top of page

Arama Sonuçları

Search this site

Boş arama ile 864 sonuç bulundu

  • Edebiyat ve Edebiyatın Bilimlerle İlişkisi

    9. Sınıf Türk Dili ve Edebiyatı Dersi: Edebiyat ve Edebiyatın Bilimlerle İlişkisi Edebiyat; duygu, düşünce ve hayalleri söz ya da yazıyla en güzel biçimde anlatma sanatıdır. Edebiyatın özünde güzellik, estetik duygusu vardır. Edebiyatın kökeni Arapça “edeb” kelimesidir. Yazarlara göre değişen edebiyat tanımlarından bazıları şunlardır: Edebiyat; tarihsel, sosyal ve kültürel olandan hareketle dille gerçekleştirilen güzel sanat etkinliklerine ve eserlerine verilen genel addır. (Şerif Aktaş) Edebiyat; malzemesi dil, kaynağı yaşantılar ve hayal gücü olan bir yaratıcılık, başka deyişle bir sanat dalıdır. (Gürsel Aytaç) Edebiyatla bilim arasında farklı şekillerde ilişki söz konusudur. Bu ilişkinin temelinde her ikisinin de insan etkinliği olması vardır. Edebiyat da bilim de insana yöneliktir, insan içindir. Edebiyat ve bilim birbirinden farklı yöntemler kullanır. Edebiyat kendi alanındaki üretiminde öznel bir bakışla güzelliğe ulaşmayı, kişiye estetik zevk kazandırmayı amaçlar. Bilim ise deney, gözlem, araştırma vb. yöntemlerle gerçeğe ve doğru bilgiye ulaşmayı amaçlar. Edebiyat kendi alanındaki etkinliklerini gerçekleştirirken bilimden yararlanır. Edebiyat öncelikle psikoloji, sosyoloji, tarih, felsefe gibi sosyal bilimlerle doğrudan ilişki içindeyken fizik, kimya, biyoloji gibi deneysel bilimlerle dolaylı bir ilişki içindedir. Edebiyat bilimi, bilim de edebiyatı etkiler. Bu anlamda edebiyatla bilim arasındaki ilişkinin karşılıklı olduğu unutulmamalıdır.

  • Bireyin İç Dünyasını Temel Alan Eserler

    Bireyin iç dünyasını esas alan eserlerin özellikleri şunlardır: Bireyin iç dünyasını esas alan yazarlar insan gerçekliğini farklı bir bakışla anlatmak, modern hayatın insan üzerindeki etkilerini tespit etmek için psikoloji, psikoanalitik (psikoanaliz) gibi bilimlerden ve dolayısıyla Freud’un görüşlerinden faydalanmışlardır. Yazarlar, bireyin iç dünyasını anlatmak için, düş analizi (bireyin gördüğü rüyayı içerik olarak çözümlemek) ve bilinç akışı (insanın zihninden geçirdiklerini, çağrışımları, sınır koymadan, doğrudan peş peşe anlatmak) yolarından yararlanmışlardır. Bireyin iç dünyasını esas alan eserlerde; bunalım, yabancılaşma, bireyin toplumla hesaplaşması, yalnızlık, sıkıntı, bilinçaltı, bireysel sorgulamalar, evrenin düzeni gibi konular ele alınır. Mekân, olay ve zaman bireyin iç dünyasını esas alan eserlerde birey üzerindeki etkisiyle birlikte verilirken, toplumcu gerçekçi eserlerde toplumun sorunlarını, sınıflar arasındaki farklılıkları vermek için bir araç olarak kullanılır. Bireyin iç dünyasını esas alan eserlerde çağrışımlara açık sanatsal bir üslupla ruh tahlillerine; toplumcu gerçekçi eserlerde halkın günlük konuşma diline, yerel söyleyişlere, açık ve sade bir anlatıma yer verilir. Bireyi sosyal (toplumsal) yönüyle değil psikolojik (ruhsal) yönüyle ele alıp anlatmışlardır. Cumhuriyet Dönemi edebiyatında bazı sanatçılar da bireyin iç dünyasını (psikolojisini, ruhsal durumunu) anlatmayı amaçlamış bu doğrultuda önemli eserler vermişlerdir. Bireyin psikolojisini yansıtmayı amaçlayan yazarlar, her şeyden önce eserlerinde olay örgüsünü insana özgü bir gerçekliği anlatmak için oluşturmuşlardır. Bu yazarlar, insan gerçekliğini farklı yönlerden anlatma gayreti içine girmişler; olaylardan ve insanlardan hareketle bireyin psikolojisini aktarmaya çalışmışlardır. Bu yazarlar, insanın topluma yabancılaşmasının nedenlerini sosyo-ekonomik unsurlarda değil bireyin iç dünyasında aramışlardır. Bu yüzden olay örgüsünü önemsememişler, merak unsurunu ikinci plana atmışlar ve tamamen insanın iç dünyasını ve içsel çatışmalarını gerçekçi tasvirlerle ortaya koymaya çalışmışlardır. İnsan gerçekçiliğinin farklı yönleri ele alınmıştır. Çehov tarzı hikâyeler yazmışlardır. Birey kavramından yola çıkarak bireysel çözümlemeler yapmışlardır. Bireyin bunalım, sıkıntı, yabancılaşma ve yalnızlıklarını ele almışlardır. Bireydeki psikolojik unsurların birey üzerindeki etkilerini anlatmışlardır. Psikoloji ve psikiyatriden faydalanmışlar; çağrışımlara açık, sanatlı bir dille ruh tahlillerine/çözümlemelerine yer vermişlerdir. Ruhî bunalım, yabancılaşma, yalnızlık, toplumla hesaplaşma, kendini sorgulama, bilinçaltı, kozmik alem, iç sıkıntısı, ruhi bunalım gibi konuları ele almışlardır. Eserlerinde özellikle iç konuşma, bilinç akımı gibi teknikleri kullanmışlardır. Peyami Safa hemen hemen bütün romanlarında, A. Hamdi Tanpınar Huzur'da, Tarık Buğra Küçük Ağa'da, İbiş'in Rüyası'nda, Mustafa Kutlu öykülerinde ruh çözümlemelerine geniş yer vermiştir. Bu anlayışta olan yazarların önemlileri şunlardır: Peyami Safa, Ahmet Hamdi Tanpınar, Tarık Buğra, Samiha Ayverdi, Abdülhak Şinasi Hisar, Mustafa Kutlu, Abdulhak Şinasi Hisar,

