yaşamıştır. Yazı dilinde sadeleşme süreci, Ata Terzibaşı'nın öncülüğünde Beşir gazetesinin (İlk sayısı 23 Eylül 1958) yayımlanması ile başlamıştır. Daha sonra Kardaşlık dergisinin (ilk sayısı Mart 1961) yayın hayalına katılması, bu süreci daha da hızlandırmıştır. Gerçi Hıdır Lütfi ve Molla Sabir gibi, eski kuşağa mensup olan bazı yazarlar, sadeleşme hareketine katılmamışlardır. Ancak Ata Terzibaşı'nın dil ve edebiyat üzerine yazdığı makaleler, dilde özleşme akımını güçlendirmiştir. Bununla birlikte Çağdaş Irak Türkmen edebiyatında Reşit Kâzım Beyatlı (1914-1983), Rıfat Yolcu (1926) ve Ali Marufoğlu (1927) gibi isimler nesir alanında sade dilin gelişmesinde önemli rol oynamışlardır. Bu dönemde, özellikle denemeleri ile ilgi çeken Abdulhekim Rejioğlu (1910-1975), geliştirdiği akıcı ve delifişek üslûbu ile, önemli yeniliklere öncülük ederek, Türkmen edebiyatı tarihinde müstesna bir yere sahip olmuştur. Yine bu dönemde fıkra, gezi notlan, aktüalite ve magazin yazıları ile İhsan Vasfi (1923), olgun yazıları ile folklor, edebiyat ve kültür tarihçisi Ata Terzibaşı (1924), fikrî ve edebî yazılan ile Rıfat yolcu (1926), deneme ve hikâyeleri ile Ali Marufoğlu (1927), Türkmen edebiyatına hikâye türünü yerleştiren Haşim Kasım Salihi (1927), düşünce ve fikir yazıları, tarihî araştırma, eleştiri ve denemeleri ile Erşat Hürmüzlü (1943) en çok ilgi toplayan isimlerdir. Iraklı Türk yazarlarının, hikâye ve hele roman alanında fazla varlık göstermemeleri de, yine Türkçe'den, Türk dünyasından ve Türk edebiyatı çevrelerinden uzak ve kopuk kalmalarına bağlıdır. Çünkü bu türde anlatım yine Türkiye Türkçesi ile sağlanmaktadır. Yoğun biçimde Türk kültür ve edebiyat dünyasından beslenmeleri mümkün ol-saydı, hiç şüphesiz pek çok yetenekli Türkmen edebiyatçısının hikâye ve roman türünde de başarılı ürünler vermeleri mümkün olabilirdi. Irak Türk kökenli olan, ancak Irak dışına göç eden ve özellikle Türkiye'ye yerleşen güçlü edebiyat temsilcilerine son olarak işaret etmek gerekir. Iraklı Türk edebiyatçıları olarak Türkiye'de üne kavuşan Hâşim Nâhid Erbil (1880-1959 ?), Mehmed Râsih Öztürkmen (1889-1936), Necmettin Esin (1912-1987), Ömer Öztürkmen (1929) ve oyun yazarı olan Devlet Tiyatroları sanatçısı İsmet Hürmüzlü (1938) bunların, arasında ilgi çeken güçlü isimlerdir. Günümüzde Irak’ın Musul, Erbil, Kerkük, Diyale, Bağdat gibi iller ve bu illere bağlı onlarca ilçe, nahiye ve köyde yaşayan Türkmenler zengin bir Türk halk edebiyatına sahiptir. Türk dünyasının her yerinde olduğu gibi Irak Türkmen halk edebiyatı ürünlerini mensur ve manzum olmak üzere iki bölüm altında toplanmaktadır. Mensur halk edebiyatı ürünleri arasında masal, halk hikâyesi, efsane (matal), fıkra (nükte), menkıbe vb. ürünlere bakıldığında Türk dünyası sahasında olduğu gibi Irak Türkmenleri arasında da Türk motifleri ile süslü olup canlı olarak yaşatılmaktadır. Hatta anlatılan ürünlerin büyük bir kısmı bölge ağız özelliği bir kenara Türk dünyası sahası ile tıpatıp ayinlik arz etmektedir. Arzı Kamber, Kerem Aslı, Köroğlu gibi halk hikâyelerinin bölgede aynı şekilde anlatılmaktadır. Bununla birlikte Türkiye’de ve diğer Türk toplulukları arasında anlatılan masal ve efsanelerin birçok varyantını bölgede tespit edilebilir. Ninni (leyle, nenni), ağıt (sazlamağ), atasözü (eskiler sözü), deyim, bilmece (tapmaca), mani (me‘ni), hoyrat (xoyrat, xoryat, qoyrat, qoryat), alkış-kargış (dö‘e-bedö‘e), tekerleme (çaşırtmaca) gibi manzum ürünler Irak Türkmen halk edebiyatının başlıca ürünleridir. Bu ürünler arasında hoyrat ve manilerin müstesna bir yeri vardır. Hatta şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki hoyrat ve maniler Irak Türkmen halk edebiyatının şah damarını oluşturmaktadır. Irak Türkmenlerinin sözlü edebiyatında ve hatta günlük hayatında hoyrat olmazsa olmazların arasındadır. Çocuğundan yaşlısına kadar herkes hoyrat söyleyebilir. Nitekim Türkmen musikisinin sözlü kısmı olan güftelerinin büyük bir kısmı da mani ve hoyrat dörtlükleri oluşturur. Doç. Dr. İbrahim DİLEK

