top of page

Arama Sonuçları

Search this site

Boş arama ile 864 sonuç bulundu

  • Sıfat-Fiiller (Ortaçlar)

    Ortaçlar, varlıkları niteledikleri ya da belirttikleri için sıfat; özne, nesne, tümleç alarak yan önerme kurdukları için de eylem gibi görev yapan sözcüklerdir. Ortaç türeten ekler şunlardır: -An, -(I)r, -AcAk, -mIş, -DIk,- AsI. -An Ekiyle Türemiş Ortaçlar Ocağın sönmeye başlayan ateşine baktı. Çekici bırakan eliyle terini sildi. (Ömer Seyfettin) Bekleyen derviş muradına ermiş. (Atasözü) Bana yol gösteren benden olmalı; Olamaz Türk’e baş Türk’üm demeyen. (Ziya Gökalp) Atı alan Üsküdar’ı geçti. (Atasözü) Gençlik, pek kısa süren ve ancak bir defa görülen bir rüyadır. (Hüseyin Rahmi Gürpınar) Yukarıdaki örneklerde, italik harflerle dizilen sözcükler birer yan önerme kurmuştur: Sönmeye başlayan ateş başlayan: Ortaçtır, yüklemdir. ateş: Öznesidir. sönmeye: Tümlecidir. Çekici bırakan el bırakan: Ortaçtır. el: Öznesidir. çekici: Nesnesidir. Bekleyen derviş bekleyen: Ortaçtır, derviş öznesidir. gösteren: Ortaçtır, öznesi (kimse)dir, düşmüştür. demeyen: Ortaçtır, öznesi (adam, kimse) düşmüştür. alan: Ortaçtır, öznesi (kimse) düşmüştür; atı nesnesidir. süren: Ortaçtır, gençlik öznesidir, pek kısa durum belirtecidir. görülen: Ortaçtır, bir rüya öznesidir; ancak, bir defa belirteçleridir. -(I)r ve Olumsuzu -mAz Ekiyle Türemiş Ortaçlar Askerlerimiz gök gürültülerini andırır bir sertlikte haykırarak düşmana saldırdılar; koşar adımlarla ilerlediler. Akla sığmaz yiğitlikler gösterdiler... Yukarıdaki örnekte, italik harflerle dizilmiş sözcükler birer yan önerme kurmuştur: andırır: Ortaçtır, yüklemdir; bir sertlik öznesi, gök gürültülerini nesnesidir. koşar: Ortaçtır, adımlar öznesidir. sığmaz: Ortaçtır, yiğitlikler öznesi, akla tümlecidir. -(I)r geniş zaman ekidir: oku-r, gül-er, anlat-ır... Cümle, temel önerme, bağımsız önerme kurmaya yarıyorsa geniş zamandadır. Kişilere göre çekimlenir: okurum, gülersin, anlarız, anlatırsınız... -(I)r ile türemiş sözcükler, cümle içinde bir adı niteleyerek; yani adın sıfatı olarak yan önerme kurarsa ortaç olur: Hepimizi güler yüzle karşıladı; işe yarar bir ev bulmuştu. Aslı geniş zaman eki olan -(I)r eki alan ortaçlar da geniş zamanlıdır. -AcAk Ekiyle Türemiş Ortaçlar Akacak kan damarda durmaz. (Atasözü) Koca Ali verecek cevap bulamadı. (Ömer Seyfettin) Can sıkacak olaylar gördük. Hastaya bakacak kimse yokmuş... Yukarıdaki örnekte, italik harflerle dizilmiş sözcükler birer yan önerme kurmuştur. -AcAk, gelecek zaman ekidir. Kurallı cümlelerde sonda bulunur, cümle kurmaya yarar, çekimlenir: Ah ya Rabbi, evladıma hastalık gelecek... Aman ya Rabbi, hıçkırıklar evladımı boğacak... (Cenap Şahabettin) Cümlede bir adı niteleyerek; yani bir adın sıfatı olarak yan önerme kurunca ortaç olur. Aslı gelecek zaman -AcAk eki alan ortaçlar gelecek zaman anlamlıdır. -mIş Ekiyle Türemiş Ortaçlar Küflenmiş bir pirinç maşayı parlatmak için küle batırılmış limon kabuklarıyla ellerini harap etmekten çekinmezdi. (Halit Ziya Uşaklıgil) Dağ dağ o güzel ses bütün etrafı gezindi; Görmüş ve geçirmiş denizin kalbine sindi. (Ses,Yahya Kemal Beyatlı) Yukarıdaki örneklerde italik harferle dizilmiş sözcükler birer yan önerme kurmuştur. -mIş, duyulan geçmiş zaman ekidir. -mIş eki alan eylemler; çekimlenir, kurallı cümlelerde sonda bulunur ve cümle kurar: Babamız zengin bir tüccarmış, işas etmiş, sefalete düşmüş. (Reşat Nuri Güntekin) Cümlede bir adı niteleyerek, bir adın sıfatı olarak yan önerme kurunca ortaç olur. Aslı geçmiş zaman olan -mIş eki alan ortaçlar geçmiş zaman anlamlıdır. -DIk Ekiyle Türemiş Ortaçlar Tanıdık kimselerle yolculuk sıkıntılı olmaz. Yakası açılmadık laflarla herkesi sıkmamalı. Bunları işitmedik kimse mi kaldı? Devreylemedik yer komadık bir nice yıldır. Uyuduk dil-i divaneye dil uydu havaya. (Ruhi, XVI.) Yukarıdaki örneklerde, italik harflerle dizilmiş sözcükler birer yan önerme kurmuştur. -DIk, görülen geçmiş zaman birinci çoğul kişi ekidir. -DIk eki alan sözcükler, cümle kuruyorsa eylemdir: Kıra gittik, akşama dek eğlendik; çok gezdik; hiç yorulmadık. Bir adı niteliyorsa sıfattır, ortaçtır. -DIk eki alan ortaçlar geçmiş zaman anlamlıdır. -AsI Ekiyle Türemiş Ortaçlar Hayaline çılgın çılgın bakarken Kapanası gözümü kan bürüyor. (Recaizade Mahmut Ekrem) -AsI yapılı ortaçlar -e durum ekiyle çekimlenince “-ircesine” anlamına gelir ve kurduğu önermeyle birlikte temel önermenin durum belirteci olur: Atı öldüresiye koşturdu. Ölesiye didiniyor. Çıldırasıya sevmek... Ortaçların Özellikleri Ortaçlar, genel olarak, kendi öznelerini niteler; yani öznesinin sıfatı olur: Camları sarsan rüzgâr gittikçe hızını artırıyordu. Sarsan rüzgâr sıfat tamlamasıdır. Bu tamlamada sarsan ortaç, rüzgâr öznedir. Bu kudurmuş deniz nasıl durgunlaşacak? Kudurmuş deniz sıfat tamlamasında kudurmuş ortaç, deniz öznedir. Bu bakımdan ortaç, öznesini niteleyen eylemsi olarak tanımlanabilir. Çok kez ortaçların özneleri düşer. Cümleden düşen her sözcüğü, varmış gibi kabul etmek gerekir. Öznesi düşmüş, adlar gibi çekimlenmiş ortaçlar çoktur: Çalışan kazanır. Yüze gülmeyeni kimse sevmez. Orhan ödevlerini yapmışa benziyor. Şenliklere katılacaklar adlarını yazdırsın. Ortaçlar, eylemler gibi türlü çatılara girer; olumsuzluk eki de alır. Ortaçların birinci görevleri sıfat oluşlarıdır; adları nitelerler, belirtirler. Niteledikleri ve belirttikleri adlar düşünce ortaçlar adlaşır; adlar gibi çekimlenir ve kurdukları önermelerle birlikte cümlelerin öznesi, tümleci olurlar.

