Arama Sonuçları
Search this site
Boş arama ile 864 sonuç bulundu
- Itri
Ramazan ve Kurban bayramlarında camilerde söylenen bir tekbir vardır; bilirsiniz.’’Allahû ekber Allahû ekber. Lâ ilâhe illallâhû Allahû ekber. Allahû ekber ve lillâhi’l hamd’’ diye müzikal bir biçimde söylediğimiz ve bizimle birlikte milyonlarca Müslüman insanın söylediği tekbirin bestecisi odur. O, yani Itrî. Sadece tekbir değil, segâh Mevlevi ayini ve Na’t-ı Mevlâna bestelerinin sahibi de yine odur. İslam dünyasında en çok tekrarlanan bu besteler, onu Türk müziğinin ünlü bestecileri arasına sokmuştur. Tabii yine onun bestelediği ve birçoğumuzun söylediği, ‘’Tuti-i mucize-guyem ne desem laf değil’’ şarkısını da unutmamak lazım. Bu şarkının sözleri ünlü şair Nef’î’ye aittir ve ‘’Ben mucizeler söyleyen bir papağanım; söylediklerime kulak ver, onları sıradan laflar zannetme!’’ demeye gelir. Asıl adı Mustafa olan ve Itrî mahlasını kullanan besteci, zengin bir ailenin çocuğu olarak İstanbul’da dünyaya gelmiştir. İyi derecede eğitim alan ve mahallesine yakın olan Yenikapı Mevlevihanesi’ne düzenli olarak giden Itrî, burada dinlediği dini ayinlerde musikiye karşı olan ilgisini canlı tutmuştur. Aynı zamanda güzel yazıya olan düşkünlüğü onun hat sanatına ilgi duymasını sağlamıştır. Genç yaşta musiki alanında üne kavuşan Itrî, o dönemde Osmanlı tahtında oturan Sultan 3. Mehmed’in dikkatini çekmişi üslup ve söyleyişindeki yenilik, nağmelerindeki yüksek tuh ve derin mana ile dinleyen herkesi hayran bırakmıştır. Böylece sık sık saraya davet edilen ve itibar gören Itrî, aynı zamanda Kırım Han’ı Selim Girat tarafından da saygı görmüştür. Padişahın bir arzusu olup olmadığını sorması üzerine Esiciler’in sorumluluğunu istemiş, böylece bir yandan hassas yüreğine uygun bir merhamet kapısı kendisine açarken diğer yandan İstanbul’a gelecek esirleri görüp, onlar sayesinde başka ülkelerin folklor müziklerini dinleyip öğrenme ve musiki yeteneği olanları alıp yetiştirme görevini kendisine ilke edinmiştir. Binin üzerinde semai ve kâr besteleyen sanatkar, cami ve Mevlevî müziğinde, söz ve saz müziğinde, türkü ve şarkı alanında önemli eserler ortaya koymuştur. Ancak ne acıdır ki İtrî’den günümüze yalnızca 42 beste kalmıştır. Bu bestelerden 10 tanesi dini içerikli, 4’ü saz eserleri,28’i de sözlü din dışı eserlerdir. Müzik hayatı dışında vaktinin büyük kısmını İstanbul surları dışındaki bahçesinde geçiren Itrî, bir bahçıvan olarak da maharetlidir. Çok zengin görünümlü köşkünün bahçesi dillere destan olmuş, çiçek ve meyveleri dilden dile dolaşmıştır. Marifetli bir çiçek ve meyve yetiştiricisi olduğunu gösteren Itrî, İstanbul’un meşhur Mustafabey armudunu yetiştirmiş ve bu armut onun adını alarak günümüze kadar ulaşmıştır. Ağzımıza armudun, kulağımıza tedbirlerin lezzetini bırakan bu büyük bestekâr, İstanbul’da vefat etmiştir. Klasik Türk musikisinin üstatlarından Itrî, eserleriyle devirler ve zevkleri aşarak muhteşem bir ses olarak günümüzde de önemini korumaktadır.
- Sıfat Tamlaması (Sıfat Takımı)
• Sıfatların asıl görevi adları tamlamaktır: engin deniz, kırmızı çiçek, yiğit Türk, on iki öğrenci, beşinci sınıf, birkaç kuruş, Mithat Paşa, Nasrettin Hoca... • Sıfatlar adılları tamlar: zengin kimseler... • Sıfatın adları ya da adılları tamlamasıyla ortaya gelen söz öbeğine sıfat tamlaması (sıfat takımı) denir. Sıfat tamlamaları, kuruluş eki almaz; bu bakımdan takısız ad tamlamasına benzer. aslan asker, altın kalem, demir bilek, yün kumaş... yiğit asker, güzel kalem, kuvvetli bilek, sağlam kumaş... Yukarıdaki örneklerden birinci satırdakiler takısız ad tamlamasıdır. İkinci satırdakiler ise sıfat tamlamasıdır. Bunlar, ancak tümleyen sözcüklerin çeşidine göre adlandırılır. Sıfat tamlamalarında sıfat önce, ad sonra gelir. Ancak sövme, aşağılama ve azarlamalarda sıfatın addan sonra geldiği de olur. Sonra gelen sıfat iyelik eki alır; bu suretle de belirtisiz ad tamlaması durumuna girer: Yalvardılar... Temür bedbahtı kendilerine uydurdular. (Aşıkpaşazade Tarihi, XV.) Bunları bizim hizmetçi budalası yapmış. Aykut yaramazı gene kitapları alt üst etmiş. Ad tamlamaları gibi durum ekleriyle de çekimlenirler: Temür bedbahtını, hizmetçi budalasına, Aykut yaramazından... • Sıfat tamlamaları -her tamlama bir ad sayıldığı için- ad tamlamalarında tümleyen ve tümlenen de olurlar: komşunun güzel evi, güzel evin kapısı, güzel evin açık kapısı... • Her tamlama -söz dizimi bakımından- bir bütün, bir ad sayılır ve çekimlenir: güzel kalem; güzel kalemleri, kalemlerinizi, kalemlerim, kalemlerini, kalemlerinden, kalemlere... Türer: yeni elbiseli çocuk • Bir sıfat, görevdeş birkaç adı niteler ya da belirtir: Geniş odalar, sofalar, salonlar pek güzel döşenmişti. Şu kitapları, defterleri, dosyaları yerlerine kaldırınız. • Durum ekleriyle çekimlenmiş sıfat tamlamalarının başka bir adı niteledikleri de görülür: Az sayıda arkadaşla gezmeye gittiler. • Bir tamlamada art arda birkaç sıfat gelebilir. Bir adı tamlayan sıfatlardan: Bir türden olanlar virgülle, uygun bağlaçlarla sıralanır: Uslu, terbiyeli, genç ve bilgili bir adam. Hem güzel hem kokulu gül... • Sıfatlar ayrı türlerden ise önce belirtme, sonra niteleme sıfatları gelir: Şu büyük bahçe... Her yiğit asker... Karşıdaki kırmızı ev... • “Bir” sözcüğünün belirtme görevine önem verilmek istenince sıfatların yerleri değişir: bir güzel çiçek - güzel bir çiçek bir çalışkan öğrenci - çalışkan bir öğrenci... Niteleme sıfatları birden fazla olunca ya da belirtmeyi güçlendirmek gerekince belirtme sıfatı sonra gelebilir ve böylece belirtmeye önem kazandırır: Yanımdaki uzun masaya, kadınlı erkekli on kişi birden geldi. (Aziz Nesin) Dar, kirli, bakımsız bu sokakları kim temizleyecek? Kırmızı kapılı şu ev... • Ortaç görevli niteleme sıfatları, belirtmelerden önce gelir: dün gelen iki konuk, uçaktan inecek her yolcu... Sizi arayan o adam gene geldi. • Tamlama kuran sıfatlarda sözcük vurgusu daha belirgin olur: coşkun dere, korkak çocuk, güzel çiçek, boş oda, hangi arkadaş...
- Faruk Nafiz Çamlıbel
Faruk Nafiz Çamlıbel, 1898 'de İstanbul'da doğdu. Babası, Orman ve Maadin Nezareti memurlarından, Süleyman Nazif Beydir. İlk ve orta öğretimini Bakırköy Rüştiyesi ile Hadika-i Meşverette yaptıktan sonra Tıp Fakültesine girdi ise de, bitirmeden ayrılarak, gazeteciliğe başladı. Bu sırada şiirlerde yazıyordu. İlk şiiri 1915 de, ilk şiir kitabı "Şarkın Sultanları" da 1918 de çıktı. Şarkın Sultanları şiirinden bir bölüme yer verelim. Bütün eşyaya hazan indi. Sular dermansız. Şimdi bir gölgeyi bekler, gezerim ben yalnız... Solgun arzın deliyor kalbini matemli bir ok, Gök bulutlandı... Boş evler zira yok, ses yok. Mavi bir sis çiziyor bahçeler üstünde sabah, Geziyor gölgeli sahilde hazin bir seyyah. (Şarkın sultanları) Beğenilen ve çok verimli olan şair, bir yıl sonra, ikinci şiir kitabı olan "Dinle Neyden" (1919) i yayımladı. Bunu, aynı yıl "Gönülden Gönüle (1919)" takip etti. 1912 de Kayseri lisesine edebiyat öğretmeni oldu. Böylece genç şair, İstanbul'dan ayrılıp Anadolu'ya geçmiş ve Milli Mücadelenin canlı havasına girmiş bulunuyordu. "Han Duvarları" gibi çok başarılı ve çok sevilmiş manzumeler ve Anadolu köylüsünün ıstıraplarını tiyatro edebiyatımızda ilk defa dile getiren ve kuvvetli bir realizm-lirizm kompozisyonu taşıyan "Canavar" (1924-1926 1944-1965), bu yılların mahsulleridir. 1924 de, Kayseri'den Ankara İlk Öğretim Okulu edebiyat öğretmenliğine geçti. 1932 ye kadar kaldığı Ankara'da, yeni kurulmakta olan Türkiye'nin büyük dinamizmi içinde yaşadı. 1926 da "Çoban çeşmesi", 1928 de de "Suda Halkalar" adlı şiir kitaplarını neşretti. ÇOBAN ÇEŞMESİ Derinden derine ırmaklar ağlar, Uzaktan uzağa çoban çeşmesi, Ey suyun sesinden anlayan bağlar, Ne söyler şu dağa Çoban Çeşmesi? Gönlünü Şirin'in aşkı sarınca Yol almış hayatın ufuklarında O hızla dağları Ferhat yarınca Başlamış ağlamaya Çoban çeşmesi... ... Vefasız Aslı'ya yol gösteren bu, Kerem'in sazına cevap veren bu, Kuruyan gözlere yaş gönderen bu... Sızmadı toprağa Çoban çeşmesi ... Ne şair yaş döker, ne aşıklar ağlar, Tarihe karıştı eski sevdalar: Beyhude seslenir beyhude çağlar Bir sola, bir sağa Çoban çesmesi!... 1932'de öğretmenliğini Ankara'dan İstanbul'a naklederek Vefa ve Kabataş liseleri ile Amerikan Kolejinde bulundu. Aynı yıl "Akın ve Öz yurt" piyeslerini; 1933 de de Cumhuriyetin onuncu yıl dönümü marşını yazdı. Aynı yıl "Bir Ömür Böyle Geçti" isimli seçme şiirlerini yayınladı. 1933 de, Atatürk'ü canlandıran "kahraman" piyesini meydana getirdi. 1934 de basılmış şiirlerden yaptığı seçmeyi "Elimle Seçtiklerim" ismi ile yayınladı. 1936 da tek roman olan "Yıldız Yağmuru" nu yazdı. 1937 de "akarsu, 1938 de "Akıncı Türkleri" şiir kitabı takip etti. 1938 "Tatlı Sert", 1945 "Yayla Kartalı" nı neşretti. 1946 da İstanbul millet vekili seçildi. 1959 da "Heyecan ve Sükun" u yayınladı. 1960'daki hükümet darbesine kadar millet vekilliği yaptı ve yassı adaya sürüldü. Bir buçuk yıl sonra suçsuzluğu anlaşılarak serbest bırakıldı. 1967 de "Zindan Duvarları" nı, 1969 da "Han Duvarları" nı bastırmıştır. YASSI ADA Bilmiyor gülmeyi sakinlerin binde biri; Bir vatan derdi birikmiş bir avuçluk karada Kuşu hicran getirir, dalgası hüsran götürür; Mavi bir gölde elem katrasıdır Yassıada (Zindan Duvarları) Şiire Birinci Dünya Savaşı yıllarında aruzla başladı. Duygu ve düşünceyle bir arada yürüten, romantik ve realist konu ve hayatları işleyen şiirleriyle kendisine yaygın bir ün sağladı. Heceyle ilk şiirleri de gene 1918-1921 yılları dergilerinde çıktı. Hecenin Beş Şair' inden biri olarak bilindikten sonra da zaman zaman aruzla yazdı. Özellikle son şiirleri hep aruzladır. Şair her iki vezni de ustalıkla kullanmıştır. Savaş yıllarından sonraki şiirleri Güneş (1927), Hayat (1926-1929) ve daha yeni dergilerde çıktı; Akbaba dergisinde Çamderviren ve Deliozan adlarıyla mizah şiirleri de yazdı. 1933 yılında Anayurt adında haftalık bir sanat dergisi de çıkarmıştır. 20 yüzyılın en usta şairlerinde Faruk Nafız Çamlıbel 8 Kasım 1973 'te Akdeniz'de bir gezideyken gemide kalp yetmezliğinden vefat etmiştir. "Faruk Nafız şiirini 1925-1935 yıllarında geniş kalabalığa götüren, bir bakışta anlaşılabilir olması, ilk okunuşta okurun dünyasıyla ilinti kurabilecek dış öğelerden yararlanmasıdır... Buna karşın, Yenilik Edebiyatımızın geçiş döneminde dili, tekniği ve romantik İstanbullu kişiliğiyle de olsa, Anadolu gerçegine açılması özellikleriyle dilimizin gelişme aşamasında yeri yadsınamaz.'' Faruk Nafiz Çamlıbel birinci dünya savaşı yıllarında Milli Edebiyat Hareketinin İçinde yer almıştır. Faruk Nafiz, son çıktığı bir yurt gezisinde, 8 Kasım 1973'de vapurda ölmüştür. Şiir Kitapları: Şarkın Sultanları (1918), Gönülden Gönüle (1919), Dinle Neyden (1919), Çoban Çeşmesi (1926), Suda Halkalar (1928), Bir Ömür Böyle Geçti (1933), Elimle Seçtiklerim (1934), Akarsu (1937), Tatlı Sert (Mizah Şiirleri, 1938), Akıncı Türküleri (1938), Zindan Duvarları (1962), Han Duvarları (Seçme Şiirler, 1969) Oyunları: Canavar (1925), Akın (1932), Özyurt(1932), Kahraman (1933)
- Cem Sultan
Şehzade Mustafa vefat ettiğinde Şehzade Bayezid 34 yaşında İstanbul'da tahta oturur. 23 yaşındaki Konya valisi Şehzade Cem , Bursa üzerine yürüyerek adına hutbe okutup ve ağabeyine elçiler göndererek kendisinin Anadolu'da , onun da Rumeli'de hükümran olmasını teklif eder. Sultan II. Bayezid devletin taksim kabul etmeyeceğini söyleyerek teklifi reddeder. Sultan II. Bayezıd, Bursa üzerine yürür, Cem Sultan yenilir ve Konya'ya çekilir. Daha sonra Kahire'ye geçer . Orada iken hacca gitmeye niyet eder. Hacı olan ilk Osmanoğlu'dur. Duygularını şiirlerinde şöyle ifade eder. Olsan şahenşah-ı Rum olmazdı hacc nasibin ....................................................................... Kabetullah'a varıp bir kez tavaf itdüğin Bin Karaman bin Acem bin mülk-i Osman'dur Cem Sultan böyle söyler ama , devlete sahip olma iddiasından da vazgeçmez. Konya'yı Ankara'yı kuşatır. Sultan Bayezid "Kudüs'te otur , tahsilatını vereyim, saltanat davasından vazgeç." Diye elçi gönderir. Kabul etmez . Daha sonra Rodos'a geçer. Şövalyeler onun Fransa'ya götürürler. Rodos şövalyeleri , Sultan'ı Fransa kralı ile anlaşmış olan Papa'ya teslim ederler. Roma'ya getirilir. Papa Cem Sultan'a Hıristiyanlık teklif eder . Büyük bir Haçlı ordusunun hazırlandığını, İstanbul üzerine yürüyeceğini , kendisini de padişah yapacaklarını, bunun için onlara yardımcı olması gerektiğini söyler. Cem Sultan "Ben dinimi , değil Osmanlı Sultanlığı için , dünya padişahlığı için bile değişmem. "Cevabını verir. Yaptığı yanlışın farkına varan Sultan , varlığının Osmanlı aleyhine kullanılamasına engel olmak için , öldüğü haberini etrafa yaymağa çalışır. Bu hazin hikayenin bilinen yönü. Bir de iki düşman kardeşin birbiriyle mısralar vasıtasıyla mektuplaşması vardır. Cem Sultan, Bayezid Han'a Sen bister-i gülde yatasun şevk ile handan Ben kül döşenem külhan-ı mihnette sebeb ne diye sorar. Hakan ağabeyi cevap verir. Çün zur-ı ezelde kısmet olınmuş bize devlet Takdire rıza vermeyesün böyle sebeb ne Haccü'l-haremeynüm deyüben davi kılırsun Bu saltanat-ı dünyeviye bunca talep ne Birbirleriyle atışmaları da kavgaları da nezaket içindedir. Elbette saray ehline yakışan da budur.