  • Azerbaycan Türkleri Edebiyatı

    Azeri edebiyatı Kafkasya, Azerbaycan, İran, Irak ve Doğu Anadolu yörelerinde yaşayan Türklerin, Doğu Oğuzca olarak tanımladığımız Türk şivesiyle ortaya koydukları bir edebiyattır. 19. yüzyılın ilk çeyreğine kadar bir bütün halinde varlığını devam ettiren Azeri edebiyatı 1828 yılında Ruslarla İranlılar arasında imzalanan Türkmençayı Anlaşmasına göre ikiye bölünmüş; Kuzey Azerbaycan Rus, Güney Azerbaycan ise İran hakimiyetinde kalmıştır. Arapların Kafkas bölgesini işgaliyle bölgede İslam diniyle birlikte i Arapça yayılmaya başlamıştır. 8. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Arapça eserler veren Azeri şairler arasında İsmail İbn Yesar ve Musa Şehavat gibi isimler vardır. Bölgede Selçukluların hakimiyetiyle birlikte bu bölgelerde Arapça’nın yerini Farsça almıştır. 11 ve 12. yüzyıllarda Farsça eser veren şairler arasında Hatip Tebrizi (1030-1109), Hakanî Şirvanî (1126-1199) ve Nizami Gencevî (1141-1209) sayılabilir. Farsça eser veriş Azerbaycanlı Türk şairlerinden en önemli isim Nizami Gencevi’dir. Türkçe şiirleri ele geçen ilk Azeri şair ise 13. yüzyılın sonunda yaşayan Hasanoğlu’dur. 14. yüzyıl Azerbaycan edebiyatının en önemli isimleri Kadı Burhaneddin ve Nesimi’dir. 15. yüzyılın sonu ve 16. yüzyılın ilk çeyreğinde yaşayan Şah İsmail’in sarayı bir kültür merkezi olmuştur. Şah İsmail, halk edebiyatından da faydalanmak suretiyle Hatai mahlasıyla yazdığı şiirlerde Azerbaycan edebiyatında kendine özgü bir yer edinmiştir. 16. yüzyılda Azeri Türkçesine ve şiirine ölmezlik kazandıran bir diğer isim Fuzuli’dir. 17. yüzyılda Sarı Âşık ve Hasta Kasım adlı şairler önemli isimlerdir. 18. yüzyılda modern Azerbaycan edebiyatının öncüsü sayılabilecek Molla Penah Vakıf (1717-1797) yetişmiştir. 19. yüzyılın ilk çeyreğiyle birlikte Kuzey Azerbaycan’da başlayan yenileşmenin öncüleri arasında Abbaskuluağa Bakıhanlı (1794-1846) Mirza Şefi Vazıh (1794-1852) gibi isimler olmasına rağmen modern Azerbaycan edebiyatının en büyük temsilcisi ise Mirza Fethali Ahundzade 1812-1878) dir. Ahundzade, muhtelif eserleriyle modern edebiyatın esaslarını kurmuştur. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Celil Memmedguluzade tarafından 1906-1931 yılları arasında çıkarılan “Molla Nasreddin” dergisi edebiyatta yeni bir üslubun gelişmesine yol açmıştır. 1905-1920 yılları arasındaki Azerbaycan edebiyatının bir diğer önemli ismi Sabir’dir. Azerbaycan edebiyatında millî edebiyat cereyanını benimseyen şiirlerini Ziya Gökalp ve Mehmet Emin Yurdakul’un şiir anlayışı tarzında yazan Ahmet Cevat (1892-1937) ise dönemin millî anlayışa sahip yazarı olarak dikkat çeker. 1920’den sonra rejimin değişmesine bağlı olarak Azerbaycan’da sosyal hayat ve cemiyet hayatı da hızla değişmiştir. 1941-1946 yılları arasındaki II. Dünya Savaşı yıllarında edebî konular genellikle savaşla ilgilidir. Bu dönemde yazılan eserler halka cesaret verme üzerinedir. Savaş kadarki dönemin önemli şahsiyetleri arasında Yusuf Vezir Çemenzeminli çok yönlü bir yazar olarak dikkat çeker. Mehmet Said Ordubadi (1872-1950) ise dönemin diğer önemli bir ismidir. Yazar dört ciltlik “Dumanlı Tebriz” adlı romanında Güney Azerbaycan’da cereyan eden siyasî ve içtimaî olayları anlatır. 1960’lı yıllar ise Azerbaycan edebiyatında yeni bir devrin başlangıcıdır. Bu dönemde İsmail Şıhlı, ve Çingiz Hüseyinof gibi isimler öne çıkar. 1920 ve 1930’lu yıllarda doğan yazarlar arasında ise Anar en dikkat çekici isimdir. O konu ve kahramanlarını çağdaş Azerbaycan hayatından almış olmasına rağmen bu sınırlar içinde kalmamış, milliden evrensele ulaşmayı başarabilmiştir. Bu dönemin en önemli iki ismi Nebi Hezri ve Bahtiyar Vahapzade’dir. 1828 yılında Azerbaycan ikiye bölündükten sonra Güney Azerbaycan edebiyatı halk edebiyatı ve klasik edebiyat tarzında devam etmiştir. 1906-11 yılları arasında İran’daki meşrutiyet hareketleri belli ölçüde bir yenileşmeyi beraberinde getirmiştir. Güney Azerbaycan edebiyatında en önemli iki hadise II. Dünya Savaşı yıllarında Veten Yolunda adlı gazeteyle Şairler Meclisi’nin kurulmasıdır. Bu iki edebî hareket güneyde belli bir neslin yetişmesine vesile olmuştur. Güney Azerbaycan edebiyatının en önemli ismi Seyid Mehemmed Şehriyar’ın en büyük özelliği şiirlerindeki lirizmdir. Heyder Babaya Selam adlı iki manzumesi bütün Türk dünyasında büyük etki yapmıştır. Güney Azerbaycan edebiyatının en önemli isimleri Bulud Karaçorlu Sehend, Habib Sahir ve Ali Tebrizi’dir. 1978 devriminden sonra İran’daki Türk edebiyatında büyük gelişmeler olmuştur. Varlık, Köroğlu gibi dergiler etrafında edebî eserler kaleme alınmıştır. Doç. Dr. İbrahim DİLEK