  • Divan Şairi Nesîmî

    Azerî bölgesinde yetişmiş, henüz Anadolu Türkçesinden ayrılmamış Azerî Türkçesiyle yazan şairlerdendir. Asıl adı bilinmemektedir. Seyyid İmameddin olan unvanı ve Nesimî mahlâsı ile anılmaktadır. Hayatının ilk yılları ve nasıl bir öğrenim gördüğü bilinmemekte, bu konuda bilgi veren kaynaklar da birbirini tutmamaktadır. Nesim adlı bir kasabada doğduğundan bu adla anıldığı ileri sürülür. Tebrizli, Şirazlı, Diyarbakırlı olduğu da rivayet edilir. Ölüm tarihi, bazı kaynaklarda 1418 olarak verilmektedir. Nesimî, Hurufî mezhebinin kurucusu Fazlullah-ı Hurufî’nin halifesidir. Şiirlerinde düşüncelerini, tarikat inançlarını açık ve kesin bir dille anlatır. Bir söylentiye göre, II. Murad zamanında Anadolu’ya gelerek Hacı Bayram-ı Velî ile görüştü. Sonra Halep’e döndü. Görüşlerinin İslâm şeriatıyla bağdaşmadığını, bir bakıma İslâm dininin kurallarına aykırı düşünceler ileri sürdüğünü söyleyenler onu dinsizlikle, Kur’an hükümlerine ve şeriat ilkelerine karşı çıkmakla suçladılar. Bazı kaynaklara göre, Çerkez Memlûklarından Berkukoğlu Nasirüddin Ferec zamanında derisi yüzülerek öldürülmüştür. Hurufîliğin bütün görüşlerini şiirlerinde yansıtan Nesimî’ye göre insanın özü, ruh değil maddedir. Ruh, maddenin bir niteliği, anlamı durumundadır. İnsan varlığının özünü kuran sestir. Ses, insanda söz olarak gerçekleşir. Söz ise harflerden kuruludur. İnsan, Tanrı’dır. İnsanın dışında bir Tanrı yoktur. Bu yüzden, kendini bilen, varlığının özünü kavrayan her insanın derin coşkunluk içinde “Ben Tanrı’yım” anlamına gelen “enelhak” demesi gerekir. Kuran’ın bütün harfleri insanda görünür. İnsan, konuşan bir Kur’an’dır; tasavvuf diliyle Kur’an-ı Nâtık’tır. Bir Tanrı olan insan, sürekli bir anlam gelişimi içindedir. Kendini bilen ve varlığının derinliğinde saklı sırları, olgunlukları kavrayan bir insan için en yüce ibadet, kendine tapmaktır; özünün sonsuzluğundaki anlama saygı göstermektir. Nesimî’nin Türkçe ve Farsça şiirleri vardır. Azerî lehçesiyle yazdığı şiirlerinde dünya görüşünü yansıtmış, yalın dili, anlatım özellikleri ve getirdiği tekniklerle kendisinden sonra gelen şairlere örnek olmuştur. Tasavvufa bağlı en yoğun düşünceleri, coşkun bir lirizm içinde vermesi, Azerî lehçesinin sınırlarını aşarak, geniş etkinlik kazanmasına yol açar. Düşüncelerinden ödün vermeyen inanç adamı kişiliği, halk arasında destan kahramanları gibi yaşatılmıştır. Hurufî inançlarını yansıtan ve vahdet-i vücud düşüncesine bağlı şiirleri nedeniyle Bektaşî ve Alevî şairlerince benimsenmiş, bu nedenle “yedi ulu” dedikleri Fuzulî, Hatayî, Pir Sultan, Viranî, Yeminî ve Kul Himmet arasına katılarak anılır olmuştur. Başta Fuzulî olmak üzere tasavvufî konuları işleyen birçok Türk ve İran şairini de etkileyen Nesimî’nin Türkçe ve Farsça iki Dîvân’ı vardır. Bunlardan Türkçe olanı, 1844, 1869 ve 1881 yıllarında basılmış olup Fuzulî’ninkinden sonra, yurdumuzda en çok basımı yapılan Dîvân’dır. 1976’da bazı Farsça şiirlerinin yer aldığı Türkçe Dîvân’ının yeni harflerle basımı yapılmıştır. Ayrıca, Nesimî’ye ait olduğu ileri sürülen Mukaddimetü’l-Hakayik adlı, Hurufîliğe dair bir eserinden söz edilmektedir. Bütün şiirleri 3 cilt hâlinde Bakû’de (1973), Kemal Edip Kürkçüoğlu ise şairin 145 şiirini 1973 yılında; Hüseyin Ayan da 1990’da Dîvân’ının tümünü yayımlamıştır. GAZEL Şol şemi gör ki nârına pervâneyem yine Baş oynamakda gör nice merdâneyem yine Ateşine pervaneyim yine şu muma bak ve gör. Mertce nasıl kendimi feda ediyorum gör. Sâkî lebinden esrümişem şol kadehden uş Mestâne gözlerün gibi mestâneyem yine Sakinin dudağından sarhoş olmuşum, işte o kadehten, Baygın bakışlı gözlerin gibi baygınım yine. 'Kalü bela'da kûy-i harâbât idi yirüm Şol ma'niden mücâvir-i meyhâneyem yine “Kalu bela”da yerim meyhane köşesi idi, Bu nedenle meyhaneye komşuyum yine. Bezm-i ezelde hem-nefesüm gerçi câm idi Şükr iderüm ki hem-dem-i peymâneyem yine Gerçi, ezel meclisinde arkadaşım kadeh idi, Şükürler olsun ki, şarap bardağının dostuyum yine. İy bilmeyen bu cân-ı azîzün hakîkatin Cânı bilene sor ki ne cânâneyem yine Bu sevgili canın gerçeğini bilmeyene, Nasıl bir sevgiliyim, canı bilene sor yine. Işkunda iy cemâl ile efsâne fi'l-mesel Halkun dilinde gör ki ne efsâneyem yine Efsane olmuş ey güzel, senin aşkından, Halkın dilinde gör ki ne efsaneyim yine. Endîşenün imâretini kılmışam harâb Şol genc-i bî-nihâyete vîrâneyem yine Düşüncenin sağlam yapısını harap etmişim. O bitmeyen definede viraneyim yine. Yâ Rab ne sihr ider şu perî-şekl ü şîve kim Zencîr-i ca'd-ı zülfine dîvâneyem yine Ey Tanrım, şu peri benzeri işveli güzel nasıl bir büyü yaptı? Kıvırcık zülfünün zincirine vurulmuşum yine. İy gevherün bahâsını mikdârını bilen Asdâf içinde gör ki ne dür-dâneyem yine Ey cevherin pahasını ve değerini bilen, Sedefler içinde, gör ki, nasıl bir inci tanesiyim yine. Yüzünde iy sanem göreli zülf ü hâlüni Dâm-ı belâda dâne gibi dâneyem yine Ey güzel, yüzünün zülüflü halini göreli, Bela tuzağına duşmuş bir yem tanesi gibiyim yine. Keşf eyledi Nesîmî dehânun rumûzunı Miftah-ı gayba gör ki ne dendâneyem yine Nesimi, ağzının rumuzunu keşfetti, Bilinmeyen alemin kayıp anahtarına, nasıl bir diş olduğumu gör yine. TUYUĞ Dalmışam şol bahre kim pâyânı yoh Batmışam şol gence kim husrânı yoh Bulmuşam şol bedri kim noksânı yoh Girmişem şol şehre kim vîrânı yoh Ucu bucağı olmayan bir denize dalmışım. Ziyana uğramayacak bir hazineye dalmışım. Eksiği olmayan bir ay (ay yüzlü sevgili) bulmuşum. Yıkılmayacak bir şehre girmişim. GAZEL Subh-dem dildârumi gördüm otağından gelür Eyle sandum hûrdur firdevs bağından gelür Sabahleyin sevgilimi gördüm otağından gelir. Öyle sandım ki huridir cennet bağından gelir. Yâ meger nûr-i tecellidür iyan oldı yakin Ay ile gün tal’atı gül-gun yanağından gelür Yok, görünüş alanına çıkan bir nurdur; belirdi açıkça. Ay ile güneşin parlaklığı, gül renkli yanağından gelir. Çeşme-i hayvân hacildür lebleründen dâyimâ Âb-ı kevser şerbeti şirin dudağından gelür Dirilik suyunun çeşmesi dudaklarından utanır boyuna. Cennetin şerbeti tatlı dudağından gelir. Zülfinin çinile çün kimdem urur müşk-i Hıta Ru-siyeh bilmez hata her dem dimağından gelür Zülfünün kıvrımıyla Çin miski boy ölçüşmeye kalkar. O kara yüzlü bilmez ki yanlışlık kendi özünden gelir. Şaha kadd-ü kametün her serv görse der-çemen Egilür secde ider ditrer budağından gelür Ey sevgili, çemende boyunu posunu gören her servi, Eğilir secde eder sana, titrer, budağından olur. Dilberâ sen hüsnüne men’eyleme men âşıkı Hande kim bir gül biter bülbül karağından gelür Ey güzel, güzelliğine kapılmamı yasaklama bana, Nerde bir gül bitse, bülbül oraya ılgara gelir. Ey Nesimî ruh-perver geldi yârinden nesim İsa’nın enfâsidür yârin dudağından gelür Ey Nesimi, sabah yeli cana can katarak geldi sevgiliden. İsa’nın soluğudur, sevgilinin dudağından gelir. GAZEL Sensüz ne yisem gussa vü gam derd ile kandur Gel gel dudağun şerbetine cânumı kandur Sensiz ne yesem tasa ve gam, dert ile kandır; Gel, gel dudağının şerbetine canımı kandır. Vaslundan ırağ eyleyeli cânumı takdîr İşüm dün ü gün âh ile feryâd u figandur Kavuşma özleminden uzaklaştırdığından beri canımı ilahi takdir, İşim, gece ve gündüz ah ile ağlamak ve inlemektir. İy serv-i revan başuma lutf eyle kadem bas Gör kim nice aynumda iki çeşme revandur Ey servi boylu sevgili, lütfedip başıma ayak bas, Gör ki iki çeşme gözümden nasıl akmaktadır. Vaslun dilerem cân u cihân olmasa gam yoh Âşıklaruna vasl-ı ruhun cân u cihandur Kavuşmayı dilerim sana, can da cihan da olmasa gam yok; Yanağına kavuşmak, aşıklarına hem can hem de cihandır. Bürka’ götür iy şems ü kamer çihrelü halkı Pervâne kimi şem’-i ruhun nârına yandur Peçeni kaldır ey güneş ve ay yüzlü, halkı, yanağının mumunun ateşine pervane gibi yak. İy hırka giyen yol urucı zâhid-i zerrâk Şirkünden arın hırkanı gel vahdete bandur Ey hırka giyip yol kesen ikiyüzlü sofu, İkilikten arın, hırkanı gel birliğe daldır. Zülfünle ruhun her nice kim Mushaf’a bahdum Gördüm ikinün sûreleri Nûr u Duhan’dur Saçın ile yanağın için ne zaman Kur’an’a baktımsa, Gördüm ki bu ikisinin sureleri Nur ve Duhan’dır. Tahkîka iren tâifeye hergiz ulaşmaz Teşkikle kalanun işi taklîd ü gümandur Gerçeğe varan kişilere asla ulaşamaz; Şüphe (içinde) kalanın işi, taklit ve zandır. Yalancı münâfıkdur anun yohdur imânı İy gâfil uyan gönlüni gafletden uyandur Yalancı ve münafık olanın imanı yoktur; Ey gafil uyan, gönlünü gafletten uyandır. İy âşıka kâfir diyen îmâna gel utan Kâfir dime âşıklara neyçün ki yalandur Ey aşıka kafir diyen, imana gel utan; Kafir deme aşıklara, çünkü yalandır. Işkunda Nesîmî olalı halka melâmet Meşhûr-ı cihân oldı vü âlemde ıyandur Nesimi, aşkın yüzünden halk tarafından kınandığından beri, Dünyaca ünlü olduğu herkesçe açıkça bilinmektedir.

