top of page

Arama Sonuçları

Search this site

Boş arama ile 864 sonuç bulundu

  • Ahmet Hikmet Müftüoğlu

    1870 yılında İstanbul’da doğdu. Babası Müftüoğlu Sezai Beydir. Dedesi Yunanlılar tarafından şehid edilen Mora Müftüsü Abdülhalim Efendidir. Dedesinin müftü olması sebebiyle Müftüoğlu adını almıştır. Ahmed Hikmet, sık sık hastalanması sebebiyle okula muntazaman devam edememesine rağmen, Dökmecilerdeki Taş Mektebi ile Mahmudiye Vakıf ve Soğukçeşme Askeri Rüşdiyesini bitirerek Galatasaray Mekteb-i Sultanisine girdi. Dördüncü sınıftayken ilk eserinin basılışı edebiyata ilgisini artırdı. 1888’de Galatasaray’ı bitirdi ve Hariciye Nezareti Umur-ı Şehbenderi Kalemine memur tayin edildi ve vazifesi dışında Fransızcadan roman tercümeleri yaptı. Marsilya, Pire ve 1890 yılında da Kafkasya’ya gönderildi. Sefaretlerde çalışan yazar, 1896’da İstanbul’a dönerek Umur-ı Şehbenderi Kalemi Ser-halifeliğine getirildi. Meşrutiyete kadar Hariciye Nezareti merkezinde çalıştı. Bir yıla yakın Nafia Nezaretinde, Ticaret Müdiriyet-i Umumiyesinde vazife aldı. Tekrar Hariciye Nezaretine dönerek 1912’de Peşte Başşehbenderi oldu. Bu tarihe kadar geçen zaman içinde Ahmed Hikmet, 1908 yılında Türk Derneğinin ve 1911 yılında da Türk Yurdu’nun kurucu üyesi olarak hizmet verdi. 1918’de İstanbul’a dönen yazar, 1924 yılında Halife Abdülmecid Efendinin Ser-karinliğine, iki yıl sonra da Hariciye Vekaleti Müsteşarlığına getirildi. Anadolu-Bağdat Demiryolları İdare Meclisi Azalığı ve Elektrik Şirketi İdare Meclisi Azalığı görevlerini de üstlendi. Ahmed Hikmet 19 Mayıs 1927 günü karaciğer kanserinden öldü. Edebi Kişiliği 1. Ahmed Hikmet’in edebiyat merakı daha lise yıllarında başlamıştı. Bu alandaki merakının, aileden gelen bir haslet olduğunu ifade eder. 2. İlk olarak Asır Kütüphanesi neşriyatı arasında çıkan Leyla Yahut Bir Mecnunun İntikamı yayınlandı. Daha sonra Fransızcadan Tuvalet ve Letafet ve Bir Riyazinin Muaşakası adlarında iki eser tercüme ettiyse de, doğu ile batı kültürünün çok farklı olduğunu görerek bir daha eser tercüme etmedi. 3. Servet-i Fünun devrinde, İkdam ve Servet-i Fünun dergilerinde yazdığı hikaye ve nesirlerini 1901 yılında Haristan ve Gülistan adlı eserlerde topladı. Bu iki eserinde Ahmed Hikmet Müftüoğlu, daha iyi tesir yapmak, gönülleri heyecanlandırmak için mübalağalı bir üslub kullandığını, ağır ve anlaşılması güç Servet-i Fünun dilini işlediğini ve hayal mahsulü konular anlattığını bizzat kendisi söyler. Kendisinin de ifade ettiği sebeplerden dolayı bu iki eseri fazla itibar kazanamamıştır. 4. İkinci Meşrutiyetten sonra, zamanın modasına uyarak o da Turancılık edebiyatı akımına uymuştur. Bu akıma bağlı olarak yazdığı yazıların büyük kısmını Çağlayanlar (1922) adlı eserinde toplamıştır. 5. Bu eserinde yazar arı Türkçeciliğe yönelmiş, fakat bu defa da kelime uydurma ve Servet-i Fünundan kalma hayalcilikten kendini kurtaramamıştır. 6. Gönül Hanım adlı romanı Tasvir-i Efkar Gazetesinde tefrika edilmiş ve 1970’de kitap olarak bastırılmıştır. 7. Ahmed Hikmet, yazılarında daha ziyade kelime bulmaya ve üsluba dikkat ettiği için, konulara dikkat etmemiş ve bu yüzden zamanındakilerin ayarında bir edebiyatçı olamamıştır. 8. Yeğenim adlı eseri Türk edebiyatının en meşhur ve en güzel monologlarındandır. Eserleri: Patates (ilmî, 1890), Leyla yahud Bir Mecnunun İntikamı (hikaye, 1891), Tuvalet yahud Letafet-i Aza (tercüme ve ilaveler, 1892), Bir Riyazinin Muaşakası yahud Kamil (tercüme, roman, 1892), Haristan ve Gülistan (hikaye, 1901), Gönül Hanım (roman tefrikası, 1920), Çağlayanlar (hikaye, 1922)

  • Yedi Meşaleciler

    1928 yılında ortaya çıkan bu topluluk, şiir ve yazılarını da “Yedi Meşale” adlı kitapta toplamışlardır. Türkiye'de Cumhuriyet döneminde "sanat sanat içindir" deyip öz şiir anlayışını benimseyen ilk grup Yedi Meşaleciler'dir. Şiirlerini Yedi Meşale adlı bir kitapta toplayan Muammer Lutfi, Sabri Esat Siyavuşgil, Yaşar Nabi Nayır, Vasfi Mahir Kocatürk, Cevdet Kudret, Ziya Osman Saba ve Kenan Hulusi Koray adlı gençlerin oluşturduğu bir harekettir. Bunlar eserlerini Meşale adlı bir dergide yayınlıyor ve bunlara Ahmet Haşim de yazılar gönderiyordu. Bu grup artık Ayşe, Fatma edebiyatından bıktıklarını ilan ediyor ve ne olduğu çok da açık seçik belirtilmeyen ancak Servet-i Fünun ve Fecr-i Ati şiir anlayışlarına yakın duran ve bunların devamı olduğunu gösteren şiirler yazıyorlardı. Bunlara göre şiir hiçbir fikir ve ideolojinin hizmetinde kullanılamaz Gerçek şiir, sanat için yazılan, samimi ve yenilik dolu olan şiirdir. Yedi Meşale'nin Mukaddimesi "Bu eser size her türlü müşkülata rağmen yalnız sanat aşkıyla çalışan birkaç gencin bir senelik edebi mahsulünü takdim ediyor" diye başlar. Mukaddimede gençler kendilerinin de zamanla önemsiz kalacaklarını, buna rağmen taklitçi edebiyattan kurtulmak için vazifeye atıldıklarını belirtirler. Sanat anlayışlarını kısaca şöyle özetleyebiliriz: Dünün mızmız ve soluk hisleri ve Ayşe Fatma terennümleri terk edilecek. -Yalnız duygular ifade edilecek. -Şiirin konu ve temaları genişletilecek. -Yıllardır değiştire değiştire, verilen fikir ve konulardan vazgeçilecek. -Şiirde canlılık samimiyet ve yenilik esas olacak. -Gerçek bir sanat eseri meydana getirmek için şiirlerde sanat ve inceliğe dikkat edilecektir. Bu önsöz, edebi bir tatminsizlik ve mevcut edebiyattan bıkış ile edebiyatın bozulduğu bittiği hakkında, hemen her devirde söylenegelen sözlere bir tepkiden ibarettir. Bu ifadelerin çoğu Abdülhak Hamid ve Recaizade Mahmut Ekrem'in şiirin hiçbir şekilde sınırlandırılmayacağını anlatan yazı ve şiirlerini andırır. Bu şairler Türk edebiyatından Servet-i Fünun ve Fecr-i Ati şairlerinin etkisinde kalmışlardır. Bu hareket fazla uzun sürmez. Yedi Meşale'yi çıkaran gençlerin çoğunda şiir faaliyeti bir gençlik hevesi olarak kalır.