- Sıfatlar (Önadlar) ve Sıfat Türleri
Güzel çiçek, kokulu elma, dokuzuncu sınıf, beş lira, şu ev... sözleri birer tamlamadır. İkinci sözcükler addır. Birinci sözcükler bu adların nasıl olduklarını gösteriyor, bu adları niteliyor: güzel, kokulu. Sırasını, sayısını, yerini belirtiyor: dokuzuncu, beş, şu. Varlıkları niteleyen ya da belirten sözcüklere sıfat denir. Sıfatlar görevleri bakımından ikiye ayrılır: • Niteleme sıfatları • Belirtme sıfatları SIFAT TÜRLERİ Niteleme Sıfatları Nevin’in solgun yanaklarından akan yaşlar maşrapadaki bulanık suya karışıyor; ince dudaklarının kenarlarından sızarak boğuk hıçkırıklarla titreyen boynuna, göğsüne damlıyordu. (Reşat Nuri Güntekin) Cümlede italik harflerle dizilmiş sözcükler, kendilerinden sonra gelen adları niteliyor; yani adların nasıl olduklarını gösteriyor. Varlıkları niteleyen; yani varlıkların durumlarını, biçimlerini, renklerini, özelliklerini gösteren sözcüklere niteleme sıfatı denir. Sıfatların anlatıma kattığı değeri daha iyi anlamak için yukarıdaki örneği sıfatları atarak okuyalım. Eylem anlamlı iki sıfatı (akan, titreyen) atamayız. Buna karşılık solgun, bulanık, ince, boğuk sıfatları atılabiliyor; cümle bozulmuyor, anlatımda önemli bir aksaklık da olmuyor. Yalnız yanak, su, dudak, hıçkırık sözcükleriyle adlandırılan varlıkların nitelikleri, nasıl oldukları anlaşılmayacağı için imgede istenen biçimde canlandırılamıyor. Bu deneme gösteriyor ki birer soyut kavram olan sıfatlar -adlarla eylemler gibi- cümlenin ögesi değildir. Görevi, cümledeki adları - adların gösterdikleri varlıkları- türlü yönden tamlamaktır. Belirtme Sıfatları Nitelenmemiş, bir adla ya da belirtici bir sıfatla tamlanmamış adlar belirtisizlik içinde kalır: Ağaç yeşeriyor, çiçek açıp meyve verecek. Kuş uçacak. Balık yüzer. Bu cümlelerde adlar, nitelikleri gösterilmediği; yerleri, nicelikleri belirtilmediği için sınırsız bir genellik içindedir. Bu sınırsız genellik, daha çok belirtici sıfatlarla kısılınca varlığın tanınması kolaylaşır. Varlıkları türlü yönlerden belirten sözcüklere belirtme sıfatı denir. Belirtme sıfatları görevleri bakımından şu bölümlere ayrılır: • İşaret (İm) sıfatları • Sayı sıfatları • Belgisiz sıfatlar • Soru sıfatları İşaret (İm) Sıfatları Varlıkları tanıtmak, göstermek için en kesin yol jestlerdir. Ancak yazıda, jestler kullanılmadığı için sözcüklerden yararlanılır. Bu ev, şu ağaç, o ırmak, o tepe, şu duvar, bu çocuk ... örneklerinde bu, şu, o sözcüklerini kullanırken, çok kez, işaret parmaklarımızla da varlıkları gösteririz. Anlamca birbirine yakın olan bu üç işaret sözcüğü arasındaki ayrımlara dikkat edelim: bu çocuk, şu çocuk, o çocuk; bu ev, şu ev, o ev ... Örneklerde de görüldüğü gibi “bu” sözcüğünü yakın için, “şu” sözcüğünü biraz daha uzak için, “o” sözcüğünü de daha uzak için ya da göz önünde bulunmayan varlıkları göstermek için kullanırız. Ancak bu kullanım ayrımı kesin değildir. Eşit durumlarda bu sözcükler birbirinin yerine de kullanılabilir. Ancak geçmiş konular için “bu” , sonra gelecekler için “şu” ayrımının gözetilmesi doğru olur. • İşaret sıfatlarının belirttikleri adlara, kavramlara duygu değeri katmak için kullanıldıkları da olur: Halk bizim için hâlâ o eski meçhul, hâlâ o çözülmez bilmece... (Falih Rıfkı Atay) Ses yok, haber yok. Sessizlik ve habersizlik ümitsizliğe dönmek üzere. Neden susar bu Anadolu? Neden bir kelimesi duyulmaz bu Mustafa Kemal’in? Hilali Ahmer’e gidiyoruz düşünen düşünene. (Falih Rıfkı Atay) • Yinelenen görevdeş ögeleri belirtirken anlatıma katılan duygu abartılmış olur: Yanağı gülgûn ü lalin dudaklar O simin sak o ter sib-i zenahlar. (Aşıkpaşazade Tarihi, XV.) • İşaret sıfatlarıyla belirttikleri adlar arasına tamlayıcı sözcükler girer: bu yaramaz çocuk, şu ele avuca sığmaz çocuk, o kırmızı boyalı ev ... “İşte” sözcüğü işaret sıfatlarını pekiştirir: işte şu bahçe, işte bu adam ... Sayı Sıfatları Varlıkları, sayı ile ilgili çeşitli yönlerden belirten sözcüklerdir. Sayıların başlangıcı sıfırdır. Sayılar, sıfırın üstünde ve altında sonsuzluğa uzar gider. Dilimizde sayılar onlu düzene bağlıdır. Asıl Sayılar: Varlıkların sayılarını bildiren sözcüklerdir: beş parmak, yetmiş iki kuruş, on bin altı yüz kırk kilo, beş buçuk milyon lira ... Asıl sayılar yapıları bakımından üç çeşittir: Bir sözcüklü sayılar: bir, beş, on, yirmi, doksan, yüz, bin ... Sıfat takımı biçiminde olan çarpımlı sayılar: üç yüz, yedi bin, dokuz yüz, seksen bin, beş yüz milyon ... Öbekleşmiş, toplamlı sayılar: on iki, kırk üç, altmış beş, yüz on dokuz, bin yüz kırk altı, üç bin altı, yüz otuz iki, kırk sekiz milyon dört yüz on altı bin sekiz yüz elli üç ... • Asıl sayılar, varlıkların sayılarını belirttikleri için kurdukları tamlamalardaki adların çoğullanmaması gerekir. Ancak sayılar ve sayılarla kurulan sıfat tamlamaları birer toplam, birer deyim, birer terim değerinde klişeleşmiş olunca -ler ekiyle çoğullanır: kırklar, yediler, binler, on binlerin dönüşü, üç büyükler toplantısı, kırk haramiler, üç aylar, yedi deliler, Beşevler ... • Sayı sıfatlarından sonra gelen adlar, daha önce geçen tümleyenlerine uymak için de çoğullanırlar: Size karşı erkeklerin haiz oldukları bir haklarını söyleyeyim. (Cadı , Hüseyin Rahmi Gürpınar) • Asıl sayılar, üleştirme anlamında kullanılınca ya da ayrı varlıktaki sayı ile ilgili şeyleri anlatma durumunda olunca tümlenenler çoğul kullanılır: Y. ile V. iki elleriyle kalçalarını tutarak sarsıla sarsıla gülüyorlardı. (Billur Kalp, Hüseyin Rahmi Gürpınar) • Belirtme sıfatı “bir”den sonra kimi sözcüklerin çoğullanması anlatıma abartı katar: Ben onu bir yerlere içgüveyisi veremem. (Tutuşmuş Gönüller, Hüseyin Rahmi Gürpınar) • Abartmayla çoğullanmış sayıların belirttikleri adlar da çoğul olabilir: Binlerle, binlerle liralar verdiler. (Eşkiya İninde, Hüseyin Rahmi Gürpınar) • Yarım, çeyrek gibi nicelik bildiren sözcükler de sayı sıfatı görevindedir: yarı m saat, yarım elma, yarı gece, çeyrek saat, iki buçuk kilo ... • Asıl sayılarla belirtilmiş ölçü ve tartı tamlamaları birer belirtme sıfatı gibi kullanılır: üç metre kumaş, iki kilometre yol, on beş kilo şeker... Sıra Sayıları: Varlıkların sıralarını belirten sayılardır: onuncu yıl, beşinci sınıf, yirmi sekizinci okul, altıncı ev ... • Ünsüzle biten asıl sayıların sonuna -inci eki gelir: birinci, üçüncü, beşinci, dokuzuncu, sekizinci, yetmişinci, yüzüncü... • Ünlüyle bitenlerde iki ünlünün yan yana gelmemesi için -i düşer: ikinci, altıncı, on yedinci, yirminci, ellinci ... • Her ek gibi -inci eki de ünlüler uyumuna göre değişir: birinci, kırkıncı, dokuzuncu, yüzüncü ... • Rakamdan sonra gelen nokta, -inci ekinin yerini tutar: XVII. yüzyıl, 3. sınıf, V. kilometre ... • “İlk” sözcüğü “birinci” sözcüğü yerine kullanılınca sıra sayısı görevinde kullanılmış olur. • “kaçıncı, onuncu, ortanca ...” sözcükleri de sıra anlamlıdır. Üleştirme Sayıları: Varlıkların eşit bölümlere ayrıldığını belirten sayılardır: üçer elma, on ikişer lira, altışar dönüm, dörder arkadaş, yüz elli sekizer ... • Üleştirme sayıları -er ekiyle türer. Bu ek, ünsüzlerle biten asıl sayılardan sonra -er; kalın hecelerden sonra -ar olur: birer, üçer, yüzer, biner; otuzar, kırkar, doksanar ... • Çarpımlı sayılar “beş yüz-er, elli bin-er, sekiz bin-er...” veya “beş-er yüz, ellişer bin, sekiz-er bin ...” biçiminde türer. Yarım, az, tek, kaç, çift, birkaç... sözcüklerinin üleştirme biçimleri de yarımşar, azar azar, teker, kaçar, çifter çifter, birkaçar ... biçimlerinde türer: Birkaçar kadehle neşelendik. (Eşkiya İninde, Hüseyin Rahmi Gürpınar) Bizim çifter çifter hizmetçimiz yok ya... (Billur Kalp, Hüseyin Rahmi Gürpınar) • “milyon, milyar...” gibi büyük sayılarla öbekleşmişlerde öncül sayılar üleştirme ekini alır: yedişer milyon, on sekizer milyar, sekiz yüz kırk altışar milyon... • Üleştirme sayılarıyla kurulan sıfat tamlamalarında adlar çoğullanmaz: