Arama Sonuçları
Search this site
Boş arama ile 864 sonuç bulundu
- Manas Destanı ve Edebiyatımızdaki Yeri
Kırgız Türklerinin millî destanı olan Manas Destanı, 500 bin mısradan fazla ve tamamen manzumdur. Destan Manas’ın oğlu Semetey, torunu Seytek ile ilgili kısımlardan ve yine Manas destanının çerçevesine giren Er Töstük ile Colay Han destanlarından oluşmaktadır. Kırgız Türkleri arasında geniş bir kahramanlık hikâyesi olarak 11.ve 12. yüzyıllarda oluşmaya başlayan, kısa bir sürede büyük bir Türk destanı halini alan Manas, en eski Türk destanlarının motiflerinden, mitolojik unsurlardan da izler taşıyan dünyanın en büyük destanıdır. Manas destanı adeta bir tarih ve folklor ansiklopedisi gibi Kırgızların bütün gelenek ve göreneklerini, törelerini, inançlarını, dünya görüşlerini, başka milletlerle olan ilişkilerini, masallarını ve ahlak anlayışlarını ifade eder. Destan, Kırgızların iç ve dış düşmanları, Budist Kalmuklar, Çinliler, kısmen de Uygur ve diğer Orta-Asya Türk kabileleriyle yaptıkları hürri-yet mücadelesini konu alır. Manas’da adı geçen coğrafî yerler, mücadele edilen kavimler, tarihî ve coğrafî gerçeklere uygundur. Destandaki olaylar sihir ve büyüye bağlı olarak hayalî sahnelerde geçse de diğer taraftan destan çok realist bir üsluba sahiptir. Adeta gerçek bir roman gibidir. Manas Destanını kopuz eşliğinde şarkı söyleyip, tıpkı bir meddah gibi çeşitli hareketlerle destanı bir tiyatro oyunu gibi sergileyen kişilere Manasçı denir. Manasçılar, destanın tamamını ezbere okurlar. Manasçılar, destanı bilme derecelerine göre de ikiye ayrılırlar. Destandan bazı parçaları, epizodları bilip anlatanlara Şala Manasçı (Yarı Manasçı), destanın tamamını usulüyle anlatanlara da Nagız Manasçı (Gerçek Manasçı) denilir. Gerçek manasçılar destanın üç büyük kolunu bütün epizodlarıyla, kesintisiz olarak anlatırlarsa birkaç ayda, kesintili olarak anlatırlarsa ancak altı ayda anlatabilirler. Manasın bir kısmını söyleyenlere ise Ircı denmektedir. Manasçı destanı anlatırken kendi zamanında etki altında kaldığı olayları ve kendi duygu ve düşüncelerini de destana katabilir. Bilinen en eski ve efsa-nevi manasçı, Keldibek adlı Manasçıdır. Tabi onun ardından birçok ünlü Manasçı yetişmiştir. Üç büyük koldan ibaret olan Manas destanının bu üç koluna Manas Üçlüğü adı verilmektedir. Manas adını taşıyan birinci kısmı; kahramanın doğuşu, güç sahibi olarak kendini tanıtması, Kırgızlar arasındaki mücadelelerde şöhret kazanması, Kalmuklara karşı elde etliği başarılar, Kırgızları bir bayrak altında toplaması, ülkesini düşman istilasından kurtarması gibi olay örgülerinden oluşur. Manas'ın öldürülmesinden sonra, Kırgızlar arasındaki iç çekişmeler artar, hâkimiyet mücadelesi yeniden başlar. Destanın Semetey ve Seytek kollarında ise daha çok Kırgızların kardeş kavgaları, şahsî mücadeleler, hanlar ve beyler arasındaki vuruşmalar anlatılır. Semetey'den adını alan ikinci bölümde, Manas'ın karısı Kanıkey, ve annesi Çıyırdı, küçük Semetey'i yanlarına alarak Buhara'ya, Manas'ın kayınbabası Temir Han'ın yanına giderler. Semetey burada dayısı İsmail'in yanında on dört yaşına kadar kim olduğunu bilmeden büyür. Kim olduğunu öğrendiğinde Talas'a gelir, hâkimiyeti amcalarının ve dedesinin elinden alır. Kırgızlar arasındaki iç çekişmeler, kanlı vuruşmalar devam eder. Sonunda akrabalarından İlyas Han, Semetey'i öldürür, karısı Ayçörek'le evlenir. Üçüncü bölüm Manas'ın torunu Seytek’in hayat hikâyesinden ibarettir. Seytek de büyüdüğünde babasının katillerinden intikamını alır, hâkimiyeti eline geçirir, esir ninesi Kanıkey'i kurtarır. Destanın bu üç büyük kolundan başka, Manas destanı içinde kabul edilen Er Töstük ve Colay Han destanları vardır. Bazı ilim adamları bu son iki kolu bağımsız birer destan olarak görürler. Kırgızların bu büyük destanını bilimö dünyasına ilk defa duyuran kişi Kazak âlimi Çokan Velihanoğlu (1835-1865) olmuştur. Onun ardından Radloff, 1862, 1864, 1869 yıllarında Kırgızistan’a yapmış olduğu seyahatlerde Manas'dan derlediği parçaları yazıya geçirmiş, bunları Kırgızca, Rusça ve Almanca olarak yayımlatmıştır. Bu yayınların ardından günümüze kadar Manas destanı ile ilgili çalışmalar durmamış tam tersine hız kazanmış, Manas destanı birçok yönlerden bilim dünyasına konu olmuştur.
