top of page

Arama Sonuçları

Search this site

Boş arama ile 864 sonuç bulundu

  • Divan Şiirinin Kaynakları

    Bu kaynakların başlıcaları şunlardır: 1. Kur’ân 2. Hadîs, 3. Peygamber ve Evliyâ hikâye ve menkabeleri, 4. Tasavvuf, 5. Şâh-nâme (Şeh-nâme), 6. Yerli malzemeler, 7. Arap ve Acem anonim hikâyeleri, 8. Hikmet, san’at ve ilim sâhibi batılı ve doğulu şahsiyetler. Kur’ân: 114 sûredir. Muazzam bir dili ve ulaşılmaz bir âhengi vardır. Her cümlesine, âyet denir. Kur’ân’ın ilk tam toplanışı, Hassân bin Sâbit’in kardeşi Zeyd bin Sâbit eliyle olmuştur. Bu görevi ona, Hz. Ebû Bekir vermişti. Hz. Osman da aynı kişiye aynı görevi bir kere daha vermiştir. Ayrıca ashâb-ı kirâm, büyük ölçüde hâfız idiler. Kur’ân, katıksız ve tartışmasız hakikatlerin kaynağı olarak geçmiş kavimleri, onlardan zâlimlikleri yüzünden helâk edilenleri, peygamberleri ve onların kıssalarını, insanların her türlü hayat düsturlarının mükemmelleştirilmesine yarayacak her türlü yaşayış bilgilerini, asırlar sonra keşfedilecek olağanüstü tabiat inceliklerini, akıl sır ermez ilâhî hesapları, Cenâbı Hakk’ın cezâ ve mükâfâtlarını ............. v.b anlatır. Ahlâk ve örfle ilgili bilgiler, örnekler verir. Bu yüzden Kur’ân, İslâmî edebiyâtın (Dîvân edebiyâtının) ilk ve vazgeçilmez kaynağı olmuştur. Hadîs: Hz Muhammed’in söz ve hareketlerine hadîs, bu söz ve fiilleri inceleyenlere ise muhaddis denir. Dünyâda, attığı her adım, her yaptığı ve söylediği senetlendirilmiş tek insan, Hz. Muhammed’dir. O “âlemlere rahmet” ve “güzel ahlâk”ın en güzel ve en büyük temsilcisidir. Gençliğinde de “Muhammedü’l-emîn” (güvenilen Muhammed) diye bilinmiştir. Kur’ân’da müşriklere “Hz. Muhammed’in hiç güvenilmez bir söz söylediğini veya yanlış bir iş yaptığını görüp görmedikleri” sorusu sorulur. Kâfirler, çâresiz “Ondan hiçbir yalan ve yanlış zuhûr etmediğini” itirâf ederler. Temizlik, yeme içme âdâbı, iyilik, güzellik, kötülükler, kötülüklerden sakınma, her çeşit ibâdet ve akla gelecek gelmeyecek her konu, hadîslerde cevaplandırılmıştır. Bu yüzden hadîs, dîvân şiiri için ikinci kaynaktır. İslâm büyüklerinin söyledikleri güzel sözlere de “kelâm-ı kibâr” (büyüklerin sözleri) denir ve onlara da itibâr edilir. Peygamber ve Evliyâ Hikâyeleri: Dîvân şiirinde telmih edilen veya doğrudan doğruya üzerinde eser meydana getirilen peygamber hikâyelerinin çoğunun temeli, Kur’ân’dır. Hz. Muhammed’in hayat hikâyesini ve özelliklerini anlatan kitaplara, özel olarak “siyer” denir. Diğer peygamberlerin, Kur’ân’da anlatılan kısa hayat hikâyeleri ve çektikleri ıztıraplar, gösterdikleri cehd ve başarılar, Dîvân şiirinde menkabelerle genişletilmiştir. Bu yolla da “kısâs-ı enbiyâ” (peygamber kıssaları) adı verilen tür gelişmiştir. Tasavvuf: Tasavvufun, geçmişte bir tabîî atmosfer olduğu, bir çok Türk insanının, bir tarîkatin mürîdi veya muhibbi olduğunu, unutmamalıdır. Zâhidlik, sûfîlik diye de bilinen tasavvuf, İslâmî mistisizmdir. Mısırlı Zünnûn (Ö.860), Bâyezîd-i Bıstâmî (Ö.875), Muhyiddin Arabî (Ö. 1240) ve Celâleddin-i Rûmî (Ö. 1278), büyük mutasavvıflardır. Büyük düşünür ve kelâm bilgini Horasanlı Gazâlî (Ö. 1111) tasavvufu İslâm esaslarıyla uzlaştırmaya ve birleştirmeye çalıştı. Sadece İslâm âlemini değil, ortaçağ Avrupa’sını da etkiledi. Şâh-nâme (Şeh-nâme): 1020’de tamamlanan Îran millî destânı, Firdevsî’nin derlemesidir. Yazıldığı târihin yaklaşık l500 yıl gerisine uzanan İran tarihini anlatır. Destan olduğu için tarihle menkabe iç içedir. Bu destanda ilk efsânevî hükümdar KEYUMERS’ten son Sâsânî hükümdarı III. Yezdigird’e kadar hüküm süren elli hükümdarın hayatları ve savaşları anlatılır. İlk bölümde İran’ın efsânevî hükümdârları Cemşîd, Ferîdûn, Sâm, Rüstem vb.’nin saray hayatları ve savaşları anlatılır. Ferîdûn’un çocukları ülkeyi paylaştıktan sonra İran ile Tûran (Orta Asya Türk ili) arasındaki mücâdele başlar. Sonra Büyük İskender’in. doğu geleneğinde gelişmiş olan efsânevî hayâtı anlatılır. Son kısımda ise Sâsânî sülâlesi ve bu sülâlenin tarihten silinmesi anlatılır. Türk ve Îran şiiri, bu destandan çok fazla etkilenmiştir. Türk şâirleri de manzum ve mensur olarak Şeh-nâme’yi Türkçeye bir çok kere çevirmişlerdir. Yerli Malzemeler: Yukarıdaki beş ana malzeme yanında, yerli malzemeler de dîvân şiirinde kullanılmıştır. Şâirler, en azından mecbûren, çağlarını ve çevrelerini de şiirlerinde anlatmışlardır. Yerlileşme (mahallîleşme) eğilimi, özellikle Lâle Devrinde (l8. Yy.) önemli bir yer tutmuştur. Arap ve Acem anonim halk hikâyeleri, Leylâ ve Mecnûn, Ferhâd ile Şîrîn (Hüsrev ü Şîrîn), Vâmık u ‘Azrâ, v.b hikâyelerdir. Özellikle ilk ikisi, önemli mesnevîlerin konusu olarak asırlarca işlenmişler, millî renk ve zevkle donatılmışlardır. Hikmet, san’at ve ilim sâhibi batılı ve doğulu şahsiyetler arasında Bukrât (Hipokrat), Eflâtûn, Aristo, Enûşirevân, Ferîdûn, Mânî, Bihzât, İskender-i Zü’l-karneyn, v.b sayılabilir.

