top of page

Arama Sonuçları

Search this site

Boş arama ile 864 sonuç bulundu

  • Yâr, manita, flört

    Yâr, Farsça yardımcı, dost demektir. Manita, İtalyanca el altındaki kadın; flört ise İngilizce işve, oynaş anlamına gelir. Unutmayın, kelimeler toplumun aynasıdır ve hangi aynadan kendinize bakacağınızı siz seçersiniz. Kaynak: https://twitter.com/etimoloji

  • Batık Gemi

    Bütün sevgililer, dostlar gitti Bir sen kaldın kadınım beni terk etmeyen Batan gemilerin kaptanları gibi Denizlerin ortasında ölümü bekleyen. Ümit Yaşar Oğuzcan

  • Kadı Burhâneddin

    Ramazan ve Kurban bayramlarında camilerde söylenen bir tekbir vardır; bilirsiniz.’’Allahû ekber Allahû ekber. Lâ ilâhe illallâhû Allahû ekber. Allahû ekber ve lillâhi’l hamd’’ diye müzikal bir biçimde söylediğimiz ve bizimle birlikte milyonlarca Müslüman insanın söylediği tekbirin bestecisi odur. O, yani Itrî. Sadece tekbir değil, segâh Mevlevi ayini ve Na’t-ı Mevlâna bestelerinin sahibi de yine odur. İslam dünyasında en çok tekrarlanan bu besteler, onu Türk müziğinin ünlü bestecileri arasına sokmuştur. Tabii yine onun bestelediği ve birçoğumuzun söylediği, ‘’Tuti-i mucize-guyem ne desem laf değil’’ şarkısını da unutmamak lazım. Bu şarkının sözleri ünlü şair Nef’î’ye aittir ve ‘’Ben mucizeler söyleyen bir papağanım; söylediklerime kulak ver, onları sıradan laflar zannetme!’’ demeye gelir. Asıl adı Mustafa olan ve Itrî mahlasını kullanan besteci, zengin bir ailenin çocuğu olarak İstanbul’da dünyaya gelmiştir. İyi derecede eğitim alan ve mahallesine yakın olan Yenikapı Mevlevihanesi’ne düzenli olarak giden Itrî, burada dinlediği dini ayinlerde musikiye karşı olan ilgisini canlı tutmuştur. Aynı zamanda güzel yazıya olan düşkünlüğü onun hat sanatına ilgi duymasını sağlamıştır. Genç yaşta musiki alanında üne kavuşan Itrî, o dönemde Osmanlı tahtında oturan Sultan 3. Mehmed’in dikkatini çekmişi üslup ve söyleyişindeki yenilik, nağmelerindeki yüksek tuh ve derin mana ile dinleyen herkesi hayran bırakmıştır. Böylece sık sık saraya davet edilen ve itibar gören Itrî, aynı zamanda Kırım Han’ı Selim Girat tarafından da saygı görmüştür. Padişahın bir arzusu olup olmadığını sorması üzerine Esiciler’in sorumluluğunu istemiş, böylece bir yandan hassas yüreğine uygun bir merhamet kapısı kendisine açarken diğer yandan İstanbul’a gelecek esirleri görüp, onlar sayesinde başka ülkelerin folklor müziklerini dinleyip öğrenme ve musiki yeteneği olanları alıp yetiştirme görevini kendisine ilke edinmiştir. Binin üzerinde semai ve kâr besteleyen sanatkar, cami ve Mevlevî müziğinde, söz ve saz müziğinde, türkü ve şarkı alanında önemli eserler ortaya koymuştur. Ancak ne acıdır ki İtrî’den günümüze yalnızca 42 beste kalmıştır. Bu bestelerden 10 tanesi dini içerikli, 4’ü saz eserleri,28’i de sözlü din dışı eserlerdir. Müzik hayatı dışında vaktinin büyük kısmını İstanbul surları dışındaki bahçesinde geçiren Itrî, bir bahçıvan olarak da maharetlidir. Çok zengin görünümlü köşkünün bahçesi dillere destan olmuş, çiçek ve meyveleri dilden dile dolaşmıştır. Marifetli bir çiçek ve meyve yetiştiricisi olduğunu gösteren Itrî, İstanbul’un meşhur Mustafabey armudunu yetiştirmiş ve bu armut onun adını alarak günümüze kadar ulaşmıştır. Ağzımıza armudun, kulağımıza tedbirlerin lezzetini bırakan bu büyük bestekâr, İstanbul’da vefat etmiştir. Klasik Türk musikisinin üstatlarından Itrî, eserleriyle devirler ve zevkleri aşarak muhteşem bir ses olarak günümüzde de önemini korumaktadır.