  • Türk Edebiyatında Toplumcu Gerçekçilik

    Türk Edebiyatında Toplumcu Gerçekçilik akımı 1930′lardan 1980′lere kadar özellikle roman alanında varlığını güçlü bir biçimde sürdürmüştür. Toplumcu gerçekçi bakış doğrultusunda işçilerin, dar gelirlilerin dünyası, köydeki yaşam tarzı sunulmuş, köyden kente göçün ortaya koyduğu sorunlar, toplumcu dünya görüşüne uygun olarak sergilenmiştir. 1930′larda üretilen Anadolu insanının gerçeğini, toplumsal değişimle yaşanan sancıları anlatan öyküler ve romanlar, toplumcu gerçekçi edebiyatın kuruluşunun ilk örnekleri niteliğindedir. Sabahattin Ali, özellikle Anadolu’ya yönelme ve ne anlattığı kadar nasıl anlattığına da önem veren nitelikli roman ve hikâyeleriyle toplumcu gerçekçilerin öncülerden biridir. Toplumcu gerçekçi eser veren yazarların bir bölümü özellikle köy sorunlarına yönelmişlerdir. "Memleket Edebiyatı" çizgisinde ilerlediler. 1950′li yıllarda Köy Enstitülü yazarların çabalarıyla köy olgusu romanlarda daha farklı bir şekilde ele alınmaya çalışılmıştır. Köy Enstitülerinde yetişen köy kökenli yazarlar konularını daha çok toprağa bağlı insanların hayatlarından alan eserler yazmışlardır. Anadolu köy ve kasabalarına yönelmişlerdir. Mahmut Makal’ın 1950′de köy notlarını içeren “Bizim Köy” adlı kitabının yayımlanmasıyla, Fakir Baykurt ve Talip Apaydın gibi yazarların eserleriyle köye ve köy hayatına ilgi daha da artmıştır. 1960′lardan itibaren Fakir Baykurt, Kemal Bilbaşar, Yaşar Kemal gibi yazarlar köy – kasaba konularını işlemeyi sürdürürken Sabahattin Ali, Kemal Tahir, Orhan Kemal, Samim Kocagöz, Rıfat Ilgaz, Aziz Nesin gibi yazarlar bir süre sonra kent insanının ve büyük kentin sorunlarını da ele alan konulara yönelmişlerdir. Toplumcu Gerçekçi Yazarlar: Başlangıçta Sabahattin Ali ve Sadri Ertem'in eserleriyle ortaya çıkan ve esasen Anadolu köy ve kasabalarının sorunlarını anlatan toplumcu-gerçekçi roman ve hikaye 1930'ların sonunda Kemal Bilbaşar ve Samim Kocagöz gibi yazarlarla alanını genişletmiştir. 1950'den sonra köy enstitüsü çıkışlı yazarlarla yaygınlaşan "köy romanı" bu dönemden sonra sosyalist düşüncenin etkisiyle ideolojik bir yön kazanarak gelişmeye devam etmiştir. Bu etki 1960'lı ve 1970'li yıllarda da devam etmiştir. Yazarlar özellikle köylerdeki toprak kavgaları, ağa-köylü, zengin-fakir, güçlü-güçsüz, öğretmen-imam çatışması, köyden kente göç ve sonuçları, dar gelirlinin sorunları ve geçim mücadelesi gibi konuları işlemişlerdir. Realizm ve naturalizm akımlarının etkisinde kalan bu yazarlar yapıtlarını konuşma diliyle yazmış, kahramanlarını bölgesel ağızlarına göre konuşturmuş, güçlü tasvirler yapmışlardır. Özellikle Batı Anadolu köylerindeki sorunları anlatan Samim Kocagöz'ün eserlerinin yanında Kemal Bilbaşar'ın Doğu Anadolu'daki ağa-köylü mücadelesini aşk ekseninde anlattığı "Cemo" adlı romanı da önemlidir. Toplumcu gerçekçiler eserlerinde büyük şehirlere göçün ortaya çıkardığı problemler ve sosyalizm üzerinde durmuştur. Bu eserlerde siyasi ideolojiler ön plana çıkar. Roman ve hikâyelerde çok sağlam bir kurgu görülmez. Eserlerde köylü ağızlarına oldukça fazla yer verilmiştir. Anadolu coğrafyası ve insanı, toplumdaki düzensizlikler, çatışmalar, köy gibi küçük yerleşim yerlerinin sorunları ağa-köylü, öğretmen-imam, zengin-fakir, halk-yönetici, güçlü-güçsüz, aydın-cahil ve büyük şehirlere göçün ortaya çıkardığı problemler gibi konular üzerinde yoğunlaşmışlar. Yazar okuyucuyu kendi doğrultusunda yönlendirmek ister. Sanat eseri belli görüşleri ifade etmek için araçtır. Tezlidirler. Halkı aydınlatmak düşüncesiyle bazı yazarlar bazı bölgeleri özellikle konu edinmiş. Bu anlayışla eser veren başlıca yazarlar : Sabahattin Ali, Sadri Ertem, Samim Kocagöz, Kemal Bilbaşar, Orhan Kemal, Kemal Tahir, Yaşar Kemal, Necati Cumalı, Mahmut Makal, Fakir Baykurt, Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Talip Apaydın, Abbas Sayar, Samim Kocagöz, Ercüment Ekrem Talu

  • 1930'lu Yıllarda Cumhuriyet Şiiri

    İlk şiir kitaplarını 1930'lu yılların başında yayımlayarak adını duyuran Ercüment Behzat Lav (1903-1984) ölçülü, uyaklı şiire karşı çıkışıyla dikkati çekmiştir. Gerçeküstücülükten başlayarak değişik şiir akımlarını deneyen şair,şiirimize alaysılamayı getiren ilk şair olma özelliğini taşır. S.O.S, Kaos, Açıl Kilidim Açıl, Mau Mau, Üç Anadolu şiirlerini bir araya topladığı kitaplarıdır. İçimizdeki Mahşer O Bir şehrin uzak homurtusu İçimizdeki mahşer Cömert ve kıraç toprağın özü O adını koyamadığımız duygu O bambaşka şey Belki sevinç Korku belki O yakınlığın içinde ıraklık O çürümek ve yeşermek O gözlerde parıltı Ve lezzet dudaklarda O Bir dalın kendini rüzgâra bırakışı Ve kollara bir belin. Ercüment Behzat Lâv 1930’lu yıllarda hece ölçüsüyle şiir yazma Ahmet Kudsi Tecer ve Behçet Kemal Çağlar’la sürerken, şiirimizi etkileyen şairler olarak, Cahit Sıtkı Tarancı (1910- 1956) ile Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı görüyoruz. Cahit Sıtkı’nın ilk kitabı Ömrümde Sükut’la, Fazıl Hüsnü’nün Havaya Çizilen Dünya adlı kitapları aynı yıl yayımlanarak iki şair adlarını birlikte duyuruyorlar. Cahit Sıtkı, Fransız şairleri ile kendinden önce gelen birkaç şairin etkisinde şiir yazmaya başlamış, giderek kendisine özgü, lirizmin ağır bastığı bir şiir dünyası yaratmıştır. Savunduğu Türkçe’yi iyi kullanan Cahit Sıtkı, şiirde, kesinlikle ölçü, uyak kullanılması gerektiği düşüncesine, şiiri herhangi bir düşünceyi iletmekte araç olarak görmeye karşı çıkmıştır. Şiirlerinde aşkın ve yaşamanın güzelliğini, ona karşı ölümü tema olarak kullanan Tarancı’nın öteki şiir kitapları OtuzBeş Yaş, Düşten Güzel ve Sonrası’dır. İlk şiir kitabından sonra yayımladığı Çocuk ve Allah’la ne ölçüde özgün bir şiir yeteneği olduğunu ortaya koyan Fazıl Hüsnü Dağlarca, dikkati üzerine çekmiştir. Ayrıca kendine özgü, benzetmeler,simgeler, hayaller kullanan Dağlarca, bireyin iç ve dış dünyasıyla birlikte yurt ve dünya insanına değin genişleyen bir çemberde genel olarak, insanın, davranış ve çatışmalarını yansıtmıştır. Sayısı kırkı bulan şiir kitapları arasında, Çakırın Destanı, Toprak Ana, Sivaslı Karınca, Yedi Memetler, Çanakkale Destanı, 19 Mayıs Destanı, Yeryüzü Çocukları adları en çok bilinenlerdir.