  • Danişmend Gazi Destanı: Danişmendnâme

    Türk Destanları Ana Sayfası Türklerin Anadolu’yu fethini anlatan destandır. Anadolu’da Türk büyükleri için 12. yüzyılda söylenmeye başlanan İslâmî - Türk destanlarının 13. yüzyılda yazıya geçirilmiş bir örneğidir. Başta Battal Gazi soyundan olan Danişmend Ahmed Gazi olmak üzere Danişmendlilerin kahramanlıklarını, bunların Bizanslı, Haçlı ve Ermenilerle olan savaşlarını anlatır. Bir bakıma Malatya’nın Arap emiri Ömer bin Übeydillahi’s-Sülemî’ye ait efsanenin Türk Destanı üslûbuyla söylenmiş bir devamı gibidir. Danişmendnâme ilk olarak Sultan II. İzzeddin Keykâvus’un emriyle, yazıcılarından İbni Alâ tarafından derlendi. Aynı eser, 14. yüzyılda I. Murad’ın emriyle Tokat dizdârı Arif Ali tarafından 1361 yılında sade bir Türkçe ile on yedi bölüm halinde, araya manzum parçalar da ilâve edilerek yeniden yazıldı. Daha sonra “Gelibolulu Åli” eseri “Mirkadü’l-Cihâd” adı ile yeniden kaleme aldı. Danişmendnâme’de anlatılan olayların, gerçek olmasalar bile tarihî olaylara uygunluğu, eserde adı geçen kahramanların tarihî şahsiyetler oluşu ve yer adlarının Anadolu coğrafyasına ait bulunması eserin, uzun müddet bir tarih kitabı olarak benimsenmesine sebep olmuştur. Tarih bakımından pek de değerli olmayan eser Cenabî, Âli, Karamanî, Kâtip Çelebi, Müneccimbaşı ve Hezarfen Hüseyin Efendi gibi yazarlar tarafından kaynak eser olarak kullanıldı. Ancak eserdeki tarih yanlış- ları kendilerine göre düzeltildi. Pek çok yazma nüshası olan eser üzerinde Mükrimin Halil Yinanç, Fuat Köprülü gibi âlimler çalışmalar yaptı. Destan son olarak İrene Melikof tarafından “La Geste Melik Dânişmend” adı ile 2 cilt halinde ve uzun bir inceleme ile yayınlandı. Danişmendnâme’nin konusu kısaca şöyledir: “Hicret’ten 360 sene sonra Battal Gazi’nin torunlarından Melik Ahmed Danişmend, Bağdat halifesinden izin alarak Tursun, Çavuldur, Kara Togan başta olmak üzere, arkadaşlarıyla Malatya’dan hareket edip Rumlar üzerine yürür. Gaye- si Anadolu’yu fethetmektir. Önce Sivas’a gider. Orayı tamir ettirir. Ordusunu ikiye ayırır. Bir kısmı İstanbul, diğeri ise Karaman üzerine yürür. Kendisi de Sivas’tan Karadeniz’e kadar olan bölgeyi fethetmek üzere harekete geçer. Çorum, Niksar ve Amasya’yı alır. Canik’i fethetmek üzere sefere çıkar. Ancak yolda kâfirler tarafından pusuya düşürülür. Çatışmada ağır yaralanır, Niksar’a döner ve orada ölür. Danişmend Gazi’nin ölümünden sonra Niksar, Amasya, Tokat ve Sivas teker teker Hristiyanların eline geçer. Danişmend’in İstanbul ve Karaman üzerine giden arkadaşlarından pek çoğu da ölmüşlerdir. Danişmend Gazi’nin oğlu Melik Gazi, Bağdat halifesine başvurur. O da Horasan’da, Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’e haber gönderir, Selçukluları gazâya davet eder. Tuğrul Bey Anadolu’nun fethine Süleyman Şah’ı memur eder. Süleyman Şah, Melik Gazi ile birlikte Anadolu’yu fetheder.” Anadolu’nun fethini anlatan bu destanda Danişmendlilere büyük yer ayrılır. Destan kahramanı Danişmend Ahmet Gazi tam bir İslâm gazisidir. Dedesi Battal Gazi’nin bir benzeridir. Bütün gazâlarını İslâm uğruna yapar. En büyük gayesi Hristiyanları hak dinine çağırmak ve ülkelerinin İslâm nuruyla aydınlanmasına vesile olmaktır. Battalnâme’nin devamı gibi görünen eser, ondan daha küçük, daha az olaylı ve daha basittir. Ancak, mahallî özellikleri daha çoktur.

  • Manas Destanı

    Türk Destanları Ana Sayfası Kırgız Türkleri arasında büyük bir kahramanlık hikâyesi olarak zamanımıza kadar yaşayan Manas Destanı, 11.-12. yüzyıllarda Türkistan’da Yedisu çevresinde doğmaya başlamış, bu İslâmî destan yüzyıllar boyunca bütün Orta Asya Türkleri arasında ortak destan olarak yaşamış, işlenmiş ve gelişmiştir. Destan, İslâmiyet’in kabulü, yayılması ve bu yayılma uğruna yapılan gazâlar etrafında söylenmekle beraber, eski Türk destanlarından izler de taşımaktadır. Bu destan zaman içinde bazı değişikliklere uğramış, en yakın zamanlarda bile bünyesine yeni kısımlar ilâve edilmek suretiyle değişik destan metinleri ortaya çıkmıştır. Bu muhteşem Türk Destanının tamamı –şimdilik- 400.000 mısradır. Manas Destanı’nın esasını Müslüman Türklerle, Müslüman olmayan Türkler arasındaki savaşlar meydana getirir. Manas’ın, tarihte gerçekten var olduğunu gösterir izler görülememiş ise de, Kırgız-Kalmuk mücadelelerinde göz doldurmuş bir Kırgız yiğidinin, belki de bir Kırgız Beği’nin adı ve yiğitliği ile bu destana konu olduğunu düşünebiliriz. Manas’ın destandaki tarihî şahsiyeti, Karahanlılar ordusundaki bir kumandan gibi görünmektedir. Manas Destanı, Kırgızların bir bakıma ansiklopedisi gibidir. Manas Destanında Kırgızların bütün gelenek ve göreneklerini, törelerini, inanışlarını, görüşlerini, başka milletlerle olan ilişkilerini, masallarını ve ahlak anlayışlarını bulmak mümkündür. Manas Destanının bütününü söyleyenlere “Manasçı”, bir kısmını söyleyenlere “Ircı” denilir. Manasçılar, destanı anlatırken yaşadıkları devirde ortaya çıkan ve kendilerini etkileyen olayları da ustaca destana katmışlardır. Bu nedenle Manas Destanı halen içerik olarak genişlemeye devam eden yaşayan bir destandır. Yazıya geçirilmiş olmasına rağmen, tipik destan özellikleri nedeniyle bu destana halen ilâveler yapılmaya devam edilmektedir. Manas Destanına ilk defa, Kazak-Kırgız yöneticisi olan Rus asıllı Franel tesadüf etmiştir. Daha sonra Çokan Velihanof, destanı dinlemiş (1856), destanın en uzun parçası Radloff tarafından yazıya geçirilerek 1885’te yayınlamıştır. Destanın en önemli bölümlerini “Manas”, Manas’ın oğlu “Semetey” (veya Semetay), Manas’ın torunu “Seytek”, “Colay” ve “Töştük”ün hikâyeleri teşkil etmektedir. Colay ve Er Töştük hikâyeleri ile ilgili bölümlerin “Colay” adında bir Manaşçıdan derlendiği sanılmaktadır. Bu destanı söyleyen saz şairlerine (Manasçı, Ircı, Akın, Bahşı veya Baksı) göre, Er Manas savaşta kimseye yenilmeyen bir dünya kahramanıdır. O hemen hemen bütün milletlerle savaşmış; Çinlileri, Sartları, İranlıları yenmiştir. “O’nun elbisesi ak zırhdır.” ve destanda “ak zırha ok geçmiyor” mısraı sıkça tekrarlanmaktadır. Türk destanlarının en uzunu olma özelliğini de taşıyan Manas Destanı şu bölümlerden meydana gelir: Manas’ın Doğuşu, Almambet’in Müslüman olarak önce Gökçe’ye sonra Manas’a sığınması, Manas’ın Almambet’in eski arkadaşı Er Gökçe ile savaşması, Manas’ın evlenmesi, Manas’ın en sadık ve vefalı olan arkadaşı Kanikey’in bir sözünü dinlemeyerek hata yapması ve ölmesi, ancak bir üstün insan oluşu dolayısıyla yeniden dirilmesi, Oğlu Semetey’in doğması, Manas ebediyete göçtükten sonra oğlu Semetey ile torunu Seytek’in maceraları.