  • İsim-Fiiller (Ad-Eylemler)

    Ad-eylemler, eylemlere -mA, -mAk ve -Iş ekleri getirilerek türetilen ve cümlede ad gibi görev yapan sözcüklerdir. Örneklerle inceleyelim: Okula gitmek için evden çıktım. Karlı yollarda yürümek istiyorum. Karşıya geçmekten vazgeçtim. Orhan yazı yazmayı, kitap okumayı sever. Şiiri güzel okuyuşunuz, öğretmeni mutlu etti. Yukarıdaki örneklerde italik harflerle dizilen sözcükler; • Eylemden türemiştir. • Birer işin, oluş ve kılışın adıdır. • Eylem gibi tümleçleri, nesneleri vardır. Bu tümleçlerle, nesnelerle birer yan önerme kurmuştur ve birer yargı anlatmaktadır; bu bakımdan da eyleme benzerler. Yalın durumda kullanılan ad-eylemler; • Özne alabilirler: Mevcudat ne imiş, nedir, ne olacak, ne olmak gerektir? Kişi noksanını bilmek gibi irfan olmaz. (Namık Kemal) • Yüklemle ortak özneleri olabilir: Orhan, Ankara’ya gitmek istiyordu. Sevim, düşkünlere yardım etmekten çekinmez. • Ad tamlamalarında tümlenen olarak kullanılan ad-eylemlerin tümleyenleri özneleridir: Orhan’ın gelmesi hepimizi sevindirdi. • Ad eylemler; ek eylem alarak cümlenin, temel önermenin yüklemi de olabilir: Şüphe bir nura doğru koşmaktır. (Tevfik Fikret) • Durum ve iyelik ekleriyle çekimlenmiş ad eylemlerin ek eylemle cümle ve temel önerme yüklemi oldukları da sık görülür: Rahatsızlığı, geceleri iyice uyuyamamasındandır. Önemli olan, her işi günü gününe yapmanızdır.

  • Şair Hayâlî

    Doğum tarihi kesin olarak bilinmiyor. 1494-1495 yılları sanılıyor. Asıl adı Mehmed, lakabı Bekar Memi. Vardar Yenicesi’nden. Genç yaşta şiir yazmaya başladı. İstanbul’a gelip kalenderi oldu. Tasavvufu Baba Ali Mest-i Acem’den öğrendi. Yüksek eğitim görmedi. Ama şiire olan yeteneğiyle kısa sürede şöhrete ulaştı. Kanuni Sultan Süleyman’ın himayesine girdi. Öyle ki döneminin şairleri Kanuni’nin Hayalî’ye olan ilgisini kıskandı. Aşık Çelebi, Hayalî için, "Padişah avucundan yemini yiyen ve onun kolunda gezen bir şahin" ifadesini kullandı. Kendisine 100 bin akçeden fazla zeamet verilmesini de yine dödeminin şairlerinden Taşlıcalı Yahya eleştirdi. 1557’de Edirne’de yaşamını yitirdi. Bâkî’nin çıkışına kadar döneminin en büyük şairi sayıldı. İç zenginliği, kalender yapısı, kayıtsız yaşayışı ve sadeliğiyle özellikle gazel türüne yeni bir hava ve ses getirdi. GAZEL Cihân-ârâ cihân içindedür arayıbilmezler O mâhîler ki deryâ içredür deryâyı bilmezler Harâbat ehline dûzah azâbın anma ey zâhid Ki bunlar ibn-i vakt oldu gam-ı ferdâyı bilmezler Şafak-gûn kan içinde dâgını seyr etse âşıklar Güneşde zerre görmezler felekde ayı bilmezler Hamîde kadlerine rişte-i eşki takub bunlar Atarlar tîr-i maksûdu nedendür yayı bilmezler Hayalî fakr şâlına çekenler cism-i uryânı Anunla fahr ederler atlas ü dîbâyı bilmezler GAZEL Dimen Mecnûn’a fenn-i aşkı tekmîl itdi kâmildür Benüm yanumda ol dîvâne bilmez nesne câhildür Anunçün habs ider peykânunı dil ey kemân-ebrû Ki ol bir kâfir-i bî-dîn elinden geldi bir dildür Gönül uslu isen ol vâlih ü şeydâsı bir hûbun Şu kim dîvânesidür bir perînün rind ü âkıldür Dögünsem n’ola taşlarla bugün ol Yûsuf-i hüsnün Kefine kim direm korsa terâzu-vâr mâildür Hayâlî rûze-i gamda hilâle döndügi bu kim Senün îd-i cemâlün görmedi ey mâh bir yıldur GAZEL Âyine her gün koyar dil-dârı tenhâ koynuna Nâz ile Yûsuf girür gûyâ Züleyhâ koynuna Çıkmadu yârun lebi fikri dil-i ağyârdan Aldı ol lâ’li dirîgaa seng-i hârâ koynuna Râh-ı gül-zâr-ı vefâda cismini eden gubâr Rûzigâr ile girür bi verd-i ra’nâ koynuna Dâmenine seng alub kûh-sâr ceng etmek diler Koyduguyçün makdemün nakşını sahrâ koynuna Nice göz yaşı Hayâlî aşk içinde oldu mahv Girdiler ırmaglar gûyâ ki deryâ koynuna