  • 1980 Sonrası Türk Şiirinin Genel Özellikleri

    1980 Sonrasının Şiirinde Öne Çıkan Anlayış Yalnızca şiirin öne çıkarıldığı, aslolan üründür anlayışının egemen olduğu bir dönemdir 1980 sonrası şiiri. Bu dönemde şiirle yeniden yüzleşilir. İnsani duyarlılık ve evrensel deneyimler şiirin gözde değerleri olur. Hasan Bülent Kahraman’a göre: “daha içe dönük, daha durağan, daha dinlendirilmiş bir edebiyat anlayışıdır öne çıkan” Bu dönem şiiri bir iç hesaplaşmayı da birlikte getirir. İmgenin içeriği daha saydam hale gelir. Çeviri bu dönem şiirinin ana ekseni dil üzerine oturur ve her türlü deneyimin önü açılır. Bu dönem içinde çoğunlukla özyaşam öyküsünden kaynaklanan olaylarla anlatımcı bir şiir geliştiren şairlerden birisi de Şavkar Altınel (1953)’dir. İngiliz şiirinden yaptığı çevirilerle ve kendi şiirleriyle edebiyat dergilerinde göründü. Şiirlerinde uzak ülkelere yapılan uçak yolculukları, hava akınları, II. Dünya Savaşı’nda acıklı tablolar, yabancı coğrafyalarda çekilmiş flu fotoğraflar yer alır. 1980 Kuşağı Şairleri Şiirlerinde En Çok Neyi Kurgulamışlardır? Bu şairler yazdıkları şiirlerde geleneksel birikimin önemine vurgu yapmışlardır. En eskisinden en yenisine kadar Türk şiirine katkıda bulunmuş şairlerin eserlerinin göz ardı edilmemesi gerektiğini savunmuşlardır. 1980’lerde birbiriyle kimi zaman örtüşen kimi zamansa farklı yerlerde duran Tuğrul Tanyol, Haydar Ergülen, Enver Ercan, Lâle Müldür, Osman Hakan A., İhsan Deniz, Oktay Taftalı, Ahmet Erhan, Metin Celâl, Necat Çavuş, Seyhan Erözçelik, Şavkar Altınel, Salih Bolat, Metin Cengiz, Roni Margulies, Ali Günvar, Adnan Özer, Hüseyin Atlansoy, Vural Bahadır Bayrıl, Arif Ay, Sunay Akın ve dönemin sonlarında Küçük İskender, Birhan Keskin gibi isimler öne çıkanlardır. Bu dönemin Şairlerine Yol Gösteren Sanatçılar Birbirinden farklı anlayışlardaki şairlerin yol göstericileri olarak Yahya Kemal Beyatlı, Ahmet Haşim, Behçet Necatigil, Hilmi Yavuz, Enis Batur gibi isimlerin yönlendirici etkileri vardır. 1980’ler şiiri İkinci Yeni’yi andıran bir şiirdir. Seyhan Erözçelik (1962)’in şiirlerinde her şey bilerek konmuş bir buzlu camın ardından seyrediliyor duygusunu verir okuyuculara. Kırık dökük, sırçadan yapılmış bir dünyada kapılar sımsıkı kapatılır. 1980 sonrası şiirinde; Türk şiir birikimini yeniden ve bir bütün olarak değerlendirme çabası vardır. Farklı şiir anlayışlarının aynı zaman diliminde temsilcileri bulunmaktadır. Yapı ve söyleyişe içerikten çok fazla önem vermiştir. İkinci Yeni şiirine özgü uzak çağrışımlara yeniden değer verilmiştir. Yeni imgeler peşinde koşulduğu da bir gerçektir. Bu dönemde şiir düz yazıya yaklaştırılmıştır. 80’li ve 90’lı yıllar, radyo ve televizyonda özel kanalların varlığı ile birlikte popüler kültür ortamının oluşturduğu, desteklendiği bir dönemdir. Türk ve dünya edebiyatından önemli ve değer taşıyan şiirler, bir kompozisyon hâline getirildikten sonra, dramatize edilerek tiyatro sanatçıları tarafından görsel-işitsel kültür ortamına taşınmıştır. 1980’li Yıllar Şiirinde Öne Çıkan Konular 1980 sonrası şiirin en önemli yanlarından birisi özellikle konu açısından irdelendiğinde şehirli kimliğinin ön planda olmasıdır. Özellikle büyük metropollerde yaşayan kişilerin şehre ve insana yabancılaşması, gelenek ve teknoloji arasında sıkışıp kalmaları, geçmişte var olan ama kendilerini ifade edemeyen alt kültür gruplarının bir kimlikle ortaya çıkmaları en belirgin temaları oluşturmaktadır.