onar lira... Kesir Sayıları: Varlıkların bölümlerini belirten sayı öbekleridir: dörtte üç, onda dokuz, yüzde on iki, binde bir, yüzde beş faiz... • Kesir sayıları, birinci sayıya gelen -de ekiyle türer. -de eki, ünlülerin uyumuna ve ünsüzlerin benzeşmesine göre değişerek -de, -da; -te, -ta olabilir: binde altı, otuzda dört, dörtte iki, 10516’da 295 hisseli ... • -de ekini alan sayılar, varlığın kaça bölündüğünü, sonra gelen sayılar bundan kaç bölümün söylenmek istendiğini anlatmaya yarar. Topluluk Sayıları: Topluluğu gösteren sözlerdir: ikiz kardeşler, üçüzlerin biri, dördüz doğurmak, Kanadalı beşizler... Belgisiz Sıfatlar Varlıkları tam olarak değil de aşağı yukarı belirten sözcüklerdir: birkaç öğrenci, bütün insanlar, bir kimse, her çocuk, başka gün, kimi kez, birçok, birtakım, herhangi bir, hiçbir, bazı, falan... Belgisiz sıfatların belirttikleri adların çoğullanıp çoğullanmamaları kurallara bağlıdır: • Her, birkaç, hiçbir, her bir, herhangi bir, biraz ... sıfatlarının belirttiği adlar çoğullanmaz: Her koyun kendi bacağından asılır. (Atasözü) Seçimlerde hür vatandaşlık hakkını kullanan hiçbir seçmen seza görmez. (Falih Rıfkı Atay) • Ancak daha önce geçmiş sözcüklerle uyum sağlanması için çoğullanması gereken cümleler olabilir: Lord Byron gibi, Victor Hugo gibi Alfred de Musset gibi, her kitapları iki üç yılda bir kere üç yüz bin nüsha basılmakta olan ... (Namık Kemal) • Bütün, birtakım ... belgisiz sıfatlarının tamladığı adlar çoğul olur: bütün insanlar, birtakım kimseler ... • Bir sözcüğünün cümleye kattığı anlama göre vurgusu da farklı olur: Bir kalem aldım. Vurgusuzdur (herhangi bir anlamında), belgisiz sıfattır. Hastanın yanında bir kişi kalabilir. Vurguludur, sayı sıfatıdır. Bir fırtına, bir sağanak, bir dolu!.. Nereye sığınacağımızı bilemedik. Kuvvetli belirtme vurgusuyla söylenir, abartılı bir niteleme özelliği vardır. Bir ev almış ki görmelisin. Çok güzel anlamında niteleme özelliği vardır. Soru Sıfatları Varlıkların durumlarını, yerlerini, sayılarını soru yoluyla belirtmek için kullanılan sözcüklerdir. Nasıl çocuk? Hangi okul? Kaç kuruş? Ne zaman? Ne biçim söz? Ne türlü davranış? • Ne sıfatının soru görevinden sıyrılarak anlatıma abartı kattığı sık görülür: Ne şandır hak yolunda halka bezl-i can edip durmak Ne devlettir şehid-i zi-hayat olmak bu âlemde. (Namık Kemal) • Ne soru sıfatı “kadar, denli, gibi, biçim...” sözcükleriyle öbekleşebilir: Ne kadar para verdiniz? Ne gibi kitaplar aldınız? • Ne sıfatı ile kurulan yanıtsız soru takımları olumsuzluk anlamı sezdirebilir: Ne çare? (Çare yok.) Ne hakkı var? (Hakkı yok.) Ne fayda? (Fayda yok, faydasız.) Ne vazifem? (Vazifem değildir.) • Kaç sözcüğü varlıkların sayılarını belirtme sorusudur; eklerle türeyerek sıra, üleştirme ve kesir sayılarını bulmamıza yardımcı olur: kaçıncı kat, kaçar lira, kaçta kaç hisse... Unvan (San) Sıfatları İnsanların rütbe, derece, görev ve sosyal durumlarına göre adlarına takılan saygı ve tanıtma sözleridir. Bu sıfatlar da bir çeşit niteleme sıfatıdır. Unvan sıfatlarının adlarla kullanılışları şöyledir: • Unvan sıfatları, bütün sıfatlar gibi adlardan önce gelir: Bay Turgut, Bayan Sevim, Şehzade Cem, Aksak Timur, Yıldırım Beyazıt, Deli Petro, Doktor Baykal, Mareşal Çakmak, Ulu Önder Atatürk... • Ancak adlardan sonra gelen unvan sıfatları da vardır: Namık Kemal Bey, Nigar Hanım, Ali Dayı, Zeynep Hatun, Ziya Paşa, Ahmet Mithat Efendi, Dursun Onbaşı, Mehmet Ağa, Elif Bacı... • Hem addan önce hem de sonra gelen unvan sıfatları da vardır: Sultan Murat, Kösem Sultan, Fatih Sultan Mehmet, Valide Sultan; Oğuz Han; Han Ahmet; Çelebi Mehmet, Evliya Çelebi; Osman Gazi; Gazi Osman Paşa; Ali Hoca; Hoca Ali... Pekiştirmeli Sıfatlar Sıfatlar, belirteçlerle derecelendikleri gibi kimi ön eklerle de pekiştirilir: yemyeşil ova, ipince bir kalem, tertemiz, kaskatı, bembeyaz, besbelli, apak... Bitkin bedeni ile dipdinç dimağı, karşımda müthiş tezat hâlinde duruyordu. (Atatürk’ün Hastalığı, Ruşen Eşref Ünaydın) • Bazı niteleme sıfatlarının ilk ünlü sesine kadar olan kısmı /m/, /p /, /r/, /s/ harflerinden uygun olanı ile kapanır ve bir ön ek biçimine gelerek sıfatın başına eklenir: bem-beyaz, kıp-kızıl, ter-temiz, dos-doğru... • Bir ünlü ya da bir -ıl artmasıyla şu biçimde pekişenler de vardır: sapasağlam, düpedüz, çırılçıplak, yapayalnız... • Bunlara yakın biçimde öbekleşmiş adlar da vardır: güpegündüz, tortop, çepeçevre... • Sıfatlar, kendilerinden yapılmış bu ön eklerle pekiştirildikleri gibi yinelenme (ikileme) yoluyla da pekişirler: kara kara gözler, iri iri karpuzlar, türlü türlü insanlar... Kızıl kızıl develer. (Dede Korkut) Serin serin Kapalıçarşı Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa Güvercin dolu avlular (Orhan Veli Kanık) • İkileşmiş adlar da pekiştirme sıfatı olarak kullanılabilir: Tavla tavla şahbaz atlarım sana binit olsun. Katar katar develerim sana yüklet olsun. (Dede Korkut) • Yinelenen sıfatların birincisine soru eki katılınca pekiştirme daha canlı olur: Burada (Bolu ormanlarında) ikinci bir Bursa doğuyor. Bir Bursa ki havası, fırdolayı çam ormanlarıyla çevrilmiş olmasından ve denize 710 metre yükseklikte bulunmasından dolayı temiz mi temiz, sağlam mı sağlam... (Refik Halit Karay) • Yinelenmiş adlar -ikilemeler- da çokluk bildiren pekiştirme anlamlı sıfat olur: kucak kucak çiçek, avuç avuç para, bardak bardak şerbet, dilim dilim kavun... Salkım salkım tan yelleri estiğinde... katar katar develer... (Dede Korkut) • Yakın anlamlı sözcüklerin yinelenmesiyle ve yakıştırma ikizlemeleriyle de pekiştirme anlamı elde edilir: anlı şanlı bir zafer, iri yarı bir genç, kırık dökük, yarım yamalak, abuk sabuk, süklüm püklüm, yorgun argın, ulu orta, kaba saba, açık saçık, boz bulanık, kara kuru, irili ufaklı, ileri geri... • İkileme ve ikizleme biçiminde belirteçler de pekiştiricidir: Derin derin düşündü. Üçer üçer sıralandık. Koşa koşa gidiyorduk. Ağlaya sızlaya anlattı. Düşe kalka hasta-i gam... (Şeyh Galip, XVIII.) Küçültme Sıfatları Sıfatların anlamları, dereceleme ve pekiştirme yollarıyla kuvvetlendiği gibi eklerle de küçültülebilir: güzelce ev, kısacık boy, ekşimsi, mavimtırak... Yukarıdaki örneklerin anlamı şudur: Güzelce = oldukça güzel, kısacık = hayli kısa, ekşimsi = biraz ekşi, çok ekşi değil; mavimtırak = maviye çalar... • Küçültme ekleri örneklerde görüldüğü gibi -ce, -cik, -imsi, -(i)mtraktır. Bu eklerden -ce, ünlü uyumuna ve ünsüzlerin benzeşmesine göre değişerek -ce, -ca, -çe, -ça olur: serince, uzunca, sertçe, yıkıkça, düzgünce, genişçe... • Bu ekin konuşma dilinde -cene biçiminde uzatılmışı da görülür: güzelcene, düzgüncene... • -cik eki, ünlü uyumuna ve benzeşmeye göre değişebilir; -cek de olur. Sözcük sonlarındaki /k/ çok kez düşürülür: kısacık, yavrucuk, yavrucak, büyücek, çabucak, ufacık... • Bir heceli birkaç sözcükte, ekten önce /i/, /a/ geldiği görülür: bir-i-cik , az-ı-cık, dar-a-cık... • Küçük, kısa, ufak, az gibi aslında küçüklük anlamı veren sıfatlara -cik eki aşırılık anlamı katar: küçücük = çok küçük, ufacık = çok ufak, azıcık = çok az, körpecik = pek körpe... İçinde ılık, incecik bir ürperti vardı... (Yer Demir, Gök Bakır, Yaşar Kemal) • -cik eki, “bura, şura, ora” adıllarına yakınlık anlamları katar: Şuracıkta, köşe başındaki evde. • -cek eki zaman belirteçlerini de pekiştirir: demincek, çabucak... • Ekin -cecik, -cicik biçiminde uzadığı da olur: hemencecik, ufacıcık, yakıncacık... • -(i)msi eki, sözcüklerin son hecesine uyar. Ünlülerle biten sözcüklerde /i/ düşer:yeşil-imsi, mor-umsu, sarı-msı, mavi-msi, acı-msı, kekre-msi, tatlı-msı, kadife-msi, köylü-msü, çoban-ımsı... • -si olarak da kullanımı vardır: Bu kır saçlı adamın çocuksu hâllerinden hoşlandığı için... (Nilgün, Refik Halit Karay) • -(i)mtırak eki ünlü uyumuna aykırıdır. İnce ünlülü sözcüklerden sonra da kalınlığı değişmez: ekşimtırak, acımtırak...