  • Kıbrıs ve Türk Edebiyatı

    Kıbrıs’ın 1571 yılında Osmanlı Devleti topraklarına katılmasından sonra adaya özellikle Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden birçok Türk halkı iskanına edilmeye başlanmıştır. Doğal olarak bu süreçte adaya gelen Türk halkı kendi maddi ve manevi kültür değerlerini de beraberinde getirmiştir. Bu kültürel değerlerin temelini başta dil, edebiyat ve folklor ürünleri oluşturmaktadır. Edebiyat sahasında ilk dönem eserlerini klasik dönem divan şairlerinin eserleri oluşturmaktadır. Bu şairleri kronolojik sıraya göre şöyle sıralamak mümkündür: Misâlî (1607), Zekâî (1648), Siyâhî (1710), Na'îb (1717), Arif Efendi (1725), Hızır Dede (1727), Musîb (Musîb Mehmet Efendi 1754), Müfti Hasan Hilmi Efendi (1847), Hacı Hasan Tahsin Bey (1861), Yusuf Ziya (1869). XIX. yüzyıldan itibaren ise bu alanda, Eski Zağra'lı Handi, Şem'î, Sezâyî, Hakkı, Hatif, Nâdirî, Salim, İffet, Kerimî, Tekî, Müfti Râci Efendi gibi şairleri örnek vermek mümkündür. Bu dönemde elbette pek çok atasözü, masal, mani, bilmece, destan, efsane, ve halk hikayesi gibi halk edebiyatına mensup yazılı ve sözlü ürünlerden örnekler görmek de mümkündür. Çağdaş Kıbrıs Edebiyatı’nın temelinin atılması Tanzimat Dönemi Türk Edebiyatı ile paralellik göstermektedir. Bu dönemde özellikle adaya sürgün olarak gelen Namık Kemal başta olmak üzere, Mutasarrıf olarak atanan Ziya Paşa, 1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında Kıbrıs’ın İngiliz Sömürgesine terk edilmesini 44 dörtlükten oluşan bir destanla anlatan Kıbrıs'lı Müsevvid Osman Efendi-zâde Mehmed Derviş Efendi ilk döneme damgasını vurmuştur. XX. yüzyılın başında dönemin Jön Türkleri arasında yer alarak Kıbrıs’a kaçan Vizeli Rıza İbn Emin, Kıbrıs’ta yetişen düşünce adamlarından Ahmet Raik Efendi’yi dönemin edebî temsilcileri arasında görmek mümkündür. Kaytaz-zâde Nâzım, Anadolu’daki Kurtuluş Savaşı yıllarında yazdığı bazı şiirlerle oradaki heyecanı Kıbrıs Türklerine yaşatmaya çalışmıştır. 1925 yılında Kıbrıs’ın resmen İngiliz sömürgesine verilmesinden sonra adaya daha önce göç eden birçok Türk aile geri dönmek zorunda kalmıştır. Adada kalan Türk ailelerine çok büyük siyasi baskılar uygulanmıştır. Özellikle 1930 yılından sonra kaleme alınan edebî eserlerde bu baskılar ve dönemin siyasi, sosyal, ekonomik yapısı üzerinde durulmuştur. Bu bağlamda, 1930 yılından sonra Kıbrıs Türk edebiyatına farklı türlerde eserler vererek hizmet eden yazar ve şairleri şöyle sıralayabilriz: İsmail Hikmet Bey, Muzaffer Gökmen, İsmail Karagözlü, Osman Türkay, Özker Yaşın, Engin Gönül, Urkiye Mine Balman, Mustafa İzzet Adiloğlu, Taner Fikret Baybars, Ahmed Esad, Samet Mart (Sacit Tekin), Numan Ali Levent, Hüseyin Şenol, Şinasi Tekman, Mustafa Tangül, Oğuz Kusetoğlu, Ali Sedat Hilmi (Törel), Bener Hakkı Hakeri, Kutlu Adalı, Rauf Denktaş, Fuat Veziroğlu, Hizber M.Hikmet (Hikmetağalar), Neriman Cahit, Fikret Demirağ, Mehmet Kansu, Zeki Ali, Orbay (Mehmet) Deliceırmak, Süleyman Uluçamgil, Kamil Özay, Oktay Öksüzoğlu, Konur Alp, Özker Yaşın, Çetin Kasapoğlu, İsmail Bozkurt, Özden Selenge, Hakkı Yücel, Feriha Altıok. Doç. Dr. İbrahim DİLEK