  • Nedîm

    Malumdur benim sühanım mahlas istemez Fark eyler anı şehrimizin nükte-danları diyen Nedim İstanbulludur. İstanbul kültürü ile bezenmiş ,ayrıca iyi bir medrese eğitimi almıştır. 18. yüzyılın başlarından itibaren Osmanlı Imparatorluğu bir rehavet dönemine girmişti. Sanatkar ruhlu ve eğlenceyi seven bir padişah olan III.Ahmed ve onun sadrazamı Nevşehirli İbrahim Paşa zamanında İstanbul bir çok güzel saray, yalı, köşk, medrese ve bahçeler kazanmıştı. Buralarda yapılan eğlenceler, o dönem Istanbul'unu daha da muhteşem bir parıltılar dünyası haline getirmişti. "Lale Devri " adı verilen bu dönemde sanatçılar devlet adamlarının çok yakınında yer almışlar, şiirlerinde o günkü yaşantıyı dile getirmişlerdir. Nedim, bu devirde Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'nın yanından ayırmadığı yakın arkadaşıdır. Padişahın da sevgisini kazanmış, Sadabad eğlencelerinde, Çırağan safalarında, çeşitli ziyafetlerde, Boğaz gezmelerinde, bayram törenlerinde, helva sohbetlerinde yer almıştır. Hattın gelicek aşıkına buse mukarrer Helva gecesidir hatın ey lebleri sükker Helvalara söz yok hepisi nazük ü şirin Hoş cümlesi amma ki efendim leb-i dilber Bu arada devlet tarafından kendisine verilen rütbelere, hediyelere, makamlara, şiirleri ile teşekkür etmesini bilen şair, sevincini ve memnuniyetini şöyle dile getirir. Bir iki gün dideden oldunsa pinhan bari gel Bir neşat-aver haberle hüdhüd-i bina gibi Söyle kim milk-i Seba'nın var mı bir pirayesi Kasr-ı zerrin-tak-ı Sadabad-ı nev-peyda gibi Bahusus aram ede sadrında bir mihr-i kemal Hazret-i Sultan Ahmed Han-ı milk-ara gibi Hem anın dahi ola pişinde bir bedr-i tamam Asaf Ibrahim Paşa'yı cihan-ara gibi 18. yüzyıl kültür ve medeniyet alanında da çok hareketlidir. İlk Türk matbaası kurulmuş, Yalova'da kağıt imalathanesi açılmış, İstanbul'da kumaş fabrikası kurulmuştur. Ayrıca bu dönemde çini imal edilmeye başlanmıştır. Bunlar Avrupa'dan geri kaldığının farkına varan Osmanlı'nın belki de ilk ileri hamleleridir. Divan şiirinde çok verimli bir dönem olan bu günlerde bir çok şairler yetişmiş, hatta aralarında gizli bir rekabet oluşmuştur. Osmanzade Taib adında o dönemde " Reis-i Şairan" unvanını almış bir şair, devirinin şairlerini bir şiirle tanıtmış, ama Nedim'den hiç bahsetmemiştir. Buna içerlenen Nedim şu mısralarla karşılık vermiştir. Zahirde eğerçi cümleden ednayız Erbab-ı nazar yanında liyk a'layız Saymazsa hesaba n'ola ahbab bizi Biz zümre-i şairanda müstesnayız 1730’daki Patrona Halil isyanı sırasında damdan kaçarken düşüp öldü. Öldüğünde 55 yaşında olduğu tahmin ediliyor. Bir başka söylentiye göre aşırı içkiden yaşamını yitirdi. Bir diğer söylentiye göre de Damat İbrahim Paşa ve yakınlarının başlarına gelenlerden korkup hastalandı ve öldü. Düşüncesi yaşamak ve sevmek üzerine kuruluydu. İnsanı dünya zevklerinden yoksun bırakmaya çalışan dine dayalı görüşlere karşı çıktı. Yeni ve yerli bir edebiyat çığırı açtı. Dış dünyada gördüklerini, gözlemlediklerini izlenimleriyle birleştirerek bir bakıma resimleştirdi. Divan şiirine renk ve canlılık getirdi. Çağının güncel yaşantısını şiirleriyle çok iyi yansıttı. Dili, dönemin İstanbul dilidir. Şiirlerinde halk dili ve söyleyişlerini de sıkça kullandı. Hece vezniyle şiir yazan ilk Divan Şairi’nin Nedim olduğu söylenir. En başarı olduğu türler gazel ve şarkılardır. Eğlenceyi, uyuşturucuyu, kadınları sever. Şiirlerinde yansıttıklarında samimidir. Zengin bir tarih ve mitoloji kültürüne sahip olduğu biliniyor. Dilekçe, takriz ve mektup gibi düzyazı örnekleri de verdi. NEVRUZÎYE Hoşâ mübarek ü mesud ruz-i ferruh-dem Zihi küşade ve dil-keş zamane-i hurrem Bu ruz odur ki revadır makam-i hizmetde Siphr-i pîr-i kuhlen-salin ola kameti ham Bu ruz odur ki sabahında sad safa muzmer Bu ruz odur ki mesasında bin ferah müdgam Bu ruz odur ki sezadır olsa bir demine Feda zamane-i sad Baykara vü müdde-i Cem Bu ruz odur ki bu salin içinde rifatle Bakılsa şöyle numayan durur misal-i âlem Bu ruz odur ki anı takvim-i asman içre Nişanlandı yine Bicis alıp eline kalem Bu ruz odur ki yazıp namını flek ikbal Dü nokta-veş kodu kaf üzre Ferkadana hem Bu ruz odur ki onun sebhu talât-i canan Şebi o talât-i zibada zülf-i ham Bu ruz odur ki revadır anı müsahib-i çarh Celâle medbe-i tarih edip kıla mu’lem Bu ruz odur ki bu sal içre sadr-i zi-şana Keremle eyledi teşrif Asaf-ı âzam GAZEL Haddeden geçmiş nezâket yâl ü bâl olmuş sana Mey süzülmüş şişeden ruhsâr-ı al olmuş sana Bûy-i gül taktîr olunmuş nâzın işlenmiş ucu Biri olmuş hoy birisi dest-mâl olmuş sana Sihr ü efsûn ile dolmuştur derûnun ey kalem Zülfü Hârut’un demek mümkin ki nâl olmuş sana Şöyle gird olmuş fireng-istan birikmiş bir yere Sonra gelmiş gûşe-i ebrûda hâl olmuş sana Ol büt-i tersâ sana mey nûş eder misin demiş El-amân ey dil ne müşkilter suâl olmuş sana Sen ne câmın mestisin âyâ kimin hayrânısın Kendin aldırdın gönül noldun ne hâl olmuş sana Leblerin mecrûh olur dendân-ı sîn-i bûseden La’lin öptürmek bu hâletle muhâl olmuş sana Yok bu şehr içre senin vasf ettiğin dil-ber Nedîm Bir perî-sûret görünmüş bir hayâl olmuş sana GAZEL Sînede evvel ne muhrik ârzûlar vâr idi Lebde ser-keş âhlar âteşli hûlar vâr idi Böyle bî-hâlet değildi gördüğüm sahrâ-yı aşk Anda mecnûn bîdler dîvâne cûlar vâr idi Ben bugün bir nev-bahâr-ı hüsn ü ân seyreyledim Tarf-ı destârında sünbül gibi mûlar vâr idi Sen yine bir nev-niyâz âşık mı peydâ eyledin Kûyuna yer yer dökülmüş âb-ı rûlar vâr idi Ey Nedîm ey bülbül-i şeydâ niçün hâmûşsun Sende evvel çok nevâlar güft ü gûlar vâr idi GAZEL Afet-i can dediler gamze-i celladın için Nahl-i gül söylediler kamet-i şimşadın için Yazdı çün kilk-i kaza fitne vü âşûb emrin Ara yerini açık koydu senin adın için Çeşm-i ebrûya kafa-dârsın ey zülf-i siyah Sen ne kafirsin o kafirlere imdadın için Sen ki bülbül gül için nâle edersin bî-ferd Seni gülden ayırır nâle vü feryadın için Hey nesin sen ki duyup handeni kûh-sârda kebk Katı âvâz ile tahsîn okur üstadın için Çokdan ey kilk-i Nedimâ niçin oldun hâmûş Bizi hasrette kodun nazm-ı vev-îcâdın için GAZEL Bir söz dedi cânan ki kerâmet var içinde Dün giceye dâir bir işâret var içinde Mey-hâne mukassi görünür taşradan ammâ Bir başka ferah başka letâfet var içinde Eyvâh o üç çifte kayık aldı karârım Şarkı okuyup geçti bir âfet var içinde Olmakta derûnunda hevâ âteş -i sûzan Nâyın diyebilmem ki ne hâlet var içinde Ey şûh Nedîmâ ile bir seyrin işittik Tanhâca varıp Göksu'ya işret var içinde MÜSTEZÂD Ey şûh-i kerem-pîşe dil-i zâr senindir Yok minnetin aslâ Ey kân-ı güher anda ne kim var senindir Pinhân ü hüveydâ Sen kim gelesin meclise bir yer mi bulunmaz Baş üzre yerin var Gül goncesisin gûşe-i destar senindir Gel ey gül-i ra’nâ Neylersin edip bir iki gün bâr-ı cefâya Sabreyle de sonra Peymâne senin hâne senin yâr senindir Ey dil tek ü tenha Bir bûse-i can bahşına ver nakd-i hayâtı Gel kaail olursa Senden yanadır söz yine bâzâr senindir Ey âşık-ı şeydâ Çeşmânı siyeh-mest-i sitem kâkülü pür-ham Ebrûları pür-çîn Benzer ki bu dil-dâr-ı cefâ-kâr senindir Bî-çâre Nedîmâ GAZEL Bir nîm neş'e say bu cihânın bahârını Bir sâgar-ı keşîdeye tut lâle-zârını .... Bir dem mi var ki âh ederek anmaya gönül Ey serv-kad seninle geçen rûzigârını Şevk-ı tamâm va'de-i ferdâyı dinlemez Reşk ana kim cihanda bugün buldu yârını İran zemine tuhfemiz olsun bu nev gazel İrgürsün İsfahân'a Sıtanbul diyârını Düşmen ne denlü saht ise de şâd ol ey Nedîm Seng üzre gösterir zer-i kâmil iyârını GAZEL Tahammül mülkünü yıktın Hulagu Han mısın kafir Aman dünyayı yaktın ateş-i suzan mısın kafir Kız oğlan nazı nazın şehlevend avazı avazın Belasın ben de bilmem kız mısın oğlan mısın kafir Ne ma'na gösterir duşundaki ol ateşin atlas Ki ya'ni şule-i cansuz-ı hüsn ü an mısın kafir Nedir bu gizli gizli ahlar çak-i giribanlar Aceb bir şuha sende aşık-ı nalan mısın kafir Sana kimisi canım kimi cananım deyü söyler Nesin sen doğru söyle can mısın canan mısın kafir Şarab-ı ateşinin keyfi rüyun şul'elendirmiş Bu haletle çerağ-ı meclis-i mestan mısın kafir Niçin sık sık bakarsın öyle mirat-ı mücellaya Meğer sen dahi kendi hüsnüne hayran mısın kafir Nedim-i zarı bir kafir esir etmiş işitmiştim Sen ol cellad-ı din ol düşmeni iman mısın kafir GAZEL Murâdın anlarız ol gamzenin iz'anımız vardır Belî söz bilmeziz amma biraz irfanımız vardır O şuhun sunduğu peymaneyi reddetmeziz elbet Anınla böylece ahd etmişiz peymanımız vardır Münasibdir dana ey tıfl-ı nazım hüccetin al gel Beşiktaş'a yakın bir hane-i viranımız vardır Elin koy sine-i billura rahm et aşıka zira Beyaz üzre bizim de pençe bir fermanımız vardır Güzel sevmekde zahid müşgilin var ise bizden sor Bizim ol fende çok tahkikimiz itkanımız vardır Koçup her şeb miyanın canına can katmada ağyar Be hey zalim sen insaf et bizim de canımız vardır Sıkılma bezme gel bî-gâne yok da'vetlimiz ancak Nedimâ bendeniz bir dâhi sultanımız vardır ŞARKI Bir safâ bahşedelim gel şu dil-i nâ-şâda Gidelim serv-i revânım yürü Sa’d-âbâd’a İşte üç çifte kayık iskelede âmâde Gidelim serv-i revânım yürü Sa’d-âbâd’a Gülelim oynayalım kâm alalım dünyâdan Mâ’-i Tesnîm içelim Çeşme-i Nev-peydâdan Görelim âb-ı hayât akdığın ejderhâdan Gidelim serv-i revânım yürü Sa’d-âbâd’a Geh varub havz kenârında hırâmân olalım Geh gelüb Kasr-ı Cinân seyrine hayrân olalım Gah şarkî okuyub gâh gazel-hân olalım Gidelim serv-i revânım yürü Sa’d-âbâd’a İzn alub Cum’a namâzına deyu mâderden Bir gün uğrulayalım çerh-i sitem-perverden Dolaşub iskeleye doğru nihân yollardan Gidelim serv-i revânım yürü Sa’d-âbâd’a Bir sen ü bir ben ü bir murib-i pâkîze-edâ İznin olursa eğer bir de Nedîm-i şeydâ Gayrı yârânı bugünlük edib ey şûh fedâ Gidelim serv-i revânım yürü Sa’d-âbâd’a