  • 1940'lı Yıllarda Cumhuriyet Şiiri

    Şiirimiz toplumcu-gerçekçilik çizgisinde ilerlemeye başlayarak 1940’lı yıllara geldiğimizde aynı koşullarda şiir yazan ve giderek Kırk Kuşağı olarak adlandırılan şairlerle karşılaşıyoruz. İlhami Bekir Tez, Hasan İzzettin Dinamo, Rıfat Ilgaz, Cahit Irgat, Niyazi Akıncıoğlu, A.Kadir, Ömer Faruk Toprak, Enver Gökçe, Mehmet Kemal, Ahmet Arif, Vedat Türkali, Abdülkadir Demirkan gibi adları bilinenlerle birlikte bu yılların öteki şairleri, İkinci Dünya Savaşı’na girmemekle birlikte çekilen sıkıntının, gittikçe artan yoksulluğun etkisiyle şiirler yazmışlardır. İşledikleri tema, kullandıkları nazım biçimleri,anlatım özellikleri kendilerine özgü olan şairler, bir toplumcu şairler kuşağı oluşturmuşlardır. İşledikleri değişik temalar yanında, ortak temaları, barış, özgürlük, eşitliktir. 1940’lı yılların başında Cumhuriyet döneminin ikinci topluluğu Birinci Yeniler ya da Garipçiler’le karşılaşıyoruz. 1941’de, kendi seçtikleri şiirleri yayımladıkları Garip adlı kitapla adlarını kamuoyuna duyuran bu küçük topluluk, Orhan Veli (Kanık) (1914-1950) Oktay Rifat (Horozcu) (1914-1988) ve Melih Cevdet (Anday) (1915)’dan oluşmuştur. Şiirde ölçüye, uyağa, şairaneliğe karşı olduklarını açıklayan genç şairler, bu anlayışla yazdıkları şiirlerinde kullandıkları dille, şiir dilinin konuşma dili yalınlığını kazanmasında önemli bir rol oynamışlardır. Değişik söyleyişleri, yaptıkları alışılmamış benzetmeler, kullandıkları sözcükler nedeniyle garip karşılananmışlar, fakat sonra şiirleriyle kendilerinden önce şiir yazmaya başlayanları da, sonra gelenleri de etkilemişlerdir. Bu üçlü de daha sonra lirik şiire yönelmiştir. Garip’teki şiirleri dışında, Orhan Veli şiirlerini Vazgeçemediğim, Destan Gibi, Yenisi, Karşı adlı kitaplarında bir araya toplamıştır. Daha sonra Asım Bezirci,şiirlerini yeniden, Bütün Şiirleri adı altında yayımlamıştır. Oktay Rifat’ın şiirleri Güzelleme, Yaşayıp Ölmek, Aşk ve Avarelik Üzerine Şiirler, Aşağı Yukarı, KargaileTilki, Perçemli Sokak, Aşık Merdiveni, Elleri Var Özgürlüğün, Şiirler, Yeni Şiirler, Çobanıl Şiirler, Bir Cıgara İçimi, Elifli, Denize Doğru, Konuşma, Dilsiz ve Çıplak, Koca Bir Yaz kitaplarında topluca bulunur. Melih Cevdet de şiirlerini Rahatı Kaçan Ağaç, Telgrafhane, Yan Yana, Kolları Bağlı Odysseus, Göçebe Denizi Üstünde, Teknenin Ölümü, Ölümsüzlük Ardında Gılgamıs, Tanıdık Dünya Kitapları'nda bir arada yayımlamış, daha sonra 1978’e değin yazdığı şiirlerini Sözcükler adı altında toplamıştır. Şiir kitaplarını 1940’lı yıllarda yayımlayarak adlarını duyuran şairler arasında Bedri Rahmi Eyüboğlu (1913-1975), Cahit Külebi (1917-1997), Necati Cumalı gibi şairler, kullandıkları dil ve anlatım özellikleri bakımından bu yıllardaki şiirlerinde Garip şiirinin etkisinde kalmışllardır. Ancak yöresel dil ve anlatım özelliklerini, kendilerine özgü temaları, lirizmi kullanarak değişik bir şiir yapısı oluşturmuşlardır. Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun şiirleri Yaradana Mektuplar, Karadut, Tuz, Üçü Birden, Dördü Birden, Karadut 69, Dol Karabakır Dol’da bir araya toplanmıştır. Külebi’nin şiirleri Adamın Biri, Rüzgar, Yeşeren Otlar, Atatürk Kurtuluş Savaşında, Süt adlı kitaplarında bir araya toplanmış daha sonra hepsi bir arada Sıkıntı ve Umut’ta yayımlanmıştır. Sıkıntı ve Umut’u izleyerek de Türk Mavisi-Atatürk Kurtuluş Savaşında yayımlanmıştır. Necati Cumalı ilk şiir kitabı Kızılçullu Yolu’nu izleyerek çıkardığı üç şiir kitabını Denizin Yükselişi adıyla bir arada toplamış, daha sonraki şiirlerini yayımladığı kitaplarını da Aşklar Yalnızlıklar (Toplu Şiirler I), Kısmeti Kapalı Gençlik (Toplu Şiirler II)'de bir araya getirmiştir. İlk kitaplarını 1940’lı yıllarda yayımlayan şairler arasına,temalarını eski Doğu uygarlığı ve masallarından aldığı şiirlerini He adlı kitabında yayımlayan Asaf Halef Çelebi’yi; halk geleneklerine bağlı şiirden yeni şiire geçerek Anadolu’nun dertlerini, sevinçlerini, çocukları dile getiren şiirleriyle Ceyhun Atıf Kansu’yu; sözcük oyunları yaparak yarattığı esprileriyle Orhan Murat Arıburnu’nu ve halk şiiriyle yeni şiiri birleştirmeye çalışan İbrahim Zeki Burdurlu’yu sayabiliriz. Anı Kimse yok mu diye çağırır bozkırın ortasından Durur karşımda tutuklular penceresi Yüreğimi ısırıyor bir acı hani son nefes öncesi İçime bakar çatlak dudaklar susuzluk tasından Dede Sultan'ın ağzında kırmızı gül Bir dizesi Sinop'tan gelmiş bir duvar Bir dizesi Sivas'ta dama tırmanmış salkımlar Ağaçtan ağaca sıçrıyor öldü sandığın bülbül Çekip oturtuyorum otuz yıl öncesini karşıma Nektar'ın buğulu camındayız ikimiz de Sait Faik siroz olduğunu bilmiyor daha Biralar unutulmuş bir öyküye girmişiz Son çiçeğini bize uzatıyor Mihriban kız Bir de bakmışız bardaklar boşalmış içmişiz