  • Edatlar (İlgeçler) ve Edatların Özellikleri

    Atatürk’ün asil yüreği -pas tutmayan madenler gibi- kin nedir, hiç bilmemiştir. Devlet, millet ve inkılâp davalarındaki husumetleri ne kadar sert ve derin ise kendi şahsına ve hususi hayatına taalluk eden meselelerdeki hiddetleri o derece hafif ve geçici idi... Fertlerin hürriyetlerini herhangi bir zor ve tazyik ile örselemek onun vicdanının kabul edemeyeceği bir adaletsizlik ve mantıksızlıktı. (Yakup Kadri Karaosmanoğlu) Yukarıdaki örnekte italik harflerle dizilmiş sözcüklerin belli başlı birer anlamı yoktur. Örneğin “gibi” sözcüğü “asil yürek”le “pas tutmayan maden” arasında bir benzetme ilgisi kuruyor. Bu örnekte de görüldüğü gibi sözcükler arasında anlam ilgisi kurmaya yarayan ve ancak bu görevleri için kullanılan sözcüklere ilgeç (edat) denir. İlgeçler, genellikle sözcükler arasında “benzetme” veya “neden” ilgisi kurar. Başlıcaları şunlardır: gibi, kadar, sanki, nitekim, için, ile, dolayı, ötürü, beri, üzere, karşı, karşın, doğru, ... Aşağıda sık kullanılan ilgeçler örnekleriyle ele alınmaya çalışılacaktır: Gibi, sözcükler arasında benzetme ilgisi kurar. Cümlelerin sonlarına gelerek yüklemlere “denilebilir ki, öyle sanılır ki, sanki” anlamlı kuşku ya da olabilirlik anlamı da katar; başka bir deyişle “gibi”, sonuna geldiği eylemin tam değil tam olmaya yakın bir durumda yapıldığını ya da o eylemin yapılır göründüğünü anlatmaya yarar: Hak ve kuvvet kılıçla kın gibidir; içinde kılıç olmayan kına kimse hürmet etmez. (Cenap Şahabettin) Hak, “kılıca”; kuvvet, “kına” benzetilmiştir. Bu benzetme ilgisini kuran da “gibi”dir. Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi. (Muhibbi, XVI.) O gül-endam bir al şale bürünsün yürüsün Ucu gönlüm gibi ardınca sürünsün yürüsün. (Vâsıf, XIX.) Yaz bitti gibi. Konuşurken sık sık size bakıyor gibiydi. ... Kadar, “gibi” yerine de kullanılabilecek bir ilgeçtir. Ancak “gibi” yalnız benzetme görevindedir; “ kadar” benzetme görevine nicelik anlamı da katar. -e kadar öbeği, yüklemdeki sürenin sonunu belirtir: Sabaha kadar çalıştık. Kars’a kadar gitmişler. Yalancının mumu yatsıya kadar yanar. (Atasözü) Sanki, bir benzetme ilgecidir. “Gibi”den az çok ayrılır. “Gibi”de benzetme anlamı açıktır; “sanki”de anlam biraz örtülü, kapalıdır. Neyin ki çıkar zemzeme saranlarından Bülbüller öter sanki gülün şahlarından. (Naili, XVII.) Neyin deliklerinden çıkan nağmeler, gül dalındaki bülbüllerin ötüşüne benzetilmiştir. Sorulu cümlelere “sanki” sözcüğü, daha çok, hoş görmeyiş anlamı katar: Sınava girmemekle iyi mi etti sanki? İle, sözcüklerin arasında “aracıyla anlamlı” ilgiler kurar. Bu ilgilere nitelik, nedenlik, iyi dilek gibi çeşitli anlamlar katar: Araba ile Ankara’ya gittim. Uçakla gelmiş. Parayla aldım. Radyo ile yapılan yayım... Meşhurdur ki fısk ile olmaz cihan harap Eyler anı müdahene-i âlimân harap. (İzzet Molla, XIX.) Annesini sevinçle kucakladı. Sağlıkla gidip geliniz. Hızla uzaklaştı. Dikkatle dinleyiniz. Yalnız, cümle içinde kullanılış özelliğine göre tür değiştirebilir. Sıfat olur: Bu tepedeki yalnız ev Orhan’ındır. İlgeç olur: Bu kitabı yalnız orada bulabilirsiniz. Bağlaç olur: Giderim; yalnız arkadaş isterim. Belirteç olur: Orhan o tepedeki evde yalnız oturur. Ancak ilgeci, kendisinden önce ve sonra gelen ögeler arasında ilgi kurar. Ben ancak Orhan’la görüşmeye geldim. Düşmandan ancak kötülük beklenir. Bu kitabı ancak orada bulabilirsiniz. Gençlik, pek kısa süren ve ancak bir defa görülen bir rüyadır. (İffet, Hüseyin Rahmi Gürpınar) Soğuk su ancak sıhhatte bulunanları incitmez. (Falih Rıfkı Atay) Doğru, cümle içinde kullanılış özelliğine göre tür değiştirebilir. Sıfat olur: doğru yol, doğru adam, Doğru söze ne denir? Ad olur: bir doğru çizmek, işin doğrusu... -e durum ekli sözcüklerden sonra gelip öbekleşerek ilgeç olur: Bize doğru geliyor. Karşı, cümle içinde kullanılış özelliğine göre tür değiştirebilir. Ad olur: karşıda oturanlar, evin karşısı... Sıfat olur: karşı taraf, karşı düşünce... -e durum ekli sözcüklerden sonra gelerek öbekleşerek ilgeç olur: Bu söze karşı ne denir? Değil, sözcükler arasında ilgi kurunca ilgeç görevinde kullanılmış olur: Bu konuyu Sevim değil Meltem anlatsın... Yukarıdaki örnekte de görüldüğü gibi ek eylemin olumsuzu olan “değil”, ad soylu sözcükleri yüklem yapar. İlgeç görevindeki sözcükleri yapıları bakımından üçe ayırabiliriz: I. Kök ve kök görünüşlü ilgeçler: gibi, tek, beri, için, ile, karşı, kadar... II. Türemiş ilgeçler: dolayı, üzere, karşın, yalnız... III. Birleşik ilgeçler: sanki, nitekim... İlgeçlerin cümle içindeki görevleri şunlardır: • Sözcükler arasında çeşitli yönlerden ilgiler kurar. • İlgeç tümleçleri yapar. • Ek eylem alarak yüklem olur.

  • Türkçe Alfabe

    Türk alfabesinde 8'i ünlü 21'i ünsüz olmak üzere 29 harf vardır. ÜNLÜLERİN ÖZELLİKLERİ : Başka bir sesin yardımı gerekmeksizin tek başına söylenebilen harflerdir: a, e, ı, i, o, ö, u, ü. Ünlü harflerin söyleniş ve yazımdaki özelliklerine göre öbeklenişi: Kalın ve ince ünlüler : Harfler söylenişleri sırasında dilimizi ileri - geri hareket ettirirler. Dilimizi ileri ittiren ünlülere ince ünlü; dilimizi geri çektiren ünlülere de kalın ünlü denir. Kalın ünlü : a, ı, o, u İnce ünlü : e, i, ö, ü Ünlülerin bu özelliğinden büyük ünlü uyumu kuralı oluşmuştur. Düz ve yuvarlak ünlüler : Harfler söylenişleri sırasında dudaklarımızı şekillendirir. Dudaklarımız düzken söylenebilen harflere düz ünlü; yuvarlaklaştırılarak söylenebilen harflere de yuvarlak ünlü denir. Düz ünlüler : a, e, ı, i Yuvarlak ünlüler : o, ö, u, ü Geniş ve dar ünlüler : Harfler söylenişleri sırasında çenemizi hareketlendirir. Çenemizin aşağıya hareketi ile ağız boşluğu genişler. Bu biçimdeyken söylenebilen harflere geniş ünlü; çenemizi hareketlendirmeden söylenebilen harflere de dar ünlü denir. Geniş ünlüler : a, e, o, ö Dar ünlüler : ı, i, u, ü Harflerin düzlük, yuvarlaklık ve genişlik - darlık özelliklerinden küçük ünlü uyumu kuralı oluşmuştur. ÜNSÜZLERİN ÖZELLİKLERİ : Türk alfabesinde 21 ünsüz vardır. Bunlar bir ünlünün yardımıyla söylenebilir. Bunları söylerken kendilerinden sonra "e" ünlüsü getirilir. Ünsüzler : b,c,ç,d,e,f,g,ğ,h,j,k,l,m,n,p,r,s,ş,t,v,y,z. Söyleniş Biçimleri : be, ce, çe, de, fe, ge, yumuşak ge, he, je, ke, le, me, ne, pe, re, se, şe, te, ve, ye, ze. Sert Ünsüzler : Söylenişleri sırasında ses tellerini titreştirmeyen ünsüzlerdir : ç, f, h, k, p, t, s, ş. Yumuşak Ünsüzler : Söylenişleri sırasında ses tellerini titreştiren ünsüzlerdir : b, c, d, g, ğ, j, l, m, n, r, v, y, z. Sürekli Ünsüzler : Sürekli söylenebilen ünsüzlerdir : b, c, d, f, g, ğ, h, j, l, m, n, r,s, ş, v, y, z. Süreksiz Ünsüzler : Sürekli söylenemeyen ünsüzlerdir : ç, k, p, t. Uyarı : Ünsüzlerin sert ya da yumuşak ünsüz olup olmadığını anlayabilmek için ünsüzlerin başına bir ünlü getirilerek söylenir, işaret parmağıyla başparmağımızı gırtlağımızın üstüne bastırır, ses tellerinin titreşip titreşmediğini saptarız.