  • Keçecizâde İzzet Molla

    1785'te İstanbul'da doğdu. 3. Selim dönemi kazaskerlerinden Sâlih Efendi'nin oğlu. Ailesinin aslı Konyalı. Babasını 14 yaşında iken kaybetti. Çocukluğu güç koşullarda geçti. İhtihara karar verdi. Kayıkla Göksü Deresi'ne gidiyordu. Hançerli Bey'in yalısının önünden geçerken Hançerli Bey'le görüşüp dost oldu. Onun aracılığıyla Hâlet Efendi ile tanıştı. Hâlet Efendi'nin korumasına girip rahat bir hayata kavuştu. Hâlet Efendi'nin 1822'de öldürülmesi sonrasında koruyucusunu öven sözler söyledi. Bu yüzden Keşan'a sürüldü. Bir yıl sonra İstanbul'a döndü. Rusya'ya savaş açılmasına karşı çıkınca bu kez Sivas'a sürüldü. 1829'da Sivas'ta sürgünde iken yaşamını yitirdi. Tanzimat Dönemi'nin ünlü devlet adamı Fuad Paşa'nın babası. Mevlevi olduğu biliniyor. Keşan'daki sürgün günlerini anlattığı mesnevi tarzındaki "Mihnet-i Keşan" adlı eseriyle büyük ün kazandı. Nazireci bir şairdir. Şiirlerindeki güçlü sanat dikkat çeker. Şeyh Galib'in etkisindedir. Babasının yaşal öyküsünü anlattığı "Devhat-ül mehamid fi tercümet-ül vâlid", Mihnet-i Keşan, Bahâr-ı Efkâr, Gülşen-i Aşk, Hazân-ı Âsâr ve Lâyihalar belli başlı eserleri. Bunlardan Bahâr-ı Efkâr ve Hazân-ı Âsâr divandır. Mevlevi tarikatına bağlı , derviş ruhlu, olgun bir insan olan İzzet Molla, nüktedan bir şairdir. Dürüst tabiatlı, kendisine yapılan iyilikleri unutmayan bir insan olduğundan , çok iyilik ve iltifatlarını gördüğü Halet Efendi'nin idamı üzerine, bu önemli adamın aleyhine dönmemiş, onun medh eden, düşmanlarını yeren şiirleri yüzünden Keşan'a sürülmüştür. Keşan'a gidişini, yolculuğunu ve orada yaşadıklarını Mihnet-Keşan adlı eserinde hikayeleştirmiştir. Keşan'da, Keşan caminin imamı ile yaşadığı hadise, enteresan bir hicviyedir. İmam efendi, Keşan'a bir şairin sürgün edildiğini duyunca onu saz şairi sanmış. Bir gün İzzet Molla'dan saz çalmasını istemiş. İmam şaire şöyle demiş: Işitdik ki siz şair-i şahsız Maarif semavatına mahsız Değil haddimiz gerçi çaldırma saz Gönül bir iki nağme eyler niyaz Molla , imamın cahilliğini anlamış fakat kalbini kırmak istemediğinden Keşan'a sürülmesinin sebebini de izah eden şu mısraları söylemiş: Dedim bedce çıkmıştı avazımız Stanbul'da terk eyledik sazımız GAZEL Aceb bu âteş-i firkatle kimler yane gönlümden Demem kim yakma zîrâ korkarım dîvâne gönlümden Vatandan kalmadı âmed şüd eyler âhdan gayrı Ne ol meh-rûdan aldım bir haber hâlâ ne gönlümden Olur rencîde-hâtır geçse gönlümden dahi vuslat Nihân bir yol mu vardır hâtır-ı cânâne gönlümden Yakıb yıkdı temelden Husrev-i aşkın sipâhîsi Ümîd etmem imâret bir dahi vîrâne gönlümden Büyük devletlidir sâhib-derûn ehl-i melâmetdir Sakın sâkî sakınma bâdeyi mestâne gönlümden Ne kara günlerinde mahremiydi zülfünün şimdi O şûha var mı İzzet başka bir bîgâne gönlümden Kilâb-ı der-geh'i Monlâ'ya ben mensûb olur muydum Tevessül etmeseydim himmet-i merdâne gönlümden GAZEL Meşhûrdur ki fısk ile olmaz cihân harâb Eyler anı müdâhane-i âlimân harâb Bilmez ki iki kat yıkılır kendi halkdan İstar cihân yıkıldığını hânüman-harâb A'mâl-i hayr süllemidir kasr-ı Cennetin Mümkin mi çıkma olsa eger nerdübân harâb Bir mevsim-i bahârına geldik ki âlemin Bülbül hamûş havz tehî gül-sitân harâb Çıkmaz bahâra değmede bîçâre andelîb Pejmürde-bâl vakt şitâ âşiyân harâb Elbetde bir sütûnu olurdu bu kubbenin İzzet nihâyet olmasa kevn ü mekân harâb Teslim olursa Pire madeng-i irâdesi Olmaz diyâr-ı Rûm'da bir hanedân harâb TÜRKÜ Zülfündedir benim baht-ı siyahım Sende kaldı gece gündüz nigâhım İncitirmiş meğer ki seni âhım Seni sevdim odur benim günahım Aşkını saklarım gönlümde nihan Gizlice gizlice ağlarım heman El gibi cefadan söylemem figan Seni sevdim odur benim günahım Müptelayım senin ahu gözüne Bakıp bakıp ah ederim yüzüne Anladım uymuşsun eller sözüne Seni sevdim odur benim günahım