  • İsyanlı Sükût

    Gitmişti makama arz-ı hâl için 'Bey' dedi, yutkundu, eğdi başını. Bir azar yedi ki oldu o biçim.. 'Şey' dedi, yutkundu, eğdi başını. Kapıdan dört büklüm çıktı dışarı Gözler çakmak çakmak, benzi sapsarı... Bir baktı konağa alttan yukarı 'Vay' dedi, yutkundu, eğdi başını. Çekti ayakları kahveye vardı Açtı tabakasın, sigara sardı Daldı.. neden sonra garsonu gördü 'Çay' dedi, yutkundu, eğdi başını. İçmedi, masada unuttu çayı Kalktı ki garsona vere parayı Uzattı çakmağı ve sigarayı 'Say' dedi, yutkundu, eğdi başını. Döndü, gözlerinde bulgur bulgur yaş Sandım can evime döktüler ateş Sordum: 'memleketin neresi gardaş? ' 'Köy' dedi, yutkundu, eğdi başını. Yürüdü, kör-topal çıktı şehirden Ağzına küfürler doldu zehirden Salladı dilini.. vazgeçti birden, 'Oyyy' dedi, yutkundu, eğdi başını. Abdurrahim Karakoç

  • Şiire Dair

    Şiir bir cennet bahçesi Girmeyene anlatılmaz. Cennet nedir, bahçe nasıl? Görmeyene anlatılmaz. Şair gülü, şükür gülü Yaprak yaprak dokur gülü Her mısradan fikir gülü Dermeyene anlatılmaz. İne gönül, kalka gönül Hep doğruya baka gönül Hak vergisi.. Hakka gönül Vermeyene anlatılmaz. Abdurrahim Karakoç

  • Gözlerine Yazılmamış Bir Destan

    bu şiirde iki göz var biri senin; biri onun Senin o karanlık, küf kokulu matem gözlerini terk ediyorum biliyorum; saçlarının sarısı gözlerinin yeşiline karışmış biliyorum; sana benzemek için melikeler birbiriyle yarışmış fosforlu ve derin bakışlarına çağlar boyu nice destanlar yazılmış oysa ben görülmedik bir lale yaprağına gökleri kıskandıran bir destan yazıyorum gözlerin değişip kaplasın karanlığı bütün ufukları sarsın gözlerin gene de hep bende kalsın gözlerin I kapama gözlerini; karanlıktan korkarım atlılar kaybeder yolunu, hasretimin posta güvercinleri geri dönmez ülkeme yaslı dereler gibi mutsuzluğa akarım kapama gözlerini; karanlıktan korkarım II ateşten ve köpükten sıyırıp ellerimi mekanımı gülistan eyleyendir gözerin isyanıyla ihtiras ve gerilim yaşayan Kabil’in ruhunu kan eyleyendir gözlerin vuslat aşkını Leyla düşürmedi çöllere arzı Mecnun’a hicran eyleyendir gözlerin gözlerinde başladı tarihin macerası Adem’i Havva’ya ram eyleyendir gözlerin Kerem dağlar ardında aradı gözlerini Kamber’i bile viran eyleyendir gözlerin Ferhat dağları deldi yolunu bulmak için sevmeyenleri giryan eyleyendir gözlerin suların emzirdiği muamma bir çocuğu yedi iklime hakan eyleyendir gözlerin III gözlerin göklerinde her yüzyılın başında birer akkor olmuş gözlerin çekip çıkarsam da mısralarımı ben yalnız gözlerinin şairiyim aslında hangi rüzgara verdiysem aşkımı beni alıp yangınlara götürdü muştu beklediğim bütün yelkenlilerden ateş düştü içime IV yüreğimden fışkıran bir “ah” mıdır gözlerin beni benden koparan “eyvah” mıdır gözlerin Bu gözler, o aydınlık o güzel gözler değil yoksa yalancı mıdır, günah mıdır gözlerin ses midir, aynalarda çarpan kulaklarıma kürdili hicazkar mı, segah mıdır gözlerin Arif Bey’i Itri’yi ömür boyu inleten nihavend mi, sultan-ı yegah mıdır gözlerin kubbesinde yitirdim zaman duygularımı akşam mıdır, gece midir, sabah mıdır gözlerin ruhumu baştan başa acılarla dokuyan beynimi