  • Esrâr Dede

    Gerçek adı Mehmed olan Esrar Dede 1748 (Hicri 1162) yılında İstanbul'da doğdu. Doğum tarihi üzerinde bir ihtilaf mevcuttur. Babasının isminin Ahmed-i Bîzebân olduğu bilinmektedir, fakat ailesine dair pek bir bilgi yoktur. Çok iyi bir eğitim gördüğü eserlerinden kolayca anlaşılabilmektedir. Arapça ve Farsça başta olmak üzere Rumca, Latince ve İtalyanca bilirdi. Dile olan ilgisi ve kabiliyetini, Lûgat-ı Tilyan isimli bir Türkçe - İtalyanca sözlük yazmış olmasından da anlıyoruz. Karakterinin güzel olduğu, özellikle çok cömert olduğu söylenmiştir. Galata Mevlevîhânesi'nde tanıştığı Şeyh Gâlip ile ömür boyu dost kalmıştır. "Esrâr" mahlasını da, Şeyh Gâlip'e arz edip talebelerinden olunca almıştır. Şeyh Gâlip ile tanıştıktan sonra Şeyh Gâlip'in eğitimine girdi. Hayatı boyunca Mevlevilik dairesinden çıkmadı. Daha sonraları tezkireci ve meşîhat makamlığını kazanmasına rağmen Şeyh Gâlip'in yanından ayrılmadı. Ömrü boyunca Galata Mevlevîhânesi'nde kendisine ayrılan odada yaşadı, eserlerini burda kaleme aldı ve 1796 (Hicri 1211) yılında burada vefat etti. Garip bir detaydır ki, vefat günü Mirac kandiline denk gelmiştir. Şeyh Gâlip, Esrâr Dede'nin ölümü üzerine bir mersiye kaleme almıştır. Bu mersiye şöyle başlar: Kan ağlasın bu dide-i dür-bârım ağlasın Ansın benim o yâr-ı vefâ-dârım ağlasın Çeşm ü dehân u ârız u ruhsârım ağlasın Baştan başa bu cism-i siyeh-kârım ağlasın Ağyârım ağlasın bana hem yârim ağlasın Gûş eyleyen hikâyet-i Esrâr'ım ağlasın Nâ-dide bir güher telef etdim dirîg u âh Hâk içre defnedüp gerü gitdim dirîg u âh Ayrıca Esrar Dede'nin mezar taşında Şeyh Gâlip'in şu cümleleri yer almaktadır: "Esrâr Dede çileyi hatm ettiği dem Sırr oldu serin hırka-i tâbûta çeküp Gâlib dedi târihin efsûs efsûs Hemdemlerini hayrân kodı Esrâr göçüp." Eserleri [değiştir]Kuşkusuz her açıdan olduğu gibi edebî açıdan da Esrâr Dede'yi en çok Şeyh Gâlip etkiledi. Bu iki önemli ismin eserleri ise daha sonraki kuşakların birçok önemli edebiyatçısını etkilemiştir. Nitekim daha sonraları Şeyh Gâlip'in ünlü eseri "Hüsn ü Aşk"dan esinlenerek, Yenikapı Mevlevîhânesinin son şeyhi Abdulbâkî Baykara tarafından kaleme alınacak olan yine Hüsn ü Aşk isimli manzûm tiyatronun ilk perdesi Şeyh Gâlip ile Esrâr Dede'nin konuşmalarını konu alacaktır. Şiirlerini topladığı Dîvân'ı en önemli ve bilinen eseridir. Bu da, 1841 yılında "Divan-ı Belağat-unvân-ı Esrâr Dede Efendi" ismiyle yayımlanmıştır. Mevlevî şairlerinin hayatlarını ve şiirlerinden örnekleri barındıran, Esrâr Dede Tezkiresi olarak da anılan "Tezkire-i Şu'ârâ-yı Mevlevîyye" bir diğer ünlü eseridir. Diğer önemli eserleri: Mübâreknâme-i Esrâr, Fütüvvetnâme-i Esrâr ve daha önce de zikrettiğimiz Lugat-ı Tilyan`dır. Genel olarak Esrâr Dede arı ve yalın bir dil kullanırdı. Şiirlerinde Mevlevîliğe ve Mevlânâ`ya olan sevgisine sık sık yer vermiştir. Şiirlerindeki tasavvuf etkisi barizdir. GAZEL Gece Kandilli’de gök kandil olup ol meh-rû Mâhitab eyleyerek eyledi azm-i Göksu Ol şehen-şâh-ı hüsn basdı kadem şevketle Hele Beylerbeyi’nin başına devletdir bu Boğaz içinde bu şeb mey vererek muğbeçeler İtdi sâgar gibi lebrîz bizi tâ-be-gelû Gel çelipa içün itme bizi hicrana dûçar Nola İstavroz’a gitme bu gice kâfir-hu Subha dek eyleyelim şevk ile zevk-i mehtâb Mestdir çeşm-i siyeh meste yeter bu uyku GAZEL Azm-i sefer ettin dil-i nâçârı unutma Gittin güzel ammâ bu dil-efkârı unutma Gâhîce uyandıkça şebistân-i safâda Şol gice olan sohbet-i hemvârı unutma Vardıkça şeker-hâba girip bister-i nâza Ne zehr içer dîde-i bîdârı unutma Ben sabr edeyim derd ü gam-i hecrine ammâ Sen de güzelim ettiğin ikrârı unutma Ağlatmayacaktın yola baktırmayacaktın Ol va’de-i tekrâr-be-tekrârı unutma Yok tâkati hicrânına lûtf eyle efendim Dil-haste-i aşkın olan Esrârı unutma

  • Mehmet Behçet

    1890 yılında Halep'te doğdu. Selanik İdadi'sinden sonra Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Edebiyat öğretmenliği, maarif müdürlüğü, maarif müfettişliği yaptı. İstanbul Haydarpaşa Lisesi edebiyat öğretmeniyken gözlerinden rahatsız olduğu için, kendi isteğiyle emekliye ayrıldı (1951). Fecri Ati ekolüne bağlıdır. 3 Temmuz 1980'de İstanbul'da öldü. Zincirlikuyu Mezarlığı'nda toprağa verildi. ESERLERİ: Erganun (şiirler, 1911); Buhurdan (mensur şiirler, 1925); Genç Şairlerimiz ve Eserleri (inceleme, 1936); Genç Romancılarımız ve Eserleri (inceleme, 1937); Edebiyatçılarımız ve Türk Edebiyatı (antolojik anket, 1938); Yumak (şiirler, 1938).

