Divan Edebiyatında Nesir Türleri

Her dönemde olduğu gibi Dîvân edebiyatında da birkaç tip nesir görülür.


Sâde Nesir

Halkın konuştuğu dilin esas alındığı nesirdir. Zaman zaman ağdalı üslûba ait kelime ve terkiplerin bu nesre girmesi normal görülmelidir.


Kur’ân tefsirleri, hadis kitapları, menkabevî İslâm tarihlerinin büyük kısmı, fütüvvetnâmeler, menâkıbnâmeler, dînî-destânî halk kitapları, halk hikâyeleri, halka yönelik tasavvufî eserler, gazavât-nâmeler, ahlâk kitaplarının çoğu, bu üslûpla yazılmışlardır.


Konşıya hediye vireler, azdan çokdan… Egerçi harâc virür kâfirse dahı… Mesele: Konşı evine destûrsuz bakmayalar. Mesele: Ba’zılar eydür: Sağ koldan sol koldan, dahı öninden ardından kırkar ev konşıdur. Nafaka vireler… Don vireler… Kurbân etin vireler. Mesele: Konşınun itin urmayalar. Dîvârına işemeyeler. Katı söylemeyeler. Oglancugına lâtîfe ideler, yüzin yuyalar. Başın sıgayalar. Başına yag dürteler. Mesele: Konşı nesnecük virse az görmeyeler. Hor bakmayalar. Ugrayıcak güler yüzle bakalar. Ödünç vireler; sayru olsa soralar; çağırsa, meded dilese varalar. Ölüsine, dügünine, cenâzesine varalar. Evin, tavarın saklayalar. Hıyânetlik itmeyeler avratına, oglına, kızına, karavaşına. Dahı yaramaz kokulu nesne, konşı evinden yana atmayalar. Evin yüksek yapmaya, konşıya yil varmasun diyü. Mesele: satun aldugı yimişden konşıya vire, kendü yimezdin öndin. (Anonim hadis kitabı)


Süslü Nesir

Arap ve Acem lûgatlerinden alınan gelişigüzel kelimeleri, sık sık uzun ve çapraşık terkiplere malzeme olarak kullanıp Türkçe sözlere az çok yer veren bir nesirdir. Dîvân şiirinin lâfız san’atlarından çoğu ve nesir kâfiyesi olan “seci’ “, bu tip nesrin belirgin özellikleridir. Fâtih Sultan Mehmed devrinden başlayarak yabancı kelime ve terkiplere açılan dîvân şiiri gibi dîvân nesri de anlaşılır olmaktan sür’atle uzaklaşmıştır.


“Târîh-i Ebu’l-Feth yazarı Tursun Bey’den başlayarak İbn Kemal, Hoca Sa’deddin, Kara Çelebi-zâde Abdulazîz, Raşid gibi tarihçiler, Âşık Çelebi, Hasan Çelebi, Sâlim, Safâyî gibi tezkireciler, bir çok resmî ve özel mektup (yazışma) örnekleri dergisi olan “Münşe’ât Mecmû’ası” yazarları, bu süslü nesir (inşâ) yolunu takip etmişlerdir.


Bu nesrin en çarpıcı örnekleri olarak Veysi (Ö. 1628) ile Nergisî (Ö. 1635) gösterilirler. Oysa XVII. Asırda Peçevî, Kâtib Çelebi, Evliyâ Çelebi, Koçi Bey ve Hasanbey-zâde gibi güçlü yazarlar, Türk nesrinin anlaşılır, sevimli örneklerini vermişlerdir.


Örnek: "……. Ahmed Paşa, hayl-ı seyl-kirdâr ve leşker-i zafer-şi’ârla vardı ol hisâr-ı üstüvârun üzerine düşdi; mevâkib-i kevâkib-şümâr şehrün kenârındaki gülzâr-ı pür-berg ü bâr gibi diyâr-ı âbâda, kiştezâra cerâd üşer gibi üşdi. Küffâr-ı bed-kirdâr kaçup hisâra girüp kal’anun kapusını yapıcak dervâze-i kârzâr feth oldu. Ra’d-girîv toplarun ki dehân-ı dîv gibi âteşîn-demdi âvâzesiyle şeş-gûşe-i âlem doldu. Ceyş-i bed-kîşün ser-efrâzlarından sengin-beden ehremenler, bârûlar gibi gerinüp sünüp gâzîlere görünmek isteyince top-taşı başlarını götürür, gevdeleri bedenler gibi dîvâr kenârında kalurdu. Ol dürc-i şekâvet içindeki bed-gevher burclar üzerinde bedenler gibi dizilüp tururken darb-zen ve pirengi her kangısına ki tokunurdı ya kolın budın götürür ya bütün alurdı. Ceyş-i İslâm ol kîş-i bed-fercâmla bir nice eyyâm muhkem ceng idüp sûr içini gûrları gibi küffâr-ı bed-kirdârun gözlerine teng idüp darb-ı destle hisârı aldılar; içine cârûb-ı harbî çaldılar. (İbn Kemâl; Tevârîh-i Âl-i Osmân)