  • Mesnevi Türünün Özellikleri

    Lûgat anlamı ikişer, ikişerli demektir. Nazım terimi olarak mesnevî, her beytinin mısraları kendi arasında kafiyeli olan uzun nazım şeklidir. Bazı mesnevîler, dîvânın içinde yer alırlarsa da genellikle mesnevîlerin ayrı kitaplar hâlinde yazılması söz konusudur. Mesnevîlerin beyit sayısı, sınırsızdır. Mesnevînin Düzeni: Ayrı kitap halinde yazılmış mesnevîler, genellikle üç bölümden meydana gelirler: Giriş bölümü Konunun işlendiği bölüm Sonuç bölümü Giriş Bölümü Besmele: Sadece “Bismi’llâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm” ibâresinden ibaret olabileceği gibi başlı başına bir şiir de olabilir. Besmele, işleri kolaylaştıran ve işe uğur, bereket kazandıran bir anahtardır. Tevhîd Bölümü: Allâh’ın birliğini ve yüceliğini konu edinen bölümdür. Esmâ’ü’l-hüsnâyı meydana getiren ilâhî sıfatlar sayılır. Kâinâtın düzeni, O’nun birliğine şâhit tutulur. Münâcaat: Allâh’a yakarış bölümüdür. Şâir, kendi zayıflığını ve Allâh’ın azametini anlatır. Günâha batmışlığından, Allâh’ın gufrânından ve affından bahseder. Yazmakta olduğu eserin tamamlanması için Allâh’a sığınır ve yanlışlardan, eksikliklerden uzak olması için Allâh’ın yardımını niyâz eder. Na’t: Hz. Muhammed’e övgüde bulunulan bölümdür.. Hz. Muhammed’in en büyük peygamber olduğu, kâinâtın, onun nûrundan yaratıldığı söylenir. Şefâati dilenir. Mi’râc: Mesnevîlerin girişlerinde, sık sık mi’râc olayı anlatılır. Mu’cizât: Mu’cizât, mu’cize kelimesinin çokluk şeklidir. Hz. Muhammed’in mucizeleri anlatılır. Medh-i Çihâr-Yâr: Dört halîfe olan Hz. Ebûbekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’nin övüldükleri bölümdür. Pâdişâh Övgüsü: Devrin pâdişâhı övülür. Devlet Büyüğü Övgüsü: Mesnevî, bir vezir, bey veya paşaya sunulacaksa, o şahıs bu bölümde övülür. Sebeb-i Te’lîf: Mesnevînin hangi sebeple yazıldığının anlatıldığı bölümdür. Konunun İşlendiği Bölüm Bu bölüm, “âgâz-ı dâstân” diye anılır. Bu bölümde, şu konular işlenir: Okuyucuyu her hangi bir konuda bilgilendirmek ve onu eğitmek için yazılan mesnevîler: Dînî mesnevîler: Tasavvufî mesnevîler Ahlâkî mesnevîler Ansiklopedi mâhiyetindeki mesnevîler Okuyucunun kahramanlık duygusuna hitap eden, konusunu menkabelerden ve tarihten alan mesnevîler: Menkabevî mesnevîler Târihî mesnevîler San’at yönü ağır basan, okuyucunun edebî zevkine hitâb eden, aşk ve mâcerâ mesnevîleri: Şâirlerin gezip gördükleri yerlerde yaşadıklarını anlatan, hayâtından kesitler veren; kişileri, meslekleri, düğünleri ve bazı yöreleri tasvir eden mesnevîler. Sonuç Bölümü Bu bölümde ister tek, ister birden çok başlık bulunsun, şâirlerin söyledikleri, şu şekilde sıralanabilir: Allâh’a hamd ü senâ Sultâna övgü ve saltanatının devâmı için du’â Şâirin eseriyle ve şâirliğiyle övünmesi Tanınmış mesnevî şâirlerini ve eserlerini anma Şâirin eserine verdiği ad Hasetçilere, dikkatsiz müstensih ve okurlara yergi Mesnevînin beyit sayısı Mesnevînin yazılış tarihi Okuyucudan hayır du’â isteme Mesnevînin vezninin belirtilmesi.

  • Divan Şiirinin Başlıca Nazım Şekilleri ve Türleri

    Musammat Üç, dört, beş, altı, yedi, sekiz, dokuz, on ……… mısralı bendlerden oluşan nazım şekilleridir. Her bend bir bütündür. Musammatlar müzdevic veya mütekerrir olur. Müzdeviç musammatların bedlerinde, sondan birer veya ikişer mısra aynı kâfiyede olur. Mütekerrir musammatlarda, bendlerin sondan birer veya ikişer mısraı tekrarlanır. Musammatların Türk edebiyâtında en çok kullanılan şekilleri aşağıdadır: Dörtlüler (Murabba) (Gazellerin her beytinin önüne ikişer mısra eklemeye terbî’ denir) Beşliler (Muhammes) Altılılar (Müseddes) Yedililer (Müsebba’) Sekizliler (Müsemmen) Dokuzlular (Mütes’a) Onlular (Mu’aşşer) Terkîb-i Bendler: Aynı vezinde 5-l0 beyitlik bendlerden kuruludur. Son beyite vâsıta, öndeki bir grup bende hâne denir. Hânelerin bütün mısraları kâfiyeli olabilir (müselsel), ya da gazel gibi kâfiyelenebilir. Vâsıta beyitlerinin kâfiyeleri, kendi içlerindedir. Tercî’-i Bendler: Bir terkîb-i bendin vâsıta beyti tekse ve her hâne sonunda tekrarlanıyorsa, buna tercî-i bend denir. Terkîb-i Bend ve Tercî-i Bendlerin bend sayıları da 5-l0 arasında değişir. 7 rakamı tercîh edilir. Tahmîs: Bir şâirin bir gazelini alıp da her beyit önüne aynı vezin ve kâfiyede üçer mısra eklenerek yapılır. Taştîr: Bir şâirin bir gazelinin her beytini meydana getiren mısraların aralarına üçer mısra ilâvesiyle yapılır. Saydığımız şekiller dışında şu iki şekil, özellik arz eder: Şarkı: murabba’dan geliştirilmiştir. abab, cccb, dddb, ………………. aaaa , bbba, ccca, ………………. Yahut/ a-nakarat-a-nakarat , bbb-nakarat, ccc-nakarat …….. olur. Tardiyye: Muhammes’in özel bir şeklidir. bbbba, cccca, dddda, ………………….. Müstezat Her mısraının altına, bir kısa mısra ilâve edilmiş gazel gibidirler. Zaten adı, ziyâdelenmiş (arttırılmış) anlamına gelir. Kısa mısrâlara ziyâde denir. Müstezâdın özel vezni “Mef’ûlü mefâ’ilü mefâ’îlü fe’ûlün” + Mef’ûlü fe’ûlün” dür. Rubai Dîvân edebiyâtına, İran edebiyâtından geçmiştir. Dört mısra’dan ibâret bir nazım şeklidir. Felsefî ve sofîyâne muhtevâlı şiirlerdir. 24 özel vezinle yazılır. Kâfiye düzeni:aa, xa’dır. Rübâ’îlerde, mahlas kullanılmaz. Tuyuğ XVI yüzyıla kadar daha çok Âzerî ve Çağatay edebiyatlarında rastlanırdı. Halk edebiyâtımızdaki mâninin dîvân edebiyâtındaki karşılığıdır. Genel olarak Fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilün vezniyle yazılır ve cinaslı kâfiyelere çok yer verilir. Kıta Kıt’a, 2, 4 veya daha çok beyitten kurulmuş matla’sız gazeldir. Bir fikri, bir nükteyi yahut bir yergiyi konu olarak alır. Bazen ilk beytin kâfiyeli olduğu da görülür. Kıt’alarda, genellikle konu bütünlüğü görülür. 30-40 beyitlik kıt’alara, “kıt’a-i kebîre” denir. Târîh Savaş, barış, tahta çıkma (cülûs), cülûs yıldönümü, evlenme, sakal bırakma, ölüm vb. gibi olayları veya saray, yalı, çeşme, hastane, medrese, kışla vb. yaptırma veya tamir ettirme gibi önemli olayları ebced hesâbı denilen usulle tespit  eden bir nazım türüdür. Muamma Bir insan isminin, îmâ yoluyla buldurulması üzerine kurulmuş şiirlerdir. Lûgaz Manzum bilmece. Herhangi bir nesne veya hayvan adının bilmece olarak manzum biçimde sorulmasıdır. Müfred Bir dîvânın sonundaki tek tek beyitlere ve mısra’lara denir.