  • Türk Destanları ve Özellikleri

    Eski Türk destanlarının bugün elimizde bulunan parçaları çeşitli kaynaklardan derlenmiştir. Bu kaynakların en önemlileri, eski Çin yıllıklarıdır. Arap, İran tarihi ve edebiyatına ait el yazması eserlerde, Bizans tarihleri gibi bazı kaynaklarda da Türk destan parçaları yer alır. Destanlarımızın diğer mühim bir kısmı da bizzat Türk aydın ve yazarları tarafından tarihin çeşitli devirlerinde türlü sebeplerle, çeşitli dil ve yazılarla yazılı edebiyata geçirilmiştir. Bu destanlardan bazıları Çin, İran, hatta Türk yazmalarına, Türk milletinin tarihi sanılarak alınmıştır. Türk destanlarından çoğu, yazılı edebiyata, oluştukları tarihten çok sonra geçmiştir. Ancak destanlar, halk dilinde asırlarca yaşadıktan sonra yazıya geçirilmişlerdir. Bu zaman içinde destanlar Türklerin duygu, düşünce, görgü, hayâl ve hatıralarıyla zenginleşir. Tarihin ister istemez birbirine benzeyen nice kahramanları ve kahramanlık olayları, bu destanlarda birbiriyle kaynaşmış ve tarih içinde Türk fazilet ve kahramanlığını özetleyen birer örnek olmuştur. Aslında, bir destanın doğduğu zamanla yazıya geçirildiği zaman arasındaki mesafe ne kadar olursa olsun, destan meydana geldiği çağın ürünüdür. Yani destanları kaleme alındığı veya dinlendiği çağlarda değil, ortaya çıktığı çağların şartlarında düşünmek zorundayız. Çünkü destanların temel olayları doğdukları devre aittir. Aradan geçen asırlar, bu ana olayları ya halk dilinde yaşayan eski destan ve efsane miraslarıyla süsler veya az çok değiştirip zenginleştirir. Fakat destanlardaki ana olaylar daima korunur. Türk destanları genellikle Türk tarihinin ilk devirlerini hikâye eden eserlerdir. Türk Destanları iki bölümde incelenebilir: İslâmiyet’ten Önceki Türk Destanları Bu destanlar, Saka, Hun, Şu, Göktürk ve Uygur devirleri ile ilgili destanlardır. Alp Er Tonga ve Şu devreleri hakkında bilgimiz yok denecek kadar az olmasına rağmen Hun, Göktürk, Uygur devreleri hakkında sağlam tarihî bilgilerimiz olduğundan, bu devrelerin destanlarını tarihî gerçekler ile karşılaştırma imkânına sahibiz. Türk Yaratılış Destanı Alp Er Tunga Destanı Şu Destanı Oğuz Kağan Destanı Bozkurt Destanı Ergenekon Destanı Uygur Destanları İslâmî Türk Destanları: İslâm medeniyetinin Türkler arasında benimsenerek yayılışı, duygu, düşünce ve geleneklerde bir değişiklik meydana getirmemiş, ancak ele alınan konuları İslamileştirmiştir. İslâmiyet’in kabulünden sonra Türk Destanları Millî-İslâmî destanlardır. Türkler, Oğuz Destanı gibi en tanınmış eski destanları İslâm'dan sonra, İslâm kültürü ve İslam ideolojisiyle birleştirerek bu destana geniş ölçüde İslâmî bir ruh vermişlerdir. Türkler, bir taraftan, eski millî destanlarına İslâm ruhu katarken öte yandan, yeni dinin kabulü ve yayılışı olaylarının doğurduğu savaşlar ve türlü karışıklıklar dolayısıyla da yeni ve İslâmî destanlar söylemişlerdir. Divânü Lûgati’t-Türk’de Türk kavimleri arasındaki ilk din savaşlarının üzerine söylenmiş destanlardan parçalar vardır. Ayrıca İslâmî devrede oluşmuş daha çok dinî kahramanlık hikâyeleri şeklinde uzun destanlara da rastlıyoruz. Bunlardan en önemlileri, Manas Destanı, Battal Gazi Destanı, Danişmendnâme, Dede Korkut Hikâyeleri ve Köroğlu Destanı olarak gösterilebilir. Manas Destanı Battal Gazi Destanı (Battalnâme) Danişmend Gazi Destanı (Danişmendnâme) Dede Korkut Destanı Köroğlu Destanı Hz. Ali Destanları

  • Battal Gazi Destanı: Battalnâme

    Türk Destanları Ana Sayfası Halk arasında “Battal Gazi Destanı” diye de anılan hikâyenin kahramanı “Battal Gazi”dir. Bu kişinin kahramanlıkları etrafında meydana gelen menkâbeler ilk defa Arapça “Zelhimme” adlı kitapta toplanır. Kitabın ilk bölümünde Seyyid Battal Gazi’nin kahramanlıkları, 8. yüzyılda Bizanslılarla yaptığı savaşlar ve İstanbul’u kuşatan Emevi kumandanı Mesleme’nin silâh arkadaşı Sahsâh’ın başından geçen olaylar anlatılır. Bir destan kahramanı olması dolayısıyla, kitabın ikinci bölümünde, o devirde ve daha sonraki devirlerde cereyan eden bir çok olay da Battal Gazi’ye mâl edilir. Görüldüğü gibi destanın kahramanı Arap cengâveri olmasına rağmen, Türk halkı ona Anadolu gazilerine uygun bir unvan olmak üzere Battal Gazi adını verir. 12. yüzyılda Dânişmendliler Devleti’nin gazi hükümdarları da Haçlılar ve Bizanslılara karşı çetin mücadeleler verdikleri için, yaptıkları bu gazâlar halk arasında Emevî-Bizans ve Abbasî-Bizans savaşlarının devamı gibi gösterilmiş ve bu devirde geçen olaylar da Battal Gazi Destanı’na ilâve edilmiştir. Böylece, 12. ve 13. yüzyıllarda Dânişmendliler Devleti bünyesinde nesir halinde yazıya geçen “Battalnâme” adındaki Türkçe destan bu şekilde meydana gelir. Yazıya ne zaman ve kimin tarafından geçirildiği bilinmeyen ve Türkçede çok çeşitli yazma ve basma nüshaları bulunan eser Türk halkı arasında büyük rağbet görmüş, bazı hikâyeler saz şairleri tarafından çeşitli meclislerde şifâhen (ağızdan, sözle) okunarak yayılması sağlanmıştır. Destanın esas kahramanı Battal Gazi tipi ayrıca bazı din kitaplarına, Yeniçeri Ocağı’nda okunan destanî hikâyelere ve bazı tasavvufî şiirlere kadar da girmiştir. Battal Gazi Destanı, daha sonra, 18. yüzyılda Dârendeli Bekaî adlı bir halk şairi tarafından manzum olarak ve 7000 beyit halinde yeniden kaleme alınmıştır. Destanın esas hikâyesi, idealist bir İslâm cengâverinin olağanüstü olaylarla dolu macerasından ibarettir. Hikâyenin aslî kahramanı ise, İslâm dini uğrunda sadece Rumlar ve diğer kâfirlerle değil, cinler, devler, cadılar ve ifritlerle de çarpışmak zorunda kalır. Hikâyede ayrıca Battal Gazi’nin atı “Aşkar Devzâde” de önemli bir yer tutar. Türk edebiyatı tarihinde Türklerin İslâmiyet’i kabul ettikleri ve yerleşik medeniyete geçtikleri dönemin yazılı ürünü olması bakımından ayrı bir önemi olan destanda, önceki dönemin alp tipi yerine, bu defa İslâm uğrunda gazâ eden gazî ve velî tipi geçer.

  • Dede Korkut Destanı

    Türk Destanları Ana Sayfası 12., 13., 14. yüzyıllarda Oğuz Türklerinin Doğu Anadolu’ya gelip yerleştikleri zamanlardan kalma, Türkler arasında sözlü olarak yaşamış, işlenmiş ve yayılmış, 12 bağımsız hikâyeden meydana gelen destan mahiyetindeki eserdir. Dünyanın ünlü destanları arasında kabul edilir. Bu hikâyelerde Oğuz Türklerinin Gürcüler, Abazalar, Rumlar ve Ermenilerle yaptıkları savaşlar ile yeni edinilen vatan toprakları üzerindeki çatışmalar anlatılır. Hikâyelerin oluşumu ile yazıya geçirildiği tarih arasında uzun bir zaman varır. Oğuz Boylarının, Akkoyunlu ve Karakoyunlu Türkmenlerinin Doğu Anadolu’ya gelip, oraları yurt edinmeleri 12.-14. yüzyıllar arasındadır. Oysa hikâyelerin dili ve anlatılan tarihî olaylardan anlaşıldığına göre bu destanlar 15. yüzyıl sonu ile 16. yüzyıl başlarında bilinmeyen bir kişi tarafından yazıya geçirilmişlerdir. Dede Korkut Hikâyelerinin elimizde Dresden ve Vatikan olmak üzere iki nüshası bulunmaktadır. Dresden yazmasında 12, Vatikan nüshasında ise 6 hikâye vardır. Her iki kitapta da aynı olan giriş bölümünde Dede Korkut’un tanıtılması ve Oğuz Türklerinin töresini yansıtan atasözleri ve çeşitli bilgiler yer alır. Giriş bölümünde ayrıca Allah’tan bahseden, Peygamber’i ve din ulularını yücelten bölümler yer alır. Bu kısımda Dede Korkut “Oğuz’un ol kişi tamam bilicisi idi. Ne derse olur idi.” şeklinde kimliği ve kişiliği anlatılır. Hikâyelerin dışındaki Dede Korkut hakkında kesin bilgimiz yoktur. Ancak Batı Göktürkler zamanında yaşamış, manevî nüfuzu yüksek bir şahsiyet olabileceği bir ihtimal olarak düşünülebilir. Dede Korkut’un 295 yıl yaşadığı, Hazreti Muhammed’e elçi olarak gönderildiği, Oğuzlar arasında İslâmiyet’i yaydığı da söylentiler arasındadır. Siriderya kıyısında, Derbend yakınlarında, Cebel-i Erbain’de ve Ahlat’ta Dede Korkut’a ait olduğu iddia edilen mezarlar vardır. Dede Korkut Kitabı’nın içinde yer alan hikâyeler şunlardır: Dirse Han Oğlu Boğaç Han destanı, Salur Kazan’ın Evinin Yağmalandığı Destanı, Kam Püre’nin Oğlu Bamsı Beyrek Destanı, Kazan Bey Oğlu Uruz Bey’in Esir Olduğu Destanı, Duha Koca Oğlu Deli Dumrul Destanı, Kanglı Koca Oğlu Kan Turalı Destanı, Kazılık Koca Oğlu Yigenek Destanı, Basat’ın Tepegöz’ü Öldürdüğü Destanı, Begil Oğlu Emre’nin Destanı, Uşun Koca Oğlu Segrek Destanı, SalurKazan Esir Olup Oğlu Uruz’un Çıkardığı Destanı, İç Oğuz’a Dış Oğuz’un Asi Olup Beyreğin öldüğü Destanı. Bütün bu destanların haricinde kitabın baş tarafında “Besmele” ile başlayan bir “Mukaddime” vardır.