kurşunlayan silah mıdır gözlerin her köşede zifiri bir silüet bırakan gönül memleketimde seyyah mıdır gözlerin renkler avare; sitem başıboş kuytularda mavi midir, yeşil mi, siyah mıdır gözlerin yoksa yalancımıdır, günah mıdır gözlerin V nihan kıldı gözlerin bana kapılarını oysa ben gözlerinden girerdim yüreğine her bakışın bir damla ab-ı zindegan idi hicranlı her gülüşün bin yıllık figan idi içime, soluşundan sonra koyu renklerin birer şirpençe gibi düştü gözbebeklerin feryadıma gök bile bigane değil şimdi söyle, kurtuluşun mu, harabın mı gözlerin gözlerinde mi mehtab; mehtabın mı gözlerin VI çağlayanlar bile hararetlidir buğday başağının açlığıdır ufuklar siperleri aşıklar mı doldurmalıydı zalimler mi neden böyle hıçkırıklı, umutlar VII beni hangi urganla bağladın gözlerine beni hangi ırmağa karıştırdın yeniden senden kopamıyorum gözlerin var oldukça sensiz yapamıyorum yüzün bahar oldukça gözlerine baktıkça duruluyor yüreğim ölse de, gözlerinden soruluyor yüreğim indirme kirpiğini; tutuşmasın kainat nazar kıl; ferahlasın; kavruluyor yüreğim sensiz küle dönerek savruluyor yüreğim VIII diyorlar ki ağla ağla ki dumanı dağılsın yolların ağlamayı denizlere bıraktım yalnız gözlerindir hayatta kalan uğruna adandığım mahşeri sularla çevirip dört yanından gönlümde sakladığım aynalarda arayıp bulamazken günboyu gölgesinde konakladığım gözlerindir ufkumda dalgalanan Rüstem’in kanını döktüm yerlere İstanbul’u kuşattım gözlerin için Azrail’e koştum siperlerimden gözlerine baka baka dirildim niçin kızıl kıyamettir gölerin bu gün niçin heyelan var eteklerinde İsrafil’den işaret mi almışsın yanaklarında mahşer kalıntısı dudaklarında mizan bütün gamlı hüdhüdler Belkıs’le döner sana yıldızlar vuslat için her gece iner sana rengini, gözlerinde kaybolan bilir IX gözlerin uğrak yeridir bestekarların şairler hüzne dalar yeşil okyanusunda eşiğinde ölümsüz dilenciler gözlerin gecenin intiharıdır sen gözlerine mahkumsun; gözlerin bana ben şiir yazmasam, kim tanır gözlerini geçerken yalnızlık sokağından hangi demirci indirir parmağına çekici hangi berber yanağını keser müşterisinin gözlerine bakmasam, doğar mı güneş X gözlerin boşluğa akan bir ırmak değil gözlerin sadece ölmek, yaşamak değil gözlerin tükeniş doruklarında bulunmayanları aramak değil gözerine aşina olduğum günden beri ben artık hır gece sesleniyorum düşe kalka yorgun argın derbeder yapayalnız duruyorum; yanlış anlaşılıyor her hücremde bir inkılab her gönlümde bir mahitab evim harab; ömrüm harab ne ay kaldı, ne de mehtab gök bulanık; ufuk silik gene de mağrur ve dimdik yürüyorum; mezarım oluyorsun ansızın XI bu son şiir, o küflü gözlerine yazılan bu son mezar kalbimde hicranla kazılan senin gamsız gözlerin kahkahalar atarken benim gözlerim viran; ağlamaya değer mi her cilven bir ıstırab; her nazın kapkaranlık yorgun kuraklığında ıslanmaya değer mi hiç güzel olur muydun gözlerin olmasaydı ateşlere girmeye ve yanmaya değer mi bir kevser ırmağında serinlemek dururken sellerine karışıp bulanmaya değer mi aydınlığın gözleri çağırıyor kalbimi zehir bakışlarınla boyanmaya değer mi gözlerine bir ömür dayanmaya değer mi Nurullah GENÇ