  • Türkoloji Üzerine Çalışan Bilim İnsanları

    Türkoloji (Türk bilimi) ve özellikle de Türk diyalektolojisinin kurucusu olarak W. Radloff’un ismi anılabilir. Avrupa’da Türklük biliminin başlangıç yıllarında savaş tutsakları büyük bir rol oynamıştır. Bunların başında Niğbolu Savaşında Yıldırım’a esir düşen Johann Schildtberger gelir. 1427’de ülkesine dönen Schildtberger, Almanya’ya dönünce tutsaklık yıllarını anlatan bir seyahatname yazmıştır. Türk dilinin gramerini sistemli olarak tespit etme yolunda ilk denemeyi genç yaşında Türklere esir düşen ve Tunus’ta Türkler arasında altı yıl kalan Jesuit papazı Pietro Ferraguto yapmıştır. Ferraguto’nun Grammatica Turca adlı eseri 1611 tarihlidir. 1709 Poltova savaşında Ruslara esir düşen İsveçli Philipp Johann von Strahlenberg de Türklük bilimi tarihinde özel bir yer almıştır. Geçen süre içinde Türkoloji üzerinde çalışan önemli yabancı Türkologlardan bazıları ve ülkeleri şu şekildedir: Fransa: Quatremére, Pavet de Courteille, Amédée Jaubert, Jean Deny, Louis Bazin. Macaristan: Ármin Vámbéry, Gábor Bálint, Ignác Kunos, Géza Kuun, Zoltán Gombocz, Gyula Németh, Lajos Ligeti, János Eckmann, Tibor Halasi-Kun, Dénis Sinor, György Hazai, A. Róna-Tas. İtalya: Alessio Bombaci, Ettore Rossi, Luigi Bonelli. Avusturya: Josef von Hammer, Andreas Tietze, Herbert Duda. İngiltere: J.W. Redhouse, G.L.Lewis, Sir Gerard Clauson. Almanya: Wilhelm Schott, Otto Böhtling, W. Bang-Kaup, Annemare von Gabain, K. Müller, Carl Brockelmann, Karl Foy, Karl Heinrich Menges, Johannes Benzing, Gerhard Doerfer. Finlandiya: M. Aleksanteri Castren. Danimarka: Vilhelm Thomsen, H.Paasonen, G.Ramstedt, Räsänen, Pentti Aalto. Polonya: T.Kowalski, A. Zajackowski, W. Kotwicz, Edward Trjarski, S.Kaluzynski. Rusya: A.N. Kononov, N.Dimitriyev, P.M. Melioranskiy, A.N. Samoyleviç, N.İ. Aşmarin, N.A. Baskakov, S.E. Malov, N.F. KAtanov, V.İ. Rassadin, S. Klyaştornıy, Ş. Şiraliyev, E.R. Tenişev, ABD: N.Poppe, Robert Dankoff, James Kelly. Ülkemizde de Türkolojiye pek çok bilim adamı emek ve gönül vermiştir. Aşağıda özellikle Türk dili alanında geçmişte ve bugün isim yapmış belli başlı Türkologlar sıralanmıştır. Şüphesiz isimler bunlarla sınırlı değildir. Fuat Köprülü, Ahmet Caferoğlu, Muharrem Ergin, Zeki Velidi Togan, Reşit Rahmeti Arat, Besim Atalay, Abdülkadir İnan, Tahsin Banguoğlu, Hasan Eren, Osman Nedim Tuna, Necmettin Hacıeminoğlu, Şinasi Tekin, Zeynep Korkmaz, Talat Tekin, Mustafa Canpolat, Tuncer Gülensoy, Ahmet B. Ercilasun ve onların yetiştirdikleri onlarca bilim adamı, ki bunların içinde pek çok doçent ve profesör gibi öğretim elemanı bulunmaktadır. Bu isimler Türkolojiye bugün de hizmet etmektedirler. Prof. Dr. Ahmet MERMER