  • 1950'li Yıllarda Cumhuriyet Şiiri

    1950’li yılların başlarına geldiğimizde, kırklı yıllardan gelen toplumcu şairlerin yeni şiirler yayımlamadıkları dikkati çekiyor. Bunu nedeni de yayımladıkları kitaplarındaki şiirlerde işledikleri temaların sakıncalı bulunmasıdır. Şairler yeni şiirlerini yayımlamayı sonraki yıllara bırakmışlardır. Bu yıllarda ilk şiir kitaplarını yayımlamaya başlayanlar arasında, Ahlat Ağacı ile Mehmet Başaran, Susuzluk ile Talip Apaydın ve onlara, daha önceki yıllardan gelerek Toprak Ana ile katılan Fazıl Hüsnü dikkati çekiyorlar. Üç kitapta okuyucuya sunulan şiirlerin özelliği, romanlarda olduğu gibi köy gerçeğini vermeleridir. Köy ve köylüyle ilgili temaların gerçekçi bir görüşle gözleme dayanılarak verilmesi şiirimize içerik bakımından önemli bir katkıdır. 1950'li yılların başlarında şairler bir topluluk kuramamış bağımsız kalmışlardır. Şiir yazmaya kırklı yıllarda başlamakla birlikte etkilerden sıyrılarak kendi kişiliğini yansıtan şiirlerini 1950’li yıllarda yayımlamaya başlayan Behçet Necatigil (1916- 1979)dir. Necatigil’in özelliği bağımsız bir şair olmasıdır. Toplumcu gerçekçi bir sanat anlayışıyla yazdığı şiirleri yanında, bireysel ve psikolojik, metafizik temaları işlediği şiirleri de tad alınarak okunacak şiirlerdir. Toplumsal konulu şiirlerinde genelde dar gelirli insanların yaşamına eğilen şair, daha çok kendi yaşadığı semti ve o semtteki yaşayışı yansıtmıştır. İlk şiir kitabı Kapalı Çarşı’yı izleyerek, Çevre, Evler, Eski Toprak , Arada, Dar Çağ, Yaz Dönemi, Divançe, İki Başına Yürümek, En / Cam, Zebra, Karaler Aklar,B eyler şiirlerini topladığı kitaplarıdır. Bunlar dışında Sevgilerde adıyla şiirlerinden seçmeler yayımlanmış, ölümünden sonra bütün şiirleri dört kitapta toplanmıştır. Sevgilerde Sevgileri yarınlara bıraktınız Çekingen, tutuk, saygılı Bütün yakınlarınız Sizi yanlış tanıdı. Bitmeyen işler yüzünden (Siz böyle olsun istemezdiniz) Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi Kalbinizi dolduran duygular Kalbinizde kaldı. Siz geniş zamanlar umuyordunuz Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek. Yılların telâşlarda bu kadar çabuk Geçeceği aklınıza gelmezdi. Gizli bahçenizde Açan çiçekler vardı, Gecelerde ve yalnız. Vermeye az buldunuz Yahut vakit olmadı. Behçet Necatigil Bu yılların dikkati çeken bir şairi de şiirimize yeni imgeler getiren Atilla İlhan (1925)’dır. 1940’lı yılların sonlarında yayımladığı Duvar adlı kitabındaki şiirlerinde toplumcu bir çizgide görünen Atilla İlhan, ellili yıllara geçtiğinde okuyucularına, zengin imgeler, değişik benzetmelerle renklendirilmiş, insanın duygularını yansıtmaya yönelik şiirler vermiştir. Duvar’dan sonra, Atilla İlhan’ın şiirlerini, Sisler Bulvarı, Yağmur Kaçağı, Ben Sana Mecburum, Bela Çiçeği, Yasak Sevişmek, Tutuklunun Günlüğü, Böyle Bir Sevmek, Elde Var Hüzün, Karkırımın Krallığı kitaplarında bir arada bulabiliriz. Sisler Bulvarı, Yağmur Kaçağı, Ben Sana Mecburum, Bela Çiçeği kitaplarını Ayrılık Sevdaya Dahil adıyla tek kitapta toplamıştır. Ellili yılların bağımsız şairleri arasına, Dünya İşleri ve Hacivatın Karısı adlı şiir kitaplarıyla Selah Birsel’i de katmamız gerekir. Ele aldığı temaları alaysı bir ifadeyle yansıtan Birsel, bu ifadeyle düşündürücü şiirler yazarak şiirimize yenilik getirmiştir. Bu iki kitabına Ases, Kikirikname, Haydar Haydar’ı eklemiş daha sonra iki kez Köçekçeler ve Bütün Şiirleri adlı kitaplarında şiirlerini bir araya toplamıştır. Son şiir kitabı da Rumba da Rumba’dır. Yine bu yıllarda Düdüklü Tencere, Sultan Palamut, Odun adlı kitaplarıyla katılan Metin Eloğlu’nun, kendi yaşama koşullarıyla birlikte çağını yansıtan şiirlerinde duygu, düşünce ve alaysılamayı bir arada buluruz. Şiirlerinin bu özelliğiyle kendine özgü bir şair olma niteliği taşır. Horozdan Korkan Oğlan, Türkiye’nin Adresi, Ayşemayşe’yle altmışlı yıllara; Dizin Yumuşak G, Rüzgar, Ekmek, Hep, Şiirce, Ay Parçası, Önce Kadınlar’la yetmiş ve seksenli yıllara geçmiştir. Şiirimizi 1960’lı yıllara götüren bir grup şairimiz de İkinci Yeniler olarak adlandırılanlardır. Başlatanları, İlhan Berk (1916), Cemal Süreyya (1931-1990), Sezai Karakoç (1933), Ece Ayhan (1931), Ülkü Tamer (1937), Tevfik Akdağ (1932) ve Yılmaz Gruda(1930) olan bu harekete Birinci Yeniler’den Oktay Rifat da katılmıştır. Muzaffer Erdost’un adlandırdığı İkinci Yeni Hareketi , birçok yönüyle Birinci Yeni’ye karşı bir hareket özelliği taşır. Genelde, onların basitlik ve anlaşılırlık eğilimine tepkidir. İkinci Yeni’nin temel dayanakları, imge kullanmayı genişletme, özgür çağrışım, somuttan soyuta yönelme, anlamdan uzaklaşma, us dışına çıkma, kapalılık, çevreden kaçış, dilbilgisi kurallarını çiğneme ve düzgün anlatımdan kaçma olarak özetlenebilir. İkinci Yeniler bu tutumlarıyla şiiri yeniden anlaşılmaz bir duruma getirmişlerdir. İlhan Berk; İstanbul, Günaydın Yeryüzü, Türkiye Şarkısı, Köroğlu, Galile Denizi ile ellili şairler arasında yer almış, onları izleyerek aralarında en çok tanınan Mısır Kalyoniğne olmak üzere on beş şiir kitabıyla günümüze gelmiştir. Cemal Süreya ilk şiir kitabı, Üvercinka ile tanınmış, daha sonra Göçebe, Beni Öp Sonra Doğur Beni, Güz Bitiği, Sıcak Nal adlı şiir kitaplarını yayımlamıştır. Turgut Uyar, Arz-ı Hal, Türkiyem, Dünyanın En Güzel Arabistanı kitaplarıyla bu yılların şairleri arasında yer almış, Tütünler Islak, Her Pazartesi, Divan, Toplandılar, Kayayı Delen İncir’le şiirlerini yayımlamayı sürdürmüştür. Edip Cansever ellili yıllarda İkindi Üstü, Dirlik-Düzenlik, Yerçekimli Karanfil, Umutsuzlar Parkı ve Petrol’de şiirlerini yayımlamış, onları izleyen onbir kitabıyla seksenli yıllara gelmiştir. Son kitabı Oteller Kenti’dir. Sezai Karakoç, Körfez adlı ilk şiir kitabını ellili yılların sonunda yayımlayarak İkinci Yeniler arasındaki yerini almış, Şahdamar, Hızırla Kırk Saat, Sesler, Taha’nın Kitabı, Gül Muştusu, Zamana Adanmış Sözler, Leyla ile Mecnun, Ateş Dansı ile günümüze gelmiştir. Ece Ayhan’da Sezai Karakoç gibi, Kınan Hanımın Denizleri’yle İkinci Yeniler arasındaki yerini almış, Bakışsız Bir Kedi Kara, Ortodokslar, Devlet ve Tabiat, Zambaklı Padişah, Çok Eski Adıyladır kitaplarında şiirlerini yayımlamayı sürdürmüştür. Ülkü Tamer İkinci Yeni doğrultusunda yazdığı şiirlerini, Soğuk Otların Altında’dan başlayarak Gök Onları Yanıltmaz, Ezra ile Gary, Virgül’ün Başından Geçenler, İçime Çektiğim Hava Değil Gökyüzüdür, Sıra Göller adlı kitaplarında yayımlamıştır. Toplu şiirlerini de Yanardağın Üstündeki Kuş’ta bir arada bulabiliriz. İkinci Yeni hareketini başlatanlar arasında en az şiir kitabı olanlar Tevfik Akdağ’la Yılmaz Gruda’dır. Lacivert Kanatlı Bir Kuştur Gece ile Çıplak ve Sevinçle Akdağ’ın şiirlerini topladığı iki kitabı, Kuyumcular da Yılmaz Gruda’nın tek şiir kitabıdır. Oktay Rifat da Perçemli Sokak’ta yayımladığı şiirleriyle İkinci Yeniler arasına katılmıştır. 1950’li yıllarda tanınıp sonraki yıllara da geçen bir grup şair ise Hisar dergisi çevresinde toplananlardır. En çok tanınanları; Mehmet Çınarlı, İlhan Geçer, Mustafa Necati Karaer, Munis Faik Ozansoy, Gültekin Samanoğlu, Nüzhet Erman ... gibi adları olan şairler, daha çok duygusal yanı ağır basan şiirler yazdıkları gibi, alışılmış nazım biçimlerini kullanmışlardır.