- Saltukname: İlk İslami Destan
Saltuknâme 13. yüzyılda yaşamış, Rumeli’nin Türkleşmesinde büyük rolü bulunan Sarı Saltuk'un efsanevi hayatını anlatan Anadolu Türk destanlarından biridir. Eser Cem Sultan’ın isteği üzerine 1480 civarında Ebu'l-Hayr-ı Rûmî tarafından kaleme alınmıştır. Cem Sultan bu menkabeleri bizzat halk arasında dinlemiş ve bunun üzerine toplanması için emir vermiştir. Saltuknâme’de Sarı Saltuk'un menkıbelerinin yanı sıra, dönemin önemli kişilerinin menkıbeleri ve bu kişilerin Sarı Saltuk ile olan münasebetleri de anlatılmaktadır. Oğuzname ve Tevârih-i Al-i Selçuk gibi tarih kaynaklarına göre, 1246'larda Moğollar’ın Anadolu’ya iyice hâkim olmasının ardından II. Gıyaseddin Keyhüsrev'in ölümünden sonra oğulları II. İzzeddin Keykavus, IV. Kılıçarslan ve II. Alâeddin Keykubad arasında şiddetli taht kavgaları başlar. Bu kardeş kavgasında yenilen II. İzzeddin Keykavus, maiyeti ile birlikte Bizans İmparatoru VIII. Mihael Paleologolos'dan yerleşmek için yardım ister. Bizans İmparatoru da kendisine Romanya'daki Dobruca topraklarını uygun görür. 1263-64 yıllarında İznik ve İzmit taraflarından 20-30 obalık bir Türkmen nüfusu Rumeli’ye geçer ve Dobruca'ya yerleşir. Göç eden bu Türkmenlerin başında Sarı Saltuk bulunmaktadır. Yine kaynaklarda belirtildiğine göre İzzeddin Keykavus imparatoru devirme girişiminde bulunur ve bunun üzerine Enez'e hapsedilir. Buradan Kırım Hanı Berke tarafından kurtarılır ve sonra Türkmenler ile birlikte Kefe'ye gidip yerleşir. İzzeddin'in 1278'de vefatı üzerine Türkmenler Sarı Saltuk'la birlikte Dobruca'ya dönerler. Sarı Saltuk burada vefat ettiği 1293 yılına kadar yaşar ve Babadağı'ndaki zaviyesine gömülür. Sarı Saltuk'un tarihî şahsiyeti ve hüviyeti hakkındaki bilgiler menkabevî rivayetlere dayanmaktadır. İbn-i Battuta, onun velî sayıldığını; ancak hakkında şeriata uymayan şeylerin de rivayet edildiğini belirtir. Vilâyetnâme'de ise onun basit bir çoban iken Hacı Bektaş sayesinde ermişliğe ulaştığı, Hacı Bektaş'ın onu halife yaparak Rumeli'ye gönderdiği, Kaligra denilen yerde bir ejderhayı öldürüp halkı kurtararak onları Müslüman yaptığı kaydedilmiştir. Sarı Saltuk’un Saltuknâme'de peygamber soyundan olduğu geçmektedir. Evliya Çelebi Seyahatnâmesi'nde ise Ahmed Yesevî’nin halifelerinden biri olduğu ve Hacı Bektaş'la beraber Rum ülkesine geldiği belirtilir. Bütün bu rivayetler, Sarı Saltuk'un Rumeli’de ve Müslüman olmayan diğer ülkelerde savaşarak Müslümanlığı yaymaya çalışan bir gazi-derviş olduğunda birleşirler. Asıl adı Şerif Hızır olmakla beraber, Seyyid Şerif, Şerif Gazi, Sarı Saltuk, Saltık-ı Rûmî gibi adlarla da anılmıştır. Bu efsaneye göre, Sarı Saltuk bir rüya görür ve bunun üzerine Battal Gâzinin atı ile Hazret-i Hamza’nın silâhlarını alarak Müslümanlığı yaymak üzere savaşlara başlar. Ona yenilip Müslümanlığı kabul eden bir Hıristiyan beyi ona “çok kuvvetli” anlamına gelen “Saltuk” adını verir. Anadolu, Rumeli, Asya, Avrupa ve Afrika’da Müslümanlığı yaymaya çalışan Sarı Saltuk, bir fedainin hançer darbesiyle şehit olur. Vefâtından önce Anadolu’da bütün beylerin Osman Beye tâbi olmalarını vasiyet etmiştir. Evliya Çelebi Seyahatnâmesinde onun halk arasında Kaligra Sultan, Saint Nicolás olarak tanındığı kaydı düşülmüştür. Bunun sebebi onun rahip kıyafetiyle dolaşması olmalıdır. Zamanının Hacı Bektaş, Fakih Ahmed, Seyyid Mahmud-Hayranî, Ahi Evren gibi evliyaları ile dostluk kurmuştur. Saltuknâme’de Sarı Saltuk’un ölümünden sonraki olaylara da yer verilmiştir. Oğulları İbrâhim ve Muhammed, babalarının yolunda Allah rızâsı için savaşlara devâm etmişler ve Osmanlı pâdişâhlarının emrine girmişlerdir.
- Orta Asya’da İslâmi Dönem ve İlk İslâmi Eserler
Türklerin Araplarla ilk karşılaşması 642 yılında İran hükümdarlarının sonuncusu Üçüncü Yezdicerd’in Toharistan’da yenilmesiyle gerçekleşmiştir. Daha sonra Türklerle Araplar, uzun süre mücadele etmişler. İki topluluk arasındaki mücadele Emevilerin Orta Asya’nın büyük kısmını ele geçirmesi ile neticelenmiştir. Yeni bir din ve kültür dairesinin içerisine giren Türkler, daha önce benimsedikleri Maniheizm ve Budizmden uzaklaşıp İslam medeniyeti dairesine dâhil olmaya başlamışlardır. O zamana kadar Ceyhun nehrini geçmeye cesaret edemeyen Araplar, Emevilerin Horasan valisi Ubeydullah bin Ziyad zamanında, 674 yılında, Ceyhun’u geçip Maveraünnehir’de önemli Türk şehri Buhara’yı kuşattılar. Buhara melikesi Kabaç Hatun ağır vergiler karşılığında şehri kurtarabildi ve 2000 Türkü Ubeydullah bin Ziyad’ın ordusuna asker olarak vermeyi kabul etti. Bu şekilde Emevilerle başlayan Türk Arap yakınlaşması onların ardından Abbasiler devrinde daha da ileri