  • Enderunlu Vâsıf

    Enderûn’da yetiştiği, yani çocukluğunda saraya alınarak burada eğitim gördüğü için enderûnlu diye bilinir. Asıl ismi Osman. Doğum tarihi kesin olarak bilinmiyor. 1818 yılına kadar sarayda kaldı. Osmanlı Padişahı 3. Selim devrinden itibaren hünkar baş lalalığı, peşkir ağalığı, anahtar ağalığı, kiler ağalığı gibi görevlerde bulundu. 1824 yılında İstanbul’da yaşamını yitirdi. Yaşadığı dönemde asıl şarkılarıyla beğenildi. Şiirleri açık saçık bayağı, sanatsız bulunduğu için "değersiz bir şair" diye isimlendirildiği oldu. Ama gününün koşullarında sade bir dil kullandı, günlük hayatla ilgili şiirler yazdı. Enderûnlu Vâsıf için, divan şiirine halkı, sokağı katmak isteyen şair denebilir. Şiirinde döneminin orta sınıf insanının duygu, düşünce ve yaşayışları bulunur. Bu özellikleriyle bir bakıma divan şiirinde boy gösteren "Hüseyin Rahmi Gürpınar" müjdecisidir. ŞARKI Çözülme zülfüne ey dil-rübâ dil bağlayanlardan Kaçınma âteş-i aşkınla bağrın dağlayanlardan Düşer mi ictinâb etmek seninçün ağlayanlardan Sirişk-i çeşmimin bak farkı var mı çağlayanlardan Gelüb vakt-i bahâr âlem safâ-yı gül-şen etdikde Nevâ-yı bülbülü gûş-i gül-i ra’nâ işitdikde Uyub ahbâba sen de seyr-i Sa’d-âbâd’a gitdikde Sirişk-i çeşmimin bak farkı var mı çağlayanlardan Senin bir reng-i zîbân var ki gül-berg-i izârında Bulunmaz gül-sitân-ı âlemin bâğ-ı bahârında Otur ihrâma ârâm et bir az havzın kenârında Sirişk-i çeşmimin bak farkı var mı çağlayanlardan Hevâ-yı perçeminle başka bir hâlet olur serde Yeni başdan misâl-i Vâsıf uğratdın beni derde Gamınla gerçi çokdan ağlarım ammâ bugünlerde Sirişk-i çeşmimin bak farkı var mı çağlayanlardan

  • Bağdatlı Rûhî

    16. asrın büyük şairlerinden biri olan Bağdatlı Ruhi’nin asıl adı Osman’dır. Bu şairin, Kanuni ordularıyla Bağdat’a giden Anadolulu bir askerin oğlu olduğu bilinmektedir. Divanındaki şiirlerinden kendisinin de bir sipahi olduğu anlaşılmaktadır. Şairin, tezkireci Ahdi, Fuzûlî’nin oğlu Fazlı ile ve yine başta Bağdat şairleri olmak üzere devrinin birçok devlet büyüğü, alim ve şairi ile arkadaşlıkları ve dostlukları olmuştur. Ruhi’nin etkisi altında kaldığı şairler arasında Fuzûlî’nin önemli bir yeri vardır. Askerliği, savaş meydanlarındaki zaferleri öven, Türk kahramanlık şiirleri arasında da yerini almış lirik manzumelerine karşın Ruhî, eserlerinde ortaya koyduğu tenkit ve fikirleri ile dikkat çekmektedir. Şiirlerinde kullandığı dilin sadeliği, halk kelime ve tabirlerini zevk ve alışkanlıkla kullanışı orduya mensup saz şairlerinin üslubunu andırır. Özellikle gezip yaşadığı Irak ve Şam bölgelerindeki idari sistemin ve sosyal hayatın; din ve ahlak anlayışının aksayan taraflarından yola çıkarak söylediği satirik mısralar (eleştirici bir anlatım) Ruhi’nin diğer şiirlerinde de görülür. Fakat onun bu sahada en tanınmış ve çığır açmış eseri, 17 bent halinde kaleme aldığı, büyük Terkib-i Bend manzumesidir. Ruhi’nin Terkib-i Bendi daha 17. asrın ilk yıllarından başlayarak büyük takdir ve alaka toplamış ve Türk Divan Edebiyatında özel bir terkib-i bend tarzı oluşmuştur. Başta Şeyh Galip olmak üzere Ziya Paşa ve Muallim Naci gibi gerek Divan gerek Tanzimat Edebiyatının önemli şairleri tarafından bu Terkib-i Bende nazireler yazılmıştır. Ruhi’nin Terkib-i Bend'i, Divanından ayrı olarak birkaç defa basılmıştır. KASÎDE (ilk 11 beyit) Devrden peymne-i mihr ü vefâ eksilmede Kalb-i ehl-i hâlden zevk u safâ eksilmede Dem-be-dem yüz tutmada meclis perişân olmağa Encümenden bâde-i behcet-fezâ eksilmede Sâz ü söze kalmadı evvelki gibi meylimiz Ya’ni dilden ârzû başdan hevâ eksilmede Tab’ı kılmakda gubâr-âlûde cevr-i rûzgâr Safvet-i âyîne-i âlem-nümâ eksilmede Çeşm-i pür-nemde safâdan gayrısı urmakda mevc Gönlümüzde derd ü gamdan mâ-adâ eksilmede Geçmede vakt-ı şebâb ü gelmede eyyâm-ı şîb Gitmeden dilden safâ gözden cilâ eksilmede İyş ü nûşa şevkımiz gitdikçe noksân bulmada Bezmimizden gün-begün ol meh-likaa eksilmede Bâdedir gerçi devâ-yı derd ü gam ammâ ne sûd Devrimizde ehl-i derd artub devâ eksilmede Ey dirîngaa ekserî halkın cefâ üstündedir Bu vefâsız dehrden ehl-i vefâ eksilmede Olmada mihr ü muhabbetden müberrâ hass ü âm Cem’olub ağyâr ü yâr-ı zî-vefâ eksilmede Bir gönül eğlencesi yâr isteriz girmez ele Gam hücum etmekde yâr-ı gam-zedâ eksilmede TERKÎB-İ BEND’DEN (Birinci bend) Sanmam bizi kim şîre-i engûr ile mestüz Biz ehl-i harabâtdanuz mest-i Elest’üz Ter-dâmen olanlar bizi alûde sanur lîk Biz mâil-i bûs-i leb-i câm ü kef-i destüz Sadrın gözedüb neyleyelim bezm-i cihânın Pâ’yi hum-i meydir yirimüz bâde-perestüz Mâil değiliz kimsenin âzârına ammâ Hâtır-şiken-i zâhid-i peymâne şikestüz Erbâb-i garez bizden ırağ olduğu yeğdir Düşmez yare zirâ okumuz sâhib-i şeştüz Bu âlem-i fânîde ne mîr ü ne gedâyuz A’lâlara a’lâlanuruz pest ile pestüz Hem-kâse-i erbâb-ı dilüz arbedemiz yok Mey-hânedeyüz gerçi velî ışk ile mestüz Biz mest-i mey-i mey-kede-i âlem-i cânuz Ser-halka-i cem’iyyet-i peymâne-keşânuz ---------------