  • Şeyh Gâlîb

    Zannetme ki şöyle böyle bir söz Gel sen dahi söyle böyle bir söz diyerek kendine ve sanatına olan güvenini ortaya koyan Şeyh Galip, 18. yüzyılın ikinci yarısında İstanbul'da yaşamıştır. Galata Mevlevihanesi'nin şeyhidir. Devrin padişahı III. Selim, Mevleviliğe ilgi duymuş, Şeyh Galip 'in Galata Mevlevihanesi'ndeki dergahını sık sık ziyaret etmiş, onu şeyhi bilmiş, memnun etmiştir. Şeyh Galip de sık sık sarayda misafir edilmiş, padişah ve ailesi tarafından hep saygı, sevgi görmüştür. Bazı söylentilere göre Mevlevi dergahının genç şeyhi ile Osmanlı sarayının güzel kızlarından Beyhan Sultan arasında bir aşk yaşanmıştır. İki genç birbirini sevmiş ama aralarındaki aşk ,açığa çıkmamıştır. Şair, şiirlerinde mısraları arasına gizlediği aşkını; Senden ey şuh ben ümmid-i visal eylemedim Tab'ıma hadşe verüp fikr-i muhal eylemedim Ruz-ı aşkı şeb-i tarik-i hayal eylemedim Zülf-i kafir gibi inkar-ı cemal eylemedim Kakülün ah ile berhemzede-hal eylemedim Havf edip gamzene bir harf sual eylemedim Kalmadı sabra mecalim bilemem isyanım Daha yetmez mi tegafüle garaz Sultanım diyerek dile getirmiştir. ümmid-i visal: Kavuşma ümidi tab: Yaradılış, huy, tabiat hadşe: Vesvesi, merak, manevi rahatsızlık fikr-i muhal: imkansız düşünce ruz-ı aşk: Aşk günü şeb-i tarik-i hayal: Hayal yolunun gecesi zülf-i kafir: Nankör zülf (görünen saç) inkar-ı cemal: Güzelliği gizleme berhemzede-hal: Karmakarışık hal havf etmek: Korkmak gamze: Yan bakış tegafül: Anlamamazlıktan gelme garaz: Kin, düşmanlık Galip, hocası Neş'et'ten ders alırken kendisine " Es'ad " mahlası verilir. Bu arada şair, kendine güvenin sembolü olan " Galib" mahlasını kullanıyordur. Devrin bir çok şairi kısa zamanda şöhrete ulaşan bu kabiliyetli şairi kıskanırlar. Dönemin hicivci şairi Sururi, iki mahlas kullanan Galip'i şöyle hicvediyor. Bilmem ey menhus adın Es'ad mıdır Galib midir Zatını tarif kıl kimsin kime mensupsun Gerçi dersin şairane bir tegallüb eyledim Piş-i erbab-ı sühande Galib-i mağlubsun Halbuki bu mısraları yazan Sururi de iki mahlaslı idi. Eski mahlası "Hüzni" idi. Galip kendisi için söylenilenlere hiç bir zaman cevap vermedi. Devrin bir başka şairi dayanamayıp bu eleştirilere şöyle cevap verir. Mağrurluğun olmada günden güne efzun Şayeste idi mahlasın olsaydı gururi Galip görünen Es'ad'a mağlub diyorsun Hüzni'yi unuttun mu ne yaptın a Sururi menhus: Uğursuz tegallüb: Üstünlük piş-i erbab-ı sühan: Söz erbabının önü mağrur: Gururlu efzun: Çok, yukarı, fazla şayeste: Yakışır Asıl adı Mehmet. 1758’de İstanbul’da doğdu. Önceleri Hoca Neşet’in kendisine verdiği Es’ad mahlasıyla şiirler yazdı. Sonradan Galib mahlasını aldı. Bir süre Konya’ya gidip Mevlana Dergahı’nda çile çekti. İstanbul’a döndü ve çilesini Yenikapı Mevlevihanesi’nde tamamladı. Dönemin Padişahı III. Selim ve Valide Sultan Mihrişah’ın takdirlerini kazandı. Galata Mevlevihanesi’nin 22’nci şeyhi oldu. Annesi ve çok sevdiği şair Esrar Dede’nin ölümünden sonra fazla yaşamadı. 4 Ocak 1799’da İstanbul’daöldü. Babası kendisinden 3 yıl kadar sonra yaşamını yitirdi. Şiir dili oldukça ağır ve yabancı kelimeler, tamlamalarla doludur. En ünlü eseri, 26 yaşında başlayıp 6 ayda bitirdiği Hüsn ü Aşk aldı mesnevisidir. Hece vezniyle yazılmış bir şiiri de vardır. MERSİYE Kan ağlasın bu dide-i dür-bârım ağlasın Ansın benim o yâr-ı vefâ-dârım ağlasın Çeşm ü dehân u ârız u ruhsârım ağlasın Baştan başa bu cism-i siyeh-kârım ağlasın Ağyârım ağlasın bana hem yârim ağlasın Gûş eyleyen hikâyet-i Esrâr'ım ağlasın Nâ-dide bir güher telef etdim dirîg u âh Hâk içre defnedüp gerü gitdim dirîg u âh Zât-ı şerifi âleme bir yâd-gâr idi Fakr u fenâ vü aşk u hüner-ber-karâr idi Her şeb misâl-i şem' benim ile yanar idi Sâye gibi yanımda enis-i nehâr idi Hakkaa tamâm âşık idi yâr-ı gaar idi Birkaç zaman muammer olaydı ne var idi Allah verdi aldı yine kurb-i Hazrete Biz kaldık intizâr ile rûz-i kıyâmete Âhir nefesde sohbeti oldu mahabbet âh Bir yâre urdu bağrıma âh derd-i firkat âh Gelmezdi hiç kalb-i fakire bu sûret âh Ey kâş etmeyeydim o âşıkla sohbet âh Yakmazdı belki cânımı bu nâr-ı hasret âh Telh etdi kâmımı o zehr-nâk şerbet âh Eyvâh elden o gül-i handânım aldı mevt Esrâr'ım aldı cümle dil ü cânım aldı mevt Olsun mübârek ol mehe kabr-i saâdeti Mevlâ müyesser ede makaam-ı şefâati Bitmiş ne çâre dâne vü gelmişdi sâati Dehrin budur hemişe muhîbbâna âdeti Tefrik içündür etse de izhâr vuslatı Zehri yutulmaz ağza alınmaz harâreti Ben gördüğüm bu dâr-ı fenânın fenâsıdır Baakî Hûudâ rızâsı bekaa Hâk bekaasıdır Meydân-ı Mevlevide nişân âşikâr edip Pervâz ederdi şevk ile Ankaa şikâr edip Eylerdi nây u defile semâ' âh u zâr edip Bulmuşdu kân-ı matlabı Hak'da karâr edip Almışdı müjde kûyuna yârın güzâr edip Gitdi ne çare Gaalib'i hasretle yâr edip Olsun visâl-î Hazret-i pirânla kâm-yâb Kıldı karîn'i kabri Fasîh-i felek-cenâb (Esrâr Dede'nin ölümü üzerine yazdığı mersiye) ŞARKI Fâriğ olmam eylesen yüz bin cefâ sevdim seni Böyle yazmış alnıma kilk-i kazâ sevdim seni Ben bu sözden dönmezem devr eyledikçe nüh felek Şâhid olsun aşkıma arz u semâ sevdim seni Bend-i peyvend-i dilim ebrû-yı gaddârındadır Rişte-i cem’iyyetim zülf-i siyeh-kârındadır Hastayım ümmîd-i sıhhat çeşm-i bîmârındadır Bir devâsız derde oldum mübtelâ sevdim seni Ey hilâl-ebrû dilin meyli sanadır doğrusu Sûy-i mihrâba nigâhım kec-edâdır doğrusu Râ kaşından inhirâf etsem riyâdır doğrusu Yâ savâb olmuş veya olmuş hatâ sevdim seni Bî-gubârım hasret-i hattınla hâk olsam yine Sıhhatim rûh-i lebindendir helâk olsam yine Tîğ-i gamzenden kesilmem çâk çâk olsam yine Hâsılı beyhûde cevr etme bana sevdim seni Gâlib-i dîvâneyim Ferhâd u Mecnûn’a salâ Yüz çevirmem olsa dünya bir yana ben bir yana Şem’ine pervâneyim pervâ ne lâzımdır bana Anlasın bîgâne bilsin âşinâ sevdim seni GAZEL Gencinen olsam vîrân edersin Âyînen olsam hayrân edersin Tîr-i nigehden dâğ-ı derûna Baksan ne işler seyrân edersin Sâkî kerâmet sende ya bende Bahri habâba mihmân edersin Nezzâre-i germ etdikçe ey çeşm Âteşle âbı yek-sân edersin Ey huşk zâhid dem urma meyden Dest-i duâyı mercân edersin Zâhid o meh-veş bir nûrdur kim Büttür demezsin îmân edersin Mâdâm uçarsın gözlerde ammâ Rûyun perî-veş pinhân edersin Tabl-ı tehîden gümdür suhanler Bî-hûde Gaalib efgaan edersin Etvâr-ı çerhe uy mevlevî ol Seyrân edersin devrân edersin TARD Ü REKB (tardiyye) Yek mazrada kıldın ey yüzü gül Âyinemi âf-tâbe-i mül Geçdi bana neş’e-i tegaafül Hem eyle hem eyleme tenezzül Dil hânesi câ-yı işretindir Bir şu’lesi var ki şem’-i cânın Fânûsuna sığmaz âsmânın Bu sîne-i berk-âşiyânın Sînâ dahi görmemiş nişânın Efrûhte-i inâyetindir Şeh-bâz-ı dil oldu evc-pervâz Kim sayd-ı hümâya eyleyib nâz Zülfünde de olmaz âşiyân-sâz Afv eyle ki şeh-i felek-tâz Perverde-i dest-i himmetindir Bir âleme olmuşum ki vâsıl Şeb-nemleri mihr ile mukaabil Yok pertev-i mihre anda hâil Nezdîk ü baîdi özge menzil Kim firkatın ayn-ı vuslatındır Açıldı der-i harîm-i ma’nâ Bir sûret olub hezâr da’vâ Esrâr-ı hafî hep oldu peydâ Bildim ki bu cümle şûr ü gavgaa Gavgaayı sever bir âfetindir Ey arş-kemâl ü meh-sitâre Olmak n’ola düşmen-i nezâre Gaalib sana oldu pâre pâre Bir hâne-harâb imiş ne çâre Dâm-ı reh-i mihr-i tal’atindir GAZEL Koycek bize gardaş duman atturdu zügürtlük Kokden pılıyu pırtıyu satdurdu zügürtlük Zarraflar inanmaz asunaflar söze ganmaz Çok kimseyü gehr ile zıbartdurdu zügürtlük Çanlardı çeğem zengün iken çan gibi emme Suncu deyu ağzumı gapatdurdu zügürtlük Zalt ben mü ya Gastammanulu da cıbır oldu Dünyayu birübirüne gatdurdu zügürtlük Bakkal gasap etmekcü zokakda benü gözler Taşra çıhman damda gapatdurdu zügürtlük Gurtara çalab alayumuz gasdu gavurdu Mal goymadu heskesde top atdurdu zügürtlük Gaalüb ne öküz galdu ne dombay ne bi eşşek kokden pıluyu pırtuyu satdurdu zügürtlük