noktalara varmıştır. Çinliler karşısında Talas Savaşında verilen mücadelede Türkler Abbasilerin yanında yer almış, 751 yılında Talas Irmağı kıyılarında yapılan savaş Türk ve Arapların zaferi ile sonuçlanmıştır. Bunun üzerine Türklerle Araplar arasındaki mücadelelerin yerini ticarî münasebetler almış ve İslâm dini Türkler arasında yavaş yavaş tanınıp yayılmağa başlamıştır. Türklerin kitleler hâlinde Müslüman olmaları özellikle 10. yüzyılda hız kazanmıştır. Karahanlı Devletinin sultanı Satuk Buğra Han 940 yıllarında Müslüman olmuş ve İslâmiyet'i resmi devlet dini olarak ilân etmiştir. Türklerin kitleler halinde Müslüman oluşları bundan sonra hız kazanmıştır. Türkler İslamiyet dairesine girmeden önce de yazılı bir adebiyata sahiptirler. Bunlardan bir kısmı sözlü olarak yaratılmış ürünler olup, sonradan sözlü şekilleri halk kültüründe unutulmuş ancak bir devirde yazıya geçirilmiş ve bugüne yazılı olarak ulaşmışlardır. Oğuz Kağan Destanı, Dede Korkut Kitabı, Divanü Lügâti’t- Türk’teki bazı parçalar bunlardandır. 13. yüzyılda yaşamış, Rumeli’nin Türkleşmesinde büyük rolü bulunan Sarı Saltuk'un efsanevî hayatını anlatan Anadolu Türk destanlarından biri Saltukname’dir. Kırgız Türklerinin millî destanı olan Manas Destanı da İslâmî unsurlar taşıyan ilk destanlardandır. İslâmî Türk edebiyatının bilinen ilk büyük eseri olan Kutadgu Bilig, 6645 beyit içeren manzum olarak yazılmış bir siyasetnâme kitabıdır. Kutadgu Bilig'in kelime anlamı mutlu olma bilgisidir. Dîvânü Lügati’t-Türk, Türkçenin bilinen ilk sözlüğüdür. Kâşgarlı Mahmud tarafından 1072 Ocağında yazılmaya başlanmış, 1077 Ocağında bitirilmiştir. Mahmud, eserini Abbasî halifesi Ebü'l-Kasım Abdullah'a sunmuştur. Eserin adı "Türk dillerini toplayan kitap" anlamına gelmektedir. Kâşgarlı Mahmud, döneminin edebî dilinin sözlüğünü yazarken çeşitli Türk boylarının ağızlarına da yer vermiştir. Kaşgarlı Mahmud'un Dîvânü Lûgati't-Türk adlı eserinde madde başlarına verilen örneklerde yer alan dörtlüklerin bir araya getirilmesiyle tam metnini elde edebildiğimiz Alp Er Tonga destanından Kutadgu Bilig’de de bahsedilmektedir. Bu iki büyük kaynak Alp Er Tonga’yı Şehname’nin kahramanı Afrasyab ile birleştirmektedirler. Yüknekli Edib Ahmed bin Mahmud tarafından tahminen 12. yüzyılda yazılmış manzum bir öğüt ve ahlâk kitabı olan Atabetü’l Hakayık İslâmî devrin ilk eserlerindendir. İlk Türk mutasavvıfı Hoca Ahmed Yesevî'nin şiirlerinin toplandığı yazmalar olan Dîvân-ı Hikmet de yine bu dönemin ürünlerindendir. Horasan ve Maveraünnehir bölgesinde 14. yüzyılda oluşmaya başlamış, 15. yüzyılın başlarında Timurlular zamanında en yüksek seviyesine ulaşmış ve 20. yüzyıl başlarına kadar devam etmiş olan Çağatay edebiyatı döneminde de yine İslâmî dönem ürünleri devam etmiştir. Çağatay Türkçesini kullanarak Çağatay Edebiyatını yaratan Ali Şir Nevayi, Ebul Gazi Bahadır Han başta olmak üzere devrin diğer şahsiyetlerinin oluşturduğu dönemin belli başlı eserleri şunlardır: Letafetnâme, Gül ü Nevruz, Mahzenü’l- Esrar, Muhakemetü’l Lugateyn, Şecere-i Terâkime, Şecere-i Türk, Babürnâme vb.
- Kuzey Orta Türkçesi
Bu dönemle daha çok Kıpçak Türkçesi kastedilmiştir. Kıpçakça, Deşt-i Kıpçak olarak adlandırılan coğrafyada atlı göçebe Kıpçak boylarının yazı ve konuşma dili olmuştur. Bunun dışında 13. yüzyılda Mısır ve Suriye sahasında kullanılan bir yazı dili olmuştur. Kıpçakça, Kırım, Polonya ve Ukrayna gibi ülkeler başta olmak üzere Doğu Avrupa’da da Ermeniler tarafından kullanılmıştır. Kıpçak Türkçesine ait eserler genellikle sözlükler ve gramerler başlıkları altında incelenmiştir. Bunlardan belli başlıları şunlardır: Kodeks Kumanikus: İtalyanlar ve Almanlar tarafından derlenen 14. yüzyıla ait bir eserdir. Bir sözlük olmasının yanı sıra içerisinde metinler de yer almaktadır. Diğer eserlerin hemen tamamı Memlük sahasına aittir. Sözlük ve gramerler dışında tıp, binicilik ve din gibi konularda da eserler verilmiştir. Bunlardan Kitâbü’l-İdrâk li-Lisâni’l-Etrak1312’de Ebu Hayyan tarafından yazılan bir sözlük ve gramerdir. Kitâb-ı Mecmu-ı Türkî ve Acemî ve Mugalî 1343 yılında Hali bin Muhammed el-Konevi tarafından yazılan bir sözlük ve gramerdir. Et-Tuhfetü’z Zekiyye fi’l-Lügati’t-Türkiyye 15. yüzyıl başlarında yazılan bir gramer ve sözlüktür. Bülgatü’l-Müştâk fî Lugati’t-Türk ve’l Kıfçak 14. yüzyıl sonu, 15. yüzyıl başında yazılmış bir sözlüktür. El-Kavânînü’l-Külliyye li-Zabti’l-Lügati’t-Türkiyye de 15. yüzyıl başlarında yazılmış bir gramer kitabıdır. Ed-Dürretü’l-Mudiyye fi’l-Lügati’t Türkiyye, bir sözlük ve konuşma kılavuzudur. İrşâdü’l-Müluk ve’s Selâtîn, Gülistan Tercümesi, Münyetü’l Guzat gibi eserler dönemin diğer önemli eserlerinden bazılarıdır. Kıpçakça, Ermeni Kıpçakçası, Karaimce ve Urumca gibi yazı dilleriyle de temsil edilmiştir. Urumlar, Ukrayna’da yaşayan Hristiyan bir topluluktur. Ermeni Kıpçakçası, Ermeni harfleri ile yazılmıştır. 