  • Hatırlamamız Gereken Bazı İfadeler

    Topluma yeniden kazandırılması gereken bazı ifadeler: Affedin. Bilmiyorum. Özür dilerim. Anlamıyorum. Düşünmeliyim. İstifa ediyorum. Uzman değilim. Haddimi aşamam. Buna layık değilim. Ben zarar veremem. Kendimi geliştirmeliyim. Başkalarını umursuyorum.

  • Maviciler

    Attila İlhan tarafından 1925 yılında çıkarılmaya başlanan Mavi Dergisi'nin etrafında toplanan ve bu dergide eserlerini yayımlayan edebiyatçıların oluşturduğu edebi topluluktur. Bu topluluğun hedefinde Garip Akımı ve Orhan Veli vardır. Garipçilerin savunduğu birçok görüşe karşı çıkmışlardır. Özellikle şiirin açık olması gerektiği anlayışı Maviciler tarafından tamamen reddedilmişti. Onları şiirin bütünüyle açık olamayacağını, anlam kapalılığının şiiri düzyazıdan ayıran önemli bir faktör olduğu görüşündedirler. Bu görüşler etrafında birleşen Maviciler, Mavi Dergisi'nin 1956 yılında son sayısını yayınlamasıyla dağılmışlardır. Maviciler şunlardır: Attila İlhan Ferit Edgü Orhan Duru