  • Toplumcu Gerçekçi Edebiyat

    Toplumcu Gerçekçi Edebiyatın Özellikleri Nelerdir? Toplumcu gerçekçi şiir, serbest nazım özellikleri taşır. Toplumcu gerçekçi şiir, ideolojik içerikli bir şiirdir. Toplumcu gerçekçi şiir, o güne kadar görülmemiş, denenmemiş bir görsellik, karmaşık biçimli teknikler barındıran bir şiirdir. Politik bir içerik taşıması şiirin etkileme ve belirleme gücünü yükseltmiştir. Şiirdeki paralel, simetrik akışlar ve kırılmalar Rus şair Mayakovski'den gelen yansımalardır. Materyalist ve Marksist bir dünya görüşü üzerinde temellendirilmiştir. Toplumcu gerçekçi edebiyat, halkçılık, köycülük kavramları ile hümanist bir düşünce etrafında şekillenen bir edebiyattır. Toplumcu gerçekçi anlayışın ekseninde insan, toplum ve üretim ilişkileri vardır. Toplum için sanat anlayışı vardır. Sanatkâr toplumun ruh mühendisidir. Toplumcu gerçekçi edebiyat eğitsel bir işlevle yüklüdür. Sosyalist bireyselliğin geliştirilmesi bu edebiyatın ana amacıdır. Sanat her türlü dinsel ve töresel bağlardan kurtulmalıdır. Toplumcu gerçekçi edebiyat, programa dayalı ve tezi olan bir edebiyattır. Toplumcu gerçekçi edebiyata iyimser bir bakış açısı egemendir. Toplumcu gerçekçi edebiyatta insanı belirleyen en temel öge kollektivizmdir. Nazım Hikmet, Beşir Fuat, Hoca Tahsin Efendi, Abdullah Cevdet, Ercüment Behzat Lav ve Kadro dergisi yazarları (Şevket Süreyya Aydemir, Vedat Nedim Tör ) bu edebiyat anlayışının öncüleridir. Toplumsal gerçekçilik 20. yüzyılda, gerçekçiliğin Marksist yorumuyla geliştirilen bir sanat kuramıdır. Toplumsal gerçekçilik 1930'lu yıllarda ortaya çıkmış ve ana ilkeleri 1934 yılında Sovyet Yazarlar Birliğinin Birinci Kongresi'nde saptanmıştır. Toplumsal gerçekçilik sanatın ne olduğu sorusundan çok, ne olması gerektiği somsuna cevap verir. Toplumsal gerçekçiliğe göre sanat da bilim gibi bize bilgi sağlar, dış dünyayı yansıtır. Bilimin soyutlama ile yansıttığı bilgiyi, özü, sanat somutlaştırma yolu ile yansıtır. Sanat eseri gerçeklikteki bütün ayrıntıları almaz, ama somut olarak yansıtacağı gerçekliğin belirleyicilerini yani esas özelliklerini alır. Bunlar gerçek dünyada dağınık durumdayken sanat eserinde arınmış ve yoğunlaştırılmıştır. Toplumsal gerçekçiliğe göre toplum yüz yıllardan beri değişik aşamalardan geçmiştir. Toplum tarihi determinizm içinde kölelikten, feodalizme, feodalizmden kapitalizme kapitalizmden de sosyalizme doğru kaymıştır. Bu nedenle toplumsal gerçekçilik şu an var olan gerçekliği değil, bunun nereye gittiğini bilmektir. Toplumcu gerçekçi eser de yazarın hayatta gördüğü ve eserinde yansıttığı çelişkilerin nereye varacağını belirten eserdir. Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında toplumsal gerçekçilik anlayışı, Türk Marksist kuramcıların yayın organı olarak kabul edilen "Aydınlık" dergisinde yayımlanan felsefi, sosyal, ekonomik ve tarihi yazılarla sanat ve fikir dünyasında varlığını göstermeye başlamıştır. Cumhuriyet'in ilk yıllarında toplumsal gerçekçilik anlayışının Türkiye'deki en güçlü sesi olan Nazım Hikmet'le beraber, Dr. Şefik Hüsnü, Sadrettin Celal, Nizamettin Ali gibi isimler de bu dergide Türkiye'nin toplumsal yapısını, edebiyat ve sanat sorunlarını sosyalist bir anlayışla ele alırlar. Dr. Şefik Hüsnü sanatı "yaratılışta güzel olan herkesin beğendiği" bir olgu olarak kabul eder. Milli edebiyat akımının etkisiyle birçok sanatçının, şairin halk şairi olmak istediğini dile getirdiği bir dönemde Nazım Hikmet "Yeni Sanat", "Ayağa Kalkın Efendiler", "Aydınlıkçılar" gibi şiirlerinde işçilerin ve emekçilerin şairi olmak istediğini anlatır. Nazım Hikmet sanatın işlevinin halk yönünde mi sanat yönünde mi olması gerektiği konusunda, "Her Ay" dergisinde" Ben kendi sosyal sınıfı muhitimle tezat halinde değilim. Bundan dolayı da sanat sanat için değil diyorum. Bence sanat sanat için demek sanatın kadrini azaltmak demek değildir. Bilakis sanatı cemiyet içinde aktif bir müessese olarak anlamak, sanatkarı insan ruhunun mühendisi olarak görmek demektir."biçiminde bir görüş belirtir. Ali Rıza takma adıyla yazan Reşat Fuat BARANER de halkçı bir edebiyatın tamamen basit ve sanattan yoksun bir şekilde işlenmesinin doğru olmadığını, halkçı bir edebiyatın yüksek ve sanatkarane tekniği ile de halkta bir sanat zevki meydana getirmesi gerektiğini iddia eder. Türkiye İkinci Dünya Savaşı'na girmemiş olmasına rağmen, savaş, toplum yaşayışını büyük ölçüde etkilemiştir. Gerek bu etki, gerekse toplumcu düşünüşün dergiler aracılığıyla yaygınlık kazanması Garip hareketi dışında yeni bir şiirin gelişmesine yol açtı. 1940 kuşağı ve sonrasındaki Türk şiirinin toplumsal gerçekçileri ya da toplumcu şairleri diyebileceğimiz bu sanatçıların başlıcaları şunlardır: Rıfat Ilgaz, Enver Gökçe, Ömer Faruk Toprak, Mehmet Kemal, Arif Damar, Ahmet Arif, Attila İlhan, Ataol Behramoğlu.