15-17. yüzyıllarda Ermeni harfleriyle kaleme alınmış Kıpçakça metinler vardır. Bu metinler, Ermenice bilmeyen Kıpçaklar tarafından meydana getirilmiştir. Ermeni Kıpçakçası 16-17 yüzyıllardan itibaren Slav dilleri içinde erimiştir. 1552’de Rusların Kazan’ı işgaliyle birlikte Kıpçakçanın yazı dili olarak gelişme süreci sona ermiştir. Bu dönemin başlıca ses özellikleri şunlardır: 1. Kalınlık-incelik uyumu vardır. 2. Dudak uyumu zayıftır. 3. Kelime başında y-c nöbetleşmesi görülür. 4. Kelime sonunda g, d ve c ünsüzleri yer almaz. 5. Kelime içinde k>g, g>v gelişmesi mevcuttur. 6. Çok sayıda ikizleşme örneği vardır. Prof. Dr. Ahmet MERMER
- Batı Orta Türkçesi
Batı Türkçesi ve Oğuzca terimleri birbirlerinin yerine kullanılan kavramlar olmuşlardır. Aslında Batı Türkçesi kavramı ile bugünkü tek temsilcisi Çuvaşça olan Bulgar grubu kastedilir. Bugün için Batı Türkçesi denilince akla Oğuz grubu lehçeleri gelmektedir. Batı Orta Türkçesi terimiyle Volga Bulgarcası ve erken Kıpçakça varyantları anlayan araştırmacılar da olmuştur. Volga Bulgarcası, Çuvaşçanın öncüsü olarak bilinmektedir. 13. ve 14. yüzyıllardan kalma mezar yazıtları Volga Bulgarcasının dil yadigarlarıdır. Erken Kıpçakça varyantlar hakkındaki bilgiye 11. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar yazılan Arap kaynaklarında yer verilmiştir. 8-11. yüzyıllar döneminde Aral gölünün kuzeyinde ve Sirderya boylarında yaşadıkları düşünülen Oğuzlar, sonraki yüzyıllarda dalgalar hâlinde batıya göçerek Selçuklu devletini kurmuşlardır. Sultan Alparslan ile birlikte Anadolu’nun kapıları Türklere açılmış ve Anadolu’nun Türkleşme süreci başlamıştır. 1071 Malazgirt Savaşı herkesçe bilinen önemli bir tarih ve dönüm noktasıdır. Aslında Türklerin Anadolu’ya bu tarihten daha önce ayak bastıklarını söyleyenler de vardır. Ancak 1071 ve Malazgirt, her şeyi netleştiren bir tarih olmuştur. Oğuzcanın yazı dili olarak ortaya çıkışı 13. yüzyılda Anadolu’da gerçekleşmiştir. Yine de Oğuzcanın çok daha önceleri geliştiği açıktır. Kaşgarlı Mahmud ünlü eseri Dîvânü Lügati't-Türk’te Oğuzca ile ilgili bilgiler de vermiş; Oğuzcanın bazı özellikleriyle Karahanlı Türkçesinden ve diğer Türk lehçelerinden ayrıldığını belirtmiştir. Kaşgarlı, eserinde 265 kelimeyi Oğuzca olarak kaydetmiştir. Oğuzcanın yazı dili hâline gelmesi, Selçuklu devletinin kurulmasından sonra mümkün olmuştur. Bunun neticesinde Türkçe 13. yüzyılda doğu ve batı grubu olarak ikiye ayrılmıştır. 11-13. yüzyıllar arasında Karahanlı Türkçesi ile Oğuzca arasında özellikler gösteren karışık dilli eserlere rastlanmıştır. Bundan kasıt eserlerde hem Doğu Türkçelerinden hem de Batı Türkçesinden izlere rastlanmasıdır. Mesela ol- ve bol- fiillerine aynı eserde rastlanabilmiştir. Karışık dilli eserlerdeki bu ikili kullanışa olga-bolga meselesi denmiştir. Behçetü’l-Hadaik ve Kısssa-i Yusuf başta olmak üzere çeşitli eserler bu grupta değerlendirilmiştir. Bugün Oğuzcanın Batı kolunu Gagauzca, Türkiye Türkçesi ve Azeri Türkçesi; doğu kolunu da Horasan Türkçesi, Türkmen Türkçesi ve Güney Harezm Oğuzcası oluşturmaktadır. Oğuz dilleri arasında Çağatay ve Kıpçak etkilerine en açık Türk dili Türkmence’dir. 1300-1500 yılları arasındaki dönem genellikle Eski Anadolu Türkçesi, Eski Türkiye Türkçesi, Eski Osmanlıca gibi terimlerle adlandırılmıştır. Eski Anadolu Türkçesi de kendi içinde 1. Selçuklular dönemi, 2. Beylikler dönemi, 3. Osmanlılar dönemi gibi üç dönemde ele alınmıştır. Eski Anadolu Türkçesi, araştırmacılara göre başlangıçta Uygur yazı dilinin güçlü etkisi altındaydı. Saf Oğuzca öğeler ancak 15. yüzyıldan itibaren görülmeye başlanmıştır. Prof. Dr. Ahmet MERMER
- Doğu Orta Türkçesi
Bu terim üzerinde görüş birliği sağlanmış değildir. Fundamenta adlı eserde Doğu Orta Türkçesi terimi kullanılmıştır. Terimi kabul eden araştırmacılara göre Doğu Türkçesi Kıpçak ve Oğuz grupları yanında yer alan üçüncü büyük daldır. Araştırmacılar Doğu Orta Türkçesini 11. yüzyıldan başlatarak 19. yüzyılın sonuna kadar sürdüğünü düşünmüşlerdir. Bu süreç Karahanlı, Harezm Kıpçak ve Çağatayca dönemlerini içine almaktadır. 1. Karahanlı Türkçesi: Türkçe, Arap alfabesi ile yazılmaya başlamıştır. Dile çok sayıda Arapça ve Farsça kelime girmiştir. Balasagunlu Yusuf Has Hâcib tarafından yazılan Kutadgu Bilig ve Kâşgarlı Mahmut’un Dîvânü Lügati't-Türk adlı sözlükleri devrin önemli eserlerinin başında gelmektedir. Kutadgu Bilig, İslâmî Türk edebiyatının bilinen ilk büyük eseridir. 