  • Hayretî

    16’ncı yüzyılda Vardar’da dünyaya geldi. Asıl ismi Mehmed'dir. Önce Gülşeni tarikatına girdi, ardından Bektaşi oldu. Vezir İsrahim Paşa, sunduğu kasideyi çok beğenince şaire bir tımar vermek istedi. Ancak Padişah Yavuz Selim ve Kanuni Sultan Süleyman’ı küçümseyen şiirleri olduğunu görünce vazgeçti. Daha küçük bir tımar verdi. Hayretî ömrünün sonuna doğru gözlerini kaybetti. 1534’te öldü. Kalenderlik, yiğitlik, samimiyet, coşkunluk dolu şiirleriyle tanınır. Hayretî Divanı, 1981’de Prof. Dr. Mehmet Çavuşoğlu ve M. Ali Tanyeri tarafından yayınlandı. GAZEL Ben bu bâzrun ne bazerganı ne bezzaâzıyam Kûy-ı ışkun onmadık bir rind-i şâhid-bâzıyam Bir megesce kadrüm olsa hân-ı vaslunda n’ola Ben de hâlümce muhabbet evcinin şeh-bâzıyam Câna kalmazam bu gün meydanda aslâ Hâk bilür Rîsmân-ı kâkül-i dil-dârumun cân bâzıyam Sen nice erbâb-ı hüsn içinde müstesnâ isen Pâdişâhum ehl-i ışkun ben de bir mümtâzıyam İt gibi öldürmez isen ger rakîb-i kâfiri Dime hiç ey Hayretî âlemde ben de gaaziyem GAZEL Ne Süleymân’a esirüz ne Selîm’in kulıyuz Kimse bilmez bizi bir Şâh-ı Kerîmün kulıyuz Kul olan ışka cihân beğlerine eğmedi baş Başka sultân-ı cihânuz gör e kimün kulıyuz Gam yirüz kan yudaruz gûşe-i mihnetde müdâm Sanma kim Kevser-i Cennât-ı Naîmün kulıyuz Hüsn-i hâdis kulıyuz sanma bizi sultânum Vech-i pâkünde olan ân-ı kadîmün kulıyuz Terk idüb Hayretî’ya tâc ü kabâdan geçdük Anca bu dünyede bir köhne kilîmün kulıyuz

  • 1980'li - 1990'lı Yıllarda Cumhuriyet Şiiri

    1980’li yıllara geldiğimizde, bu yılların genç şairleri olarak ilk dikkati çekenler Yaşar Miraç, Ozan Telli, Abdülkadir Bulut ve Ahmet Ada oluyor. Bu şairlerin özelliği halk şiirinden, dilinden ve kültüründen yararlanmalarıdır. Yaşar Miraç, Trabzonlu Delikanlı, Ozan Telli, Şahince adlı şiir kitaplarını bu yılların başında yayımlayarak geniş bir okuyucu kitlesini etkileyip, aynı çizgide yazdıkları şiirlerini yayımlamayı sürdürmüşlerdir. Ahmet Ada Taş Plak Gazeller’le günümüze geldiği gibi, Abdülkadir Bulut’un şiirleri ölümünden sonra Ülkemin Şiir Atlası adıyla yayımlanmıştır. 80’li yıllarda genelde, değişik bakış açılarıyla toplumun acılarını yansıtmakla birlikte, değişik temalara değinen yer yer alaysılama ve gülmeceyi kullanan şairler olarak, Abdülkadir Budak, Ali Cengizhan, Metin Altıok, Ahmet Telli, İsmail Uyaroğlu, Ahmet Erhan, Güven Turan, Tuğrul Tanyol, Erdoğan Alkan, Neşe Yaşın, Nurer Uğurlu, Adnan Özer, Hüseyin Yurttaş, Gültekin Emre, Enis Batur, Hüseyin Atabaş, Metin Demirtaş, Şükrü Erbaş, Salih Bolat, Enver Ercan en çok dikkati çeken şairler arasında yer alıyorlar. 90’lı yıllarda bu şairlere kendilerinden söz ettirenler olarak Turgay Kantürk, Gülsüm Akyüz, Metin Cengiz, Sina Akyol, Sunay Akın, Hulki Aktunç, Güngör Tekçe, Akgün Akova, Muzaffer Erdost, Ali Asker Barut, Melisa Gürpınar, Ersin Salman gibi adlar eklenmiştir. Kuş Çiçek Geldi mi desem gece yarısı Gelecek mi desem Ay ışığı çağların sevgisidir ulaşır Sana dek mi desem Özlemden kim ölmüşse korkunç değil Son solukları kelebek mi desem Yüz bin parlasalar da seni anlatır hep Yıldızlar tek mi desem Kuşmu desem yalnızlığıma şimdi Çiçek mi desem Fazıl Hüsnü Dağlarca

bottom of page