  • Altay Dilleri Teorisi

    Altay dilleri teorisi, Türkçe, Moğolca, Mançu-Tunguzca, Korece ve Japoncanın bir dilden, yani Ana Altay dilinden geldiği görüşüne dayanan bir teoridir. Araştırmacılar arasında, Korece ve Japoncanın bu gruba dahil olup olmadığı konusunda zaman zaman tartışmalar yaşansa da son yıllarda bu iki dil de Altay dil ailesi içinde anılmaya başlanmıştır. Türk, Moğol ve Mançu-Tunguz dilleri arasındaki yakınlığın, genetik akrabalıktan kaynaklandığı görüşü ilk olarak Strahlenberg tarafından ortaya atılmıştır. Genetik akrabalığın reddi ise 1820’de Rémusat ile başlamıştır. İki buçuk asrı geçen süre içerisinde K. Grønbech, J. R. Krueger, Clauson, Doerfer, Benzing, Şçerbak ve Róna-Tas gibi isimler genetik akrabalığı reddetmişlerdir. Ramstedt, Németh, Poppe, Aalto ve Baskakov gibi araştırmacılar ise genetik akrabalığı savunmuşlardır. Türkiyeli Türkologlar da, başta Talat Tekin, Osman Nedim Tuna ve Tuncer Gülensoy gibi isimler olmak üzere, adı geçen diller arasında genetik akrabalığın söz konusu olduğu görüşünde genellikle birleşmiş görünmektedirler. Altay dillerini konuşanların sayısı, kaynaklarda farklı farklı verilmiştir. Bu dilleri konuşanların sayısı kaynaklarda 250-350 milyon arası gösterilmiştir. Altay dilleri teorisine inanan araştırmacılar, bu dillerin yaşı üzerinde de durmuşlardır. Bugün, Altay dil ailesi içinde düşünülen dillerin Ana Altay dilinden ne zaman ayrıldıkları hususunda, bilim adamlarınca çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Ramstedt’e göre Tunguz, Kore, Moğol ve Türk dilleri ve halkları M.Ö. 4000 yılında birbirinden ayrılmıştır. Ligeti, bu tarihi M.Ö. 3000-2000’lere götürmüştür. Altay dillerinin yaşlarıyla ilgili yukarıdaki ve benzeri görüşler ileri sürülse de aslında bu dillerden günümüze ulaşan yazılı belgelerin geçmişleri hiç de eskilere dayanmamaktadır. Moğolcanın en eski yazılı belgesi, 1225 tarihli Yesunke Taşı’dır. Moğolların Gizli Tarihi adıyla dilimize çevrilen Mongol-un Niguça Tobça’an ise 1240 yılından kalma bir eserdir. Bir diğer eski Moğol kaynağı Altan Tobçi ise, 16. yüzyıla aittir. Tunguzcanın en eski belgeleri 1413 ve 1433 tarihlidirler. Korecenin en eski yazılı belgesi ise, 1443 tarihlidir. Altay dilleri arasına son yıllarda dahil edilen Japoncanın en eski yazılı belgesi 712 yılından kalma Nihan Şoki’dir. Tekin, Türkçenin, tarihi bilinen en eski yazıtı kabul edilen Çoyr yazıtının 687-692 yılları arasında dikildiğini düşünmektedir. Altay dillerinin başlıca ortak özelliklerini şu şekilde sıralanmıştır: 1. Aile içinde yer alan dillerin hepsi de eklemeli dillerdir. 2. Türetme ve çekimde hep son ekler kullanılır. Bu dillerde ön ek sistemi yoktur. 3. Altay dillerinde cinsiyet de yoktur. Bu nedenle kelimeler şekil değişikliğine uğramaz. 4. Sayı sıfatlarından sonra gelen adlar genellikle teklik biçimindedir: iki el, üç ev, beş oda gibi. 5. Altay dilleri eklemeli dil yapısında olduğundan kelime kök ve gövdeleri sabittir. Türetme yeni eklerle yapılır. Zengin bir ek sistemi vardır. 6. Diller arasında, aynı kökten kaynaklanmış ortak ekler vardır. Bu özellikle Moğolca ile Türkçe arasında daha belirgindir. 7. Cümle yapısı bakımından özne fiilden önce gelir ve genellikle baştadır. Fiil cümlenin sonundadır. Ad ve sıfat tamlamalarında, belirten belirtilenden önce gelir. 8. r/z ve ş/l ses denklikleri. 9. Altay dillerinde ünlü uyumlarının varlığı. 10. Altay dillerinin hiçbirinde kelime başında r, l ve n ünsüzleri bulunmaz. Türkçe ve Moğolcada f fonemi yoktur. Prof. Dr. Ahmet MERMER