6645 beyitten oluşan manzum bir siyasetnamedir. 11. yüzyılda Türkçenin bilim dili olarak kullanıldığını gösteren en büyük tanıktır. Eser 1069/1070'te yazılmıştır. Kutadgu Bilig'in bugüne ulaşmış bulunan üç nüshası vardır: Herat, Mısır, Fergana nüshaları. Yusuf Has Hâcib kendi dönemindeki ideal yönetim, toplum ve insan anlayışını eserine yansıtmıştır. Dîvânü Lügati't-Türk, Türkçenin bilinen ilk sözlüğüdür. Kâşgarlı Mahmud bin Hüseyin bin Muhammed tarafından 1072 Ocağında yazılmaya başlanmış, 1077 Ocağında bitirilmiştir. Dîvânü Lügati't-Türk, Türkçeden Arapçaya bir sözlüktür. Türkçe sözlerin Arapça karşılıkları verildikten sonra mutlaka kelimelerin içinde bulunduğu bir örnek cümle verilir. Dîvânü Lügati't-Türk'ün tek yazması vardır; Ali Emirî Efendi tarafından İstanbul'da Beyazıt Camii yanındaki bir sahafta, 1917 yılında bulunmuştur. Hâlen, Emirî Efendi'nin bağışladığı kitaplarla kurulmuş bulunan, İstanbul'un Fatih semtindeki Millet Kütüphanesi'ndedir. Yüknekli Edib Ahmed bin Mahmud tarafından tahminen 12. yüzyılda yazılmış Atebetü'l-Hakayık, Ahmet Yesevi’nin Hikmetleri ve Kur’an tercümeleri dönemin diğer eserleri arasında gelir. 2. Harezm-Kıpçak Dönemi (13. -14. yy.) Harezm-Kıpçakça, Harezm bölgesinde ve Altın Ordu’da kullanılmış olan Karahanlı Türkçesi ile Çağatayca arasında bir geçiş Türkçesi’dir. Dönemin önemli eserleri şunlardır: Zemahşeri’nin Mukaddimetü'1-Edeb’i, Rabguzi’nin Kısasu'l-Enbiya’sı, Kutb’un Hüsrev-ü Şirin’i, Harezmî’nin Muhabbetname’si ve Nehcü'l-Ferâdîs. 3.Çağatayca Dönemi (15. -20. yy.): Doğu Orta Türkçe döneminin son evresini oluşturur. Batı Türklüğünün sınırlarını çizen Karadeniz, Kafkas Dağları, Hazar Denizi ve Orta İran'ın kuzey ve doğusunda kalan ve Müslüman olan bütün Kuzey ve Doğu Türklüğü, 15. yüzyıl başlarından 20. yüzyıl başlarına kadar aynı yazı dilini kullanmıştır. Eckmann’a göre Orta Asya edebî Türk dili şu devirlere ayrılır: 1. Karahanlıca veya Hakaniye Türkçesi (11.-13. yüzyıllar); 2. Harezm Türkçesi (14. yy.); 3. Çağatayca (15. yy.-20. yy. başlangıcı) Eckmann Çağataycayı da kendi içinde üçe ayırır: 1. Klasik Öncesi Devir 2. Klasik Devir 3. Klasik Sonrası Devir Bu yazı dilinin en büyük ismi Nevai’dir. Onun dışında Gedai, Şeybani, Babür Şah ve Hüseyin Baykara, Şiban Han gibi isimler de dönemin önemli isimleri arasındadırlar. Prof. Dr. Ahmet MERMER
- Orta Türkçe Dönemi
Bazı Türkologlar Türk dilini; eski, orta, yeni şeklinde üç döneme ayırmışlardır. Bu görüşteki Türkologlara göre Karahanlı Türkçesi, Orta Türkçenin ilk dönemini oluşturur. Onlara göre 10-15. yüzyıllar arası, Orta Türkçe dönemidir. Karahanlı Türkçesinden sonraki Harezm, Kıpçak ve Eski Oğuz Türkçeleri de Orta Türkçenin diğer dönem ve alanlarıdır. Hâlbuki Batı Türkçesinin ilk dönemi olan Eski Oğuz Türkçesinin, diğerlerinden önemli farklılıklar göstermektedir. 13. yüzyıldan itibaren Türk yazı dilinin (Kuzey-) Doğu ve (Güney-) Batı olarak iki ayrı kol hâlinde geliştiğini göz önünde bulunduran Türkologlar ise, Karahanlı Türkçesini Eski Türkçe içine alırlar. Onlara göre Köktürk, Eski Uygur, Karahanlı dönemleri Eski Türkçeyi oluşturur ve Karahanlı Türkçesinin sonunda Türk yazı dili Doğu-Batı olarak ikiye ayrılır. Bugüne ulaşan metinleri 11. ve 12. yüzyıllara ait olan Karahanlı Türkçesi Eski Uygur Türkçesi’yle çağdaştır. Karahanlı Türkçesi Kâşgar ve Balasagun gibi Müslüman Türk merkezlerinde kullanılırken, Eski Uygur Türkçesi daha doğuda Turfan, Hoço, Beşbalık gibi Manici ve Burkancı Türk merkezlerinde kullanılmaktaydı!. Karahanlı Türkçesi Kutadgu Bilig, Dîvânü Lügati't-Türk, Atabetü’l-Hakayık ve Kur’an tercümeleri gibi eserlerle temsil edilmiştir. Karahanlı Türkçesinin kelime hazinesi yaklaşık 10.000 civarındır. Harezm Türkçesi ise Karahanlı Türkçesi ile Çağatay Türkçesi arasında bir geçiş evresi kabul edilir. Nehcül’l Ferâdis, Kısasü’l Enbiyâ, Hüsrev ü Şirin, Muinü’l Mürid ve Muhabbetname gibi eserler dönemin önemli yapıtlarıdır. Çağatay Türkçesi denince akla gelen en önemli isim ise Ali Şir Nevai’dir. Onun dışında Gedai, Şeybani, Babür Şah ve Hüseyin Baykara, Şiban Han gibi isimler de dönemin önemli isimleri arasındadırlar. Kıpçak Türkçesinin, 13-17. yüzyıllar arasında Kuman, Memlük Kıpçakçası, Ermeni Kıpçakçası gibi üç ayrı diyalekti vardır. Kıpçak Türkçesi eserleri, genellikle sözlükler ve gramerlerden oluşmaktadır. Kodeks Kumanikus, Gülistan Tercümesi, İrşadü’l Müluk, Kitabü’l İdrak, Et Tuhfe gibi eserler bu dönemin önemli eserleridir. Talat Tekin, Orta Türkçe dönemini 11-16., 17. yüzyıllar arası olarak nitelemiş ve bu dönemdeki yazı dillerini şu şekilde sıralamıştır: 1. Karahanlı Türkçesi 2. Harezm Türkçesi 3. Çağatay Türkçesi 4. Kıpçak ya da Kuman Türkçesi 5. Eski Anadolu Türkçesi 6. Volga Bulgarcası Prof. Dr. Ahmet MERMER