  • Köroğlu Destanı

    Türk Destanları Ana Sayfası Geredeli Celâlî Köroğlu Ali Ruşen’in şahsiyeti etrafında meydana gelen bu destan, Dede Korkut Destanları gibi, Oğuz Türklerinin, başka bir deyişle Batı Türklerinin üç ayrı ülkede yaşayan torunlarının müşterek millî destanları özelliğini kazanmıştır. Köroğlu Destanı daha 17. yüzyılda İran Türkleri arasında yayıldı ve onlar tarafından da ilgi ile karşılandı. O derecede ki, onların da millî destanları haline geldi. Destanın ortaya çıkışı hakkında çeşitli araştırmacıların değişik görüşleri vardır. Fuad Köprülü ve Zeki Velidî Togan, Göktürkler zamanında Oğuzlarla Sasanîler arasındaki savaşların, Ziya Gökalp ise Gazneli Mahmud ile onun nedimi Ayvaz’ın başından geçen olayların Köroğlu rivâyetlerinin kaynağı olduğunu kabul ederler. Bazı yerli belgelerde Köroğlu’nun Celâlî Ayaklanmaları’na katılanlar arasında bulunduğu belirtilmiştir. Onun İranlı ya da Ermeni olduğunu ileri süren yabancı araştırmacılar da olmuştur. Prof. Dr. Faruk Sümer’in Başbakanlık Osmanlı Arşivlerinde bulduğu 1580-85 arasında yazılmış belgelerde, Köroğlu’nun adının Ruşen olduğundan, Gerede ve çevresinde devlete karşı ayaklandığından söz edilmektedir. Faruk Sümer, onun daha sonra Sivas-Tokat yolu üzerindeki Çamlıbel’e yerleşerek gelip geçen kervanlardan “bac” (haraç, vergi) aldığı görüşündedir. Köroğlu Destanı’ndaki bazı motifleri dikkate alırsak, hikâyenin aslında çok eskilere dayandığı, daha sonra uğradığı değişiklik ve eklemelerle gelişerek, 16. yüzyılda gerçekten yaşamış Ruşen adındaki Celâlî’nin şahsında bir kahraman durumuna geldiği, kahramanın ölümünden sonraki 17. yüzyılda da tam bir destan olarak halk arasında dolaşmaya başladığı anlaşılmaktadır. Balkanlar’dan Orta Asya’ya kadar yayılmış olan bu destanın konusu kısaca şöyledir: “Bolu Beyi, seyisi Yusuf’u kendisine cins atlar bulup getirmekle görevlendirir. Ama onun cins at olarak getirdiği, henüz gelişmemiş cılız bir kısrağı görünce öfkelenerek seyisin gözlerine mil çektirir. Yusuf’un oğlu Ruşen Ali bu olayın ardından yörede Köroğlu namıyla anılmaya başlar. Babasının gözlerinin açılmasını sağlayacağı ileri sürülen üç köpüğü almak için Aras Irmağı’na gider. Ama köpükleri kendisi içer. Böylece yiğitlik ve şairlik gücü kazanır. Bu arada babasının da yardımlarıyla, cılız hayvanı bakıp besleyerek yağız bir at haline getirmiştir. Babası gözleri açılmadan ölünce Köroğlu onun öcünü almaya ant içer. Çamlıbel’e yerleşir ve Bolu Bey’ine karşı savaşa girişir. Deli Hoylu, Demircioğlu, Kiziroğlu Mustafa, Koca Bey, Köse Kenan, Reyhan Arap gibi ünlü yiğitleri kendine bağlar. “Kır At” diye andığı atı ve yiğitleriyle birlikte girdiği bütün mücadeleleri kazanır. Ezilen halkın gözünde bir kahraman durumuna yükselir.” Köroğlu Hikâyesi, Anadolu dışında Azerbaycan, İran, Türkmenistan, Özbekistan, Kazakistan ve Balkanlar’da da bilinir. Osmanlı Devleti, 16. yüzyılın sonlarında eski sosyal düzeninin yıkılmasına engel olamamış, devlet kudretini kaybetmiş ve Türk halkı zayıf ve yoksul düşmüştür. İşte Köroğlu bu mustarip cemiyetin destanıdır. Celâlî Köroğlu’nun şahsında halk Osmanlı’ya başkaldırışını dile getirmiştir. Köroğlu, halkın gözünde, devletin sağlayamadığı sosyal adaleti sağlayan, zenginden bileğinin hakkıyla aldığını fakirleşen halka dağıtan bir kahramandı. Kahramandan da öte, devletin görevini üstlenmiş bir güç timsaliydi.

  • Hz. Ali Destanları

    Türk Destanları Ana Sayfası “Hazret-i Ali Destanı”, halk arasında “Hazret-i Ali Cenkleri” olarak da bilinir. (Hazret-i Ali Kan Kalesi Cengi, Haz- ret-i Ali Gülistan Kalesi Cengi, Hazret-i Ali Hayber Kalesi Cengi, Hazret-i Berber Kalesi Cengi, vs. …) Türkler, İslâmiyet’i kabul etmelerinden sonra peygamberleri Hazret-i Muhammed’e duydukları saygı ve sevginin yanında; Hazret-i Peygamber’in amcasının oğlu ve damadı olan Ali’yi de aynı sevgi ve muhabbetle bağrına basmıştır. Müslüman Türkler Ali’yi “Allah’ın Arslanı” lâkabıyla ifade etmişlerdir. Hazret-i Ali Destanı ya da Hazret-i Ali Cenkleri’nin kim tarafından kaleme alındığı kesin olarak bilinmemektedir