  • Paragrafta Yapı ve Yapı Unsurları

    Her paragraf küçük bir yazı örneğidir. Onun da giriş, gelişme ve sonuç cümleleri vardır. Giriş Cümlesi Paragrafın konusunu ya da ele alınan kişiyi, olayı, durumu açıkça ortaya koyan ilk cümle giriş cümlesidir. Paragrafta anlatılardan, olayın, düşüncenin sırasına göre en önde gelen ve en genel düşünceyi içeren cümledir. Dil ve düşünce yönünden bağımsızdır, kendinden önceki bir cümleye bağlı değildir. Giriş cümlesinde kendinden önce herhangi bir açıklama gerektirecek zamir, bağlaç, edat gibi kelimeler bulunmaz. Ele alınan konuyla ilgili örnek ve ayrıntılara yer verilmez. Gelişme Cümleleri Giriş cümlesinden sonra gelen, ele alınan konunun çeşitli yollarla açıklandığı bölümdür. Konuyla ilgili ilgili yardımcı düşünceleri, belgeleri, örnekleri ve ayrıntıları içeren cümle ya da cümlelerdir. Bu bölümde karşılaştırma, örnekleme, tanık gösterme, sayısal verilerden yararlanma gibi düşünceyi geliştirme yollarına başvurulur. Sonuç Cümlesi Paragrafın tümünden çıkarılacak kesin yargıyı belirten, giriş cümlesinde verilen düşünceyi kanıtlayan, açıkça ortaya koyan son cümledir. Dil ve düşünce yönüyle kendinden önceki cümlelere bağlıdır. Bu yüzden sonuç cümlesi demek ki, sonuç olarak, öyleyse, özetle, bundan dolayı, bu yüzden, çünkü gibi bağlayıcı kelimelerle başlayabilir. Çözümlü Örnek Soru Aşağıdaki cümlelerin hangisi bir paragrafın ilk cümlesi olabilir? A) Kendine güvenen insan riskleri göze alarak işe başlar. B) Eserlerini beğenmeyişimin bundan başka nedenleri de var. C) Yeni bir iş kurmanın böyle zorlukları olduğu doğrudur. D) Çünkü ayakkabılarımı yolda gördüğüm gence vermiştir. Çözüm: Yukarıdaki cümleleri incelediğimizde B, C ve D seçeneklerinde “bundan”, “böyle” ve “çünkü” ifadelerinin yer aldığını görürüz. Bu ifadeler kullanıldıkları cümleleri dil ve anlam yönüyle kendilerinden önce gelen cümlelere bağlar. Bu yüzden giriş cümlesi olamazlar. A seçeneğindeki cümle ise genel bir düşünceyi içerir. Dolayısıyla bu cümleye “giriş cümlesi” diyebiliriz. Cevap A seçeneğidir.

  • Kelimelerde Anlam Değişmeleri

    Her bir kelime bir temel nesne ya da hareketi karşılar. Kelimenin zamanla karşıladığı kavramdan az çok uzaklaşması ya da yeni bir kavramı yansıtması durumuna kelimede anlam değişmesi denir. Anlam değişmeleri beş şekilde meydana gelir: Anlam Genişlemesi Bir kelimenin bir nesnenin, bir işin bir bölümünü ya da bir türünü gösterirken zamanla o nesnenin bütününü, bütün türlerini anlatır duruma gelmesine anlam genişlemesi denir. Örneğin “yol” kelimesinin ilk anlamı “yürünen yer”dir. Yol kelimesi anlam genişlemesine uğrayarak “yöntem”, “içinden veya üstünden bir sıvının geçtiği, aktığı yer”, “davranış, tutum, gidiş veya davranış biçimi” anlamlarını kazanmıştır. Anlam genişlemesine uğrayan kelimelere çok anlamlı kelimeler de denir. Bir keli menin, anlam gelişmesi yoluyla, asıl anlamı ile olan ilişkisini kaybetmeden yeni anlamlar kazanmasına çok anlamlılık denir. Anlam Daralması Bir kelimenin eskiden anlattığı nesnenin bir bölümünü, bir türünü karşılar duruma gelmesine denir. Örneğin, eski Türkçede “çocuk, evlat” anlamına gelen “oğul” kelimesi günümüzde sadece “erkek çocuğu” anlamında kullanılmaktadır. Anlam Kayması (Başka Anlama Geçiş) Bir kelimenin başlangıçta karşıladığı anlamdan uzaklaşarak yeni bir anlamı karşılamasına denir. Örneğin; “koca” kelimesi eskiden yaşlı adam anlamında kullanılırken bugün kadının eşi anlamında kullanılmasına anlam kayması denir. Anlam İyileşmesi Bir kelimenin eskiden kötü bir anlamı varken zaman içinde daha iyi bir anlam kazanmasına denir. Örneğin “yavuz” kelimesinin eskiden sahip olduğu “kötü, hırsız” anlamının yerine “yiğit, kahraman” anlamı kazanmasına anlam iyileşmesi denir. Anlam Kötüleşmesi Bir kelimenin eskiden iyi bir anlamı varken zaman içinde kötü bir anlam kazanmasına denir. Örneğin “canavar” kelimesinin “canlı, yaşayan, hayvan” gibi anlamlarından uzaklaşarak “yabani, yırtıcı hayvan” gibi olumsuz bir anlamı karşılar hâle gelmesine anlam kötüleşmesi denir.