- Ana Türkçe Dönemi
Türkçe, tarihi tahmini olarak 4500-5000 yıl öncesine kadar uzanan dünyanın en köklü dillerinden biridir. Türkçenin tarihi devreleri ele alınırken Türkçenin ilk dönemlerini göstermek için genellikle İlk Türkçe (Pre-Turkish) ve Ana Türkçe (Proto Turkish) gibi isimlendirmeler yapılmıştır. İlk Türkçe, Türkçenin milattan önceki dönemleri için yapılan genel bir isimlendirmedir. Çuvaş Türkçesinin diğer Türk dillerinden bu devrede ayrıldığı kabul edilmektedir. İlk Türkçe döneminden sonra milat sıralarında başladığı kabul edilen Ana Türkçe dönemi gelir. Ana Türkçe, yukarıda da belirtildiği gibi milat sıralarında başlar ve bu dönem, Türkçenin yazılı ilk ürünlerinin ortaya çıktığı Eski Türkçe dönemine kadar devam eder. Çağdaş Türk lehçelerinden Çuvaşça hariç diğerlerinin tamamı Ana Türkçeye dayanır. Yazılı herhangi bir kaynak elde mevcut olmasa da araştırmacılar ana Türkçenin ses özelliklerini şu şekilde sıralarlar: 1. Diğer Türk yazı dillerindeki z ve ş’ye karşılık Çuvaş Türkçesinde sırasıyla r ve l yer alır. İşte bir r/l dili olan Çuvaş Türkçesi, Ana Türkçe içinde yer almaz. O, diğer kollardan İlk Türkçe döneminde ayrılmıştır. Çuvaşça dışındaki diğer Türk lehçeleri ise bir z/ş dili olan Ana Türkçeye dayanırlar. 2. Ana Türkçede ünlü uzunlukları korunmaktadır. Ana Türkçede uzun ünlünün varlığı bugün yaşayan Türk lehçelerinden Yakutça, Türkmence ve Halaçça gibi lehçelerdeki örnekler yardımıyla düşünülmüştür. Uzun ünlü meselesi Türkçenin tartışmalı konularından biri olsa da Talat Tekin ve onun konuyla ilgili eserinden sonra meseleye farklı yaklaşımlar başlamıştır. 3. Halaççadaki kelime başı h- sesi dolayısıyla Ana Türkçenin Ana Altaycada var olduğu düşünülen *p- sesini koruduğu kabul edilmiştir. Diğer Türk yazı dillerinde görülmeyen bu özelliğin Halaççada görülmesi Türkologlarca bu lehçeye özel bir ilgiye sebep olmuştur. 4. Ana Altayca’nın ‘n-, ń-, d-, y-, c-’ ünsüzleri İlk Türkçenin ikinci döneminde y- sesinde birleşmişlerdi. Bu kelime başı ünsüzleri Ana Türkçe döneminde de y- idiler. Bugün Türk lehçelerinde görülen kelime başı y-, j-, c-, ç, Ø- gibi seslerin tamamı Ana Altaycadaki bu y- sesine gitmektedir. 5. Söz sonundaki kısa ünlüler bu dönemde düşmüştür: İT. *kona- > AT. kon-, İT. *alı- > AT. Prof. Dr. Ahmet MERMER
- Türkçenin Karanlık Dönemleri
Literatürde Ana Türkçe ve İlk Türkçe şeklinde isimlendirilen dönemlere ait elimizde yazılı belgeler bulunmadığı için bu dönemler Türkçenin karanlık dönemi olarak adlandırılabilir. Orhun abidelerini içine alan Köktürkçe ve bundan sonraki dönem Türkçesi hakkında ise elimizde yazılı belgeler bulunmaktadır. Karanlık döneme dair bir ipucu bulabilmek için Türkçenin Sümerce ile bağlantısı kurulmaya çalışılmıştır. Türkçe sondan eklemeli bir dil olduğu hâlde Sümercede ön ekler de bulunmaktadır. Buna rağmen Türkçe ile Sümerce arasında son derece ciddî ilgiler kurulmuştur. Ülkemizde konu üzerinde özellikle Osman Nedim Tuna durmuştur. Tuna, Türkçe ile Sümercede 168 kelimenin ortak olduğunu tespit etmiştir. Bunlardan bazıları aşağıda gösterilmiştir. Sümerce Eski Türkçe mae, men (ben) men (ben) zae (sen) sen di (konuşmak) ti- (demek) dingir (tanrı) tengri (tanrı) dug (dökmek) tök- (dökmek) iduga (parfüm) yıdıg (koku) kur (ülke) kuru (kara parçası, yer) kur (koruma) kon- (korumak) nig (şey) neng (şey) nig (şey) sag (sağ, sağlam, iyi) tibira (metal) temir (demir) ud (zaman) öd (zaman) udi- (uyuma) udı- (uyumak) uş (iş) ış/iş (iş) zag (sağ taraf) sag (sağ taraf) dib (bağ) yip/ip (ip) tar (kesmek, kırmak) yar- (yarmak) tar (kesmek, kırmak) yir (yer) gaz (ezmek) ez- (ezmek) gig (hasta olmak) ig (hastalık) gud (öküz) ud (öküz) giş (orman, ağaç) yış (orman) gişig (kapı) eşik (kapı) sig (iyi) yig (yeğ, iyi) şeg (yağmur) yag- (yağmak) şurim (yarım) yarım (yarım) sag (küçük çocuk) çağa (çocuk) sipad (çoban) çopan (çoban) sud (uzun olmak) sun- (uzatmak) Örtüşen kelimeler arasında üç çift de ikileme vardır: Sümerce Eski Türkçe kabkagak (sıvı için kap) kap kaçak (kap kaçak) nigname (her şey) neng neme (her şey) uşub (kuş yuvası) kuş eb (kuş evi) Hunların da Türk oldukları ve Türkçe konuştukları üzerinde durulmuştur. Hunların dilinin de Türkçe ile bağlantısı merak konusu olmuştur. Hunların tören kılıcı anlamına gelen ve Çin kaynaklarında geçen king-lo’nun yazıya geçmiş en eski Türkçe kelime olduğu ileri sürülmüştür. M.S. 4. yüzyıl başlarından kalan ve Çince kaynakta anlamı da verilen Süke tılıkang / Bukuk-gu tutang “(Düşman) ordusuna karşı çıkın, Bukuk’u (lideri) tutsak alın!” şeklindeki beyit de ilk Türkçe metinlerdendir. Bunların dışında Türkçenin karanlık dönemleriyle ilgili çok net şeyler söyleyebilmek, bugün için mümkün değildir. Prof. Dr. Ahmet MERMER