  • Fiillerin (Eylemlerin) Yapısı

    Basit Fiiller Türemiş Fiiller Birleşik Fiiller Kurallı Birleşik Fiiller Özel Birleşik Fiiller Yardımcı Eylemle Yapılmış Birleşik Fiiller Anlamca Kaynaşmış Birleşik Fiiller Deyim Biçiminde Birleşik Fiiller Eylemler yapılarına göre üçe ayrılır: I. Yalın (yalınç, basit, kök, asıl) eylemler II. Türemiş eylemler III. Birleşik eylemler Basit (Yalın) Fiiller Aslında eylem olan; başka bir sözcükten türememiş, başka bir sözcükle birleşmemiş eylemlerdir. Uğraş, didin, düşün, ara, bul, koş, atıl, bağır; Durmak zamanı geçti, çalışmak zamanıdır: (Tevfik Fikret) Gel, gör, oku, aldım, yazacaksın, istemiyorum, kalsınlar... Bir eylemin sonundaki ekler (kip, kişi ekleri) atıldığında geriye kalan kısım, başka bir sözcükten ekle türememiş ve birleşme yoluyla var olmamışsa kök; yani asıl eylemdir. Asıl eylemler hece bakımından şöyledir: Bir heceliler: at-, al-dılar, kork-mayınız, gör-müşler, dur-, koş-... İki heceliler: oku-, işit-, ara-, kavra-dı, düşün-müyor, iste-mişler... Türemiş Fiiller Doğru-l-du, us-lan-mış, mor-ar-mak, tık-ır-da-dı... Bu örnekler adlardan, sıfatlardan, yansımalardan çeşitli eklerle türemiştir. Birleşik Fiiller İki ya da daha çok sözcükle birleşmiş eylemler sayıca çoktur. Bunlar yapılışlarına, kurala bağlanıp bağlanmadıklarına göre üçe ayrılır: I. Kurallı birleşik eylemler II. Anlamca kaynaşmış birleşik eylemler III. Deyim biçiminde öbekleşmiş eylemler (eylem öbekleri) 1. Kurallı Birleşik Eylemler Kurallı birleşik eylemler iki ana grupta incelenebilir: • Özel birleşik eylemler • Yardımcı eylemlerle yapılmış birleşik eylemler Özel Birleşik Eylemler Özel birleşik eylemler beş türlüdür: • Yeterlik eylemi • Tezlik eylemi • Sürerlik eylemi • İsteklenme eylemi • Yaklaşma eylemi Yeterlik Eylemi: “Bil-” eylemine -a, -e ekinin gelmesiyle yapılır. Ehliyetli ve mütevazı olmak güç değildir; güçlük hem ehliyetsiz hem mütevazı olabilmektedir. (Cenap Şahabettin) Ali, Horoz’la arkadaşının çabucak savuştuklarını gördükten sonra güçlükle yerinden kalkabildi. (Orhan Hançerlioğlu) Trene yetişebildiniz mi? Orhan da gelebildi mi? O kitabı okuyabildiniz mi? Bunu söyleyebilmek için iyice incelemek zorundayız. Bu birleşmede “bil-” eylemi kendi sözlük anlamından tamamen uzaklaşarak birleştiği gövdeye; • Gücü yeterlik, başarma anlamı katar: Orhan bu masayı kaldırabilir (= Kaldırmaya gücü yeter). Beş yaşında; gazete okuyabiliyor (= Okumayı başarıyor). • Temel eyleme olasılık anlamı katar: Bütün bu koşullardan daha acıklı ve daha korkunç olmak üzere, yurdunda, iş başında bulunanlar aymazlık ve sapkınlık içinde olabilirler. (Söylev, Atatürk) • Geniş zaman kipinin sorulu biçimi ses tonuyla “İzin verir misiniz?” anlamlı çok ince bir dilek anlamı taşır: Odanıza girebilir miyim?... • Aşağıdaki örnekte yeterlik anlamı katmerleşmiştir: Hem gücü yetmezlik hem de yapmamak olasılığı birleşiyor: İngiliz adaları halkı kadar ileri demokrasiyi gerçekleştiremeyebiliriz. Ama bizzat kendimizden de geri kalmamız için sebep var mıdır? (Falih Rıfkı Atay) • Bütün eylemlerde olumsuzluk eki -mA’dır. Her eylem bu ekle olumsuzlaşır. Bu genel kurala uygun olarak yeterlik eylemlerinde de olumsuzluk eki -mA’dır. Yalnız yeterlik eyleminin olumsuzlaşmasında şöyle bir özellik daha vardır: Yeterlik eyleminin olumsuzunda -mA gövdeyi kuran eylemlerden birincisine eklenen -e, -a’dan sonra gelir: görebildi - göremedi, yazabilecek - yazamayacak, okuyabilmiş - okuyamamış... Biri ecdadıma saldırdı mı, hatta boğarım. - Boğamazsın ki? Hiç olmazsa yanımdan koğarım. (Mehmet Akif Ersoy) Yeterlik eyleminin olumsuzluğunda bil- eylemi kullanılmaz; fakat sözcükleri birleştirmeye yarayan geniş ünlü /e/, /a/ gövdede kalır. Olumsuz gövdelerde -mA’dan önce görülen bu /e/, /a/ hem biçimce birleşikliği hem de anlamdaki yeterlik kavramını göstermeye yarar. Yalın eylemlerin olumsuzlarından yeterlik eylemlerinin olumsuzlarını ayırmaya yarayan da bu /e/, /a/’dır: girmez-giremez, indirmez-indiremez, okumayacak-okuyamayacak... Girmeden tefrika bir millete düşman giremez; Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez. (Mehmet Akif Ersoy) Tezlik Eylemi: -i eki ve “ver-” eylemiyle oluşan eylemlerdir. Geç kalmam, geliveririm. Daha çok gecikmeyiniz. Yazıveriniz... Üzülür diye söyleyivermekten çekindim. Gençsiniz; yorulmadan pazara gidip geliverirsiniz... Bu birleşmede “ver-” eylemi kendi sözlük anlamından sıyrılarak birleşik gövdeye tezlik, çabukluk, apansızlık anlamı katmıştır: Geliveririm. = Çabuk gelirim. Yazıveriniz. = Çabuk yazınız. Koşuverdi. = Hemen koştu. • Aşağıdaki örnekte tezlik anlamı biraz daha azalmış, yerine önemsizlik, gelişigüzellik anlamı gelmiştir: İşte şurada şuracıkta... Arada cam olmasa elini uzatıverecek, ona dokunuverecekti. (Peyami Safa) Adapazarı treni kaçta gelir? Yarın öğreniver. (Refik Halit Karay) Derken Türklerin Asya’daki şarap şehri olan Fergana’dan tutturur, ilk şölenlere geçer, peder-şahi aileden asr-ı hazıra kadar uzanıverirdi. (Yahya Kemal Beyatlı) • Emir kiplerinde dilek anlamı sezilir: Sana bin kerre dedim koşma, yavaş git yaramaz! Haydi kalk ağlama, söz dinlesen olmaz mı biraz? Silkiver üstünü Ahmet bakıver ağlamasın. (Mehmet Akif Ersoy) • Tezlik eyleminin olumsuzu: Kapıyı açıvermedi, Gelivermezse ne yaparız? Gidivermemiş... Yukarıdaki örneklerde olumsuzluk eki -mA, birleşik tabanın sonuna gelmiştir; tezlik anlamı açıktır. Kapıyı açmayıverdi, Gelmeyiverirse ne yaparız? Gitmeyivermiş... Yukarıdaki örneklerde ise olumsuzluk eki -mA, birinci eylemin sonuna gelmiştir; önemsizlik, önem vermeyiş anlamı vardır. Sürerlik Eylemi: Eylem tabanına -a, -e eki ile “kal-, gel-, dur-” eylemlerinden birinin eklenmesiyle oluşan eylemlerdir. Uçağı kaçırınca arkasından bakakaldı. Yorgundum; uyuyakalmışım. Yıllardan beri okunagelen kitaplar... Şehrin en güzel yerinde başlanan otel, iskelet olarak kalakalmıştır. (Falih Rıfkı Atay) Kadınlar derin derin birbirinin yüzüne bakışakaldılar. (Cadı, Hüseyin Rahmi