- Tahsin Nahit
1887 yılında İstanbul’da doğdu. Galatasaray Lisesi'ni bitirdikten sonra bir süre hukuk öğrenimi gördü. Öğrencilik yıllarında edebiyat ve politikayla ilgilendi, İttihat ve Terakki Partisi'ne girdi ancak partinin çalışmalarından hoşnut olmayınca politikayı bıraktı. I. Dünya Savaşı yıllarında İaşe Müfettişliği’nde bulundu. Büyükada'da doğup yetişmiş Şahika Hanım ile yaptğı evlilikten bir kızı oldu. 12 Mayıs 1919 günü, Rakibe adlı oyunun Darülbedayi'deki provaları sırasında hayatını kaybetti. Mezarı Büyükada'dadır. Tahsin Nahid, yazın yaşamının başlangıcında şiirle ilgilendi. II. Meşturiyet'ten sonra oyun yazarlığna yöneldi. İlk şiirleri Selanik’te çıkan Çocuk Bahçesi dergisinde “T. Nahide” adıyla yayımlandı (1905). Hale, Muhit, Resimli Kitap dergilerinde şiir ve öyküleri yayımlandı. Aşiyan’da yayımlanan “Ben, Rûh-ı mağdur, Şiirlerim için, Serab-ı müstakbel, yaz gecesi” gibi manzumeleri daha geniş bir çevrede tanınmasını sağladı. Genellikle aşk üzerine şiirler yazan şaire en çok ün getiren şiiri “Adalar, Kamer ve Zühre ” oldu. Şiirlerinde Ahmet Haşim etkisi vardır. Son şiirleri Şair (1918) ve Nedim (1919) mecmualarında yayımlanmıştır. Tiyatroya olan ilgisi onu başka yazarlarla ortak eserler vermeye yönelltti. Fecr-i Ati'nin kadn yazarlarından Ruhsan Nevvare ile üç perdelik Jön Türk adlı oyunu yazdı (1908). Bu oyun, Ferah Tiyatrosu'nda sahnelendiğinde bir sanat olayı olarak nitelendi. Ruhsan Nevvare ile Aşkımız (1907) ve Sanatkârlar isimli basılmamış birer perdelik iki komedisi daha bulunmaktadır. Başka yazarla ortak yazdığı eserlerin en ünlüsü Şahabettin Süleyman ile birlikte yazdığı Kösem Sultan adlı tarihi piyestir (1910). Tiyatro alannda etkisi altında kaldığı Şahabettin Süleyman başka ortak eserler de vermiştir. Tahsin Nahid’i asıl tanıtan eseri üç perdelik Rakibe adlı oyundur. Rakibe, Henry Kıstemaeckers ve Eugene Delard’ın La Rivale adlı dört perdelik oyunundan adapte edilmiştir. Eser, yazarn ölümünden sonra 16 Haziran 1919’da oynandığı zaman çok başarılı sayılmıştır. Tahsin Nahid sayısı az da olsa Fecr-i Âti ve Servet-i Fünûn mecmualarında tiyatro eleştirileri de yazmıştır. Oyun Yakarım Bu Şehri Evlendiğin Gün (1906) Aşkımız (R. Nevvare ile, 1907) Hicranlar (1908) Sanatkarlar (1908) Jön Türk (1909) Firar (1911) Kösem Sultan (1912) Kırk Muhafaza (1913) Osman-ı Sani Talak Bir Mücadele-i Hissiye Şiir Ruh-ı Bikayd (1911) Çocuk Bahçesi dergisinde Fener şiiri (1905)
- Bozkurt Destanı
Türk Destanları Ana Sayfası Bu destan eski Çin kaynaklarında rivâyetler halinde yer alır. Aynı kaynaklarda bu rivâyetleri destekler veya bütünler mahiyette başka bilgiler de vardır. Destanın esası, yok olmak felâketine uğrayan Göktürk soyunun yeniden toparlanıp çoğalmasında bir boz kurdun oynadığı roldür. Birbirine konu itibariyle çok benzeyen üç destanın konusu kısaca şöyledir: “Göktürkler, eski Hunların soylarından gelirler ve onların bir koludurlar. Kendileri ise, Aşina adlı bir aileden türemişlerdir. Sonradan çoğalarak, ayrı oymaklar halinde yaşamağa başladılar. Daha sonra Lin adını taşıyan bir memleket tarafından mağlup edildiler. Mağlubiyetten sonra Göktürkler, bu memleket tarafından soyca öldürüldüler. Tamamen öldürülen Göktürkler içinde, yalnızca on yaşında bir çocuk kalmıştı. Lin memleketinin askerleri, çocuğun çok küçük olduğunu görünce, ona acımışlar ve onu öldürmemişlerdi. Yalnızca çocuğun ayaklarını kesmişler ve bir bataklık içinde- ki otlar arasında bırakarak gitmişlerdi. Bu sırada çocuğun etrafında bir dişi kurt peyda oldu ve ona et vererek çocuğu besledi. Çocuk bu şekilde büyüdükten sonra da, dişi kurtla karı-koca hayatı yaşamağa başladı. Kurt da çocuktan bu yolla gebe kaldı. Göktürkleri mağlup eden ve hepsini kılıçtan geçiren Lin memleketinin kralı, bu çocuğun halâ yaşadığını duydu ve onun da öldürülmesi için askerlerini gönderdi. Çocuğu öldürmek için gelen askerler, kurtla çocuğu yan yana gördüler. Askerler kurdu öldürmek istediler. Fakat kurt onları görünce hemen kaçtı ve Kaoch-’ang (Turfan) memleketinin kuzeyindeki dağa gitti. Bu dağda derin bir mağara vardı. Mağaranın içinde de büyük bir ova bulunuyordu. Ova, baştan başa ot ve çayırlarla kaplı idi. Çevresi de bir kaç yüz milden fazla değildi. Dört yanı çok dik dağlarla çevrili idi. Kurt, kaçarak bu mağaranın içine girdi ve orada on tane çocuk doğurdu. Zamanla bu on çocuk büyüdüler ve dışarıdan kızlar getirerek, onlarla evlendiler. Bu suretle evlendikleri kızlar gebe kaldı ve bunların her birinden de bir soy türedi. İşte Göktürk Devleti’nin kurucularının geldikleri Aşina ailesi de bu On-Boy’dan biridir. Onların oğulları ve torunları çoğaldılar ve yavaş yavaş yüz aile haline geldiler. Bir kaç nesil geçtikten sonra, hep birlikte mağaradan çıktılar. Juan-juan (Moğol kökenli bir topluluk) devletine tabi oldular. Altay (Chin-shan) eteklerinde yerleştiler. Bundan sonra da Juan-juan devletinin demircileri oldular.” Bir başka “kurttan türeme” efsanesi de şöyledir: Türk Kağanı’nın çok akıllı iki kızı vardır. (Bazı kaynaklara göre üç.) Bu kızlar o kadar akıllı ve iyilermiş ki; kağan bu kızların bir insanla değil de ancak bir tanrıyla evlenebileceğini düşünmektedir. Bu düşüncedeki kağan, kızlarını götürmüş ve bir te- penin üzerine koyar. Burada kızları evlenmek için Tanrıyı beklemeye başlarlar. Aradan epeyce zaman geçtiği halde, ne Tanrı gelir ne de kızlarla evlenir. Kızlar böyle bekleşirken tepenin etrafında ihtiyar ve erkek bir kurt peyda olur. Kurt tepenin etrafında dolanıp durur ve bir yere de gitmez. Küçük kız, bu kurdun Tanrı olduğunu düşünür ve ablasının ısrarlarına rağmen gider ve kurtla evlenir. Türkler de bu kızla evlenen kurttan türerler. Görüldüğü gibi, daha önce anlattığımız efsanede kurt dişiydi. Burada ise erkektir. Diğer Göktürk efsanelerinde de kurt dişidir. Öte yandan Türkler “kurt” tabirini, küçük kurtçuklar için kullanırlardı. (Fındık kurdu, elma kurdu gibi.) Türkler, Çinlilerin dile getirdiği anlamdaki vahşi hayvan olan kurta “böri” derlerdi. Çinlilerin buna rağmen neden Türkleri “kurt”tan türetmeye çalıştığı üzerinde düşünülmeye değer.
- Ergenekon Destanı
Türk Destanları Ana Sayfası Bozkurt Destanı’nın daha zengin bir şeklidir. Destana göre Ergenekon, Türklerin yüzyıllarca çift sürerek, avlanarak, maden işleyerek yaşayıp çoğaldıkları, etrafı aşılmaz dağlarla çevrili, kutsal bir toprağın adıdır. Ergenekon, Moğolcada “geçilmesi güç dağ” anlamına gelmektedir. Ergenekon, “konulan, yerleşilen yer” olarak da ifade edilmektedir. Bu destanı ilk olarak 13. yüzyıl Moğol tarihçisi Reşîd-üd Din “Câmiü’t-tevârih” adlı Farsça eserine almıştır. Yazar, destanı halk arasındaki rivayetlerden topladığını söyler. Bu destanı, 17. yüzyılda Ebu’l-Gazi Bahadır Han’ın “Şecere-i Türk” eserinde Türkçeye çevirdiğini görüyoruz. Ergenekon’dan çıkış günü bir rivayete göre, 21 Mart günüdür. Bugün, aynı zamanda güneşin balık burcundan, koç burcuna geçtiği ve gündüz ile gecenin eşit olduğu gündür. İşte bu gün “Nevrûz Bayramı” olarak kutlanan gündür. Türkler, demirden bir dağı eriterek Ergenekon’dan çıkışlarının anısına, örs üzerinde kızgın demir döğerek bu günü kutlamaktaydılar. Bugün de demirci için örs kutsaldır. Örsün üzerine oturulmaz, basılmaz. Ergenekon Destanı’nda, Bozkurt Destanı’na ilâve olarak, nüfus artışı yüzünden Ergenekon adını verdikleri yurtlarına sığamayan ve buradan çıkış yolu arayan Türklerin yakında bulunan bir demir dağı eriterek Ergenekon’dan çıkmaları ve Ergenekon’dan çıkışlarından sonra ne yana gideceğini bilemeyen Türklere bir Bozkurt’un yol göstermesi temaları yer alır. Türklerde kutsal dağ ve kutsal mağara anlayışı hakimdi. Ergenekon da büyük bir mağaradan başka bir yer değildir. Çin kaynaklarından Hunlara ait bir kutsal mağara olduğunu, Türk Kağanı bu kutsal mağarayı ziyaret ediyor ve önünde yapılan dinî töreni bizzat idare ediyordu. Bir başka destan kahramanı Basat, Türk halkının büyük düşmanı Tepegöz’ü bir dağın tepesinde yaşadığı mağarasında öldürür ve bu zaferini, dağın başında büyük bir ateş yakarak halkına duyurur. Kürtlerin kahraman olarak kabul ettiği Demirci Kawa’nın da Kürt halkının büyük düşmanı Dohak (veya Dohuk)’ı bir dağın tepesinde ve Dohak’ın yaşadığı mağarada öldürdüğünü ve onun da bu haberi dağda ateş yakarak duyurduğunu biliyoruz. Buradaki benzerlik de çok dikkat çekicidir. Efsanenin Sadeleşmiş Özet Hali: “Türk illerinde Türk oku ötmeyen, Türk kolu yetmeyen, Türk’e boyun eğmeyen bir yer yoktu. Bu durum yabancı kavimleri kıskandırıyordu. Yabancı kavimler birleştiler, Türklerin üzerine yürüdüler. Bunun üzerine Türkler çadırlarını, sürülerini bir araya topladılar; çevresine hendek kazıp beklediler. Düşman gelince vuruşma da başladı. On gün savaştılar. Sonuçta Türkler üstün geldi. Bu yenilgileri üzerine düşman kavimlerin hanları, beyleri av yerinde toplanıp konuştular. Dediler ki: “Türklere hile yapmazsak halimiz yaman olur.” Tan ağaranda, baskına uğramış gibi, ağırlıklarını bırakıp kaçtılar. Türkler, “Bunların gücü tükendi, kaçıyorlar” deyip artlarına düştüler. Düşman, Türkleri görünce birden döndü. Vuruşma başladı. Türkler yenildi. Düşman, Türkleri öldüre öldüre çadırlarına geldi. Çadırlarını, mallarını öyle bir yağmaladılar ki tek kara kıl çadır bile kalmadı. Büyüklerin hepsini kılıçtan geçirdiler, küçükleri tutsak ettiler. O çağda Türklerin başında İl Kağan vardı. İl Kağan’ın da birçok oğlu vardı. Ancak, bu savaşta biri dışında tüm çocukları öldü. Kayı (Kayan) adlı bu oğlunu o yıl evlendirmişti. İl Kağan’ın bir de Tokuz Oguz (Dokuz Oğuz) adlı bir yeğeni vardı; o da sağ kalmıştı. Kayı ile Tokuz Oguz tutsak olmuşlardı. On gün sonra ikisi de karılarını aldılar, atlarına atlayarak kaçtılar. Türk yurduna döndüler. Burada düşmandan kaçıp gelen develer, atlar, öküzler, koyunlar buldular. Oturup düşündüler: “Dört bir yan düşman dolu. Dağların içinde kişi yolu düşmez bir yer izleyip yurt tutalım, oturalım.” Sürülerini alıp dağa doğru göç ettiler. Geldikleri yoldan başka yolu olmayan bir yere vardılar. Bu tek yol da öylesine sarp bir yoldu ki deve olsun, at olsun güçlükle yürürdü; ayağını yanlış yere bassa, yuvarlanıp paramparça olurdu. Türklerin vardıkları ülkede akarsular, kaynaklar, türlü bitkiler, yemişler, avlar vardı. Böyle bir yeri görünce, ulu Tanrı’ya şükrettiler. Kışın hayvanlarının etini ye- diler, yazın sütünü içtiler. Derisini giydiler. Bu ülkeye Ergenekon dediler. Zaman geçti, çağlar aktı; Kayı ile Tokuz Oguz’un bir çok çocukları oldu. Kayı’nın çok çocuğu oldu, Tokuz Oguz’un daha az oldu. Kayı’dan olma çocuklara Kayat dediler. Tokuz’dan olma çocukların bir bölümüne Tokuzlar dediler, bir bölümüne de Türülken. Yıllar yılı bu iki yiğidin çocukları Ergenekon’da kaldılar; çoğaldılar, çoğaldılar, çoğaldılar. Aradan dört yüz yıl geçti. Dört yüz yıl sonra kendileri ve süreleri o denli çoğaldı ki Ergenekon’a sığamaz oldular. Çare bulmak için kurultay topladılar. Dediler ki: “Atalarımızdan işittik; Ergenekon dışında geniş ülkeler, güzel yurtlar varmış. Bizim yurdumuz da eskiden o yerlerde imiş. Dağların arasını araştırıp yol bulalım. Göçüp Ergenekon’dan çıkalım. Ergenekon dışında kim bize dost olursa biz de onunla dost olalım, kim bize düşman olursa biz de onunla düşman olalım.” Türkler, kurultayın bu kararı üzerine, Ergenekon’dan çıkmak için yol aradılar; bulamadılar. O zaman bir demirci dedi ki: “Bu dağda bir demir madeni var. Yalınkat demire benzer. Demirini eritsek, belki dağ bize geçit verir.” Gidip demir madenini gördüler. Dağın geniş yerine bir kat odun, bir kat kömür dizdiler. Dağın al- tını, üstünü, yanını, yönünü odun-kömürle doldurdular. Yetmiş deriden yetmiş büyük körük yapıp, yetmiş yere koydular. Odun kömürü ateşleyip körüklediler. Tengri’nin yardımıyla demir dağ kızdı, eridi, akıverdi. Bir yüklü deve çıkacak denli yol oldu. Sonra gök yeleli bir Bozkurt çıktı ortaya; nereden geldiği bilinmeyen. Bozkurt geldi, Türk’ün önünde dikildi, durdu. Herkes anladı ki yolu o gösterecek. Bozkurt yürüdü; ardından da Türk milleti. Ve Türkler, Bozkurt’un önderliğinde, o kutsal yılın, kutsal ayının, kutsal gününde Ergenekon’dan çıktılar. Türkler o günü, o saati iyi bellediler. Bu kutsal gün, Türklerin bayramı oldu. Her yıl o gün büyük törenler yapılır. Bir parça demir ateşte kızdırılır. Bu demiri önce Türk kağanı kıskaçla tutup örse koyar, çekiçle döver. Sonra öteki Türk beğleri de aynı işi yaparak bayramı kutlarlar. Ergenekon’dan çıktıklarında Türklerin kağanı, Kayı Han soyundan gelen Börteçine (Bozkurt) idi. Börteçine bütün illere elçiler gönderdi; Türklerin Ergenekon’dan çıktıklarını bildirdi. Ta ki, eskisi gibi, bütün iller Türklerin buyruğu altına girdi.