- Türkçenin Tarihi Gelişimi
İlk izlerine Sümer kaynaklarında rastlanan Türk dilinin ilk verileri Hunlardan kalan birkaç kelimedir. Bu birkaç kelimelik veri bir kenara bırakılırsa Moğolistan’da bulunmuş olan 6 satırlık Çoyr yazıtı (687-692), Türkçenin tarihi bilinen en eski metnidir. Köktürklerden kalan Köl Tigin, Bilge Kağan ve Tonyukuk anıtları ise, geçmişi eskiye dayanan hacimce en büyük Türkçe metinleri ihtiva etmektedir. 7-10. yüzyıllar arasında Türkçe, Macaristan’dan Güney Sibirya’ya ve Moğolistan içlerine kadar uzanan sahada Göktürk harfleriyle yazılan bir yazılı dil olarak kullanılmıştır. Yazıtlar, Moğolistan’dan sonra en yaygın olarak Güney Sibirya’da Yenisey ve kollarının suladığı alanlarda bulunmaktadır. Asya’da Runik harfli yazıtlar beş ana bölgede toplanmıştır. Bunlar Batı Türkistan, Doğu Türkistan, Moğolistan, Güneydoğu Sibirya ve Kuzeydoğu Sibirya’dır. Köktürklerden sonra gelen Uygurlar, 9. yüzyıldan itibaren Tarım havzasında ve Gansu bölgesinde Göktürk, Uygur, Soğdak ve Brahmi alfabeleriyle eserler meydana getirmişlerdir. Elimizdeki kâğıda yazılı metinlerin en erken tarihlisi işte bu 9. yüzyıla, Uygurlara, ait metinlerdir. Moğolistan’da bulunan anıtlardan bazıları da Uygurlara aittir. Onlar bu anıtlara belgü ve bitig adını vermişlerdir. Budist Türk çevresinden bugün için elimizde hem dinî, hem de din dışı zengin bir edebiyatı bulunmaktadır. Yazmaların çoğu Soğd yazısından geliştirilmiş Uygur alfabesi ile yazılmıştır. Bununla birlikte doğrudan Soğd yazısıyla yazılan birkaç parça ile Brahmi ve Tibet yazısı ile yazılmış az sayıda yazma da mevcuttur. Türk Budist edebiyatının büyük çoğunluğunu Çince, Tibetçe, Sanskritçe, Toharca ve Sogdcadan yapılmış çeviriler teşkil etmektedir. Az sayıda telif eser de mevcuttur. 10. yüzyılda Kâşgar ve Balasagun civarında ortaya çıkan yeni bir Türk kültür çevresi Kutadgu Bilig ve Dîvânü Lûgati’t-Türk gibi eserleri meydana getirmiştir. 13. yüzyılda Türk yazı dili Harezm bölgesinde merkezîleşmiştir. 13. ve 14. yüzyıllarda Türk yazı dili bu ana sahadan başka Yukarı İdil sahasında, Mısır’da ve Anadolu ile Azerbaycan sahasında kullanılmaktaydı. Anadolu ve Azerbaycan’da bu yüzyılda Oğuz ağzına dayalı yeni bir yazı dili oluşmuştur. İdil Bulgarcası, 14. asırdan sonra yerini Kıpçakçaya bırakmıştır. Mısır ve Suriye’de ise 15. yüzyıldan sonra Kıpçak Türkçesi kullanılmaz olmuştur. Kuzey ve Doğu Türklerinde Harezm Türkçesinin devamı niteliğindeki Çağatay Türkçesi, tek ve ortak yazı dili olarak 15. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar sürmüştür. 19. yüzyılın ortalarından itibaren ise İlminski ve Ostroumov’un çabalarıyla her Türk boyunun konuşma dilinin ayrı bir yazı dili hâline getirilmesi görüşü hayata geçirilmeye başlanır. Bu süreç 1930’lara kadar devam etmiştir. Bu çalışmaların neticesinde bugün yirmi farklı Türk yazı dili ortaya çıkmış durumdadır. Tekin ve Ölmez, Türk dilinin tarihî dönemlerini şu şekilde sıralamışlardır: 1. İlk Türkçe (Başlangıçtan Milat sıralarına kadar) 2. Ana Bulgarca ve Ana Türkçe dönemleri (1.-6. yy.) 3. Eki Türkçe ve Eski Bulgarca dönemleri (6.-11. yy.) 4. Orta Türkçe ve Orta Bulgarca dönemleri (11.-16. yy.) 5. Yeni Türkçe ve Çuvaşça dönemi (16. yüzyıl sonrası) Róna-Tas ise çağdaş Türk lehçelerini şu şekilde sınıflandırmıştır: I. ÇUVAŞ Viryal, Anatri II. KIPÇAK veya KUZEYBATI KOLU 1. Kuzey veya Volga Kıpçak Kazan Tatarları Mişer Tatarları Başkurt 2. Doğu veya Aral-Hazar Kırgız Kazak Karakalpak Nogay 3. Batı veya Pontus-Hazar Kumuk Karaçay Balkar Kırım Tatar, Dobruca Tatar Urum veya Grek Tatar Karaim III. OĞUZ veya GÜNEYBATI KOLU Türkmen Horasan Azeri Türkçe veya Osmanlıca Gagavuz IV. HALAÇ veya GÜNEY KOLU V. TÜRKİSTAN veya DOĞU KOLU Özbek Yeni Uygur Türki Salar Hoton Sarı Uygur VI. SİBİRYA veya KUZEY KOLU Sibirya Tatarları Altay Şor Hakas Çulum Tuva Tofalar VII. YAKUT Prof. Dr. Ahmet MERMER
- Yurt Dışı Göçmen Türk Edebiyatı