  • Postmodernizm Akımı

    Postmodernizm 1960 sonrası Amerika'da ortaya çıkmış bir akımdır. Düşünce olarak mimaride, plastik sanatlarda ve yazın alanında etkili olmuştur. Yaşam biçimi olarak da benimsenen postmodernizm, modernizm sonrası, ona ek olarak ele alınır. Varlığını modernizme borçludur. Ancak modernizme karşı çıkış değildir. Modernizmin bir sonraki sürecidir. Zaten "post" sözcüğü de "ek, sonra" anlamına gelir. Bu nedenle modernizmle zıt düşmesi ya da modernizm yanlısı olması söz konusu değildir. Yine de modernizmden ayrı düşünülmesi yanlış olur. Yaşam biçimi olarak benimsenmesi tartışılacak birçok yanı beraberinde getirmiştir. Örneğin Türkiye ve Türkiye gibi modernizmi tam olarak yaşayamamış ülkelerde modernizm sonrasının yaşanılmaya çalışılması ya da yaşanılıyor sanılması büyük bir yanılgı olur. Erinç (1995, s. 139)'in deyişiyle "bir haftadan beri yıkanmamış vücuda old spice sürmek" gibi tanımlanır. Bu durum modern olamadan postmodern olma çabasıdır ki anlamlı değildir. "Bir postmodern sanaçıyı isyankâr gösteren, onun esaretidir. Yaşanılmakta olan dünyayı eleştirebilecek, modernizm karmaşasını ve zıtlıklarını yakalayabilmek edinimleri ve bunları yansıtışıdır." Postmodern Edebiyat: Postmodern yazın modern anlayıştan farklı olarak öz ve biçimde yeni bir yaklaşımı beraberinde getirmiştir. Buna göre tür ayrımı ortadan kalkmıştır. Modern yapıtta yorumlanabilirlik sınırlandırıldığı halde, postmodern yapıtta okuyucu, okuduğu sırada metni yeniden yazma durumuna geçer. Modernlikte yapıt anlamlılık taşımaktayken, postmodern yapıt söz söyleme sanatıyla (retorik) bezenmiştir. Dil oyunlarına geniş yer verme ve zaman-yer bütünlüğünden uzaklaşma görülür. Postmodern yazında konu bağlarında geriye dönüşler vardır. Daha önce yazılmış metinlerden yola çıkarak yeni metinler üretilir. Hem sorgulama, hem de yanıt arama bir arada görülür. Roland Gerard Borthes (1915-1980) ve James Joyce (1882-1941)'un yanı sıra Türk yazınından Orhan Pamuk, Bilge Karasu da postmodern olarak nitelendirilen yazarlardan sayılırlar. YENİ HAYAT'tan Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti. Daha ilk sayfalarındayken bile, kitabın gücünü öyle bir hissetim ki içimde, oturduğum masadan ve sandalyeden gövdemin kopup uzaklaştığını sandım. Ama gövdemin benden kopup uzaklaştığını sanmama rağmen, sanki bütün varlığım ve her şeyimle her zamankinden daha çok sandalyede ve masanın başındaydım ve kitap bütün etkisini yalnız ruhumda değil beni ben yapan her şeyde gösteriyordu. Öyle güçlü bir etkiydi ki bu, okuduğum kitabın sayfalarından yüzüme ışık fışkırıyor sandım: Aynı anda hem bütün aklımı körleştiren, hem de onu pırıl pırıl parlatan bir ışık. Bu ışıkla kendimi yeniden yapacağımı düşündüm, bu ışıkla yoldan çıkacağımı sezdim, bu ışıkta daha sonra tanıyacağım, yakınlaşacağım bir hayatın gölgelerini hissettim. Masada oturuyor, oturduğumu aklımın bir köşesiyle biliyor, sayfaları çeviriyor ve bütün hayatım değişirken ben yeni kelimeleri ve sayfaları okuyordum. Bir süre sonra, başıma gelecek şeylere karşı kendimi o kadar hazırlıksız ve çaresiz hissettim ki, kitaptan fışkıran güçten korunmak ister gibi bir an içgüdüyle yüzümü sayfalardan uzaklaştırdım. Çevremdeki dünyanın da baştan aşağıya değiştiğini o zaman korkuyla fark ettim ve şimdiye kadar hiç duymadığım bir yalnızlık duygusuna kapıldım. Sanki dilini, alışkanlıklarını, coğrafyasını bilmediğim bir ülkede yapayalnız kalmıştım. Bu yalnızlık duygusunun verdiği çaresizlik bir anda beni kitaba daha sıkı sıkıya bağladı. İçine düştüğüm yeni ülkede yapmam gereken şeyleri, inanmak istediklerimi, görebileceklerimi, hayatımın alacağı yolu bana bu kitap gösterecekti. Sayfaları tek tek çevirirken kitabı şimdi bana vahşi ve yabancı bir ülkede yol gösterecek bir rehber gibi de okuyordum. Yardım et bana, demek geliyordu içimden, yardım et ki kazaya belaya uğramadan yeni hayatı bulayım. Bu hayatın da, ama, rehberinin kelimeleriyle yapıldığını biliyordum. Kelimeleri tek tek okurken, bir yandan yolumu bulmaya çalışıyor, bir yandan da yolumu büsbütün kaybettirecek hayal harikalarını hayretle tek tek ben kuruyordum. Bütün bu süre boyunca kitap masamın üzerinde duruyor ve ışığını yüzüme saçarken, odamdaki öteki eşyalara benzer bildik tanıdık bir şey gibi gözüküyordu. Bunu, önümde açılan yeni bir hayatın, yeni bir dünyanın varlığını hayretle ve sevinçle karşılarken hissettim: Hayatımı böylesine değiştirecek olan kitap aslında sıradan bir eşya idi. Aklım pencerelerini kapılarını kelimelerin bana vaad ettiği yeni dünyanın harikalarına ve korkularına ağır ağır açarken, bir yandan da beni bu kitaba götüren rastlantıyı yeniden düşünüyordum, ama bu aklımın yüzeylerinde, derine gidemeyen bir hayaldi. Okudukça bu hayale dönmem bir çeşit korkudandı sanki: Kitabın bana açtığı yeni dünya o kadar yabancı, o kadar tuhaf ve şaşırtıcıydı ki, bu alemin içine bütünüyle gömülmemek için şimdiki zamanla ilgili bir şeyler hissetme telaşı duyuyordum. Başımı kitaptan kaldırıp odama, dolabıma, yatağıma bakarsam ve penceremden dışarıya bir göz atarsam, dünyayı bıraktığım gibi bulamayacağım korkusu içime yerleşiyordu çünkü. . . . . . Orhan Pamuk

  • Divan Şairi Neşâtî

    Edirneli olduğu biliniyor, ancak doğum tarihi belirsiz. "Süleyman" olması ihtimali bulunmakla birlikte asıl adının Ahmed olduğu sanılıyor. Yaşamıyla ilgili bilgiler sınırlı. Gelibolu Mevlevihanesi'nde Şeyhi Ağazâde Mehmet Efendi'nin dervişi oldu. Şeyhinin ölümünden sonra bir süre Konya'da bulundu. 1670'te Edirne Mevlevihanesi'nde Osman Dede'den boşalan şeyhliğe getirildi. Dört yıl kadar bu görevde kaldı. 1674'te yaşamını yitirdi. Edirne Mevlevihanesi'nin avlusuna gömüldü. 17'nci yüzyılın usta şairidir. Büyük ölçüde Nef'î ve Urfî'nin etkisinde kaldı. 20 sayfalık "Şerh-î Müşkilât-ı Urfî" adlı eseri hem Farsça'ya olan hakimiyetini hem de Urfî'şe hayranlığını gösterir. Sultan 4. Murat, Sultan İbrahim, 4. Mehmed gibi padişahlarla, Köprülü Mehmed Paşa, Köprülüzâde Fâzıl Ahmet Paşa gibi devlet büyüklerine kasideler yazdı. Çağının gazel ustalarından biri. Divan edebiyatının Sebk-i Hindî tarzının öncülerinden. Divanı 1933'te Nüzhet Ergun tarafından yayınlandı. Neşâtî yüzyılın gazel ustalarındandır. Kaside de yazmış olmakla birlikte, esas ününü gazelleriyle kazanmıştır. Kasidelerinde Nef’î’nin etkisi görülür. Neşâtî tasavvuf terbiyesi almış olmasına rağmen şiirlerinde mutasavvıf ruhu görülmez. Şiirleri içten ve duygulu olup daha çok âşıkane tarzda yazılmıştır. Neşâtî divanında yer alan şiirlerin çoğu başkalarınınkine nazire olmakla birlikte bunlar sıradan nazireler olmayıp Neşâtî'ye özgü şiirler görünümündedir. Neşâtî, Sebk-i Hindî'nin öteki temsilcileri olan Nâ'ilî ve Fehîm'le birlikte Kâmî ve Nâzım gibi kendisinden sonra gelen bazı şairleri etkilemiş ve bu şairlere üstatlık etmiştir. Eserleri: Dîvân, Hilye, Edirne Şehr-engîzi, Şerh-i Müşkilât-ı Urfî. GAZEL Gitdin ammâ ki kodun hasret ile cânı bile İstemem sensiz olan sohbet-i yârânı bile Devr-i meclis bana girdâb-ı belâdır sensiz Mey-i zehrâb-ı sitem sâgâr-ı gerdânı bile Bağa sensiz bakamam çeşmîme âteş görünür Gül-i handânı değil serv-i hırâmânı bile Sineden derd ile bir âh edeyin kim dönsün Aksine çarh-ı felek mihr-i dırahşanı bile Hâr-i firkatinle Neşâtî-i hazînin vâ-hayf Dâmen-i ülfeti çâk oldu giribânı bile GAZEL Çeşmin mey-i işveyle mestâne değil mi yâ Kasd-ı niğeh-i inektin hep câne değil mi yâ Olsa ne aceb âlem evzâına dil-beste El-hak heme etvârın rindâne değil mi yâ Olsam n'ola aşkınla rüsvâ-yı heme-âlem Dil mest-i mahabbet cân dîvâne değil mi yâ Ursa ne aceb kendin şem'-i ruhuna bî-bâk Dil bezm-i mahabbetde pervane değil mi yâ Gamzenden emîn olmak mümkin mi Neşâtî-veş Hançer-be-kef-i fitne mestâne değil mi yâ GAZEL Bî-safâ-yı aşk olup bî-derd-i yâr olmak da güç Bir sitem-ger âfetin cevriyle zâr olmak da güç Evc-i istiğnâda pervâz etmedikçe mürg-i dil Pâybend-i aşk ile âşüf te-kâr olmak da güç Bir nigâh-ı gamzeye takat getürmezken gönül Günde bin tîr-i cefâya sîne-dâr olmak da güç Va'de-i ferdasına gâhî ederdim i'timâd Hayret-âlûd-i belâ-yi intizâr olmak da güç Gerçi yok takat Neşâtî seyr-i dîdâr etmeğe Gûşe-gîr-i hasret-i dîdâr-ı yâr olmak da güç