Gürpınar) Bedihe ile Kadir şaşırakaldılar. (Billur Kalp, Hüseyin Rahmi Gürpınar) Tepeden kuyruğu dikmiş inedursun danalar. (Mehmet Akif Ersoy) Bu yöntem birçok eğitimci tarafından yıllardır uygulanagelmiştir. Örneklerde olduğu gibi “kal-, gel-, dur-” eylemleri sözlük anlamlarından uzaklaşarak birleştikleri gövdeye sürerlik anlamı katmıştır. • Sürerlik eylemlerinde, anlam gerektirdikçe, gövdenin ikinci eylemleri olumsuzlaşmaktadır: Uyuyakalmasın. Koşup durmasın. Alıkoymayınız. • Kimi örneklerde birinci eylemlerin de olumsuzlaştığı görülür: Bir milletin başına büyük bir felaket gelmeyedursun; bütün ahlak ve karakter değerleri öylesine karışıyor ki... (Zoraki Diplomat, Yakup Kadri Karaosmanoğlu) İsteklenme Eylemi: -eceği yapılı eylemsi ve o anlama gelen -esi yapılı sözcükler “gel-” eylemiyle öbekleşmektedir. Bu, bir özne ile yüklem öbekleşmesi olmakla birlikte aynı zamanda bir isteklenme anlamı da taşımaktadır. Göreceği gelmek, göreceğim geldi... ... Ona adeta acıyasım geldi. (Zoraki Diplomat, Yakup Kadri Karaosmanoğlu) Ata binesim geldi Köye gidesim geldi. (Bir Halk Türküsü) Gönlümü yâre salasım geldi Bahrine aşkın dolasım geldi. (Kuddusi, XIX.) • İsteklenme eylemlerinde olumsuzluk eki gövdelerin sonuna gelir: Göreceğim gelmedi. Yaklaşma Eylemi: Eylem tabanlarına bir düz geniş ünlü /e/, /a/’dan sonra “yaz-” eyleminin eklenmesi ile oluşan eylemlerdir. 1918’de İstanbul elimizden gideyazdı. (Falih Rıfkı Atay) Ayağım kaydı; düşeyazdım. Bardak kırılayazdı. Bayılayazmak Öleyazmak... • “Yaz-” eylemi, sözlük anlamından sıyrılarak birleştiği gövdeye “yakınlık” anlamı katar: Düşeyazdım. = Az kalsın düşüyordum. Yardımcı Eylemlerle Yapılmış Birleşik Eylemler Ad soylu sözcüklere iş, hareket, oluş, kılış, yargı anlamı katan; asıl görevi bu olan sözcüklere yardımcı eylem denir. Düşkünlere yardım etmeliyiz. Sabret, muvaffak olursun. Tanrı muvaffak eylesin!.. Bir rahm kılmadın ciğeri kan alanlara Gurbette rüzgârı perişan olanlara. (Fuzuli XVI.) Yardımcı eylemlerin başlıcaları şunlardır: Et-, eyle-, ol-, kıl-. “Et-” Yardımcı Eylemiyle Yapılan Birleşik Eylemler: Dilimizde yardımcı eylemlerle yapılmış birleşikler çoktur. Türkçe ad soylu birçok sözcük yardımcı eylemlerle birleştiği gibi yabancı birçok ad ve sıfat da bu biçimde birleşik eylem kurmaya yarar. Daha çok addan, ad soylu sözcüklerden birleşik eylemler yapılır. Aşağıdaki örneklerin hepsi de “et-” eylemiyle yapılmış birleşiklerdir. İşi berbat etti. Oyun etmiş. Göz ediyor. Telefon edelim. Orhan’ı yolcu ettik. Çalışan kol toprağı altın eder. Sonunda herkesi memnun edebildim. İki saatten beri bir tepe üzerinde Adana ovasını seyrediyordum. (Reşat Nuri Güntekin) • Yardımcı birleşik eylemlerin yabancı sözcüklerle birleşenlerine de sıklıkla rastlarız: sipariş et-, icap et-, tasviye et-, ikram et-, protesto et-, boykot et-... • “Et-”le birleşen, kimi sözcüklerin son harşeri ikizleşir: his - hissediyor, zan - zannederim... • “Et-”le birleşen kimi Arapça sözcüklerin ikinci hecelerinde bulunan dar ünlüler düşer: şükür - şükredelim, sabır - sabrediniz, kayıp - kaybetti, keşif - keşfetmiş, seyir - seyrediyordum, deŞ - defet... • İki sözcük birleşirken bir ses olayı olduysa sözcükler bitişik yazılır: şükür - şükredelim, sabır - sabrediniz, kayıp - kaybetti, keşif - keşfetmiş... • İki sözcük birleşirken bir ses olayı yoksa ayrı yazılır: yardım et-, gayret et-, sarf et-, terk et-... “Ol-” Yardımcı Eylemiyle Yapılan Birleşik Eylemler: Sözcükler “ol-” eylemiyle de birleşik eylem kurarlar. Tanrı’ya şükrolsun; düşmanlarımız mahvoldu... Hastamız iyi oldu. Memnun oldum... • İki sözcük birleşirken bir ses olayı olduysa sözcükler bitişik yazılır: his - hissolunan, kahır - kahrolsun!... İki sözcük birleşirken bir ses olayı yoksa ayrı yazılır: Var ol!, Mevcut olan... “Eyle-” Yardımcı Eylemiyle Yapılan Birleşik Eylemler: Sözcükler bazen “eyle-” eylemiyle de birleşik eylem kurarlar. Ancak kullanımları azdır. Canı canan dilemiş vermemek olmaz ey dil Ne niza eyleyelim ol ne senindir ne benim. (Fuzuli, XVI.) Mevla görelim neyler; neylerse güzel eyler. “Eyle-” sözcüğüne daha çok eski metinlerde rastlanır. Günümüzde azalmış, yerini “et-” eylemine bırakmıştır. “Kıl-” Yardımcı Eylemiyle Yapılan Birleşik Eylemler: Daha çok eski edebiyatımızda örneklerine rastladığımız, günümüzde kullanımı yok denecek kadar azalmış yardımcı eylemlerden biri de “kıl-” sözcüğüdür. Esir-i cam olan rinde hakaretle nazar kılma Ki her rind-i bela-keş kendi vadisinde bir Cem’dir. (Ruhi, XVI.) Ger ölümden kurtulam dersen yürü var âşık ol Döne döne aşk oduyla cism ü canı kıl kebap. (Niyazi, XVI.) 2. Anlamca Kaynaşmış Birleşik Eylemler Anlamca kaynaşmış birleşik eylemler iki ana grupta incelenebilir. • Sözcüklerden ikisi de kendi sözlük anlamlarından sıyrılmış, başka anlamlı bir gövde kurmuşlardır: alıkoy-, elver-, öngör-, aşer-, varsay-, vazgeç-... Hiç, hiçbir şey onları zevklerinin en küçüğünden alıkoymaz. (Falih Rıfkı Atay) Ya Rab çekemem bu ıstırabı, Hatta çekemem huzur u habı Tebdil buyur bu hali artık; Elverdi bu gördüğüm karanlık. Kabrinde onun beni şehit et; Elverdi türabının azabı. (Makber, Abdülhak Hâmit Tarhan) • Yalnız ikinci sözcükler, sözlük anlamlarından uzaklaşmıştır. Bununla birlikte anlamca birleşmişlerdir: hasta düş-, yorgun düş-, hoş gör-... Terli iken soğuk su içtiği için hasta düştü. Dün hastanede karyoladan bir hasta düştü. Yukarıda birinci örnekteki “hasta” sözcüğü tek başına cümlenin bir ögesi değildir; “düş-” eylemi ile anlamca kaynaşıp birleşik bir eylem oluşturarak cümlenin yüklemi olmuştur. Oysa ikinci örnekteki “hasta” cümlenin öznesidir. 3. Deyim Biçiminde Öbekleşmiş Birleşik Eylemler Konuluş, yapılış anlamlarından uzaklaşan, sözlük anlamlarını düşündürmeden kullanılan kalıplaşmış birçok söz öbeği vardır. Bunlara deyim denir. Sonuna ad-eylem eki -mek, -mak’ı alabilen tüm deyimler, deyim biçiminde öbekleşmiş birleşik eylemdir: gönül ver-, diş bile-, yüzü gül-, etekleri zil çal-, can çekiş-...