  • Garip akımının yıldız şairi: Orhan Veli Kanık

    Türk şiirinin en özgün ve yenilikçi şairlerinden Orhan Veli... Klarnet ustası Mehmet Veli Kanık ile Fatma Nigar Hanım'ın ilk çocukları olarak 13 Nisan 1914'te İstanbul Beykoz'da dünyaya gelen Kanık, çocukluk yıllarını İstanbul'da geçirdi. Şair, eğitim hayatına 1921'de Akaretler'deki Anafartalar İlkokulu'nun ana sınıfında başladı ve sonra Galatasaray Lisesi'nin ilk kısmına geçti. Babasının Cumhurbaşkanlığı Bando Şefliği'ne tayini nedeniyle 1925'te ailesiyle birlikte Ankara'ya taşınan Orhan Veli, burada Gazi İlkokulu'na yazıldı ve bu yaşlarda edebiyata ilgi duymaya başladı. İlk öyküsü "Çocuk Dünyası" Kanık'ın bu ilgisini fark eden öğretmeni Sedat Bey'in sürekli yazmaya teşvik ettiği Kanık'ın o yıllarda kaleme aldığı "Çocuk Dünyası" adlı ilk öyküsü, bir dergide yayımlandı. "Anneme" adlı ilk şiiri ise Balıkesir'de çıkan "Gençler Yolu" dergisinin, 15 Mayıs 1929 tarihli 6'ncı sayısında yer alan Kanık, orta öğrenimini 1932'de yatılı olarak okuduğu Ankara Gazi Lisesi'nde tamamladı. Gençlik yıllarında Ankara Erkek Lisesi'nin yayın organı "Sesimiz" dergisinde de çalışmaları yayımlanan Kanık'ın, lise yıllarında şair Melih Cevdet Anday ve Oktay Rifat ile arkadaş olması edebiyat hayatının başlangıcı oldu. Aynı tarzda şiirler yazan Kanık, Anday ve Rifat'ın bu tarzlarının "garip" bulunması üzerine, ortaya koydukları yeni şiir anlayışlarına "Garip" adını verdiler. "Garip" akımını 1939'da açıkladılar Bu süreçte öğretmenleri arasında yer alan ünlü şair Ahmet Hamdi Tanpınar başta olmak üzere, Halil Vedat Fıratlı ve Yahya Saim Sinanoğlu'nun desteğini alan grup, yeni tarzlarını "Garip" başlığı altındaki bir bildiri ile "Varlık" dergisinin 1 Aralık 1939 tarihli 154'üncü sayısında açıkladı. Daha sonra grubun 1941'de okuyucuyla buluşturdukları "Garip" adlı şiir kitabında Orhan Veli'nin 24, Oktay Rıfat'ın 21, Melih Cevdet Anday'ın ise 16 şiiri yer aldı. Farklı görevlerde çalıştı İlk şiirlerinde Mehmet Ali Sel imzasını kullanan ve aşk, özlem, çocukluk anıları gibi temaları ele alan Kanık, 1933'te İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'ne kaydoldu. Buradaki öğrenimini yarıda bırakan usta şair, 1935'te bir süre yardımcı öğretmenlik, 1936-1941'de PTT Genel Müdürlüğü Telgraf İşleri Reisliği Milletlerarası Nizamlar Bürosu'nda memurluk yaptı. Orhan Veli, 1942'de başladığı vatani görevini Gelibolu'nun Kavak köyünde piyade yedek subayı olarak tamamladı ve terhisinin ardından 1944'te Ankara'ya döndü. Milli Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosu'nda memur olarak kısa bir süre görev alan ve bu görevi sırasında "MEB Dünya Edebiyatlarından Tercümeler" serisinde Fransızcadan çeviriler yapan Kanık, daha sonra dönemin Milli Eğitim Bakanı Reşat Şemsettin Sirer'in yönetimine uyum sağlayamayarak 1947'de memurluktan istifa etti. 36 yaşında vefat etti Kanık, sonraki yıllarda geçimini yazarlık ve çevirmenlik yaparak sağlayarak "İnsan", "Ses", "Gençlik", "Küllük", "İnkılapçı Gençlik", "Demet", "İşte ve Aile" gibi dönemin popüler kültür sanat dergilerinde manzume ve düz yazılar kaleme aldı. Mehmet Ali Aybar'ın çıkardığı "Hür" ve "Zincirli Hürriyet" gazetelerinde yarı siyasal değinmeler ve eleştiriler de kaleme alan Kanık, 1948'de bir süre "Ulus" gazetesinde, "Yolcu Notları" başlığı altında makaleler kaleme aldı, 1949'da Ankara'da "Yaprak" dergisini, vefatına kadar 28 sayı boyunca çıkardı. Orhan Veli Kanık, geçirdiği beyin kanaması sebebiyle 14 Kasım 1950'de Cerrahpaşa Hastanesi'nde vefat etti ve Aşiyan Mezarlığı'na defnedildi. Halk dilini kullanmayı benimsedi Türk edebiyatı tarihinde yenilikçi fikirlerin ilk savunucularından biri kabul edilen Kanık, şiirin ölçü, uyak gibi kalıplardan ve kurallardan bağımsızlaşarak yazılabileceğini savundu. Kanık, bu düşüncesini, "Şiir kafiyeli de kafiyesiz de vezinli de vezinsiz de bol resimli, hiç resimsiz de bağırarak da fısıldayarak da yazılabilir. Yeter ki yazılacak şey olsun." sözleriyle ifade etti. Hayatın bağlarına, sorumluluklarına boş vermiş, kendisini günün akışına bırakmış biri olan Orhan Veli'nin dış görünüşü, Sait Faik Abasıyanık tarafından, "İki incecik bacak, kısa bir trençkot, kanarya sarısı bir kaşkol, müselles bir yüz. Şişirilmiş bir göğse benzeyen bir sırt -denebilirse-ergenlik bozuğu bir yüz." şeklinde tarif edildi. Kimilerine göre "bağımsız", kimilerine göre "yıkıcı" olan Kanık için Cemal Süreya ise "Yeni şiirimizin, işlev olarak kurucusu olan bu adam kuramını yazılarıyla değil, başka iki şeyiyle yaptı: Hayatıyla ve şiirleriyle..." değerlendirmesinde bulundu. Yazı ve şiirlerinde hicivsel bir üslupla mizah ögelerinden yararlanan, daha basit ve yalın olan halk dili kullanmayı benimseyen Kanık, şiirlerinde özellikle İstanbul'a olan hayranlığını dile getirdi. Düzyazı, eleştiri ve hikayeler de yazan usta şairin, aralarında "Bir Kapı Ya Açık Durmalı Ya Kapalı", "La Fontaine'in Masalları", "Scapin'in Dolapları" ve "Fransız Şiiri Antolojisi" olmak üzere toplam 12 çeviri kitabı bulunuyor.