  • Gazelin Özellikleri ve Türleri

    Arapça olan gazel kelimesinin, sözlük anlamı, “sevgi üzerine konuşmak, söyleşmek”tir. Edebî terim olarak ise, en eski nazım şekillerinden birinin adıdır. Beyitlerle kurulur ve tek kâfiyeli, kısa bir şiir şeklidir. Kâfiye düzeni aa, ba, ca, ça, da, ea, ………… Gazel, 5-7-9-11 …….. beyitten oluşur. Umûmiyetle 5 ve 7 beyitten ibârettir; fakat 30-40 beyte kadar uzayan gazeller de vardır. Gazelin ilk beyti musarra’dır. Yani mısralar, ilk beyitte birbiriyle kâfiyelidir. Buna mukaffâ (kâfiyeli) da denir. Sonraki beyitlerin ilk mısra’ları serbesttir. İkinci mısra’lar, mutlakâ ilk beyitle kâfiyeli olurlar. İlk beyite matla’ (doğuş yeri) denir. İkinci beyitin, birinciden daha güzel olmasına özen gösterilir ve ikinci beyite “hüsn-i matla’” denir. Bazen gazelde birden fazla musarra’ beyit bulunur. Yani ilk 2-3 beyit tek kâfiye üzerine kurulurlar. Bu tür gazellere çok matla’lı anlamına “ zü’l-metâli’” denir. Sadece ilk iki beyit tek kâfiye üzerine kurulmuşsa, yani peşpeşe iki matla’ varsa, bu tür gazellere, “dü matla’” (iki matla’lı) denir. Gazelin matla’dan sonra gelen beyitlerini de kâfiyeli yapmaya “tasrî” denir. Bütün beyitler her mısra’ı tek kâfiye üzerine kurulmuşsa, bu gazellere “musarra’” denir. Bazen şâir, matla’ın birinci ya da ikinci mısra’ını gazelin makta’ında, yani son beytinde tekrarlar. Buna “redd-i matla’” denir. Matla ve makta’ dışındaki mısralardan biri makta’da tekrarlanırsa, buna da “redd-i mısra’” denir. Redd-i matla’ ve redd-i mısrâda tekrarlanan mısraların, anlamlarının sağlam olması gerekir. Gazelin son beytine makta’ (kesme yeri, bitirme yeri) denir. Makta’dan bir önceki beytin, makta’dan daha güzel olmasına dikkat edilir ve bu beyite “hüsn-i makta’” denir. Gazellerin makta’ beyitlerinde şâirler, umûmiyetle fahriye yaparlar (övünürler)dı. Şâirler, şiirlerinin başka şâ’irlerin şiirlerine karışmaması için, takma ad (mahlas) kullanırlar ve bu mahlası, genellikle makta’ beytinde kullanırlardı. Buna, tahallus denir. Eğer mahlas, sözlük anlamıyla kullanırsa, buna “hüsn-i tahallus” denirdi: “Âvâzeyi bu ‘âleme Dâvûd gibi Sal-Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş” Mahlas beytine, “mahlas-hâne” de denir. Bazen şâ’irin, mahlasını iki ayrı yerde tekrarladığı da görülür. Mahlasını, redif olarak kullanan şâirlere de rastlanır. (Örnek: Cem Sultan) Şâ’irin mahlası, gazelin makta’ beytinden önce kullanılabilir. Şâ’ir gazeline aşk, şarap, güzellik, sâkî gibi konularla başladıktan sonra, bir beyitte mahlasını söyler ve bu arada gazeline bir ya da birkaç beyit daha ekler; şiirini uzatır. Bu eklenen beyitlere zeyl (ek) denir. Bu beyitlerde şâ’ir, zamanın büyükleri için medhiyelerde bulunurlar. Gazel bu hâliyle bölümleri eksik bir kasîdeye benzer. Bu tür gazellere “müzeyyel” (uzatılmış, zeyl almış) gazel denir. Gazelin en güzel beytine “beytü’l-gazel” veya “şâh beyt” denir. Gazelde redif, bir kavram birliği sağlar. Beyitler arasında da anlam birliği ve bütünlüğü bulunan, bir pilan ve kompozisyon kaygısıyla söylenmiş gazeller, “yek-âhenk gazel” adını alır. Gazelde anlam birliği ve konu bütünlüğünden başka beyitlerin aynı güç ve güzellikte olması da özenilen bir husustur. Bu güzelliğin sağlandığı gazellere, “yek-âvâz” gazel denir. Yek-âvâz gazellerde, konu birliği aranmaz. Kasidelerde genellikle medhiyye bölümünden sonra şâ’ir, bir fırsat düşürüp aynı vezin ve kâfiyede bir gazel kaydeder. Bu bölüme tegazzül (gazel söyleme) denir. Bunun amacı, medhiye bölümünün ağır üslûbunun hafifletilmesi ve kasîdeye bir canlılık kazandırmaktır. Kasîde içinde şâir, duruma uygun bir beyitle gazel söyleyeceğini önceden îmâ eder. Bazen kasîdenin, gazelle başladığı da olur. Bu tip kasîdelerde, daha sonra medhiye bölümü gelir. Mısra ortalarında iç kafiye bulunan ve böylece her beyti ortadan bölünerek dörtlüğe dönebilen gazellere, musammat gazel denir. İki şâir, birlikte gazel yazmışlarsa, bu tip gazeller, “müşretek gazel” diye adlandırılır. Bazen de bir gazel, Türkçe, Arapça veya Farsça olarak yazılır. Mısraları değişik dillerde olan bu tip gazellere “mülemma gazel” adı verilir. Bu tip gazellerin ilk mısraları, genellikle Türkçe olur. Farklı dil kullanımının mısrada değil, beyitte bulunduğu mülemma gazellere de rastlanır. Bazı gazeller, karşılıklı konuşma şeklinde şekillenmiştir. “Dedim:….” , “Dedi: ……….” tarzında şekillenen bu tip gazellere “mürâca’alı gazel” denir. Bu tarzda soru cevap şeklinde yazılmış gazellerde soru ve cevap aynı mısra’da veya soru ilk mısra’da cevap ikinci mısra’da olur. Gazelin Önemi ve Konuları: Nazım, dîvân edebiyâtında nesre göre daha çok ilgi görmüştür. Şâ’irler, sadece şâ’irâne duygu ve düşünceleri değil, türlü bilimsel konuları da işlemişlerdir. Ancak, gerçek şiir özelliği taşıyan ürünler arasında ilk sırayı, gazeller alır. Gazel, şiirin sadece san’at için ele alındığı nazım şeklidir. Türlü duygu ve düşünceler, en hür ve serbest şekilde, ancak gazelde ele alınır. Kısa bir nazım şekli olduğu için, gazel şâire kafiye ve redif bakımından kolaylık sağlar. Anlam bütünlüğü, umûmiyetle beyit içinde tamamlanır. Bu da her beytin, âdetâ bir kuyumcu titizliğiyle işlenmesi imkânını verir. Şiirin bütünlüğü, özenle işlenmiş beyitlerin bir araya gelmesiyle oluşur. Bu sebeple gazel, bir ipliğe dizilmiş inci tanelerine benzetilir. Şâ’ir, gazel beyitlerinde ‘âşıkâne, rindâne, sofîyâne, zâhidâne, hakîmâne duygu ve düşüncelere yer verdiği gibi; şiir, şâ’ir ve san’at üzerine eleştiri ve değerlendirmeler de yapar. Bu türlü düşüncelere, gazellerin genellikle makta’ beyitlerinde rastlanır. Şâ’ir, bu beyitlerde aptığı fahriyelerin yanı sıra, bilhassa gazelin nasıl olması, nasıl yazılması gerektiğini de belirtir. Şâ’irler “şiir”, “gazel” redifli gazeller yazarak da bu yoldaki düşüncelerini anlatmışlardır. Ayrıca bu türlü düşüncelere, dîvân önsözlerinde de rastlanır. Gazel Türleri: ‘Âşıkâne gazel: Gazelde en çok işlenen konu kadın ve ‘aşktır. Bunun yanı sıra sevgilinin güzelliği, çekiciliği; ona duyulan hayranlık ve özlemin ve sevgilinin ‘âşıka olan kötü muâmelelerinin verdiği ıztırap, rakîbin âşıkta uyandırdığı kızgınlık ve kıskançlık; feleğin ve tâlihin âşıka cevirleri de anlatılır. Bunun dışında meyhâne, içki âlemleri, şarabın zevki, bahaârın verdiği neş’e, tâlihin iyi veya kötü cilveleri, en çok işlenen konulardır. Dîn ile ilgili düşünceler; tasavvuf, ham sofularla alay, hayat, dünyâ ve âhiret hakkında türlü görüş ve hikmet yorumları da gazellerde sık sık söz konusu edilir. Bu konuların kesîf olarak işlendiği gazeller, üslûp yönünden çeşitli adlar alır. ‘Aşkın verdiği mutluluğu, ayrılık acısını, sevgilinin cefâsından ve vefâsızlıklarından yakınmayı; sevgiliye yalvarışları, kavuşma isteğini, içli ve duygulu bir biçimde anlatan gazeller, ‘âşıkâne gazel gurubuna girer. Rindâne gazel: Umûmiyetle dünyadan zevk alarak fânî hayâtın bütün fırsat ve imkânlarını değerlendirip mutluluğa kavuşmayı, toplum kurallarını, dînin ve şerî’atın emir ve yasaklarını umursamadan kendince daha yüksek bir insanlık seviyesine ulaşmayı; yeyip içip eğlenmeyi; içkiyi, içki zevkini, içkiyle ilgili türlü düşünceleri işleyen yani rind ve rindlik felsefesine geniş yer veren gazellerdir. (Rind: Etvârı sâde, mu’tâdı bâde, aklı nûr-ı ‘irfân ile pîrâste –olan kişi-). Şûhâne gazel: Kadını, kadın güzelliğini, aşkın maddî ve ma’nevî zevklerini konu alan zarif, nükteli ve çapkın bir üslûpla yazılmış gazellerdir. Dîvân şiirinde bu yolda yazılmış gazellerin en parlak örneklerine, Nedîm’de rastlanır. Ondan sonra yazılan bu tarz gazellerin “Nedîmâne gazel” diye anılması dahi söz konusu olmuştur. Hikemî gazel: Ahlâk ve edeple alâkalı öğütler veren, şâirin hayat tecrübelerine dayanan ve bu konudaki görüşlerini ihtivâ eden, özdeyiş denilebilecek sözlerin ağır bastığı gazellerdir. d.Sofîyâne gazel: Daha çok mutasavvıf şâirlerde görülen ve tasavvufu, sofî inançlarını anlatan, tarîkatlerin düşünce sistemini işleyen, bunlar arasında dînî konulara da yer veren gazellerdir. Sebk-i Hindî: İran şairlerinin etkisiyle dîvân şiirimizde XVII. Yüzyıldan itibaren ortaya çıkan bu akım, çok rağbet görmüş ve bu yolu benimseyen şâirlerce, bu tarzın özelliklerini taşıyan pek çok gazel yazılmıştır. Bu şiir tarzı, sözden çok anlama, gerçekten çok hayâle önem veren, yeni mazmunlar bulmaya, zincirleme terkiblerle ince istiâre, benzetme ve kinâyeler, mübâlağa ve tezatları çok kullanmaya dayanan bir akımdır. Bu yola, eski mazmunları tekrarlamamak ve şiire yeni bir söyleyiş getirmek amacıyla girilmiştir. Türkî-i Basît: Dîvân şiirinde basit bir Türkçeyle gazel yazmaya verilen addır. Böyle gazeller basît-nâme adıyla da tanınır. Bu gazellerde Arapça, Farsça kelime ve terkibler, yok denecek kadar azdır. Edirneli Nazmî (Ö. 1535) ve Tatavlalı Mahremî (Ö. 1548), Türkî-i Basît cereyânının ilk tatbikçileri olarak kaydedilirler. Mesel-âmîz gazel: Deyim ve atasözü kullanmakta ve mecazlı anlamlarıyla başka sözler arasında ilişki kurarak gazel yazmakta ustalaşan şâirlerin meydana getirdiği akımın ürünleridir. Böyle şâirlere “mesel-gû”, bu tür gazellere de “mesel-âmîz- gazel” denir. XV. Asırda çok tutulan bu tarz, Bosnalı Sâbit (Ö. 1712)’te zirveye çıkmıştır.