  • Evliyâ Çelebi (1611 - 1682)

    Doğum târihi ve doğum yeri; âilesi ve soyu hakkındaki bilgileri, bizzat eserinde kaydeden Evliyâ Çelebi, saray başkuyumcusu ve Sultan Ahmed Câmi’i’nin muhteşem kapısının san’atkârı Derviş Mehmed Zıllî Efendi’nin oğludur. Evliyâ Çelebi, soyunun Ahmed-i Yesevî’ye kadar uzandığını söyler. Devrin klasik medrese tahsîli sonrasında, yedi yıl özel dersler almıştır. Enderûn’da (saray okulu) okumuş ve Kur’ân’ı hıfz etmiştir. Kendi ifâdesine göre rüyâsında Ahî çelebi Câmi’i’nde gördüğü Hz Muhammed (SAV)’e, eteğine sarılarak “Şefâ’at yâ Resûlallâh!” diyecekken, dili sürçüp “Seyâhat yâ Resûlallâh!” diye haykırmış ve Hz. Peygamber de onu şefâ’atle müjdeleyip seyâhatle görevlendirmiş. Rüyâsındaki cemâ’at içinde bulunan Sa’d ibni ebî Vakkâs yazara, gezip gördüklerini, yazmasını tembihlemiş. Böylece Evliyâ Çelebi önce İstanbul’u ve sonra İmparatorluğun pek çok bölgesini dolaşıp Seyâhat-nâme adlı dev kitabını hazırlamıştır. 1651’de Melek Ahmed Paşa ile gittiği Rumeli’nden Avrupa’ya da geçti. 1671’de hacca gitti ve uzun süre Hicaz ve civâr memleketleri inceleyip yazdı. İmparatorluk coğrafyası dışında Macaristan, Avusturya, Almanya, Lehistan, Arnavutluk, İspanya, Danimarka, Hollanda v.b yerleri hem gezdi, hem inceledi, hem de müşâhedelerini kaydetti. Bu geziler, elli sene sürdü. Katıldığı savaşlardan kazandığı ganîmetler ve himâyesini gördüğü devlet adamlarının yardımlarıyla geçindi. Erzurum Defterdarına mü’ezzinlik yaptığına göre, güzel sesli, hoşsohbet, kâbiliyetleri yüksek bir insandı. Ufak-tefek olduğu halde, iyi bir silâhşör olduğundan söz eder. Bir merak ve sabır âbidesi olarak dünyâda emsâline ender rastlanabilecek bir gezgindir. On cilt olan Seyâhatnâme’nin içeriği, şu şekilde tasnîf edilebilir: 1. Cilt: İstanbul târîhi, İstanbul’daki makamlar, câmiler, medreseler, mescidler, türbeler, tekke, imâret, hastahâne, konak, sebil ve hamamlar. Fâtih devrinden i’tibâren vezirler, âlimler, nişancılar; İstanbul esnâfı ve zenâ’atlar. 2. Cilt: Mudanya, Bursa, Trabzon, Gümüşhâne, Osmanlı Devleti’nin kuruluşu, İstanbul’un fethi öncesindeki pâdişâhlar. Bursa câmi, türbe ve medreseleri, diğer san’at eserleri. Bursalı ulemâ, vezîrler ve şâ’irler. Doğu Karadeniz Bölgesi. 3. Cilt: Üsküdar-Şam güzergâhındaki yerleşim merkezleri. Edirne ve diğer Rumeli şehirleri: Niğbolu, Filibe, Şumnu, Sofya, Silistre. 4. Cilt: İstanbul- Van güzergâhındaki şehirler ve diğer yerleşim merkezleri. Evliyâ Çelebi’nin İran elçiliği, İran ve Irak hakkındaki gözlemleri. 5. Cilt: Tokat ve Kürdistan; Rumeli’nin bazı bölgeleri; Sarıkamış; Avrupa’nın orta bölgelerinde yer alan ülkeler ve eyâletler. 6. Cilt: Macaristan ve Almanya. 7. Cilt: Avusturya, Kırım, Dağıstan, Çerkezistan, Kıpçak Ülkeleri. 8. Cilt: Kırım ve Girid, Selânik ve Rumeli ile ilgili bazı olaylar. 9. Cilt: İstanbul-Hicaz arasındaki yerleşim birimleri. Mekke ve Medîne hakkında bilgiler. 10. Cilt: Mısır ve Havâlîsi. Bekâr yaşayıp ömrünü seyâhate harcayan Evliyâ Çelebi, dünyânın en geniş coğrafyasını, en geniş şekilde anlatmıştır. Gördüğü her bölgenin tabiat şartlarını, coğrafyasını, insanlarının dil, din, âdet, eğlence, giyim-kuşam ve eğitimini; yüre mi’mârîsini, her türlü zenâ’at ve ticâreti, istihsâl ve sağlık mes’elelerini anlatmıştır. Bilgi verirken doğruluğu tartışılan rakamlar da verir. Mübâlağaya yönelir. Mizâh ve samîmiyet, üslûbunun bâriz vasıflarıdır. Seci’lere yönelmesine rağmen mantık ve ifâde istifi bakımından yetersiz, dağınık bir üslûbu vardır. Fakat tasvirleri muhteşem ve canlıdır. Seyâhat-nâme’nin müteaddid neşirleri vardır. 1848 Bulak neşri, bir seçmedir. 1896-1902 arasında Necib Âsım ve Ahmed Cevdet Beyler, beş yazma nüshadan biri olan Pertev Paşa nüshasını esas alarak altı cildini yayınlamışlardır. 7. ve 8. ciltler 1928’de Tarih Encümeni tarafından, 9 ve 10. ciltler ise 1938’de M. E. B. Tarafından yayınlanmıştır.

  • Kâtib Çelebi (1609 - 1658)