  • Süleyman Nazif

    1870 yılında Diyarbakır'da doğdu.Osmanlı ve erken cumhuriyetin önemli Türk aydınlarındandır. Öğrenimini özel yollardan gerçekleştirdi. II. Abdülhamit yönetimine karşı mücadale edebilmek için 1887'de Paris'e kaçmak zorunda kaldı, sekiz ay sonra döndü. II. Abdülhamit tarafından vilayet mektupçusu sıfatıyla Bursa'da ikamete memur edildi. (1897-1908) Daha sonra İttihat ve Terakki(Birleşme ve Yükselme)Fırkası(Partisi)'ne üye oldu. II. Meşrutiyet'ten sonra Basra (1909), Kastamonu (1910), Trabzon (1911), Musul (1913) ve Bağdat(1914) valilikleri görevinde bulundu. 1915'te devlet memurluğundan ayrılıp tüm zamanını yazarlığa ayırdı.Hadisat gazetesinde İstanbul'u işgal eden emperyalistleri uyararak halkın böyle bir işgali kaldıramayacağını söyledi.İstanbul'un işgalini sert dille eleştirince İngilizler tarafından Malta adasına sürüldü. Orada 20 ay kadar kaldı. Dönüşünde bir süre daha yazmaya devam etti. 1927'de zatürreden öldü. Edirnekapı mezarlığına gömülüdür. Edebi Kişiliği 1. Servet-i Fünun edebiyatının sanatçılarından olan Süleyman Nazif, iyi bir eğitim görmüş; Batı edebiyatıyla Doğu edebiyatını iyi tanımıştır. 2. Hatipliği ile de ünlü sanatçı, vatan, millet sevgisini işlemiştir. 3. Gür bir edası ve ahenkli bir dili vardır. Bu özelliğiyle Namık kemal geleneğini devam ettiren Süleyman Nazif, Türklüğe hayrandır. 4. Vatan, millet sevgisini kahramanca bir edayla kaleme aldığı için namık kemal'e benzer. Eserleri: Gizli Figânlar, Firak-ı Irak, Batarya İle Ateş, Malta Geceleri, Çal Çoban Çal Süleyman Nazif çok bilinmese de sivri dilli bir yazardır aynı zamanda. Birkaç örnek: Malta sürgünlerinin arasında kimler yok ki? Rauf Orbay, Cevat Çobanlı, Ziya Gökalp, Cemal Mersinli, Ali Fethi Okyar, Enver Paşa'nın babası, Süleyman Nazif.... Malta sürgünleri Malta'ya giderken Süleyman Nazif Enver Paşa'nın pederinin yanına oturur. Birlikte muhabbet ederlerken şu sözler sarf edilir: S.N -Amca sana bir İngiliz hatun bulalımmı? E.P.B-Niye evladım? S.N-Türk eşinden olan oğlun koskoca Devlet-i Osmaniye-i Ali'yi batırdıda.İngiliz eşinden olan oğlunda Britanya'yı batırsın.Hepimiz kurtulalım. E.P.B-Niye böyle söylüyorsun evlat,Ben ömrümde harama uçkur açmadım. S.N-Keşke helalede açmasaydın. Bir genç Abdullah Cevdet hakkında alçak der. S.N-Ona kimse alçak diyemez! Genç-Ama siz daha geçen hafta neler demiştiniz? S.N-Alçağın bile bir hududu vardır,bu herif düpedüz çukur. Süleyman Nazif Bağdat valisiyken kendisine ordu komutanlığından bir telgraf gelir: Acil 10.000 okka çay temin ediniz. Süleyman Nazif'in cevabı: Çin imparatoruna gönderdiğiniz bir telgraf yanlışlıkla vilayetimize gelmiştir. Malumatınıza. Malta sürgününden dönen Süleyman Nazif,Ahmet Haşim'e başından geçenleri anlatır: Ahmet Haşim -Orda et veriyorlarmı? S.N-Ne eti,verdikleri konserveler Pastörlü yıllardan kalma Ahmet Haşim kızdırmak için şunu sorar: A.H-İnsan eti mi? S.N-İnsan etini başkasına yedirirler mi?

  • Hüseyin Cahit Yalçın

    1875'te Balıkesir'de doğan Hüseyin Cahit, eğitimi için İstanbul'a gelmiş ve Dersaadet İdadî-i Mülki'de okumuştur. Daha küçük yaşlarda Ahmet Mithat'ın eserlerini okumuş, onun etkisinde kalarak yazdığı romanı "Nadide"yi 1891'de yayımlamıştır. Yazı çalışmalarına Cenap Şahabettin ve Mehmet Rauf'la birlikte "Mektep" dergisinde başlamış, 1896'da Servet-i Fünûn topluluğuna katılmıştır. Servet-i Fünûn topluluğu içinde Edebiyat-ı Cedide Kütüphanesi kurulmasına önayak olmuş, eski edebiyatçılara karşı giriştiği polemiklerle topluluğun sanat ve edebiyat görüşlerini savunmuştur. Tevfik Fikret'in dergiden ayrılmasından sonra, kısa bir süre Servet-i Fünûn'un yazı işlerini müdürlüğünü yürütmüş, 1901'de Fransızcadan çevirip yayımladığı "Edebiyat ve Hukuk" adlı makalesi yüzünden dergi kapatılmıştır. II. Meşrutiyet'in ilanından sonra daha çok siyasî hayatın içine giren yazar, İkdam ve Tanin gazetelerinde siyasî konulu yazılar yazmıştır. 1908 seçimlerinde İstanbul mebusu seçilmiş, 31 Mart olaylarında suikasttan zor kurtulup Selanik'e kaçmıştır. Hareket Ordusu'nun İstanbul'a girişinden sonra İstanbul'a dönmüştür. Siyasî hayatın iniş çıkışları içinde zaman zaman ülkeden kaçmak durumunda kalsa da 1935 - 1946 yılları arasında "Yedigün" adlı bir dergi çıkarmış ve mebusluk görevini yürütmüştür. 1957'de ölmüştür. Edebi Kişiliği 1. Servet-i Fünun edebiyatının öykü, roman, deneme, sohbet ve eleştiri yazarlarından Hüseyin Cahit yalçın, daha çok gazeteciliği ve eski edebiyat taraftarlarına karşı yeni edebiyat anlayışını savunan yazılarıyla tanınmıştır. 2. Edebiyat-ı Cedide döneminde eski edebiyata karşı yeni edebiyatı, Doğu kültürüne karşı Batı kültürünü savunmuştur. Eleştirileri daha çok Servet-i Fünun anlayışına karşı yapılan eleştirilere cevap niteliğindedir. 3. Öykü ve romanlarını gözleme dayanan, gerçekçi, şairane ve süslü bir üslupla yazmıştır. Politik yazıları ise sadedir. 4. Yoğun bir fikir yapısı, keskin bir eleştiri anlayışı vardır. Pervasız, cesur politik makaleler yüzünden çoğu kez ölüm tehditleri almış, hapse girmiş; sürgüne gönderilmiştir. 5. Zamanın bütün tartışmalarına katılmış, inandığı davalar uğruna ömrünün sonuna kadar kalem savaşına devam etmiştir. 6. Fransız İhtilali'ni konu alan Edebiyat ve Hukuk başlıklı çeviri makalesi, Servet-i Fünun dergisinin kapanmasına yol açmıştır. Eserleri: Roman: Nadide (1891), Hayal İçinde (1901) Öykü: Hayat-ı Muhayyel (1899), Niçin Aldatırlarmış? (1922), Hayat-ı Hakikiye Sahneleri (1909) Diğer: Kavgalarım (1910), Edebi Hatıralar (1935), Siyasal Anılar (1975), Talat Paşa (1943), Türkçe Sarf ve Nahiv (1908), Benim Görüşümle Olaylar (4 cilt, 1945-47), Seçme Makaleler (1951)