- Uygur Destanları
Türk Destanları Ana Sayfası Türklerin İslâmiyet’i kabulünden önceki son Türk imparatorluğu Uygur Devleti’dir. M.Ö. 8. yüzyıla kadar Oğuz boylarıyla birlikte Moğolistan’ın kuzeyinde yaşayan On Uygurlar, 8. asır ortalarında yine Dokuz Oğuzlarla birlikte Göktürklerin Türk illerindeki yaygın hâkimiyetlerine son vererek, Uygur Devleti’ni kurdular. Yeni devlet kısa zamanda geniş ülkelere yayıldı. Kültür, sanat ve medeniyet bakımından Orta Asya Tarihi en parlak devrini yaşadı. 840 yılında Uygur ilinde büyük bir kıtlık oldu. Ahali isyan etti. Özellikle Kırgız isyanının sertliği yüzünden perişan olan Uygurlar, ikiye bölündüler. Bir kısmı Çin hâkimiyetini kabul ederek Kansu çevresinde kaldılar. Diğer ve daha büyük bir kısım Uygurlar, güney-batıya doğru göçtüler. Doğu Tiyanşan’da Beş-Balıg ve Koçu şehirlerine yerleştiler. Esasen kendilerine bağlı bu ülkede yeni şehirler kurdular. Burada yüz yıl kadar, medenî bir ömür sürdükten sonra, hâkimiyetlerini 940 yıllarında Müslüman bir Türk devleti olan Karahanlı ailesine bıraktılar. Bugün elimizde bulunan Uygur Destanları tarihteki maceralarıyla birlikte, kendi türeyişlerine dair inançlarını da birlikte verirler. Tanrı soyundan gelen Uygurların yurdu fena idare eden hakanlaryüzünden uğradıkları sarsıntıları nakleder. Bu destanlar, yurtta millî birliği sağlayan tılsımlar bozulunca nasıl ıstırap çektiklerini, nihayet kendilerine yiyecek vermeyen bu yurdu bırakarak nasıl batıya doğru göç ettiklerini bize anlatır. Böylelikle Uygur Destanı, biri Türeyiş Efsanesi öteki de Göç Destanı denilen iki bölümde toplanır. Türeyiş Destanı Uygur Türeyiş Destanı’nın, Göktürk-Bozkurt Destanı ile çok yakın benzerlikleri, ilk okuyuşta anlaşılacak kadar açıktır. Hemen bütün Türk Destanlarının birinci derecedeki unsuru olan kurt motifi, gerek Türeyiş ve gerekse Bozkurt Destanlarında bilhassa ilahileştirilmekte ve neslin başlangıcı ve devamı bu ilâhî motife bağlanmaktadır. Türeyiş Destanı, aslında bir büyük destanın başlangıç kısmına benzemektedir. Büyük bir ihtimalle, Göktürk-Bozkurt destanı gibi Uygur Türeyiş Destanı da, ilk büyük Türk Destanı olan Yaradılış Destanının etkisi altında gelişip meydana getirilmiş, daha dar bir muhitin veya daha tecrid edilip kavimleşmiş bir soyun küçük çapta bir yaradılış destanıdır. Nitekim bundan sonra göreceğimiz, yine bir Uygur Destanı olan Göç Destanı, Türeyiş Destanının tabii bir devamı intibaını vermektedir. Büyük Hun Hakanlarından birinin iki kızı vardı. Kızlarının ikisi de bir birinden güzeldi. Öyle güzeldi ki, Hunlar, bu iki kızın da, ancak ilahlarla evlenebileceğine inanıyor ve bu kızların insanlar için yaratılmadığını söylüyorlardı. Hakan da aynı şekilde düşündüğü için kızlarını insanlardan uzak tutmanın çarelerini aradı. Ülkesinin en kuzey ucunda, insan ayağı az basan veya insan ayağı hiç görmeyen bir yerinde, çok yüksek bir kule yaptırdı. Kızların ikisini de bu kaleye kapattı. Ondan sonra da aklınca inandığı tanrısına yalvarmağa başladı. Öyle bir yalvarıyor ve öyle yakarışlarla tanrısını çağırıyordu ki nihayet bir gün, Hakanın kendi aklınca inandığı tanrısı dayanamadı ve bir Bozkurt şekline girip geldi. Hun Hakanının kızlarıyla evlendi. Bu evlenmeden birçok çocuk doğdu; bunlara Dokuz Oğuz- On Uygur denildi ve bu çocukların hepsinin de sesi Bozkurt sesine benzedi, yine bu çocuklar, birer Bozkurt ruhu taşıyarak çoğaldılar. Göç Destanı: Bu destan da bir Uygur destanıdır ve daha önce belirtildiği üzere, Türeyiş Destanının bir uzantısı gibidir. Bugün, Orhun nehri kıyısında bir şehir kalıntısı ile bir saray yıkıntısı vardır ki çok eskiden bu şehre Ordu-Balıg(k) denildiği sanılmaktadır. Büyük Uygur Destanı’nın son bölümü diye kabul edebileceğimiz Göç Destanı, işte bu şehrin saray yıkıntı- sının önünde bugün görülebilecek şekilde duran yazıtlarda yazılı olduğunu Hüseyin Namık Orkun ileri sürmektedir. Yine Hüseyin Namık Orkun’un belirttiği- ne göre bu yazıtlar, Moğol Hânı Ögedey (Öğüdey) zamanında Çin’den getirilen uzmanlara okutturulup tercüme ettirilmiştir. Göç Destanı’nın Çin ve İran kaynaklarındaki kayıtlarına göre iki ayrı söyleyiş hâlinde olduğu bilinmekte ise de aslında birbirinin tamamlayıcısı gibidir. İran kaynaklarındaki söyleyiş, daha çok tarih bilgilerine yakındır. Aynı zamanda İran söyleyişi, Türklerin Maniheizm’i kabulünü anlatan bir menkıbe görünümündedir. Aşağıda özetlenmiş olan söyleyiş Cüveynî’nin Tarih-i Cihânguşâ adlı eserinde yazılıdır, bu söyleyişe göre, destanda sözü geçen iki ağacın, Maniheizm’in kurucusu Mani’nin “İki Esas” adlı eserindeki iki ağacı temsil ve taklit ettiğini Prof. Fuad Köprülü ileri sürmektedir. Çin Kaynaklarına Göre Göç Destanı: Uygur Ülkesinde, Tuğla ve Selenge ırmaklarının birleştiği yerde Kumlançu denilen bir tepe vardır. Adına Hulin Dağı derlerdi. Hulin Dağlarında da, birbirine çok yakın iki ağaç büyümüştü. Biri kayın ağacıydı. Bir gece, kayın ağacının üzerine gökyüzünden bir mavi ışık düştü, iki ırmak arasında yaşayan insanlar bu ışığı gördü ve ürpererek izledi. Kutsal bir ışıktı. Kayın ağacının üzerinde aylar ayı kaldı. Kutsal ışık, kayın ağacının üstünde kaldığı süre içinde kayın ağacının gövdesi büyüdükçe büyüdü, kabardı. Oradan çok güzel türküler gelmeğe başladı. Gece oldu mu, ağacın otuz adım ötesinden bütün çevre ışıklar içinde kalıyordu! Bir gün ağacın gövdesi ansızın yarıldı, içinden beş küçük çadır, beş küçük odacık görünümünde ortaya çıktı. Her odacığın içinde bir çocuk bulunmaktaydı. Çocukların ağızlarının üstünde asılı birer emzik vardı, onlar bu emziklerden süt emiyorlardı. Işıktan doğmuş olan bu kutsal çocuklara halk ve halkın ileri gelenleri çok büyük saygı gösterdiler. Çocukların en küçüğünün adı Sungur Tekin’di, ondan sonrakinin adı Kutur Tiğin, üçüncüsünün ki Türek Tekin, dördüncüsünün Us Tekin, beşincisinin adı Buğu Tekin’di. Beş çocuğun beşinin de Tanrı tarafından gönderildiğine inanan insanlar, içlerinden birini hakan yapmak istediler. Buğu Han en büyükleri idi; ötekilerden daha güzel, daha zeki, daha yiğit görünüyordu. Buğu Tekin’in hepsinden üstün olduğunu anlayan halk onu hakan olarak seçtiler. Büyük bir tören- le Buğu Hanı tahta oturttular. Böylece yıllar yılı kovalamış, bir gün gelmiş Uygurlara bir başkası hakan olmuş. Bu hakanın da Gah Tekin adında bir oğlu varmış. Hakan oğlu, Gah Tekin’e, Çin prenseslerinden birini, Kiu-Lien’i almağı uygun görmüş. Evlendikten sonra Prenses Kiu-Lien, sarayını Hatun Dağında kurdu. Hatun Dağının çevre yanı dağlıktı; bu dağlardan birinin adı Tanrı Dağıydı, Tanrı Dağının güneyinde Kutlu Dağ derler bir başka dağ vardı, kocaman bir kaya parçası. Bir gün Çin Elçisi, falcılarıyla birlikte Kiu-Lien’in sarayına geldiler. Kendi aralarında konuşup dediler ki: “Hatun Dağının varı yoğu, bütün bahtiyarlığı Kutlu Dağ denilen bu kaya parçasına bağlıdır. Türkleri yıkmak istiyorsak bu kayayı onların elinden almalıyız.” Bu konuşmadan sonra varılan karar üzerine Çinliler, Kui-Lien’e karşılık olarak o kayanın kendilerine verilmesini istediler. Yeni Hakan, isteğin nereye varacağını düşünmeden ve umursamadan Çinlilerin arzusunu kabul etti, yurdunun bir parçası olan bu kayayı onlara verdi. Halbuki Kutlu Dağ bir kutsal kayaydı; bütün Uygur Ülkesinin mutluluğu bu kayaya bağlıydı. Bu tılsımlı taş Türk yurdunun bölünmez bütünlüğünü temsil ediyordu; düşmana verilirse bu bütünlük parçalanacak Türklerin bütün saadeti yok olacaktı. Hakan kayayı vermesine verdi ama kaya öyle kolay kolay sökülüp götürülecek türden değildi. Bunu anlayan Çinliler, kayanın çevresine odun kömür yığıp ateşlediler. Kaya iyice kızınca üzerine sirke döküp paramparça ettiler. Her bir parçayı aldılar, ülkelerine taşıdılar. Olan o zaman oldu işte. Türkeli’nin bütün kurdu kuşu, bütün hayvanları dile geldi, kendi dillerince kayanın düşmana verilişine ağladılar. Yedi gün sonra günahı bağışlanmaz olan bu düşüncesiz hakan öldü. Ne var ki Onun ölümüyle ülke felâketten kurtulamadı. Bir Çin prensesi uğruna çekinmeden bağışlanmış olan yurdun bir kayası, Türkeli’nin felâketine sebep oldu. Halk rahat huzur yüzü görmedi. Irmaklar birbiri ardınca kurudu. Göllerin suyu buhar olup uçtu. Topraklar yarıldı, ürün yeşermez oldu. Günlerden sonra Türk tahtına Buğu Han’ın torunlarından biri hakan olarak oturdu. O zaman canlı cansız, evcil yaban, çoluk çocuk bütün yurtta soluk alan almayan ne varsa hepsi birden: “Göç! Göç!” diye çığrışmağa başladı. Derinden, iniltili, hüzün dolu, eli böğründe kalmış bir çığrışmaydı bu. Yürekler dayanmazdı. Uygurlar bunu bir ilahî emir diye bildiler. Toparlandılar, yollara düzüldüler; yurtlarını yuvalarını bırakıp bilinmedik ülkelere doğru göç etmeğe başladılar. Sonunda bir yere gelip durdular, orada sesler de kesildi. Uygurlar, seslerin kesilip duyulmaz olduğu bu yerde kondular, beş mahalle kurup yerleştiler; bunun için bu yerin adını da Beş-Balıg(k) koydular. Burada yaşayıp çoğaldılar. İran Kaynaklarına Göre Göç Destanı: Destanın Buğu Tekin’in Uygurlara hakan oluncaya kadar geçen bölümü aynıdır. Buğu Tekin hakan olduktan sonra, İran söyleyişine göre, ülkeyi adalet üzere ve yıllarca yönetir. Bu süre içinde kendisine üç karga yardım etmekte, kargalar dünyanın bütün dillerini bilmektedir. Nerede bir olay olursa hemen Buğu Han’a haber vermektedirler. Bir gün Buğu Han bir düş görür. Düşünde kendisine bir peri kızı gözükmüştür. Bu düşü Buğu Han hemen her gece, yedi yıl, altı ay ve yirmi iki gün üst üste görür ve her gece Peri kızı, Buğu Han’ın düşünde onunla konuşur, danışır; son ge- ce, ayrılacağı vakit Buğu Han’a, dünyanın efendisi olacağı haberini verir. Han uyanınca ordusunu toplar, her ordunun başına bir kardeşini tayin eder, Moğollar’ın Kırgızlar’ın, Tangutların ve Çinlilerin üzerine seferlere yollar. Dört kardeşin dördü de seferden zaferle döner ve Orhun vadisini zengin ganimetlerle doldurur, bu arada Ordu-Balıg şehri de kurulmuş olur. Bir müddet sonra Buğu Han bir düş daha görür. Düşünde, beyazlara bürünmüş, başında beyaz şerit, elinde “Yada Taşı” olan bir erkek gözükmüş, Buğu Han’a demiştir ki: “Eğer bu taşı saklarsan dünyanın dört bucağında milletleri buyruğunun altına alabilirsin.” O gece Buğu Han’ın baş veziri de tıpkı böyle bir düş görmüştür. Bunun üzerine Buğu Han ordusunu yeniden toplamış, bu defa batıya doğru sefere çıkmıştır. Türkistan’a geldiği vakit geniş bozkırları, çayırları ve gürül gürül akan çayları görünce burada oturmağa karar vererek Balasagun şehrini kurmuştur. Buğu Han’ın orduları dört bir yana yayılmış, bütün milletleri buyruğu altına almıştır. Fakat o zaman Uygurların dindar olmadıkları söylenirdi. Rahipleri vardı ama “kam” deniliyordu. Bu kamlar, tıpkı Moğollardaki gibi, cinlere söz geçirdiklerini ileri sürerler. Onlara her istediklerini yaptırmağa güçlerinin yettiğini söylerlerdi. Moğollar bu kamlara çok Önem verirlerdi. Ne zaman bir işe başlayacak olurlar ise bu kamlara sorarlardı ve ona göre davranırlardı. Hastalarına bile kamlar bakardı. Uygurlar, Buğu Han zamanında Çin hükümdarına elçiler gönderdi, kendilerine “Nom Kitapları”nı anlayan adamlar göndermesi için rica etti. Çinlilerin din kitapları “nom”dur. Bugün yaşayan bir adamın bin yıl önce de yaşadığına inanırlar. Çin’den “nom” yöntemlerini anlayan adamlar gelince Kamlarla oturup konuştular, din kitaplarını gösterdiler; tartışmayı kamlar kaybetti. Bu tartışmadan sonra Uygurlar Çin’den gelen yeni dini kabul ettiler. (Bu din Maniheizm’dir.)