  • Şeyhülislâm Yahyâ

    İstanbul’da 1552’de doğdu. Şeyhülislam Ankaralı Bayramzade Zekeriya Efendi’nin oğlu. İyi bir öğrenim gördü ve devlet hizmetinde hızla yükseldi. Bir süre medreselerde görev aldı. Halep, Şam, Mısır, Bursa, Edirne kadılıkları yaptı. İstanbul’da da bir yıl kadılık yaptı. Anadolu ve Rumeli kazaskerliği görevlerine getirildi. 1622’de de bir yıllığına Şeyhülislam yapıldı. 2 yıl sonra bu kez 7 yıllığına yine Şeyhülislam oldu. IV. Murat döneminde bu görevden çekilmek zorunda kaldı. Üçüncü kez Şeyhülislam görevine getirildi ve ölüm tarihi olan 1644’e kadar bu görevde kaldı. 3 kasidesi, bir na’t, bir sakiname ve bir tahmis dışında divanı tümüyle gazellerden oluşur. Kendinden sonraki divan şairlerine örnek olmuştur. Dili temiz, söyleyişi zarif ve hayal bakımından zengindir. Esprili şiirleriyle bilinir. Bir devlet adamı olarak halk tarafından da çok sevilirdi. GAZEL Aşka kâbil dil mi yok şehr içre yâ dilber mı yok Mest yok meclisde bilmem mey mi yok sâgar mı yok Gonca-i dil açılıp hâtır nice şâd olmaya Bâğda güller mi yok gülşende bülbüller mi yok Görmeziz bir dil ki tûtî gibi güftâr eyleye Söyledir mi yok cihânda bilmezin söyler mi yok Sengden dil kem mi yâ seng-i siyâhı la’l eder Afitâb-i feyz-bahşâ-yı bülend-ahter mi yok Niçin ebkâr-i ma’ânî beslemez erbâb-i nazm Yoksa Yahyâ gibi üstâd-i sühan-perver mi yok GAZEL İrdi bahâr sen dahi şâd olmadın gönül Güllerle lâlelerle güşâd olmadın gönül Ol şâh-ı hüsn nice bilür kıymetin senin Bazâr-ı aşk içinde mezâd olmadın gönül Fevt itme nâ-murâdlığın bâri neşvesin Çün bâde nûş-i bezm-i murâd olmadın gönül Bîgânelikle yâd ider oldu rakîbi yâr Şükr it Cenâb-ı Hakk’a ki yâd olmadın gönül Ol şâh-ı hüsnün iremedin pây-bûsuna Yahyâ gibi ki hâk-nihâd olamadın gönül GAZEL Sun sâgarı sâkî bana mestâne disünler Uslanmadı gitti gör o dîvâne disünler Peymânesini her kişi doldurmada bunda Şimden gerü bu meclise mey-hâne disünler Dil hânesi yık koma taş üstüne bir taş Sen yap anı iler ana vîrâne disünler Gönlünde senin gayr ü sivâ sureti n’eyler Lâyık mı bu kim Kâ’be’ye büt-hâne disünler Yahyâ’nın olup sözleri hep sırr-ı mahabbet Yarân işidüb söyleme yabane disünler ÎDİYE Salınsun îd irişdi yine hubânı Stanbul’un Yine ârâte olsun kahramanı Stanbul’un Safâlar kesbidüp uşşâk olunsun merhabâ yer yer Vefâ meydânına gelsun cevânânı Stanbul’un Döner hûrşid-i âlem-tâbına gerdûn-ı gerdânun Binüp dolaba her bir mâh-tâbânı Stanbul’un Semend’i nâz ile yüğrük cevânlar seyre çıksunlar Pür olsun hûblarla Atmeydânı Stanbul’un Bu şi’run hak budur Yahyâ ki gayet bînazîr oldu Pesend eylerse lâyık ehl-i irfânı Stanbul’un

  • Cenap Şehabettin

    1870 yılında Manastır'da doğdu. Askerî okullarda okudu. Askerî Tıbbiyeyi bitirdi. Paris'te ihtisasını tamamladı. Çeşitli yerlerde hekimlik yaptı. Emekli olduktan sonra Darülfünûn'da Türk Edebiyatı Tarihi derslerini okuttu. Fransız sembolizmi etkisinde kaldı. Servet-i Fünûn dergisinde yazdı. 1934 yılında öldü. Edebi Kişiliği 1. Servet-i Fünun edebiyatının Tevfik Fikret'ten sonraki en önemli şairi olan Cenap Şehabettin, özel bir öğrenim görmüş, bu dönemin çığır açıcı örneklerini veren şair ve yazarı olmuştur. 2. Asıl mesleği hekimlik olmasına rağmen eğitim için gönderildiği Paris'te tıptan çok, şiirle ilgilenmiştir. Parnasizm ve Sembolizm gibi şiir akımlarını öğrenmiş; yurda dönünce Parnasizmin edebiyatımızdaki ilk örneklerini vermiş, Sembolizmin de öncülerinden olmuştur. 3. Cenap Şehabettin, sanat için sanat anlayışını benimsemiştir. Şiirlerinde sosyal konulara hiç değinmemiş, sadece kişisel konuları işlemiştir. Aşk ve tabiat onun şiirlerinin en önemli konularıdır. 4. Nazım biçimi olarak serbest müstezatı ilk ve en iyi o kullanmıştır. 5. Şiirlerindeki karamsarlı ve iç ahenk ondaki sembolizmin bir göstergesidir. 6. Şiirlerinde ahenge ve musikiye büyük önem vermiş; ahenk oluşturacak kelimeleri özenle seçmiştir. Bu yönüyle sembolist, biçim güzelliğine önem verdiği ve toblu çizer gibi şiir yazdığı için parnasyen bir şairdir. Ona göre şiir, sözcüklerle yapılmış bir resimdir. 7. Cenap Şehabettin, düzyazılarında nükteye, söz oyunlarına, zeka gösterişine önem vermiştir. Özgünlüğü çok önemsemiş, düzyazılarında da toplumcu bir anlayış yoktur. 8. Dil bakımından Servet-i Fünun anlayışına bağlıdır. Sanatlı ve ağır bir dil kullanmıştır. Eserleri: Şiir: Tâmât (1887), Seçme Şiirleri (1934, ölümünden sonra), Bütün Şiirleri (1984, ölümünden sonra) Tiyatro: Körebe (1917) Düzyazı: Hac Yolunda (1909), Evrak-ı Eyyam (1915), Afak-ı Irak (1917), Avrupa Mektupları (1919), Nesr-i Harp, Nesr-i Sulh ve Tiryaki Sözleri (1918), Vilyam Şekispiyer(1932)

  • Cumhuriyet Döneminde Saf Şiir (Öz Şiir)