  • Mihri Hatun

    Divan Edebiyatının kadın şairlerinden Mihrî Hatun... 15. yüzyılın hanım şairlerinden Mihri Hatun, şairlikte Necati Bey'i kendisine örnek almış, ona benzemek istemektedir. Her yazdığı şiiri şaire gönderir fikrini almak ister. Bir rivayete göre Necati Bey, bundan hoşnut değildir. Kızdığını ve şu mısraları yazdığını Latifi söyler: Ey benüm şi'rime nazire diyen Çıkma rah-ı edepten eyle hazer Dime kim işte vezn ü kafiyede Şiirüm oldu Necati'ye hem-sar Harfi üç olmağ ile ikisünün Bir midür filhakika ayb u hüner II. Bayezid'in oğlu Şehzade Ahmed'in Amasya Valiliği sırasında Amasya'da yaşayan, güzelliği ve şairliği ile ünlü Mihri Hatun'un Necati Bey'e hissi yakınlığı olduğu ve duygularını mısralarla ifade etmeğe çalıştığı bilinir. Ben umardım ki seni yar-ı vefa-dar olasın Ne bileydim ki seni böyle cefa-kar olasın Reh-i aşkında neler çektüğüm ey dost benüm Bilesin bir gün ola aşka giriftar olasın Beni azade iken aşka giriftar itdün Göreyim sen de benim gibi giriftar olasun Beddua etmezem amma Huda'dan dilerim Bir senin gibi cefa-kara heva-dar olasun Şimdi bir haldeyüz kim, ilenen düşmanına Der ki, Mihri gibi sen dahi siyeh-kar olasun Necati Bey'in de Mihri Hatun için "Mihr u Mah" adlı bir mesnevi yazdığı söylenir ise de eserin hiç bir nüshası ele geçmemiştir.

  • Entüisyonizm (Sezgicilik) Akımı

    Felsefe tarihinde bilginin kaynağı ve gerçeğin kavranması konusunda ortaya atılan sorunlar, birer dizge niteliği kazanmış, değişik düşünme yöntemlerine bağlanan çığırların doğmasına yol açmıştır. H. Bergson'un öncülük ettiği bu görüş, rasyonalist görüşe tepkiyi dile getirmektedir. Bergson'un sezgiciliği bilimsel bir nitelik taşır, özellikle ruhbilimle bağlantılıdır. Düşünülen bir sorunun çözümünü kolaylaştıran veriyi elde etmeye, dayanır. Bergson'un söylemiyle "içgüdü" (sezgi), içsel bir deneyimdir. Daha önceki çağlarda, özellikle tanrıbilim alanında "sezgi" tanrısal bir uyarı, tanrısal bir ışık olarak nitelenmiştir. Bu görüşe göre akıl, yalnızca kendisi gibi durağan yapıda olan maddeyi bilebilir. Bunun sonucunda doğa bilimlerinin bilgisine ulaşılır. Ancak akıl, dinamik yapıdaki yaşamın bilgisine ulaşamaz. Çünkü yaşam yalnızca anların bir toplamı değildir, sürekli devinim ve oluş halindedir. Bu nedenle gerçeği bilebilmek için başka bir yetiye gereksinim vardır, o da sezgidir. İslam düşünürü Gazali de gerçeğin bilgisine duyum ya da akılla ulaşılamayacağını ancak " inançla" ulaşılabileceği öne sürmüştür. Gazali'de sezgi, Tanrı'nın insana bilgi ve bilgelik verdiği bir yetenektir. Bu görüşüyle Gazali'nin sezgiciliği öncelediği söylenebilir. İslam tasavvuffunda, özellikle Yeni-Platonculuk' tan kaynaklanan öğretilerde, gerçeğin kavranması içedoğuş niteliği taşıyan sezgiyle sağlanabilirdi.

bottom of page