- Oğuz Kağan Destanı
Türk Destanları Ana Sayfası Bu destanın esası, Türklerin hakimiyet ve saltanatını konu alır. Oğuz Han’ın bütün Türk kavimlerini bir ara- ya toplayarak, Türk tarihinin en büyük devletlerinden birinin kuruluşunu, Türklerin cihan hakimiyeti duygusunu ve başka milletleri idare etmek için yaratıldığı düşüncesini dile getirir. Bugün elimizdeki parça, hiç şüphesiz çok daha geniş ve zengin bir destandan yapılmış özetten ibarettir. Oğuz Kağan Destanı’nın M.Ö. 2. yüzyıla ait olduğu sanılmaktadır. Yazıya geçirilişi ise ancak M.S. 14. yüzyılda olmuştur. Bu aradaki zaman içinde destan, asırlarca Türk halkı arasında devam ede gelmiş ve muhakkak ki bir takım değişikliklere de uğramıştır. Türkler İslamiyet'i kabul ettikten sonra bu destana bazı İslâmî özellikler de girmiştir. Oğuz Kağan Destanı, Türklerin asıl büyük destanıdır. Biliyoruz ki, destan farklı, efsane farklı şeylerdir. Destandaki tarihî çekirdek efsanede yoktur ya da net değildir. Oğuz Kağan Destanı’nda dikkate değer en başlıca unsur, bildiğimiz Türk efsânelerinde görülen üç temel unsurun; bozkurt, geyik ve ışık’ın bir arada olmasıdır. Oğuz Kağan Destanı 600 yıllık bir gecikmeyle yazıya geçirilmiştir. Dolayısıyla bizim elimizde 600 yıl evveline ait kayıtlar bulunmaktadır. Oğuz Kağan Destanı’nın iki varyantı vardır. Biri Uygur Lehçesiyle, diğeri de Farsça yazılmıştır. Farsça varyant, Reşîd-üd Dîn’in kitabındadır. Reşîd-üd Dîn bir Moğol devri aydını olduğundan Türklere ait olan son derecede renkli bu destanı Moğollara mal eder. Oğuz Kağan Destanı, bütün bir destan hayatının ve efsane geleneğinin altüst olmasına sebep olmuştur. Bundan sonra bütün araştırmacılar son 35-40 yıla gelininceye kadar Reşîd-üd Dîn’in bu mal edişi yüzünden Türk ve Moğol topluluklarını karıştırmış, bazen Moğol’a Türk, Türk’e de Moğol demek gafletine düşmüşlerdir. Reşîd-üd Dîn Müslüman olduğu için, kaleme aldığı Oğuz Kağan Destanı’nda ne kadar Müslümanlığa aykırı görüş ve anlayışlar varsa atmış ve kendisi bambaşka görüşler uydurmuştur. Fakat değiştirdiği unsurları belirtmemiş, sanki kendi yazdıkları gerçekmiş havası vermiştir. İşte bu sebeplerle Câmî-üt Tevârîh’de anlatılan Oğuz Kağan Destanı kesinlikle yeterli ve gerçek değildir. Uygurca Oğuz Kağan Destanı da 14. yüzyılda kaleme alınmıştır. Ne Moğollar, ne de eski Türk anlayışına dair herhangi bir karışıklık yoktur. Bu nüsha manzum ve ünik (=tek, eşi olmayan)tir. Bu nüsha Paris Bibliyotheque National’de muhafaza edilmektedir. Bu nüshanın baş ve son tarafı eksiktir. Oğuz Kağan Destanı’nın Uygur lehçesiyle yazılmış nüshası üzerinde geçen asırdan itibaren çalışanlar çıkmıştır. Bunların başında W. Radloff gelir. Radloff, 1864’den sonra Orta Asya’da Türkler arasında yaşamıştır. 1890 yılında Oğuz Kağan Destanı’nı tıpkıbasım olarak basmış, 1891 yılında bunun Almanca tercümesini yapmıştır. Bu olay Türkoloji âleminde büyük olay uyandırdı. Rıza Nur konuyu ele aldı ve İskenderiye’de kurduğu bir Türkoloji Dergisi’nde destanı Fransızca olarak neşretti (1928). 1930 yılında da P. Pelliot, Rıza Nur’un yayınına 1930 yılında bir dergide cevap vererek, Rıza Nur’un kullandığı bazı kelimelerin yanlışlığını ortaya çıkardı. Aynı konuda Almanların çalışması Alman Türkolog Bang ile başlar. Bang tarafından “Oğuznâme” 1935’de Almanca olarak yayınlandı. Atatürk’ün girişimleriyle aynı yıl Türkiye’ye getirilen Bang, 33 yaşında iken İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesine profesör olarak tayin edildi. Bundan bir sene sonra da Almanca yayının Türkçe çevirisi yapıldı. Oğuz Kağan Destanı için, Ebûl Gazî Bahadır Hân’ın Şecere-i Türk ve Şecere-i Terâkîme adlı eserleri de büyük ölçüde kaynak durumundadır. Bu eserler hazırlanırken Reşîd-üd Dîn’in eserinden de yararlanılmış, ancak halk arasında dolaşan rivâyetler de eserde aktarılmıştır. Şecere-i Terâkîme incelendiğinde de görülebileceği gibi, Oğuz Kağan'ın babası Moğol Hakanı olarak gösterilmekle birlikte, Oğuz Kağan'ın doğumu ile ilgili kısımda, bu destanın İslâmî varyantı kullanılmaktadır. Halbuki Moğol ve İslâm kavramlarının destanlarda bile olsa bir araya gelmesi mümkün değildir. Yazıcızâde Mehmed Bey’in Selçuknâme’sinde de Oğuz Kağan Destanı geçer. Bura- da da esas alınan Reşîd-üd Din’in eseridir. Oğuz Kağan Destanının Muhteviyatı: Oğuz doğduğu zaman yüzü mavi, ağzı ateş gibi kırmızı, gözü ve saçı, kaşları siyahtı. Annesinin memesinden ilk sütü em- dikten sonra bir daha emmedi. Lakırdı etmeye başladı. Yiyecek istedi. Kırk günde büyüdü. Dolaşıp oynuyordu. Oğuz’un ayakları öküze vücudu kurda, göğsü ayıya benzerdi. Böğürleri kıllı idi. At sürüsü güder, beygire binerek avlanırdı. Günler, geceler geçti. Delikanlı oldu. O sırada bu memlekette büyük bir orman vardı. İçinden dereler, ırmaklar akardı. Hayvanlar, kuşlar çoktu. Bu ormanda “Kiyant” adında bir büyük canavar bulunuyordu. Beygirleri parçalayarak yer, insanları yutardı. Oğuz bunu öldürmeye karar verdi. Bir gün mızrak, ok, yay, kılıç ve kalkan ile beygire atlayarak gitti. Bir geyik yakaladı. Bu geyiği bir av kırbacı ile ağaca bağlayarak çekildi. Gitti, sabah oldu. Gün doğarken oraya geldi. Lakin canavar onu yemişti. Bunun üzerine bir ayı yakaladı. Altın işlemeli kemeriyle bir ağaca bağlayarak gitti. Sabah oldu. Gün doğarken oraya geldi. Lakin canavar onu da almıştı. Bu defa Oğuz ağacın arkasına saklandı. Canavar tekrar gelince başı ile Oğuz’un kalkanına çarptı. Oğuz mızrağı ile canavarın kafasına vurarak öldürdü. Kılıçla da kafasını kesti. Gitti. Tekrar geldiği zaman bir akbabanın, onun bağırsaklarını yemek için geldiğini gördü. Onu da öldürdü. Bir gün Oğuz tanrıya ibadet ediyordu. Birdenbire ortalık karardı: Gökten mavi bir ışık düştü. Bu ışık güneşten, aydan daha parlaktı. Bu ışığın ortasında tek başına bir kız oturuyordu. Çok güzeldi. Basında kutup yıldızı gibi yanan parlak bir işaret vardı. O kadar güzeldi ki gülünce mavi gök de gülüyor, ağlayınca mavi gök de ağlıyordu. Oğuz onu görünce aklı başından gitti. Sevdi, aldı. Günler, geceler geçti. Bundan üç çocuğu oldu. Bunlara; Gün, Ay, Yıldız adlarını verdiler. Oğuz yine bir gün ava gitmişti. Uzaktan bir gölün ortasında bir ağaç ve ağacın dibinde yalnız bir kız gördü. O kadar güzeldi ki, görenler bayılırdı. Oğuz onu görünce aklı başında gitti. Sevdi, aldı. Günler, geçeler geçti. Oğuz’un bu kadından da üç oğlu oldu. Gök, Dağ, Deniz adını verdiler. Oğuz bir gün avda iken babası Kara Han’a oğlunun başka bir din tuttuğunu haber verdiler. Kara Han beyleri toplandı. Oğlunun halini anlattı. Oğuz’u yola getirmek için etrafa haberler saldı. Karısı gizlice Oğuz’a haber yollayarak babasının kararını bildirdi. Oğuz da etrafa boylara: “Babam asker toplayarak beni öldürmeye geliyor- muş. Beni isteyenler bana, babamı isteyenler de ona gitsin” yolunda haber gönderdi. Kara Han’ın kardeşlerinin oğulları, boyları ile beraber Oğuz tarafına geçtiler. Baba ile evlât askerleri savaşa tutuştu. Oğuz’un tarafı üstün geldi. Bu üstünlük üzerine Oğuz bütün Tekinleri, boyları davet ederek şölen yaptı. Şölenden sonra tekinlere ve orada bulunanlara emretti, dedi ki: “Bana uyanlara hediyeler verip dost bileceğim, uymayanları düşman bileceğim” dedi. Bir kısım halk Oğuz’un dinini kabul etmeyerek, yurtlarını bırakıp doğuya, tatarların ülkesine gitti. Oğuz bunların arkasından giderek Tatar’ın yurduna girdi. Tatarları yendi, mallarını aldı. O vakitler sağ tarafta “Altın Kaan” vardı. Oğuz’a hediyeler, altınlar, gümüşler, akik ve zümrütler gönderdi. Solda “Urum Kaan” vardı. Bu kağanın çok orduları ve şehirleri vardı. Urum Kaan Oğuz’un emirlerini dinlemedi. O vakit Oğuz ordusunu hazırladı. Sancağını çekip atına bindi. Kırk gün sonra “Buz Dağ” eteklerine geldi. Bir sabah Oğuz’un yurduna gün ışığına benzer bir ışık girdi: İçinden boz tüylü, boz yeleli erkek bir kurt göründü, Oğuz’a yol göstermek istediğini söyledi. Ondan sonra kurdun arkası sıra gittiler. Kurt “İdil Moran” kenarında durdu. Oğuz’un askeri de durdu. Orada savaşa giriştiler. Nehrin suyu kan damarı gibi kıpkırmızı oldu. Urum Kaan kaçtı. Memleketi, hazinesi ve halkı Oğuz’a kaldı. Urum Kaan’ın, Uruz Bey adlı bir kardeşi vardı. Uruz Bey oğluna dağ tepesinde “Tarang Moran” arasında müstahkem bir şehir ısmarlamıştı. Oğuz o şehre doğru yürüdü. Uruz Bey oğlu, Oğuz’a haber gönderdi: “Bizim saadetimiz senin saadetindir. Tanrı bu toprağı sana bağışlamış, ben sana basımı verir, saadetimi feda ederim” dedi. Bundan sonra adı “Saklap”oldu. Oğuz ordusu ile İdil’i geçti. Orada büyük bir hakan yaşıyordu. Oğuz onun da ardına düştü. “İdil suyundan akacağım” dedi. Orada “Ulu ordu Usyuteng” isminde bir tekinin yeri vardı. Burası çok ağaçlık bir memleket olduğundan, onlardan kesti. Ağaçların üzerine binerek nehri geçti. Oğuz gülerek dedi ki: “Sen de benim gibi bir hakan ol, sana Kıpçak densin” dedi. Tekrar yoluna devam etti. Bu arada boz tüylü boz yeleli kurt tekrar göründü: “Ordu ile yürüyerek Tekin’leri, halkı buraya getir. En önde size yol göstereceğim” dedi. Yürüdüler, “İt Barak”ın ordusuyla karşılaştılar. “İt Barak” savaşta öldürüldü. Ordusu bozuldu. Yurdu, malı ve halkı Oğuz’a geçti. Oğuz Han bir aygıra bindi. Onu pek seviyordu. Fakat at çölde gözden kayboldu. Burada yüksek bir dağ vardı. Tepesi karlı olduğundan “Buz Dağı” derlerdi. Oğuz atının kaçmasına çok kederlendi. Orduda kahraman bir Tekin vardı. Bu yüksek da- ha tırmandı. Dokuz gün sonra Oğuz’a atını getirip verdi. Her tarafı karla bembeyaz olduğundan Oğuz ona birçok hediyelerle beraber “Karluk” adını verdi, birçok tekinlerin üzerine han yaptı. Tekrar yola düzüldüler. Yolda bir büyük ev