    Türk edebiyatında “Saf Şiir” (Öz Şiir) eğilimi Ahmet Haşim’in “Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar” adlı makalesiyle (Türk edebiyatında ilk poetika örneği kabul edilir.) başlar. Sanatın bir form sorunu olduğuna inanan bu şairler için önemli olan iyi ve güzel şiir yazmaktır. • Milli Edebiyat Döneminin şiir hareketleri bu dönemin oluşmasında etkili olmuştur. • Şiir dili her şeyin üzerindedir. • Şiir bir biçim (form) sorunudur. Ahenk söyleyiş tarzı, ritim, kafiye ile sağlanır. • Amaç iyi ve güzel şiir yazabilmektir. • Dilde saflaşma, sadeleşme görülür. • Şiir, soylu bir sanat olarak kabul edilir. • En değerli şey dizedir. • Şairlerin kendilerine özgü bir imge düzenleri vardır. • İçsel bir yaklaşımla insan anlatılır. • Şiirin toplum için değil sanat için olduğunu iddia ederler ve şiirlerini sanat için yazarlar. • Şiirler ideolojinin esiri olmamalıdır. • Güzel şiir ancak çalışarak elde edilir. • Milli Edebiyat Döneminin şiir hareketleri bu dönemin oluşmasında etkili olmuştur. • Şiir dili her şeyin üzerindedir. • Şiir bir biçim (form) sorunudur. Ahenk söyleyiş tarzı, ritim, kafiye ile sağlanır. • Amaç iyi ve güzel şiir yazabilmektir. • Dilde saflaşma, sadeleşme görülür. • Şiir, soylu bir sanat olarak kabul edilir. • En değerli şey dizedir. • Şairlerin kendilerine özgü bir imge düzenleri vardır. • İçsel bir yaklaşımla insan anlatılır. • Şiirin toplum için değil sanat için olduğunu iddia ederler ve şiirlerini sanat için yazarlar. • Şiirler ideolojinin esiri olmamalıdır. • Güzel şiir ancak çalışarak elde edilir. Öz Şiir Anlayışını Sürdüren Şairler ve Edebi Topluluklar NECİP FAZIL KISAKÜREK (1905-1983) • Şiirleri ve tiyatrolarıyla ün kazanmış usta bir yazardır. • “Büyük Doğu” ve “Ağaç” dergilerini çıkarmıştır. • Fransız sembolistlerinden ve halk şiirinden yararlanarak heceyle kendine has, başarılı şiirler yazmıştır. • İlk dönem şiirlerinden sonra mistik konuları, madde ve ruh ilişkisini, insanın evrendeki yerini konu edinen şiirler yazmıştır. • “Kaldırımlar” şiiriyle geniş bir kesim tarafından tanınmış ve sevilmiştir. • Şiirlerini “Çile” başlığı altında bir kitapta toplamış ve bu kitapta şiir anlayışını düzyazı olarak anlatmıştır. Eserleri: Şiir: Çile, Kaldırımlar, Sonsuzluk Kervanı, Örümcek Ağı, Ben ve Ötesi, Şiirlerim, Esselam, Mukaddes Hayattan Levhalar Tiyatro: Künye, Sabırtaşı, Tohum, Ahşap Konak, Nam-ı Diğer Parmaksız Salih, Bir Adam Yaratmak, Reis Bey, Para, Mukaddes Emanet, Yunus Emre, Kanlı Sarık, İbrahim Ethem, Abdülhamit Han, Siyah Pelerinli Adam Hikâye: Birkaç Hikâye Tahlil, Ruh Burkuntularından Hikâyeler Roman: Aynadaki Yalan İnceleme-Monografi: Namık Kemal, İlim Beldesinin Kapısı Hazreti Ali, Son Devrin Din Mazlumları, Ulu Hakan II. Abdülhamit Han Makale-fıkra: At’a Senfoni, Çerçeve, Halkadan Parıltılar, 1001 Hadis, Cinnet Mustatili, Büyük Doğu’ya Doğru, Büyük Kapı, Peygamber Halkası, İdeolagya Örgüsü, Çöle İnen Nur, Hacdan, Hitabe Anı: Yılanlı Kuyudan, Babıâli Otobiyografi: Kafa Kâğıdı AHMET HAMDİ TANPINAR (1901-1962) • Şiir, öykü, roman, edebiyat tarihi, makale, deneme alanlarında eserler vermiştir. • Eserlerinde Doğu-Batı çatışması, “rüya” ve “zaman” kavramları, “geçmişe özlem”, “mimari” ve “musiki” öne çıkar. • “Ne içindeyim zamanın! Ne de büsbütün dışında” dizeleri onun zamanı kavrayışının özünü vermektedir. • “Bursa’da Zaman” şiiri geniş bir kesim tarafından sevilmiştir. • Ahmet Haşim’in özellikle de Yahya Kemal’in etkisinde kalmış, Sembolizmden etkilenmiştir. • Romanlarında psikolojik tahlillere önemle eğilen yazarın; kendine has bir üslubu vardır. • Yazarlığı dışında İstanbul Üniversitesi’nde edebiyat profesörlüğü, milletvekilliği de yapmıştır. • “Beş Şehir” adlı önemli deneme kitabında Ankara, Erzurum, Bursa, Konya ve İstanbul’u anlatmıştır. • “Huzur” romanı, aşkı, psikolojiyi ve Doğu-Batı karşıtlığını içerir; roman kişilerinin adlarının verildiği dört bölümden oluşur: İhsan, Nuran, Suat ve Mümtaz. Eserleri: Roman: Huzur, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Sahnenin Dışındakiler, Mahur Beste, Aynadaki Kadın Şiir: Şiirler Öykü: Abdullah Efendi’nin Rüyaları Deneme: Beş Şehir, Yaşadığım Gibi Araştırma: 19. Asır Türk Edebiyatı, Tevfik Fikret, Yahya Kemal, Edebiyat Üzerine Makaleler AHMET MUHİP DIRANAS (1908-1980) • Şiirleriyle tanınmakla birlikte tiyatro eserleri de vardır. Fransız sembolizmiyle Türk şiir geleneğini başarıyla kaynaştırmıştır. • Hece ölçüsüyle biçimsel mükemmelliğe önem verdiği şiirler yazmıştır. Aşk, insanın iç dünyası gibi bireysel duyguları işlemiştir. • Kar, Olvido, Ağrı ve Fahriye Abla şiirleriyle sevilmiştir. Eserleri: Şiir: Şiirler Oyun: Gölgeler, O Böyle İstemezdi CAHİT SITKI TARANCI (1910-1956) • Otuz Beş Yaş, Desem ki ve Gün Eksilmesin Penceremden şiirleriyle tanınır. • Şiirlerinin çoğunda ölüm konusunu işlemiştir. • Romantizm ve sembolizmden etkilenmiştir. • Hece ölçüsüyle yazdığı şiirleri de serbest şiirleri de vardır. • Şiirde biçime, kafiyeye ve ahenge önem vermiştir. Eserleri: Şiir: Otuz Beş Yaş, Düşten Güzel, Ömrümde Sükût, Sonrası Mektup: Ziya’ya Mektuplar YEDİ MEŞALECİLER 1928 yılında ortaya çıkan bu topluluk, şiir ve yazılarını “Yedi Meşale” adlı kitapta toplamışlardır. Türkiye’de Cumhuriyet döneminde “sanat sanat içindir” deyip öz şiir anlayışını benimseyen ilk grup Yedi Meşaleciler’dir. Bunlara göre şiir hiçbir fikir ve ideolojinin hizmetinde kullanılamazdı. Gerçek şiir, sanat için yazılan, samimi ve yenilik dolu olan şiirdir. Yedi Meşalecilerin özellikleri şunlardır: • Sanat, sanat için olmalıdır. • Edebiyatta taklitten kaçınılmalı, daima yenilik, içtenlik, canlılık aranmalıdır. • Batılı ilkelerle sanat yapılmalı, geleneksel temalar yerine yeni temalar bulunmalıdır. • Şiirde konu zenginliği sağlamak için hayalden yararlanılmalıdır. • Şiirde hece ölçüsünü kullanmışlardır. • Çarpıcı imge ve benzetmelerle zenginleştirdikleri şiirleri, ustalıkla yapılmış birer tablo değeri taşır. • Fransız sembolistlerin etkisinde kalmışlardır. • Edebiyatımızda kısa süreli bir yankı uyandıran Yedi Meşaleciler, hedeflerine gerçekleştiremeden dağılmışlardır. Topluluğun Sanatçıları: SABRİ ESAD SİYAVUŞGİL (1907-1968) • İlgi çeken ev içi eşya ve tasvirlerinden sonra özellikle çevirileri ve edebiyatı yakından takip eden denemeleriyle edebiyatla olan bağlantısını sürdürdü. Psikoloji profesörü olarak ilmi çalışmalara kendisini verdi Şiirlerini Odalar ve Sofalar adlı kitapta topladı. YAŞAR NABİ NAYIR (1908-1981) • Şiirlerini Kahramanlar ve Onar Mısra adlı kitaplarda topladı ve diğer edebiyat türlerinde eserler verdi. 1933 yılında çıkarmaya başladığı Varlık dergisini ömür boyu devam ettirdi. Bu dergi Türk edebiyatının gelişmesinde, yeni kabiliyetlerin yetişmesinde ve tanıtılmasında önemli rol oynadı. Ayrıca Varlık yayınlarıyla da bir edebiyat kütüphanesi kurdu. MUAMMER LÜTFİ BAHŞİ (1903-1947) • Topluluğun dağılmasından sonra bütünüyle edebiyattan koptu. VASFİ MAHİR KOCATÜRK (1907-1961) • Şiirlerini Tunç Sesleri, Geçmiş Geceler, Bizim Türküler, Ergenekon adlı kitaplarda topladı. Asıl çalışmasını edebiyat tarihi ve incelemesine ayırdı. CEVDET KUDRET SOLOK (1907-1992) • Birinci Perde adlı kitabında şiirlerini topladı. Roman ve tiyatro türlerinde de eser veren Cevdet Kudret, okul kitapları ve edebiyat tarihimizle ilgili ciddi eserler yazdı. ZİYA OSMAN SABA (1910-1957) • Grubun şiire en sadık şahsiyeti oldu. Sebil ve Güvercinler, Geçen Zaman, Nefes Almak adlı kitaplarında şiirlerini toplayan Ziya Osman Saba hikâyeler de yazmıştır. Özellikle ev içi şiirler yazdı ve kendisinden daha kabiliyetli bir başka şaire, Behçet Necatigil’e örnek oldu. Şair yalnızlık duygusunu ve hatıraları şiirlerinde başarıyla dile getirir. Heceyi, duraklarında değişiklik yapmadan kılınır. Serbest şiir örnekleri de vermiştir. Ziya Osman, bütün insanların mutlu olduğu ve herkesin hoşgörü içinde yaşadığı bir dünya özlemiyle yaşar. Bu yönüyle Yunus Emre ve Mevlana geleneğinin modern çağdaki sesidir. KENAN HULUSİ KORAY (1906-1944) • İçlerindeki tek hikâye yazardır. Yaşadığı sürede beş hikâye kitabı yayınlamış, “Osmanoflar” romanı ve kısa hikâyelerinin birçoğu gazete sayfalarında kaybolup gitmiştir. Gazeteciliğinin de etkisiyle küçük hikâye tarzını benimseyen sanatçı, Cumhuriyet döneminde korku türünde örnekler veren ilk hikâyecidir. Önemli hikâyeleri: Bir Yudum Su, Osmanoflar, Bahar Hikâyeleri, Bir Otelde Yedi Kişi.

bottom of page