  • Kasidenin Özellikleri ve Bölümleri

    Bir kasıt ve maksat güden uzunca manzûmelerdir. İlk olarak cahiliye dönemi Araplarında görülür. Oradan İran’a ve daha sonra XI. Asırda Türklere geçmiştir. Arap edebiyatının ürünü olan kasidenin M.Ö. V. Yüzyıla uzandığı bilinir. Hicretin ilk yıllarına kadar Arap şiirinde başlıca iki nazım şekli vardı. Birisi “recez”, diğeri ise “kasîde”ydi. Recez, ani ilhamlarla, bir anda söylenirdi, irticâlîydi. İlk kasîde örnekleri “seb’a-i mu’allaka” denilen yedi muhtelif şiirde görülür. Bu yedi kaside, her yıl yapılan panayırlarda okunan şiirler arasında, herkesçe sevilip beğenilen şiirlerdi ve Kâbe duvarında sergilenirlerdi. Anlamı “yedi askı” demektir. Kasidenin muhtevasının zenginleşmesi ve bir nazım şekli olarak en büyük önemi kazanması, İran edebiyatı sahasında oldu. Sâsânîler devrinde başlayan saray edebiyatı geleneği, Türk devletlerine de yayıldı. Kasidenin Şekli: Kasidenin ilk beytinin mısraları, kendi aralarında kafiyelidir. Beyit sayısı muhteliftir. Genellikle otuz birden doksan dokuza kadar olduğu söylenir. Ama 20 beyitten başlayıp 500 beyitten fazlaya kadar uzanan değişik hacimde kasideler vardır. Türk Divan şiirinde bu sayılar, 45-75 arasıdır. İlk beyti kafiyeli olmayan kasideler, aynı vasıftaki gazeller gibi, şeklen kıt’a hükmündedirler. Kaside, beş bölümden oluşur: 1. Nesib (teşbîb): Eski belâgatçılar, nesibi “kasîdenin başında söylenilen gazel” diye tarif ederler. Buradan, “tegazzül” bölümünün, eskiden başta olduğu anlaşılmaktadır. Teşbib, konusu şâirin kendi hâlini anlattığı, aşk ıztıraplarını tesellî yollu söylediği şiirdi. Bu kelime “ateş yakmak” anlamına geldiğinden, Arap edebiyâtında âşık, sevgilisini anarak coşkunluğunu ve sevgisinin ateşini arttırdığı için gazele teşbib demiştir. Fakat şâirlerin çoğunluğu, kasîdenin başlarında bulunan zamanın ferahlığını, insanlara ezâ ve cefâsını, diğer taraftan bağ-bahçe ve çiçeklerin tasvirlerini, zevk ve neş’e duygularını ihtivâ eden gazele, hem teşbib hem de nesib diyerek bu iki kavramın birini, diğerinden ayırmamışlardır. İçinde teşbib, yani gazel bulunmayan kasidelere “mahdûd” ya da “muktedâb” demişlerdi ki anlamı “tegazzülden geri kalmış ve teşbîbden kesilmiş” demektir. Nesîb (teşbîb) bir mevsim, bir olay, bir manzara, bir çiçek ve başka akla gelecek her şeyin tasviri olabilirdi. Şâir, tasvir ettiği şeyle ilgili somut görüntü ve belirtileri, bilgisinin ve kültürünün el verdiği ölçüde yorumlar, kendi düşünce ve duygu âlemine göre anlamlandırırdı. Nesîb bölümü, şâirin genel kültürünü sergilemesine en uygun ve kasîdede de oldukça uzun bir bölümdü. Şâir, bundan sonra okuyucuda yeni bir düşünce ve duygu zevki uyandırmak için aynı kâfiyede bir beyit söyleyebilir ki buna “tecdîd-i matla’” denir. Araya gazel yerleştirdiği de olurdu. Matla’ı yenilerken, kâfiye bulmakta sıkıntı çekmeyecek kadar dil hakimiyeti bulunduğunu da isbat etmiş olurdu. Gazel, bazen kasîdenin baş tarafına yerleştirilirdi. Şâirin kasîdeye bir gazelle başlaması mümkündü. Dîvân edebiyâtında, şiir denince akla hemen gazel geldiği için, şâirlik de gazeldeki başarıyla ölçülürdü. Böylece şâir, kasîdeye yerleştirdiği tegazzül bölümüyle gerçek bir şâir olduğunu ispat etmeye çalışırdı. Tegazzül, “Mehdiye” den sonra da olurdu. Girizgâh: Daha sonra, girizgâh denilen bir veya birkaç beyitlik bölümle medhiyyeye geçilirdi. Girizgâh, medhiyyeye giriş bölümüdür. Medhiyye: Kasîdenin yazılışından maksat, bu bölümdür. Şâir, medhiyye bölümünde sultanlık, vezirlik, müftülük gibi yüksek makamlardan birinde bulunan kişinin, o makamın gerektirdiği erdemlerin en yücesine sahip olduğunu söyler, böylece hem onu övmüş; hem de diğer taraftan o erdemlere gerçek anlamda sâhip kişiyi tarif ederek kasîdenin muhâtabını öyle olmaya davet etmiş olurdu. Bu özellikler adâlet, bilgelik, cömertlik, düşkünleri koruma, san’at ve ilim adamlarına el uzatmak, merhamet, cesâret gibi kavramlardı. Bu arada bir cimriyi cömert, bir zâlimi merhametli, elini kılıç kabzasına dokundurmamış birini en büyük kahraman diye tarif etmek gibi tuhaflıklar da olurdu. Bir şâirin göz göre göre gülünç olmak istemesi mümkün olmayacağına göre, bu şâirlerin, diledikleri özellikleri zikr ederek memdûh denilen övülen kişiyi, anlattıkları gibi olmaya teşvîk ettikleri söylenebilir. Fahriyye: Bu bölümde şâir, ne kadar ince hünerli ve bilgili olduğunu söyleyerek yaptığı övgünün önemini ve değerini îmâ ederdi. Kendi kâbiliyetlerinden, şikâyetlerinden, şiirlerinin mükemmeliyetinden söz eder, kadirbilmezlikten yakınırdı. Fahriyye bölümünden aşağıdaki du’â bölümüne geçerken şâ’ir mahlasını söyler ki bu beyite “Taç beyti” denir. Du’â Bölümü: Du’a bölümüyle kasîde son bulurdu. Burada, övülenin şahsına ve mevkiine göre mutluluğunun, ömrünün, zaferlerinin artmasına, sürekli olmasına du’â edilirdi. Yukarıda zikredilen bölümler, bütün kasîdelerde bulunmayabilirdi. Genel olarak kasîdeler, en az on beş beyittir ve daha kısa kasîdeler “kasîde-i beççe” (çocuk kasîdesi) diye tebessümle küçümsenirdi. Kâfiye düzeni: aa ba ca ……….