  • Nedîm-i Kadim

    Asıl adı Mehmed’dir. 18. Yüzyıl şairi Nedîm’den ayırmak için Nedîm-i Kadîm lakabıyla anılmıştır. İstanbul’da doğdu. Doğum tarihi bilinmemekle birlikte, 17. yüzyılın ilk çeyreğinde doğduğu tahmin edilmektedir. Ailesiyle ilgili bilinenler babasının bir berber olduğundan ibarettir. Nedîm-i Kadim, medrese tahsilini müteakip Şeyhülislâm Ebû Sa'îd Efendi'den icazet olarak müderrisliğe başladı. Müderrislik hayatı sık sık tayin ve azillerle geçti. Uşşakîzade ve Şeyhî (vr. 291b)’nin verdiği bilgilere göre; sırasıyla Cenâbî Efendi Medresesi (1064/1654), Sa'dî Efendi Medresesi (1068/1657), Süleyman Subaşı Medresesi (1070/1659), Nişancı Paşa-yı Atîk Medresesi (1071/1660), Sinan Paşa Medresesi (1073/1662), Rüstem Paşa Medresesi (1075/1664), Sahn-ı Semân Medresesi (1076 /1665), son olarak da Zâl Mehmed Paşa (1079/1668) müderrisliği görevlerinde bulundu. Nedîm-i Kadim, Safer 1081/Haziran 1670’te genç yaşında öldü. Ölüm tarihi, yanlışlıkla Âsım’da (vr. 45a) 1080, Mehmed Süreyyâ’da (1311: IV/549) ise 1108 olarak gösterilmiştir. Ölümüne, Rüşdî “Gitdi bir fâzıl didiler fevtinün târihini / Sahn-ı Cennetde Nedîmâ ol nedîm-i kudsiyân” (H. 1080) beytiyle tarih düşürdü (Şeyhî: vr.292a; Âsım: vr. 45a). Mezarı, bugün ortadan kaldırılmış olan Beyoğlu'ndaki Ayas Paşa Kabristanındadır (Mehmed Nâilî: II/1485). Nedîm-i Kadim az yazan şairlerden biridir. Tek eseri yaklaşık 500 beyitlik divançe niteliğindeki Dîvân’ıdır. Kaynaklarda, üç dilde yazdığı şiirleri olduğu belirtilmekle birlikte, onun Türkçenin dışında yazdıkları Farsça bir kıta ve birkaç matladan öteye gitmez. 1.Dîvân: Dîvân, 4 kaside, 3 kıta-i kebire, 34 gazel, 7 rubai, 1 kıta, 14 matla, 2 muamma, ve 3 mektuptan oluşmaktadır. Kasidelerin sonundaki 1 kıta, 2 matla ve 2 muamma Farsçadır. Eserin, çeşitli divan mecmuaları içinde bilinen yedi nüshası vardır. Bunlar içinde en eskisi, Nedîm-i Kadîm’in ölümünden on yıl sonra Fasih Dede tarafından istinsah edilen Topkapı Sarayı Müzesi ndeki (Emânet, 1639/2, vr. 44-57) nüshadır. Bunun dışında, Halil Nihad Boztepe'nin Nedîm Dîvânı Külliyâtı adlı eserinin sonunda eski harflerle yayımlanmıştır (1338-40:330-347). Bu baskının, bugün için elimizde olmayan bir yazmaya dayandığı anlaşılmaktadır. Dîvân’ın tenkitli metni yayımlanmıştır (Horata 1987). Nedîm-i Kadîm, kaynaklarda nüktedan, hoş sohbet, rahatına ve zevkine düşkün, rint meşrep, devlet erkânının nezdinde itibarlı bir şair olarak tanıtılır. Şeyhülislam Bahâyî, Fasîh Dede, Neşâtî, Nâ’ilî-i Kadîm, etkilendiği şairler arasındadır. Kemiksizzâde Safvet, onu meşhur Nedîm’le karşılaştırarak ikisini de birbirinden âlâ bulur. “Olmasun” redifli gazelinin Nedîm tarafından tanzir edilmesi, mahlastaşının da beğenisini kazandığını göstermektedir. Fakat iki şair arasındaki benzerlik mahlas ortaklığından öteye gitmez. Nedîm-i Kâdîm’de, yer yer Sebk-i Hindî etkisinde söylenmiş beyitlere rastlanmakla birlikte, sanatının asli özelliğini konuşma diline yaklaşan, sade ve külfetsiz bir söyleyiş oluşturur. “Beni öldürmege lâzım mı tâ böyle sebeb bilmem”, “Bizüm de kadrümüz olsaydı rûzgâr yanında” vb… Nedîm-i Kadîm, Bâkî ve Şeyhülislâm Yahyâ’dan Nedîm'e uzanan çizgide daha çok taklit seviyesinde kalmış, sade ve külfetsiz bir dille yazdığı gazelleriyle devrinde şöhrete kavuşmayı başarmış ve şöhreti sonraki asra da taşmış bir şairdir.