Yurt Dışı Göçmen Edebiyatı’nın temelini daha çok Almanya’ya giden göçmenlerin attığını söylemek mümkündür. II. Dünya Savaşı’ndan ağır bir yenilgiyle ayrılan Almanya, savaş sırasında yetişmiş insan gücünü yitirerek çok büyük sıkıntılar yaşamıştır. Dolayısıyla Almanya, savaş sonrasında, özellikle ağır sanayide çalıştırılmak üzere, yetişmiş insan gücü açığını dışarıdan göç alarak kapatmaya çalışmıştır. Bu göç dalgasına, Türkiye Cumhuriyeti ile yapılan anlaşmalar çerçevesinde, 1965-1970 yıllarında başlangıçta iki yıllığına sadece erkekler katılırken, sonraki yıllarda aileler de daha uzun süreli kalmak üzere dahil olmuşlardır. İlk başlarda Almanya’ya, daha sonraları özellikle Orta ve Batı Avrupa’ya yapılan Türk göçleriyle birlikte, göçlerin yapıldığı ülkelerde Türk kültürüne ait çok renkli, çok dilli ve kültürlü bir yaşam oluşmaya başlamıştır. Doğal olarak bu çeşitlilik, o bölgelerde yaşayan yazar ve şairlerin eserlerine de yansımıştır. Gerek Türkiye’den o bölgeye göç etmek suretiyle, gerekse oraya yerleşen ailelerin çocukları arasından yetişen birçok yazar ve şair, Türk kültürü ve edebiyatından beslenerek, göç ettikleri ülkelerde kimilerine göre “İşçi Edebiyatı”nın kimilerine göre de “Yurtdışı Göçmen Edebiyatı”nın doğmasına katkıda bulunmuşlardır. Yurt Dışı Göçmen Edebiyatı’nın ilk kuşağını, Türkiye’de doğmuş daha sonra Almanya’ya göç etmiş Nevzat Üstün, Bekir Yıldız, Yüksel Pazarkaya, Güney Dal, Fakir Baykurt, Aras Ören gibi yazarlar oluşturmaktadır. Bu yazarlar daha sonraları ikinci kuşağın yetişmesine çok büyük katkıda bulunmuşlardır. İkinci kuşağın önde gelen temsilcileri ise Habib Bektaş, Şinasi Dikmen, Yaşar Miraç, Fethi Savaşçı ve Yücel Feyzioğlu gibi yazar ve şairlerdir. Bu yazar ve şairler, Almanya’da yazmaya başlamışlardır. Ancak bunların en önemli özelliği eserlerini Türkçe yazmalarıdır. Diğer taraftan Türkiye’de doğup Almanya’da büyüyen, Almanya’da doğup büyüyen, her iki dili de çok iyi şekilde kullanarak yazan, ikinci kuşağın devamı niteliğindeki yazar ve şairleri de şöyle sıralamak mümkündür: Osman Engin, Zehra Çırak, Zafer Şenocak, Feridun Zaimoğlu, Renan Demirkan, Salih Omurcak, Nevfel Cumart, Murat Karaarslan, Gülbahar Kültür, Alev Çoşkun, Hasibe Sönmez, Şakir Bilgin, Bekir Karadeniz, Erol Aras, Şükriye Dönmez, Muhsin Omarca, Orkun Ertener, Seher Çakır. Bunlar içinde Seher Çakır Avusturya’da yaşamaktadır. Doç. Dr. İbrahim DİLEK
- Rusya'da Türk Edebiyatı
Rusya’da Türk edebiyatı Çarlık dönemi ve Sovyet Dönemi olmak üzere ikiye ayrılır. 1552 yılında Ruslar’ın Kazan’ı işgal etmesiyle birlikte Kafkasya, Türkistan ve Sibirya’da bulunan Türk yurtlarının büyük kısmı Rus hakimiyeti altına girmiştir. 19. yüzyıla kadar bu bölgelerde yaşayan Türklerin edebiyatı büyük ölçüde halk edebiyatı ve klâsik edebiyat şeklinde gelişimini sürdürmüştür. 19. yüzyılla birlikte bilhassa İlminsky’nin faaliyetleri sonucunda Türk boylarının yazı dillerinin oluşturulması ve Rus edebiyatının da etkisiyle Rusya’da Türk edebiyatı modern bir mahiyet kazanmıştır. Yazılı edebiyatın ilk eserleri Çarlık döneminde ortaya konmuş ve daha çok halk edebiyatı ile klasik edebiyattan beslenmiştir. Bu dönem bilhassa Sibirya’daki Türk boy ve topluluklarında yazılı edebiyatın ilk örneklerinin ortaya konması bakımından dikkat çekicidir. Bu yüzyılın ikinci yarısında çeşitli Türk topluluklarında görülen yenilikçi ve millî hareketler edebî hayatı etkilemiş olsa da maalesef uzun ömürlü olamamıştır. 1917’de başlayan Sovyet dönemiyle birlikte bütün Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi topluluğa bağlı Türklerin edebiyatları da bu sistemin dikte ettiği sosyalist realizm esasları ölçüsünde gelişmiştir. Ortaya konan eserler belli başlı konular etrafında yazılmıştır. Bu konular içerisinde; kadınları sosyal hayata davet, kolektif yaşam tarzına övgü, sistemin yöneticilerini yüceltme, dine, gelenek ve görenekler yergi, eskiye ait değerleri suçlama gibi mevzular öne çıkmaktadır. Bu edebiyatın bir amacı da millî değerlerinden arındırılmış, ideal Sovyet insanı tipi ortaya çıkarmak olmuştur. Sistemin istediği mahiyette eserler yazmak istemeyen yazar ve şairler ölüm, mahkum edilme ya da sürgüne gönderilme şeklinde cezalandırılmışlardır. 1917-1991 yılları arasında ortaya konan eserlerde sanatçıdan toplumsal bir fayda beklenmiş, bu durum büyük ölçüde sanatçının edebî yaratıcılığını kısıtlamıştır. Fakat buna rağmen, aynı yıllarda Azerbaycan’da Bahtiyar Vahapzade, Kırgızistan’da Cengiz Aytmatov, Özbekistan’da Abdulla Kahhar, Türkmenistan’da Bedri Kerbabayev, Kazakistan’da Olcas Süleymanov gibi dikkate değer şair ve yazarlar yetişmiştir. Ayrıca Sovyet dönemindeki Rusya’da Türk halk edebiyatı ürünleri de etkilenmiştir. Yapılan metin neşirlerinde sistemin amaçlarına ve esaslarına uymayan bölümler ya metinden çıkarılmış ya da değiştirilmiştir. Bu eserler üzerinde yapılan bilimsel çalışmalar da Sosyalist bilim anlayışının gereklerine uygun olarak yapılmıştır. Bilhassa II. Dünya Savaşı yıllarında başta destanlar olmak üzere halk edebiyatının çeşitli ürünleri savaşa Rus saflarında katılan ve cepheye gönderilen Türk gençlerini teşvik etmek için kullanılmıştır. Doç. Dr. İbrahim DİLEK