gördü. Damı altından, pencereleri halis gümüşten ve demirdendi. Kapının anahtarı yoktu. Orduda “Tümür Dokagal” adında akıllı bir adam vardı. Oğuz ona: “Burada kal, aç, sonra orduya gel” dedi ve “Kalaç” adını verdi. Tekrar yola dizildiler. Yine bir gün boz tüylü, boz yeleli kurt birden göründü. Ordu da ona uydu. Bulundukları yer ekili bir ova idi. Buraya “Çuçit” derlerdi. Burada insan çoktu. Bunların çok da atları, inekleri, altınları, gümüşleri, elmasları vardı. Bunlar Oğuz’a karşı çıktılar. Ok ve kılıçla şiddetli bir cenk oldu. Oğuz üstün geldi. Curcit Han’ın başını kesti. Burada da çok mallar ele geçti. Fakat Oğuz’un ordusunda yük hayvanları pek azdı. Orduda “Parmaklı Çözüm Bilik” adında akıllı bir adam vardı. Hemen bir kağnı yaptı. Malları ona doldurdu. Hayvanları da buna koştu. Herkes onun gibi arabalar yaparak eşyasını yüklemeye başladı. Oğuz Han bunu da görerek güldü. Ona “Kankli” adını verdi. Tekrar yürüdüler. Boz tüylü, boz yeleli kurt önde idi. “Tangut” ve “Sakim” memleketine gittiler. Birçok cenklerden sonra Oğuz orayı da aldı. Gayet gizli bir köşede çok zengin ve çok sıcak bir memleket vardı. Adına “Baçak” derlerdi. Burada bir çok vahşi hayvanlar, av kuşları yaşardı. Ahalisinin yüzü siyahtı. Hakanı “Mazar” adlı biri idi. Oğuz onu da yendi, kaçırdı, memleketini aldı. Oradan atına binerek yurduna döndü. Oğuz Han’ın yanında ak sakallı, pek akıllı, ihtiyar bir “İrkil Ata” vardı. Buna “Uluğ Türk” de derlerdi. “İrkil Ata” bir gece rüyasında altın bir yay ve üç gümüş ok gördü. Bu altın yay doğudan batıya uzanıyor, bu üç gümüş ok da gece tarafına uçuyordu. Uyanınca bunları Oğuz’a bildirdi ve bir nasihat etti. Oğuz onun nasihatini dinledi. Ertesi sabah oğullarını çağırdı. Dedi ki: “İhtiyarladım. Benim için artık Hakanlık kalmadı. Gün, Ay, Yıldız siz güneşin doğduğu tarafa, Gök, Dağ, Deniz siz de gece tarafına gidiniz.” Oğulları bu emri yaptılar. Gün, Ay, Yıldız birçok hayvanlar, kuşlar vurduktan sonra bir altın yay buldular, babalarına getirdiler. Oğuz yayı üçe ayırdı. Parçalarını yine onlara vererek: “Yay sizin olsun. Yay gibi oku göğe fırlatınız. Adınız “Bozok” olsun” dedi. Küçük kardeşleri de bir çok hayvanlar, kuşlar vurduktan sonra, çölde bir gümüş ok buldular, babalarına getirdiler. Oğuz oku üçe böldü. Yine onlara vererek: “Ok sizin olsun. Yay oku atar, siz de ok gibisiniz. Adınız “Üçok” olsun” dedi. Bunun üzerine büyük kurultay toplandı. Herkesi çağırdı. 900 at, 9000 koyun kestirdi. 90 havuz kımız hazırlattı. Şölen verdi. Kendisi için direkleri altın kaplı, üzerleri zümrüt, yakut, firuze, inci ile altın işlemeli otağını kurdurdu. Halkı yedirip, içirdi. Otağın sağına kırk kulaç uzunluğunda bir sırık diktirdi. Tepesine bir altın tavuk, tavuğun ayağına beyaz bir koyun bağlattı. Sol tarafına da kırk kulaç uzunluğunda bir sırık diktirdi. Tepesine bir gümüş tavuk, tavuğun ayağına bir siyah koyun bağlattı. Sağ tarafta “Bozok”lar, sol tarafta “Üçok”lar oturuyordu. Böylece kırk gün kırk gece geçerek eğlendiler. Bundan sonra Oğuz yurdunu evlatlarına verdi. Onlara: “Evlatlarım! Çok yaşadım, çok cenk ettim. Çok ok attım, çok aygırlara bindim. Düşmanları ağlattım, dostları güldürdüm. Tanrıya her şeyi feda ettim. Size de yurdumu veriyorum.” dedi. Oğuz Kağan Adında Bir Türk Hükümdarı Var Mıdır? Oğuz Han’ın etrafında böyle bir destanın oluşması, araştırmacıları şüphelendirmiştir. Oğuz Han gerçekten var mıdır? Yoksa sadece bir destan kahramanı mıdır? Bu sorular araştırmacılar tarafından sürekli sorulagelmiştir. Gerçekte Oğuz adında bir hakan, fatih vardır. Yaşadığı zamana gelince; Türklerin ne zaman Mezopotamya’ya, Bizans’a ve Mısır’a seferler yaptıkları bellidir. Ve bu mantık yoluyla Oğuz Han’ın yaşadığı ortaya konmaya çalışılmaktadır. Fakat bu yönlerde fütûhat yapan bir çok Türk kumandanı vardır ve aşağı yukarı 130 seneden beri bu kumandanlardan hangisinin Oğuz Han olduğu tartışılmaktadır. 1850 yılında Çin kaynaklarını Rusçaya tercüme eden Biçurin adındaki ilim adamı, Çin kaynaklarındaki Türk kahramanlarını ele alırken, Oğuz Han’ın, Büyük Hun Hükümdarı Mo-Tun olduğu kararına varır. O zamanlar, yani 1850 yıllarında Göktürk Kitabeleri henüz okunamamıştır. Bu yalnız Çin kaynaklarına dayanılarak verilen bir hükümdür. Mo-tun da gerçekten çok büyük bir hükümdardır ama Oğuz Han mıdır? Burada kesinlik yoktur. Câmiü’t-tevârih’teki Oğuz Han Destanı’nda Oğuz Han’ın babası Karahan’ın av esnasında öldüğü görülür. Çin kaynaklarında avda öldüğü söylenen Tuman, Mo-tun’un babasıdır. Biçurin buradan yola çıkarak, olayın aynı olay olduğunu belirtir ve Oğuz Han = Mo-tun teorisini ortaya atar. Ondan sonra gelenler bu tezin doğruluğunda birleşirler. Oysa Câmiü’t-tevârih’deki destan Türk unsurlarından uzaktır. Reşid-üd Din, kendi tarih malzemesini genişletmek için Çin kaynağından yararlanmış, Mo-tun veya Mete isimleri İslâmî olmadığı için almamış ve bunları kendi kültürü (İslâm kültürü) içinde eritmeye çalışmıştır. Reşid-üd Din’in yaptığı bu iş de Oğuz Han ile Mo- tun’un aynı kişi olduğu yanlışını ortaya çıkarmıştır. Biçurin’den sonra konuya eğilenlerden bir olan Radloff da, Oğuz Han’ın Mo-tun olduğu tezini kabul etmez ama o da daha çok kafaları karıştıran bir ismi ortaya atar: Oğuz Han, Bögü Han’dır. Rus Türkologlar’dan ve büyük oriantalist Barthold ise, Oğuz Han’ın, Moğol Hakanı Cengiz Han olabileceğini söyler. Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu’na göre ise, “Oğuz Han diye bir şahsiyet yoktur. Destan, herhangi bir kahramanın hayatını özetleyen bir eser değil, bir kültür bütününün özetidir. Oğuz Han Destanı’nın her satırı, Türk kültürü’nün bir doruğuna ışık tutan açıklamadır.”
- Şu Destanı
Türk Destanları Ana Sayfası Menkıbelere göre “Şu”, M.Ö. 4. yüzyılda yaşamış bir Türk hükümdarıdır. O’nun hayat ve hatırası etrafında söylenen bir menkıbe, Türkler arasında M.S. 11. yüzyılda yaşamış ve bu asırda Kaşgarlı Mahmud tarafından yazıya geçirilmiştir. Şu Destanı’nda, Araplar’ın “Zülkarneyn” olarak adlandırdıkları “İskender” ile Türklerin hükümdarı olan “Şu” arasındaki mücadele dile getirilir. “Şu”, İskender’in orduları Semerkant’ı geçip de Türk yurduna doğru yöneldiğinde “Balasagun” yakınlarında “Şu Kalesi”nde oturmaktaydı. İskender ile Şu kuvvetleri arasında bir savaşın olup olmadığı konusu destanda kesinlik kazanmadığı halde, İskender ile Şu’nun daha sonra barıştıkları zikredilir. Destana kahraman olarak adını veren Şu, sanıldığına göre M.Ö dördüncü yüzyılda yaşamış bir Türk Hakanıdır. Destanda Makedonyalı İskender’in, İran üzerinden Asya’ya doğru yürürken yapılan savaşları ve bu savaşların Türklerle ilgili bölümü anlatılmaktadır. Türk boylarının oluşumu, Türklerin şehir hayatı yaşamağa başlamaları, aynı zamanda milletini geçici bir işgalden mümkün olduğu kadar can ve mal kaybına uğratmadan kurtarmak için düşünen bir Hakanın kaygıları da anlatılan destanın en büyük özelliği, daha sonraki Türk destanlarında gelişecek olan ana fiziği ve süslemeleri önceden işlemesidir. Zeki Velidî Togan’a göre, destanda önemli bir yer tutan ve destanın geçiş dengesi olan İskender’in istilâsının aslında İskender’le ilgisi yoktur; daha önceki yüzyıllardan bir Aryanı istilâ ile ilgilidir. Destanın kısa da olsa bir özeti Divan-ı Lugat-it Türk’de yer almaktadır. Destanın Özeti: “Şu Kalesi, Balasagun yakınlarında, genç bir Hakan olan Şu tarafından yapılmış bir kaleydi, fakat Hâkan’ın sarayı Balasagun’da idi. Kalede ve Balasagun’da, o çağların en güçlü, en büyük ordusu bulunuyordu. Şehir zengindi. Öyle ki, her gün, Şu Hakanın sarayının önünde, ordu beğleri için 365 nevbet vurulurdu. Bu sıralarda, bir adına da Zülkârneyn denilen Makedonya Kralı İskender ünlü Doğu seferine çıkmış, Ön Asya’dan İran içlerine doğru önüne neresi gelmişse ordusunu yenmiş ülkesini ellerinden almıştı. İskender Semerkand’a kadar gelmiş burayı da geçip Türklerin yaşadığı ülkelere doğru ilerlemişti. İskender’in, Balasagun’a ve Şu Kalesi’ne doğru yaklaşmakta olduğunu, genç Hakan Şu’nun gözcüleri gelip haber verdiler. Dediler ki: “İskender denilen, gün batısından kopup gelen bir kral ordusuyla bize yaklaşmaktadır.Önüne gelen ülkeleri dize getirmiş yerle bir etmiştir. Bize ne buyurursun? Savaşalım mı?” Genç Hakan, ordu habercilerini dinlemez gibi göründü. Çünkü çok daha önce, en güvendiği yiğitlerden kırk kişiyi seçmiş, Hucend Irmağı kıyılarına gözcülük etsin diye göndermişti. Yiğitler kimseye görünmeden, gizlice gidip Hucend Irmağının kıyılarına yerleştikleri için ordu habercileri durumu bilmiyorlardı. Getirdikleri haberden, Hakanlarının telâş edip yerinden kımıldamadığını gördükleri için de şaşmışlardı. Hakanın gönlü rahattı. Hakan Şu’nun bir havuzu vardı; gümüştendi. Bu işten çok iyi anlayan ustalara yaptırmıştı. Her yere taşınabilecek şekildeydi. Bunun için Hakan da gümüş havuzunu, sefere bile çıksa yanına alır, konakladıkları yerlerde içine su doldur-tur, kazlar ve ördekleri su dolu gümüş havuza salar, onlarla oyalanırdı, eğlenirdi. Kazların ve ördeklerin gümüş havuzda yüzüşlerini seyretmek Hâkan’ı dinlendirir, dinlenir iken seferle, milletinin geleceği ile ilgili taşanları hazırlardı. Haberciler geldikleri zaman yine gümüş havuzunda yüzen ördeklerle kazları seyredip dinleniyordu. Habercilerin: “ Nasıl buyurursunuz? İskenderle savaşalım mı?” diye sorup buyruk beklemeleri üzerine onlara havuzu, havuzda yüzen kazlarla ördekleri gösterdi: “ Görüyor musunuz, Kazlarla ördekler suda ne güzel yüzüyor, nasıl dalıp dalıp çıkıyorlar?” dedi. Haberciler, Hakanlarının bu sözünü garip karşıladılar; O’na kuşku ile baktılar. “Herhalde Hakanımızın hiç bîr hazırlığı yok