  • Divan Şairi Sâmî

    Asıl ismi Mustafâ’dır. Diğer isminin “Mehmed” olduğu sadece bir kaynakta belirtilmiştir (Beliğ 1999: 144). İstanbulludur. Doğum yılı bilinmemektedir. Baltacı Mehmed Paşa'nın ikinci kez sadarete getirildiği dönemde (1122-1123/1710-1711) yazdığı bir kasidesindeki ifadelerine bakılarak bu yıllarda gençlik döneminde olduğu belirtilebilir. Arpaemîni Osmân Efendi'nin oğludur. Babasının görevinden dolayı Arpaemînizâde sanıyla tanınmaktadır. Kaynaklarda ailesi ile ilgili olarak babasının ismi dışında bir bilgi bulunmamaktadır. Dîvânında yer alan tarih kıtalarından Afîfe ve Zelîhâ isimli iki kızı olduğu, Afîfe’nin (1116/1704-5), Zelîhâ’nınsa (1134/1721-2)’de vefat ettiği öğrenilmektedir (Kutlar 1996: 13-14, 16). Sâmî, gençliğinde kâtiplik tahsili görmüş, tahsilini tamamladıktan sonra "arpa kâtibi/arpa emîni" (Mehmed Cemâleddîn 2003 55, Safâyî Mustafa Efendi 2005: 301) olmuştur. "Hüsn-i hatt-ı sülüs ve nesh" derslerini "Karakız” namıyla tanınan "Hâcezâde Mehmed Efendi"den almıştır. Özellikle ta’lîk yazıda mahareti bulunan sanatçı, bir çeşit “şikest-ta’lîk” meydana getirmiştir (Bursalı Mehmed Tâhir 1333: 232; Müstakîmzâde 1928: 534). Kâtipliğe ne zaman başladığı bilinmeyen Sâmî'nin hayatı, Afyoncu'nun (2000: 235-239) eserinde verdiği bilgilere göre aziller ve tayinlerle geçmiştir. Zilkâde 1127/Aralık 1715’te arpa emânetine bağlı ıstabl-ı âmire-i evvel anbarı ikinci kâtibidir. Takiben rikâb-ı hümâyûnda başmuhasebeci vekilliğine atanmıştır (1127/1715). Aynı yıl küçük evkâf muhasebeciliğine getirilerek hâcegân zümresine katılmış ve kâtiplik mesleği ile ilgisi kesilmiştir. Daha sonra sırasıyla şehremîni (1128/1716), küçük ruznâmçeci (1130/1718), hâslar mukâta’acısı, şehremîni (1132/1720), cebeciler kâtibi (1134/1722), küçük ruznâmçeci (1136/1724), piyâde mukabelecisi (1138/1726), küçük ruznâmçeci (1140/1728), piyâde mukabelecisi (1142/1730), arpaemîni (1143/1730) olmuştur. I. Mahmud zamanında Çelebizâde İsmâ'il Âsım'ın halefi olarak vak’anüvîs tayin edilmiştir (1143/1730). Üçüncü defa piyâde mukabeleciliğine (1144/1732) getirildiğinde vak’anüvîslik görevini de sürdürmektedir Sâmî’nin son görevi 15 Şevval 1146/21 Mart 1734’te atandığı maliye tezkireciliğidir. Kimi şiirlerinde musıkî terimlerine yer vermesi, musıkî makamları hakkında bir de mesnevî yazması Sâmî'nin musıkî konusunda da bilgi sahibi olduğunu göstermektedir. Şiirlerinde sıkça kullandığı tasavvufî özellikler, hatta musıkî makamlarından söz ettiği mesnevîsinde tasavvufla musıkîyi birleştirerek anlatması ve "Mevlevî" redifli bir de gazel kaleme alması, Müstakîmzâde'nin (1928: 534) eserinde verdiği şairin, Mevlevîliğe müntesip olduğuna dair bilginin doğruluğunu güçlendirmektedir. Dîvân nüshalarından (Sâmî 399. vr. 84a)'da müstensihin, İshâk Efendi'den naklettiğine göre Sâmî "cezbe-i İlâhî ile mizâcsız” olduğunda İshâk Efendi'nin babası kölelerinden birini ziyaretine göndermiştir. Köle yanına girince de o, yanmaz kömür ile duvara bir beyit yazmıştır. Onay ise (1992: 116) eserinde Sâmî'nin, bir ara tımarhaneye girdiğini ve aklı başına geldiğinde nüshada duvara yazdığı belirtilen "Zencîr-i cünûn oldu benim tavkıma mu’tâd / Meczûb-ı İlâhî’nin olur sübhası fûlâd" beytini söylediğini belirtmiştir. Dîvân’ında Edirne’den sıkça söz eden Sâmî’nin, Edirne kışını anlattığı şitâiyyesi muhtemelen M.1712’lerde Şehid Ali Paşa’nın maiyetinde Edirne’de bulunduğunu düşündürmektedir (Kutlar 2004: 20). Dîvân nüshalarından birinin başındaki "Dîvân-ı Aksarâyî Sâmî Efendi" kaydına dayanılarak da onun İstanbul'un Aksaray semtinde oturduğu belirtilmiştir (İKTYDK 1965: 670). İbrahim Paşa'ya sunduğu bir kasidesinden babadan kalma evinin ve eşyalarının yandığı, maddî sıkıntı çektiği de anlaşılmaktadır (Kutlar 2004: 20-21). 15 Şevval 1146/21 Mart 1734’te getirildiği makama 2 Zilkâde 1146/6 Nisan 1734’te yeni bir tayin yapıldığını gösteren belge Sâmî’nin, (1146/1734) yılının Mart sonu veya Nisan başında İstanbul'da vefat ettiğini göstermektedir. Ölüm yılı olarak gösterilen farklı tarihler doğru değildir. Mezarı Ali Paşa-yı Cedîd Camii hazîresindedir (Kutlar 2004: 21-22). Eserleri şunlardır: 1. Dîvân-ı Sâmî: Yurt içi ve yurt dışı kütüphanelerde tespit edilen 33 yazma nüshası bulunan Sâmî Dîvânı, (1253/1837) tarihinde Mısır'da Bulak Matbaasında basılmıştır. Nüshaların tasnifi ve altı nüshanın karşılaştırmasıyla hazırlanan Dîvân metninde (Kutlar 2004) 2’si Farsça 35 kaside (6’sı tarih), 41 kıt'a-i kebire (hepsi tarih), 1 murabba, 6 şarkı, 2 müseddes (1’i tarih), 2 terkib-i bend, 6 mesnevî, 5’i Farsça 149 gazel, 1’i Farsça 16 rubaî (1’i tarih), 12 kıt'a (2’si tarih), 9 nazm, 6’sı Farsça 128 matla, 5’i Farsça 13 müfred (3’ü tarih) yer almaktadır. 2. Târîh-i Sâmî ve Şâkir ve Subhî: Sâmî’nin vakanüvis olduğu (1143/1730)’dan (1146/1733)'e kadar meydana gelen olayları anlattığı Osmanlı tarihidir. Çelebizâde İsmâ'il Âsım’ın eserine zeyl olarak yazılmıştır. Târîh-i Sâmî ve Şâkir ve Subhî ismiyle (1198/1784)'te İstanbul’da tarihçi Râşid ve Vâsıf Efendilerin yeniden açtıkları matbaada basılan ilk kitaptır. Subhî Tarîhi ismiyle de tanınan kitabın 1-71. yaprakları arasındaki kısmı Sâmî ve Şâkir’e aittir. Hanîfzâde, eserin isminin Târîh-i Vekâyî olduğunu ve (1143/ 1730-1147/1734) yılları arasındaki olayları kapsadığını belirtmekteyse de ele geçen yazmaların hiçbirinde olaylar (1146/1733-34)’ten ileriye gitmemektedir (Babinger 1992: 296). Eser üzerinde iki çalışma yapılmıştır (Aydıner 2007, Karadayı 2008). 3. Muhtelif nesirler: Bunlar bir takrîz, Örfî-i Şîrâzî’nin kıt'alarından birine yazılmış bir şerh, İzzet Paşa’ya sunulan bir arz-ı hâl ve Süleymân Çelebi’ye yazılmış iki mektûbdan ibarettir (Kutlar 2004: 23; Kutlar 2006: 355). Sâmî, XVIII. yüzyıl Türk edebiyatının önemli şairleri arasına ismini yazdırmayı başarmıştır. Gibb'e (1999: 309-310) göre o, İran edebiyatı etkisinde yazanların ve Nâbî'yi izleyenlerin en sanatkâr olanlarındandır. Şiirlerinde yerellik yok denecek kadar azdır. Dünyevî konulardan çok, felsefî ya da en azından düşündürücü konularda yazmıştır. Çağdaşı Nedîm'in bir akım haline getirmeye çalıştığı romantik ve neşe dolu şiirden sadece bir iki nazire yazacak kadar etkilenmiştir. Söylemeye değer bulduklarını bir ustanın hâkim olabileceği bir dille, etkileyici ve akıcı bir biçimde söylemiştir. Ancak onun dilini kavramak zahmetli, tarzı genellikle kapalı, anlaşılmaz ve düşünceleri derindir. Türk şairlerden Bâkî, Nâ’ilî-i Kadîm, Fehîm, Vecdî ve Nâbî’den; İranlı şairlerden Örfî-i Şîrâzî, Sâ’ib-i Tebrîzî, Şevket-i Buhârî ve Nâmî'den etkilenmiştir. Bağdatlı Rûhî’nin Terkîb-i Bend'ine yazdığı naziresi ise en tanınmış şiirlerindendir. Nâ’ilî-i Kadîm ile Şeyh Gâlib arasında köprü sayılan şair, özellikle Leskofçalı Gâlib, Yenişehirli Avnî ve Namık Kemâl'i etkilemiştir. Sâmî, eski diye nitelediği ve rağbet etmediği bir vadide (Sebk-i Irakî) bazı şiirler yazmıştır. Ancak dikkat çekici olan kimi beyitlerinde yeni bir tarza (Sebk-i Hindî) yöneldiğini belirtmesidir. Şiirde mazmun, nükte ve manayı ön plana almış, bunları şiirin özü olarak kabul etmiş, fakat lafzın önemini de tamamen dışlamamıştır. Şiirin, akıcı ve kısa olması gerektiğini düşünmektedir. Muhayyilesi geniştir. Benzerlik ilişkisi farazî ve uzak çağrışımlara dayalı, özellikle duyu organları ya da duyu organlarının işlevlerini kullanarak oluşturduğu benzetmeleri dikkat çekicidir. Kimi beyitlerinde nahiv bakımından bağımsız mısralar arasında sağlamaya çalıştığı "eşitlik özelliği" ve bu nitelikleri taşıyan beyitleri şiirinin öne çıkan özelliklerindendir. Üç kelimeden oluşan vasıf tamlamalarının yer aldığı, Farsça kurallara göre yapılmış zincirleme tamlamalardan meydana gelen bir şiir diline rağbet etmiştir. Deyim kullanmaya özen göstermiş, Farsça deyimleri Türkçe kelimelerle birleştirmiştir. Farsça unsurların diline bu denli hâkim olmasının bir tesadüf sonucu olmadığını, bilinçli bir tercihten kaynaklandığını, Anadolu’da Acem ibareleriyle böyle şiirler yazan başka şair bulunmadığını söyleyerek vurgulamıştır. Yazdıklarının hepsinin aynı güçte olduğunu söylemek mümkün değilse de Sâmî, renkli hayallerin yer aldığı şiirleriyle dikkati çekmiş, külfetli bir dilin güçlü şiirler kaleme almaya engel olmadığını kanıtlamış ve sanatının gücünü de bu nitelikleri taşıyan şiirlerinde göstermeyi başarmış bir şairdir (Kutlar 2004: 31-51).

bottom of page