  • Divan Edebiyatında Nesir Türleri

    Her dönemde olduğu gibi Dîvân edebiyatında da birkaç tip nesir görülür. Sâde Nesir Halkın konuştuğu dilin esas alındığı nesirdir. Zaman zaman ağdalı üslûba ait kelime ve terkiplerin bu nesre girmesi normal görülmelidir. Kur’ân tefsirleri, hadis kitapları, menkabevî İslâm tarihlerinin büyük kısmı, fütüvvetnâmeler, menâkıbnâmeler, dînî-destânî halk kitapları, halk hikâyeleri, halka yönelik tasavvufî eserler, gazavât-nâmeler, ahlâk kitaplarının çoğu, bu üslûpla yazılmışlardır. Konşıya hediye vireler, azdan çokdan… Egerçi harâc virür kâfirse dahı… Mesele: Konşı evine destûrsuz bakmayalar. Mesele: Ba’zılar eydür: Sağ koldan sol koldan, dahı öninden ardından kırkar ev konşıdur. Nafaka vireler… Don vireler… Kurbân etin vireler. Mesele: Konşınun itin urmayalar. Dîvârına işemeyeler. Katı söylemeyeler. Oglancugına lâtîfe ideler, yüzin yuyalar. Başın sıgayalar. Başına yag dürteler. Mesele: Konşı nesnecük virse az görmeyeler. Hor bakmayalar. Ugrayıcak güler yüzle bakalar. Ödünç vireler; sayru olsa soralar; çağırsa, meded dilese varalar. Ölüsine, dügünine, cenâzesine varalar. Evin, tavarın saklayalar. Hıyânetlik itmeyeler avratına, oglına, kızına, karavaşına. Dahı yaramaz kokulu nesne, konşı evinden yana atmayalar. Evin yüksek yapmaya, konşıya yil varmasun diyü. Mesele: satun aldugı yimişden konşıya vire, kendü yimezdin öndin. (Anonim hadis kitabı) Süslü Nesir Arap ve Acem lûgatlerinden alınan gelişigüzel kelimeleri, sık sık uzun ve çapraşık terkiplere malzeme olarak kullanıp Türkçe sözlere az çok yer veren bir nesirdir. Dîvân şiirinin lâfız san’atlarından çoğu ve nesir kâfiyesi olan “seci’ “, bu tip nesrin belirgin özellikleridir. Fâtih Sultan Mehmed devrinden başlayarak yabancı kelime ve terkiplere açılan dîvân şiiri gibi dîvân nesri de anlaşılır olmaktan sür’atle uzaklaşmıştır. “Târîh-i Ebu’l-Feth yazarı Tursun Bey’den başlayarak İbn Kemal, Hoca Sa’deddin, Kara Çelebi-zâde Abdulazîz, Raşid gibi tarihçiler, Âşık Çelebi, Hasan Çelebi, Sâlim, Safâyî gibi tezkireciler, bir çok resmî ve özel mektup (yazışma) örnekleri dergisi olan “Münşe’ât Mecmû’ası” yazarları, bu süslü nesir (inşâ) yolunu takip etmişlerdir. Bu nesrin en çarpıcı örnekleri olarak Veysi (Ö. 1628) ile Nergisî (Ö. 1635) gösterilirler. Oysa XVII. Asırda Peçevî, Kâtib Çelebi, Evliyâ Çelebi, Koçi Bey ve Hasanbey-zâde gibi güçlü yazarlar, Türk nesrinin anlaşılır, sevimli örneklerini vermişlerdir. Örnek: "……. Ahmed Paşa, hayl-ı seyl-kirdâr ve leşker-i zafer-şi’ârla vardı ol hisâr-ı üstüvârun üzerine düşdi; mevâkib-i kevâkib-şümâr şehrün kenârındaki gülzâr-ı pür-berg ü bâr gibi diyâr-ı âbâda, kiştezâra cerâd üşer gibi üşdi. Küffâr-ı bed-kirdâr kaçup hisâra girüp kal’anun kapusını yapıcak dervâze-i kârzâr feth oldu. Ra’d-girîv toplarun ki dehân-ı dîv gibi âteşîn-demdi âvâzesiyle şeş-gûşe-i âlem doldu. Ceyş-i bed-kîşün ser-efrâzlarından sengin-beden ehremenler, bârûlar gibi gerinüp sünüp gâzîlere görünmek isteyince top-taşı başlarını götürür, gevdeleri bedenler gibi dîvâr kenârında kalurdu. Ol dürc-i şekâvet içindeki bed-gevher burclar üzerinde bedenler gibi dizilüp tururken darb-zen ve pirengi her kangısına ki tokunurdı ya kolın budın götürür ya bütün alurdı. Ceyş-i İslâm ol kîş-i bed-fercâmla bir nice eyyâm muhkem ceng idüp sûr içini gûrları gibi küffâr-ı bed-kirdârun gözlerine teng idüp darb-ı destle hisârı aldılar; içine cârûb-ı harbî çaldılar. (İbn Kemâl; Tevârîh-i Âl-i Osmân) Fakat XV. Asır yazarı ve devlet adamı Sinan Paşa’nın nesrini, bu süslü nesrin dışında görmek ve “âlî nesir” (yüksek nesir) diye adlandırmak gerekir: “Alîmsin ilmine gâyet yok. Kadîrsin kudretine nihâyet yok. Kadîmsin ukûl-i mütekaddimîn ve müte’ahhirîn dâ’ire-i kıdemine kadem basamaz. Bir ‘âşıksın ki ‘aşkın hevâsında dün ü gün âsiyâ-yı çarh inler; bir mahbûbsın ki şevkin derdinden felekler çarha girüp oynar…… ………………………….. (Sinan Paşa, Tazarru’-nâme) ……….. Gündüz olur dünyâya uyup yürürsin ve ahşam olur gaflet döşeginde uyursın. Ömre inanup anı durur sanursın ve hayata güvenüp anı kalur sanursın. Hîç fikr eylemezsin ki kanı bu husûnı hısn eyleyüp bu sâhaları hâris olanlar? Ve kanı bu hadâyikı imâret idüp bu tîmârı gâris olanlar? Kanı bu şehirleri binâ eyleyenler ve kanı bu san’atleri ihyâ eyleyenler? Kanı hezâr sürûr ile bu sarâyları yapanlar ve kanı bu cihâna hükm idüp benüm sananlar? Kanı şol serîr-i sa’âdet üstindeki icülûsları, kanı şol meclislerindeki sâkîleri ve kûsları? Kanı nedîmleri ve gûyendeleri, kanı dürlü dürlü sâzendeleri? Ne kendüler kaldı, ne yoldaşları, ne eşleri kaldı ne işleri… Tut ki bir hayâl idi geldi ve gitdi; hokka-bâz-ı cihân hokkasın açdı ve gine yumdı…… (Sinan Paşa, Ma’ârif-nâme). Orta Nesir Bu yazı dili de halkın konuşma dilinden oldukça uzaktır. Yazar, esas olarak anlatmak istediği şeyin peşindedir ve lâfız san’atları ve hüner gösterme gayreti, süslü nesirde olduğu gibi değildir. Fakat seci’li söyleyişler, bu nesirde de sık görülür. Gelibolulu Âlî’nin, Na’îmâ’nın tarihleri, Kâtib Çelebi’nin Mîzânü’l-Hakk’ı, Düstûrü’l-Amel’i; Evliyâ Çelebi’nin Seyâhat-nâme’si, Koçi Bey’in risâlesi; bazı dînî eserler ve fetvâlar, coğrafya eserleri, sefâret-nâmeler ve biyografik eserler, bu nesirle yazılmışlardır. Orta nesrin sade nesirden net bir çizgiyle ayrılması, kolay değildir. Örnek: “….. Pes cemî’sin cem’ eyleyüp ol gün merhûmı da’vet idüp Papa dahı murassa’ libâslar, üç koronalı murassa’ tâcın giyüp barmaklarına kıymetlü taşlu yüzüklerinden geçirüp tahta geçüp oturmış idi. Sagında solında kürsîler üzerinde kardinaller oturmış idi. İlçiler ve sâ’ir ashâb-ı dîvân ayag üzre durmışlardı ki merhûm Sultân Cem, kendü halkiyle ve Riga Fransa’nun …… âdemîsiyle ve Rodos begleriyle içerü girdi. Cemî’ kardinaller ayag üstine kalkdılar. Papa dahı yakın gelicek ayag üstine durup merhûm ile musâfaha mu’ânaka idüp merhûmun boynında iki tarafında öpüp “Hoş geldün, kadem getürdün” diyü envâ’-ı telattuf ile mülâyemet ile yine mekânına gönderdi. İki üç güne degin kemâyenbagî ziyâfetler ve ziynetler ki vardur, itdüklerinden sonra üçünci gün tenhâca halvet-hânesine okuyup bir kürsîde merhûm ve bir kürsîde Papa ve bir kürsîde ……….. nâm bir kardinal oturup söyleşürken merhûmun gayr millet arasına gelmekden maksûdın sordılar. Merhûm dahı eyitdi: “Gayr millete gelmek maksûd degül idi. Belki Rûmili’ne geçmege Rodos kavminden yol istedüm. ‘Ahd ü peymân ile Rodos’a geldükden sonra Rodos kavmi ahdlerine vefâ itmeyüp andların sıyup beni yoluma gitmege komayup yidi yıldur ki habs iderler…. (Vâkı’ât-ı Sultân Cem)

  • Kaynaştırma - Dönüştürme

    Türkçede iki ünlü yan yana bulunamaz. Bu kurala uymayan; şiir, saat, şuur, şair, camii... gibi sözcükler Türkçe değildir. Türkçede ünlü ile biten bir sözcüğün sonuna, ünlü ile başlayan bir ek gelirse iki ünlü arasına "n, s, ş, y" ünsüzlerinden biri girer. Bu ünsüzlere kaynaştırma ünsüzü, bu olaya da "kaynaştırma" denir. Uyarı : İki ünlü arasına girmeyen "n" ve "y" ünsüzleri kaynaştırma ünsüzü sayılamaz. Örnekler : Para - y - ı Sıra - s - ı Altı - ş - ar Kapı - s - ı - n - ı Yedi - ş - er Ora - y - a Doğru - y - u Su - y - u Ne - y - i Ne - y - in Ne - s - i Nere - y - e Uyarı : Aşağıdaki örneklerde görüldüğü gibi, "i" ünlüleri "y" ünsüzüne dönüşmüş. Bunlar kaynaştırma ünsüzü değil, dönüşüm ünsüzüdür. "n" ünsüzleri yardımcı sestir. Bunlar da kaynaştırma ünsüzü sayılmamalıdır. Para - y - la Yolu - y - la Kitabı - y - dı Haklı - y - dı Şu - n - dan O - n - dan O-n-un yanı - n - dan

bottom of page