Kasidenin Özellikleri ve Bölümleri

Bir kasıt ve maksat güden uzunca manzûmelerdir. İlk olarak cahiliye dönemi Araplarında görülür. Oradan İran’a ve daha sonra XI. Asırda Türklere geçmiştir.


Arap edebiyatının ürünü olan kasidenin M.Ö. V. Yüzyıla uzandığı bilinir. Hicretin ilk yıllarına kadar Arap şiirinde başlıca iki nazım şekli vardı. Birisi “recez”, diğeri ise “kasîde”ydi. Recez, ani ilhamlarla, bir anda söylenirdi, irticâlîydi.


İlk kasîde örnekleri “seb’a-i mu’allaka” denilen yedi muhtelif şiirde görülür. Bu yedi kaside, her yıl yapılan panayırlarda okunan şiirler arasında, herkesçe sevilip beğenilen şiirlerdi ve Kâbe duvarında sergilenirlerdi. Anlamı “yedi askı” demektir.


Kasidenin muhtevasının zenginleşmesi ve bir nazım şekli olarak en büyük önemi kazanması, İran edebiyatı sahasında oldu. Sâsânîler devrinde başlayan saray edebiyatı geleneği, Türk devletlerine de yayıldı.


Kasidenin Şekli:

Kasidenin ilk beytinin mısraları, kendi aralarında kafiyelidir. Beyit sayısı muhteliftir. Genellikle otuz birden doksan dokuza kadar olduğu söylenir. Ama 20 beyitten başlayıp 500 beyitten fazlaya kadar uzanan değişik hacimde kasideler vardır. Türk Divan şiirinde bu sayılar, 45-75 arasıdır. İlk beyti kafiyeli olmayan kasideler, aynı vasıftaki gazeller gibi, şeklen kıt’a hükmündedirler.


Kaside, beş bölümden oluşur:


1. Nesib (teşbîb): Eski belâgatçılar, nesibi “kasîdenin başında söylenilen gazel” diye tarif ederler. Buradan, “tegazzül” bölümünün, eskiden başta olduğu anlaşılmaktadır. Teşbib, konusu şâirin kendi hâlini anlattığı, aşk ıztıraplarını tesellî yollu söylediği şiirdi. Bu kelime “ateş yakmak” anlamına geldiğinden, Arap edebiyâtında âşık, sevgilisini anarak coşkunluğunu ve sevgisinin ateşini arttırdığı için gazele teşbib demiştir. Fakat şâirlerin çoğunluğu, kasîdenin başlarında bulunan zamanın ferahlığını, insanlara ezâ ve cefâsını, diğer taraftan bağ-bahçe ve çiçeklerin tasvirlerini, zevk ve neş’e duygularını ihtivâ eden gazele, hem teşbib hem de nesib diyerek bu iki kavramın birini, diğerinden ayırmamışlardır. İçinde teşbib, yani gazel bulunmayan kasidelere “mahdûd” ya da “muktedâb” demişlerdi ki anlamı “tegazzülden geri kalmış ve teşbîbden kesilmiş” demektir.


Nesîb (teşbîb) bir mevsim, bir olay, bir manzara, bir çiçek ve başka akla gelecek her şeyin tasviri olabilirdi. Şâir, tasvir ettiği şeyle ilgili somut görüntü ve belirtileri, bilgisinin ve kültürünün el verdiği ölçüde yorumlar, kendi düşünce ve duygu âlemine göre anlamlandırırdı. Nesîb bölümü, şâirin genel kültürünü sergilemesine en uygun ve kasîdede de oldukça uzun bir bölümdü.


Şâir, bundan sonra okuyucuda yeni bir düşünce ve duygu zevki uyandırmak için aynı kâfiyede bir beyit söyleyebilir ki buna “tecdîd-i matla’” denir. Araya gazel yerleştirdiği de olurdu. Matla’ı yenilerken, kâfiye bulmakta sıkıntı çekmeyecek kadar dil hakimiyeti bulunduğunu da isbat etmiş olurdu.


Gazel, bazen kasîdenin baş tarafına yerleştirilirdi. Şâirin kasîdeye bir gazelle başlaması mümkündü. Dîvân edebiyâtında, şiir denince akla hemen gazel geldiği için, şâirlik de gazeldeki başarıyla ölçülürdü. Böylece şâir, kasîdeye yerleştirdiği tegazzül bölümüyle gerçek bir şâir olduğunu ispat etmeye çalışırdı. Tegazzül, “Mehdiye” den sonra da olurdu.


Girizgâh:

Daha sonra, girizgâh denilen bir veya birkaç beyitlik bölümle medhiyyeye geçilirdi. Girizgâh, medhiyyeye giriş bölümüdür.


Medhiyye:

Kasîdenin yazılışından maksat, bu bölümdür. Şâir, medhiyye bölümünde sultanlık, vezirlik, müftülük gibi yüksek makamlardan birinde bulunan kişinin, o makamın gerektirdiği erdemlerin en yücesine sahip olduğunu söyler, böylece hem onu övmüş; hem de diğer taraftan o erdemlere gerçek anlamda sâhip kişiyi tarif ederek kasîdenin muhâtabını öyle olmaya davet etmiş olurdu. Bu özellikler adâlet, bilgelik, cömertlik, düşkünleri koruma, san’at ve ilim adamlarına el uzatmak, merhamet, cesâret gibi kavramlardı. Bu arada bir cimriyi cömert, bir zâlimi merhametli, elini kılıç kabzasına dokundurmamış birini en büyük kahraman diye tarif etmek gibi tuhaflıklar da olurdu. Bir şâirin göz göre göre gülünç olmak istemesi mümkün olmayacağına göre, bu şâirlerin, diledikleri özellikleri zikr ederek memdûh denilen övülen kişiyi, anlattıkları gibi olmaya teşvîk ettikleri söylenebilir.


Fahriyye: Bu bölümde şâir, ne kadar ince hünerli ve bilgili olduğunu söyleyerek yaptığı övgünün önemini ve değerini îmâ ederdi. Kendi kâbiliyetlerinden, şikâyetlerinden, şiirlerinin mükemmeliyetinden söz eder, kadirbilmezlikten yakınırdı. Fahriyye bölümünden aşağıdaki du’â bölümüne geçerken şâ’ir mahlasını söyler ki bu beyite “Taç beyti” denir.


Du’â Bölümü:

Du’a bölümüyle kasîde son bulurdu. Burada, övülenin şahsına ve mevkiine göre mutluluğunun, ömrünün, zaferlerinin artmasına, sürekli olmasına du’â edilirdi.


Yukarıda zikredilen bölümler, bütün kasîdelerde bulunmayabilirdi.

Genel olarak kasîdeler, en az on beş beyittir ve daha kısa kasîdeler “kasîde-i beççe” (çocuk kasîdesi) diye tebessümle küçümsenirdi.


Kâfiye düzeni: aa ba ca ……….