    İlmî ve fikrî sâhada, bütün Türk tarihinin ve Türk kavminin dâhî sîmâlarındandır. Şöhreti, dünyâyı sarmıştır. Bibliyoğrafya, târih, coğrafya ve sosyoloji sâhalarındaki eserleri, metodoloji ve bilgi sağlamlığı bakımından çağında emsalsiz; sonraki asırlar içinse örnektir. Eserleri, sözleri, fikir ve görüşleri, bütün ilim âlemince önemli görülür. Eserleri, bütün dünyâ ilim adamlarınca güvenilir referans olarak kabûl edilir. Fişle bilgi toplama ve bu bilgileri eser hâline getirme şeklinde yapılan modern ilmî çalışmaların, onunla başladığı tahmîn edilmektedir. Zîrâ eserlerinin malzeme tamlığı ve derleniş formu, inanılmaz bir pilân ve tekniğin ürünü olduğunu gösterir kalitededir. Ayrıca yazdığı eserlerin muazzam hacmi, elli yıllık ömrüyle kâbil-i te’lîf olamamaktadır. Hacı Halîfe diye de tanınan Kâtib Çelebi’nin asıl adı Mustafa’dır. Avrupa kaynaklarında Hacı Kalfa diye anılır. Kendisi, “Kâtib Çelebi” nâmıyla tanındığını kaydeder. Annesinden duyduğuna göre doğumu 1609’dur. Enderûn’da okumuş olan babası tarafından özel derslerle yetiştirilmiştir. 14 yaşında kâtipliğe başlamış, babasıyla birlikte Bağdad seferine katılmış, dönüşte babası ölünce, desteksiz kalmıştır. İstanbul’a dönünce Hanefî fıkıh âlimi ve 16. Şeyhülislâm Kadı-zâde (Ahmed)’den dersler alıp ilim öğrenmeyi zevk edinmiştir. Bağdat, Tercan ve Revan seferlerine katılıp bu arada hacca da giden Kâtib Çelebi, “hacı” ve “gâzî” olmasına rağmen, yaptıklarını “küçük cihâd” sayıp “büyük cihâd” olarak kabûl ettiği ilme, dört elle sarıldı. Eline geçen bir mîrâs, yolunu açtı ve iştiyâkla okuyup yazmaya başladı. Bir yandan dersler alırken, bir yandan da dersler veriyordu. Girid Seferi (1645) sebebiyle denizcilikle ilgilenip deniz bilimcisi oldu ve “Tuhfetü’l-Kibâr fî-Esfâri’l-Bihâr”ı yazdı. Hastalandı; tıp öğrenip kendisini tedâvî etmek isterken usta bir hekim olacak derecede yetişti. İnanılmaz bir kâbiliyete sâhipti. 1658’de, İstanbul’da vefât etti. Dili, umûmiyetle anlaşılır bir orta nesir dilidir. Arapçayla da eser verdi. Bütün ilimlere vâkıftı. Eserleri Cihân-nümâ: Türk ve batı kaynaklarından istifâde ederek yazılmış bir coğrafya eseridir. O asırda batıda da bu tip çifte kaynak taraması yapılmış değildi. Bu husus, Prof. Barthold’un tesbîtidir. Türk ve dünya coğrafyasından ve altı kıt’adan bahseden eserde, gece ve gündüzün dengesiz olduğu yerlerde orucun nasıl tutulacağı şeklindeki fıkıh sorusuna da temâs edilip cevâp verilmektedir. Cihân-nümâ, 1732’de İstanbul’da yayınlandı. Birkaç def’a Avrupa dillerine çevrildi. Fezleke Arapça bir genel târih kitabıdır. Türkçe Fezleke’si ise 1591-1655 arası Osmanlı Târihidir. Takvîmü’t-Tevârîh Hz. Âdem’den başlayarak insanlık târihinin ve Fezleke’nin kronolojik fihristidir. Osmanlıca olarak yayınlanmıştır. Batı dillerine de tercüme edilmiştir. Tuhfetü’l-Kibâr fî-Esfârü’l-Bihâr Osmanlı denizcilik târihinin parlak zaferlerini anlatan târihî bir eserdir. Girid seferi sebebiyle yazıldı. Yayınlanmıştır. Düstûrü’l-‘Amel fî-Islâhi’l-Halel 1653’te kurulan “Meclis-i Meşveret” teki vazîfesi sırasında yazdığı bütçe açığı ile ilgili risâle hacminde bir lâyihadır. 1863’te Şinâsî tarafından Tasvîr-i Efkâr gazetesinde tefrika edildi. Keşfü’z-Zünûn (Keşfü’z-Zünûn ‘an-Esmâ’i’l-Kütübi ve’l-Fünûn) Arapça dev bir bibliyoğrafya eseridir. Çağının çok ilerisinde bir ilmî eser olarak şöhretlidir. Girişinde, 300 civârında bir bilim tasnîfi var. Bu bilimler hakkında bilgi ve kaynak tanıtımı yapılmaktadır. Eserde 14500 kitap, alfabetik sıralama içinde tanıtılır. Bu eserlerin çoğu, el’ân elimizde bulunmadığı için, Keşfü’z-Zünûn son derece önemli bir kaynaktır. Çünkü ele geçebilecek herhangi bir eski eserin tanınması, ancak Keşfü’z-Zünûn sâyesinde mümkün olabilecektir. Bu kitabın verdiği bilgiler, günümüzde de tartışılmaz referanstır. Kâtib Çelebi bu eserleri görmüş ve incelemiştir. Bu mecbûrî kabûlü, günümüz aklının tasdîki bile mümkün değildir. Keşfü’z-Zünûn, sonradan yapılan zeylleriyle birlikte önce Mısır’da ve sonra İstanbul’da bastırılmıştır. 1835-1838’de Arapça metni ve Latince tercümesi, Leipzig ve Londra’da 7 cilt hâlinde yayınlandı. Almanca ve İngilizceye de çevrildi. 1941-1943’te eserin zeylleriyle birlikte neşri, M.E.B tarafından gerçekleştirildi. Mîzânü’l-Hakk (fî-İhtiyâri’l-Ehakk) Küçük bir eserdir. Din, ahlâk, sosyoloji ve hukuk konularındadır. Alkollü içkiden kahve ve tütüne, şarkı ve rakstan medrese-tekke çatışmasına kadar bir çok konuda vukûfla görüş bildirir. Üç def’a eski harflerle, bir def’a da yeni harflerle bastırılmıştır.

  • Dîvân Edebiyâtında Temalar, Motifler, Kavramlar

    Gül ve Bülbül: Gül, güzelliği temsil eder. Âşığın sembolü olan bülbülü kendine bağlar; dikenleriyle yani verdiği ıstıraplarla onu üzer, kıvrandırır. Gül, aynı zamanda Hz. Muhammed (S.A.V)’in yüzünü sembolize eder. Dünyâ: Bir cîfe (leş), bir yüzüne bakılmaz iğrençlikte kocakarıdır. Dünyâ malı toplamanın sonu yoktur. Her şeyin hakîkî sahibi, ancak Allâh’tır. Dünya bir konak’tır. Bu konak yerinden hareket eden develerin çıngırakları, o konak yerinde oturanlara (yaşayan insanlara) yolculuk sırasının kendilerine de geleceğini hatırlatmaktadır. Bezm-i Elest (Bezm-i Ezel): Kur’ân 7. Sûrede, 171. Âyette geçen “Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?” şeklindeki ilâhî soruya ruhların “Belâ: Evet” cevâbını vermelerine işâret eden bir ibâredir. Dünyâ imtihânının başladığı andır. Pîr-i Mugan: Muğların başı, yaşlısı. Eski İran’ın dîni Mecûsîlikti (ateşe tapanların dîni). Mug, Mecûsî râhibi demektir. Dîvân şiirinde, şeyh anlamında kullanılır. Kenz (Hazîne, gömü): Âşığın gönlüdür. Bu gönül vîrândır; ama zâten hazîneler, vîrân yerlerde gömülü bulunur. Sevgili: Hükümdâr, sultân, büt (put), zâlim v.b. sıfatlarla anılır. Âşık: Kul, köle, hasta, ölü, v.b benzetilenleriyle görülür. Rakîb: Şeytân, köpek, domuz, kâfir, ham meyve v.b benzetilenleriyle karşılanır. Güzellik: Mısır, Türkistan, Rûm, ay, güneş, v.b benzetilenleri çerçevesinde yer alır. Aşk: Onulmaz bir hastalıktır. Tamamen cefâ ve eziyetten ibârettir. Âşık, aşkından, hiçbir hâl ve şart içinde vazgeçemez. Gökler: İslâmî inanç çerçevesinde gökler, 9 kattır. Kur’ân-ı Kerîm’de, gökteki gezegenlerin, “Allâh’ın emrettiği yolda” (yani özel yörüngelerinde) “suda yüzer gibi dönüp durdukları” söylendiği halde, Dîvân şâ’irleri, Batlamyüs teorisini gerçek var sayarak dünyâyı sâbit, gökleri iç içe geçmiş çanaklar gibi üst üste binmiş ve yıldızları da sâbit düşünmüşler; dünyânın değil, göklerin döndüğüne inanır görünmüşlerdir. Şiirlerde bu durum, hep tekrarlanagelmiştir. Bu inanç çerçevesinde göklerin sıralanışı ile, hangi kat gökte hangi yıldızın olduğu ve bu yıldızların, Allâh’ın hangi esmâsına mahzar oldukları, aşağıda sıralanmaktadır: Kat: Bu katın ismi Hangi yıldız Allâh’ın hangi sıfatının mahzarı ____ ___________ __________ ____________________________ IX. Arş (Atlas göğü) Boş VIII Kürsî (Sâbit Yıldızlar) (Levh-i Mahfûz) VII Zuhâl Rezzâk VI Müşterî Alîm V Mirrîh Kahhâr IV Şems Muhyî III Zühre Musavvir II Utârîd Bârî I Kamer (Ay) Hallâk Mi’râc hâdisesi esnâsında Hz. Muhammed’in bu semâ katlarında, şu peygamberlere rast geldiği kabûl edilir: I. Kat Gökte: Hz. ÂDEM II. Kat Gökte: Hz. YAHYÂ-HZ. ÎSÂ III. Kat Gökte: Hz. YÛSUF IV. Kat Gökte: Hz. İDRÎS V. Kat Gökte: Hz. HÂRÛN VI. Kat Gökte: Hz. MÛSÂ VII. Kat Gökte: Hz. İBRÂHÎM Bu yıldızlardan Mars (Mirrîh) ile Zuhâl (Satürn)’ün aynı burçta buluştukları âna, “Kırân-ı nahseyn” (Uğursuz an); Zühre (Venüs) ile Müşterî (Jüpiter) yıldızlarının aynı burçta buluştuklarıâna ise “Kırân-ı sa’deyn” (uğurlu an) denir. Büyük hükümdârlara “sâhib-kırân” denirken kasdedilen, “kırân-ı sa’deyn”dir.

bottom of page