Fakat XV. Asır yazarı ve devlet adamı Sinan Paşa’nın nesrini, bu süslü nesrin dışında görmek ve “âlî nesir” (yüksek nesir) diye adlandırmak gerekir:


“Alîmsin ilmine gâyet yok. Kadîrsin kudretine nihâyet yok. Kadîmsin ukûl-i mütekaddimîn ve müte’ahhirîn dâ’ire-i kıdemine kadem basamaz. Bir ‘âşıksın ki ‘aşkın hevâsında dün ü gün âsiyâ-yı çarh inler; bir mahbûbsın ki şevkin derdinden felekler çarha girüp oynar……

………………………….. (Sinan Paşa, Tazarru’-nâme)


……….. Gündüz olur dünyâya uyup yürürsin ve ahşam olur gaflet döşeginde uyursın. Ömre inanup anı durur sanursın ve hayata güvenüp anı kalur sanursın. Hîç fikr eylemezsin ki kanı bu husûnı hısn eyleyüp bu sâhaları hâris olanlar? Ve kanı bu hadâyikı imâret idüp bu tîmârı gâris olanlar? Kanı bu şehirleri binâ eyleyenler ve kanı bu san’atleri ihyâ eyleyenler? Kanı hezâr sürûr ile bu sarâyları yapanlar ve kanı bu cihâna hükm idüp benüm sananlar? Kanı şol serîr-i sa’âdet üstindeki icülûsları, kanı şol meclislerindeki sâkîleri ve kûsları? Kanı nedîmleri ve gûyendeleri, kanı dürlü dürlü sâzendeleri? Ne kendüler kaldı, ne yoldaşları, ne eşleri kaldı ne işleri… Tut ki bir hayâl idi geldi ve gitdi; hokka-bâz-ı cihân hokkasın açdı ve gine yumdı…… (Sinan Paşa, Ma’ârif-nâme).


Orta Nesir

Bu yazı dili de halkın konuşma dilinden oldukça uzaktır. Yazar, esas olarak anlatmak istediği şeyin peşindedir ve lâfız san’atları ve hüner gösterme gayreti, süslü nesirde olduğu gibi değildir. Fakat seci’li söyleyişler, bu nesirde de sık görülür.


Gelibolulu Âlî’nin, Na’îmâ’nın tarihleri, Kâtib Çelebi’nin Mîzânü’l-Hakk’ı, Düstûrü’l-Amel’i; Evliyâ Çelebi’nin Seyâhat-nâme’si, Koçi Bey’in risâlesi; bazı dînî eserler ve fetvâlar, coğrafya eserleri, sefâret-nâmeler ve biyografik eserler, bu nesirle yazılmışlardır.


Orta nesrin sade nesirden net bir çizgiyle ayrılması, kolay değildir.


Örnek: “….. Pes cemî’sin cem’ eyleyüp ol gün merhûmı da’vet idüp Papa dahı murassa’ libâslar, üç koronalı murassa’ tâcın giyüp barmaklarına kıymetlü taşlu yüzüklerinden geçirüp tahta geçüp oturmış idi. Sagında solında kürsîler üzerinde kardinaller oturmış idi. İlçiler ve sâ’ir ashâb-ı dîvân ayag üzre durmışlardı ki merhûm Sultân Cem, kendü halkiyle ve Riga Fransa’nun …… âdemîsiyle ve Rodos begleriyle içerü girdi. Cemî’ kardinaller ayag üstine kalkdılar. Papa dahı yakın gelicek ayag üstine durup merhûm ile musâfaha mu’ânaka idüp merhûmun boynında iki tarafında öpüp “Hoş geldün, kadem getürdün” diyü envâ’-ı telattuf ile mülâyemet ile yine mekânına gönderdi. İki üç güne degin kemâyenbagî ziyâfetler ve ziynetler ki vardur, itdüklerinden sonra üçünci gün tenhâca halvet-hânesine okuyup bir kürsîde merhûm ve bir kürsîde Papa ve bir kürsîde ……….. nâm bir kardinal oturup söyleşürken merhûmun gayr millet arasına gelmekden maksûdın sordılar. Merhûm dahı eyitdi: “Gayr millete gelmek maksûd degül idi. Belki Rûmili’ne geçmege Rodos kavminden yol istedüm. ‘Ahd ü peymân ile Rodos’a geldükden sonra Rodos kavmi ahdlerine vefâ itmeyüp andların sıyup beni yoluma gitmege komayup yidi yıldur ki habs iderler….

(Vâkı’ât-ı Sultân Cem)