ne yapacağını bilemiyor.” Diye düşündüler. Ama o sırada, İskender, Hucend Irmağı’nı geçmişti. Vakit gece yansına geliyordu. Hucend Irmağı’nın kıyılarında gözcülük yapıp devriye gezen Genç Hakanın en güvendiği kırk yiğit yıldırım hızıyla atlanıp Şu kalesine geldiler ve gece vakti, İskender’in Hucend suyunu geçip Balasagun yolunda ilerlemekte olduğunu Şu’ya haber verdiler. Daha önceki habercilerin haberlerini dinlerken kılı bile kıpırdamayan Hakan Şu, yiğitlerin sözü üzerine derhal ve gece yarısı göç davulunun çalınmasını emretti. Davulun çalınmasıyla birlikte, Doğuya doğru hızla yola çıktı. Bu durum halkı şaşırttı. Hakanın, gündüzün hiç bir hazırlıkta bulunmadan böyle gece vakti göçü başlatması üzerine korktular. Ellerine ne geçtiyse toplayıp, buldukları ata atlayan millet Hakanla birlikte yola düştü. Sabah olurken, şehirde hemen hemen biç kimse kalmamıştı; bomboş ve dümdüz bir ova görünüyordu. Bütün milletin, Hakan Şunun ardından gitmiş olmasına rağmen, gece vakti binecek hiçbir şey bulamayan yirmi iki kişi, ne yapacağını bilemeden Şu Kalesinde kalmışlardı. Bu yirmi iki kişi, ne yapacaklarını düşünürken yanlarına iki kişi daha geldi. Kap kaçakları toplamışlar sırtlarına yüklenmişler, öyle taşıyorlardı. Yorgundular. Fakat pek duracağa benzemiyorlardı. Önceki yirmi kişi, bu yeni gelenlere bir yere gitmemelerini, kendileri gibi burada kalıp beklemelerini söylediler. Ayrıca: “İskender dedikleri her kim ise, burada uzun müddet kalamaz: geldiği gibi geri dönüp gider. Burası bizim yurdumuz, yine bize kalır,” diye ısrar ettiler. Bu yüzden bu iki kişinin adı “Kalaç” oldu kaldı; bu iki kişiden olan çocuklar ve torunları “Kalacı” adıyla anıldılar. Fakat bu iki kişi, öteki yirmi iki kişinin sözlerini dinlemedikleri, bırakıp gittikleri için İskender’in geldiğini görmediler. İskender gelip de, uzun saçlı yirmi iki kişiyi görünce: “Türk mânend” “(Bunlar Türk’e benziyorlar) demişti. Bu yüzden yirmi iki kişinin soylarının adı “Türkmen” olarak kaldı. Giden iki kişi gittikleri için tamı tamına Türkmen sayılmadılar. Yirmi dört boydan yirmi ikisi “Türkmen”, kalan ikisi “Kalaç” diye bilindi. Bu olaylar gelişe dursun, öte yandan Şu Hakan ordusu ve yanında gidenlerle birlikte Çin sınırına kadar yürümüşlerdi. Çin’e yakın Uygur iline vardıklarında Şu, İskender’i artık karşılayabilecek durumda olduğunu, onu asıl merkezinden çok uzaklara çektiğini, kendi ırkdaşları arasında bulunduğu için İskender’den daha güçlü bir duruma geldiğini düşündü. Ve bir kısım askerini ayırarak, içlerinden en gençlerini seçerek İskender’in üstüne yolladı. Veziri, gidenlerin hepsinin genç olduğunu, tecrübelerinin olmadığını ileri sürdü. Başaramazlarsa sonucun kötüye varacağını söyledi. Şu Hakan vezirine hak verdi ve yaşlı, tecrübeli bir Subaşını askerleriyle birlikte gönderdi. Bunlar, bir zaman sonra İskender’in gönderdiği öncü birliklerle karşılaştılar. Türk erleri, İskender’in öncü birliklerine bir gece baskını yaptı. Çok kanlı bir baskındı bu, ölüm kalım meselesiydi. İskender’in öncü birlikleri bozguna uğradı. Türk erlerinden biri, İskender’in askerlerinden birini bir kılıçta ikiye bölmüş, askerin kemerine bağladığı altın dolu bir kemer parçalanarak içindeki altınlar yere saçılmış ve İskender’in askerinin kanıyla bulanmıştı. Ertesi sabah güneş ışıklan bu kanlı altınları parıldattı. Bunu gören Türk erleri birbirlerine bakıp “Altın Kan! Altın kan!” diye bağırıştılar. O günden bu yana, bu baskının yapıldığı yere yakın bulunan bir dağın adı Altun Han Dağı oldu ve öyle söylenip geldi. Baskından sonra Şu Hakan ile İskender bir daha savaşmadılar, barış yaptılar. Barışın sonu her iki taraf için de iyi sonuçlar verdi. Birbiri ardınca şehirler yapılmaya başlandı. Uygurlar ile öteki Türk kavimleri şehirlere yerleşti. Şu Hakan da Balasagun’a döndü. Şu kalesini sağlamlaştırdı, şehri geliştirdi. Bütün bunları yaptıktan sonra bir de tılsım koydu. Bu tılsım öyle bir tılsımdı ki her yanda duyuldu. Leylekler bu şehre geldikleri zaman tılsım yüzünden daha öteye geçemediler, şehri aşamadılar.”
- Alp Er Tunga Destanı
Türk Destanları Ana Sayfası Türk tarihinin ilk destanıdır. Kahramanı Alp Er Tonga isimli büyük bir Türk ve Turan hükümdarıdır. Alp Er Tonga, M.Ö. 7. yüzyıldaki Türk-İran Savaşları’nda ün kazanmış, İran ordularını defalarca mağlup etmiş, sonunda İran hükümdarı Keyhüsrev tarafından hile ile öldürülmüştür. Onun ölümünden sonra da Saka Devleti eski büyüklüğünü kaybetmiştir. Bu kahraman hakkında Türkler arasında söylenen destanlar, zamanımıza kadar ulaşmamış olmakla birlikte, daha sonra devlet kurmuş Türk ailelerinin Alp Er Tonga’yı en eski ataları diye tanıdıklarını gösteren tarih kayıtları vardır. Alp Er Tunga Destanı, Yaradılış Destanı’ndan sonra bilinen ilk büyük ve millî Türk Destanı’dır. Fakat bu destan kesin bilgilere sahip olduğumuz söylenemez. Türk boyları arasında söylenegelen bu destan, zaman içinde tesirini kaybetmiş, belki de özellikle Oğuz Kağan Destanı’nın etkisiyle unutulmağa bile başlanmıştır. Alp Er Tunga Destanı hakkındaki bilgilerin en önemli kaynağı Divan-ı Lugat-it Türk’tür. Milâttan sonra on birinci yüzyılda Kâşgarlı Mahmut tarafından yazılan bu eserde, Destanın, büyük bir ihtimâlle son kısımlarına ait bir ağıt (sagu) yazılı olarak verilmektedir. Bu Türk Beğlerinde atı belgülük Tunga Alp Er idi katı belgülük Bedük bilgi birle öküş erdemi Biliglig ukuşlug budun ködremi Tacikler ayur ânı Afrasyab Bu Afrasyap tutdı iller talab (Alp Er Tunga, Türk Beyleri içinde adı ve kutsallığı bilinen ve tanınan bir yiğit idi; geniş bilgisinin yanında sayılamayacak kadar çok erdemi vardı: bilgiliydi, anlayışlıydı, meziyetleri çoktu. İranlılar ona, Afrasyab adını vermişlerdi. Afrasyab dünyaya hükmetti.) anlamına gelen bu ağıttan, Alp Er Tunga’nın, İranlılar tarafından da çok iyi tanındığı anlaşılmaktadır. Nitekim Firdevsî de Şehnâme’sinde Afrasyab’ın kahramanlıklarından söz etmektedir. Firdevsî, Şehnâmesi’nde başka bir ırkın destan kahramanından bahsetmek zorunda kalmışsa, o kahraman çok büyük olmalıdır. Şehnâme’ye göre, önce Turan ülkesinin şehzadesi sonra da hakanı olarak adı geçen Alp Er Tunga Îran-Turan savaşlarının çok ünlü Turan kahramanıdır. Babasının öğüdünü tutmuş ve o zaman güçlü bir ülke olan İran’a savaş açmıştır. Selvi gibi uzun boylu, kolları ve göğsü aslana eş güçte ve fil kadar güçlü bir yiğitti, İranlıları yendi. İran hükümdarını esir aldı. İran ülkesinde birçok padişahlıklar bulunuyordu. Bunlardan biri de Kabil Padişahlığı idi ve başında da Zâl adlı biri vardı. Kabil Padişahı Zâl, Alp Er Tunga’nın elinde esir olan İran Hükümdarını kurtarmak için Turan ülkesine yürüdü. Alp Er Tunga’yı yendi ama hükümdarını kurtaramadı. Zaman geçti. İran ülkesine hükümdar olan Zev de öldü. Bunu fırsat bilen Alp Er Tunga İran’a bir daha savaş açtı. O zamana kadar Zâl da yaşlanmıştı. Kendi yerine, Alp Er Tunga’ya karşı oğlu Rüstem’i yolladı. Savaşların çoğunu Rüstem kazandı bir kısmını Alp Er Tunga kazandı. Bu savaşlar sürüp giderken, İran’ın, hükümdarı bulunan Keykâvus, oğlu Siyavuş’u ve Zâloğlu Rüstem’i gücendirmişti. Gücenmenin sonucu olarak şehzade Siyavüş kaçıp Alp Er Tunga’ya sığındı. Orada uzun zaman kaldı, hattâ Türk yiğitlerinden birinin kızıyla evlendi, Keyhüsrev adında da bir oğlu oldu. Keyhüsrev büyüyünce, İranlılar onu kaçırıp hükümdar yaptılar. Keyhüsrev, Zâloğlu Rüstem’i hoş tutup, gönlünü aldı ve Alp Er Tunga’nın üzerine gönderdi. Yine birçok savaşlar oldu. Çoğunda Alp Er Tunga yenildi. Ve en sonunda Alp Er Tunga iyice yoruldu, ordusu dağıldı, askeri kalmadı. Tek başına dağlara çekildi. Orada, bir mağarada tek başına yaşadı. Fakat günün birinde izini keşfedip yerini buldular. Alp Er Tunga suya atlayıp kurtulmak istediyse de daha önce davranan İran askerleri yetişip saldırdılar. Yiğitçe vuruştu ama ihtiyardı, yorgundu ve tek başınaydı. Kahramanca can verdi. Prof. Zeki Velidî Togan’a göre M.Ö. dördüncü yüzyıla kadar yaşamış olan ve M.Ö. yedinci yüzyılda Orta Tiyanşan çevresinin en güçlü devleti olarak gelişmiş bulunan, Hunlar’dan önceki büyük Türk Devleti Şu veya Saka adını taşımaktadır. Bu Türk Devleti, birçok kavimler üzerinde egemenlik kurmuş olup Güney Rusya’yı da içine almak üzere Doğu Avrupa’ya kadar yayılmıştır. Bir kısım tarihçiler Doğu Avrupa bölümündeki Sakalar’a İskit, Orta Asya ve Azerbaycan çevresindekilere Saka adını vermektedir. M.Ö. yedinci yüzyılda en güçlü ve en parlak devrini yaşamış olan bu Türk İmparatorluğunun Hakanı ise alp Er Tunga’dır. Divan-ı Lugat-it Türk’te, Alp Er Tunga için söylenen ağıtlardan (Sagu) bazı parçalar kaydedilmiştir. Alp Er Tonga’nın öldürülmesi üzerine söylenen “Sagu” şöyledir: Alp Er Tonga öldimu Issız ajun kaldımu Ödlek öçin aldımu Emdi yürek yırtılur. (Yiğit Er Tonga öldümi Fena dünya kaldımı Zaman öcünü aldımı Şimdi yürek parçalanır.) Ulşıp eren börleyü Yırtın yaka ırlayu Sıkrıp üni yurlayu Sığtap közi örtilür. (Adamlar tıpkı kurt gibi uluyorlar Seslerinin bütün kuvvetiyle haykırıp Yakalarını yırtarak bağrışıyorlar Gözleri kapanıncaya kadar ağlıyorlar.) Bardı közim yarukı Aldı özüm konukı Kanda erinç kanıkı Emdi adın udgarur. (Gözüm ışığı söndü Bununla birlikte ruhum da gitti Şimdi o nerelerdedir? Beni o uykudan uyandırıyor.) Ödlek yarağ közetti Oğrı tuzak uzattı Begler begin azıttı Kaçsa kalı kurtulur. (Zaman fırsat gözetti Gizli tuzağını kurdu Beyler beyini azıttı Kaçsa nasıl kurtulur.) Konglüm için örtedi Yetmiş yaşığ kartadı Keçmiş ödük irtedi Tün kün keçüp irtelür. (Gönlüm için için yandı Olmuş yaranın başı açıldı Geçen zaman aradı Felek durmadan onu kovalıyor.)










